harfler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
harfler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2025 Pazar

Eleftaria Bulvarı'nda Geri Gelen Mektup

Yaz, sıcak. Balkondayım. Bulvara bakıyorum uzanıp. Ağaçlar, araçlar ve tüm şehir nemli bir uykunun içinde debeleniyor. Gece ve sessizlik içinde Eleftaria. Bezgin bir kedi geçiyor karşıya. Ağırdan, sakin ve umarsız. Saat az daha ilerlese sabaha dönecek gece, ama sıcak halen bunaltıcı. Hiç serinlemedi, artık serinler mi o da belli değil. Sabahı, öğle vaktini ve öğleden sonrayı düşünüyorum. Nasıl geçecek ki gün! İçimi bir sıkıntı daha kaplıyor. Çipurodan son yudumu da çekiyorum, o da ısınmış. Dünyayı ve beni yatıştıracak herhangi bir serinlik yokmuş gibi geliyor artık.

Bir işaret bekliyorum hayattan, bir mesaj. Yok! Hayatın benden ve hatta herkesten yana yok olduğu zamanlardayız sanki. Dünyaya yaşam veren güneş bile kavuruyor hayatı. Her yer, her şey yanıyor, daha ne olsun! Ama beklememe, hayattan bir beklenti içinde olmama da şaşırıyorum. Bir şaşkınlık içinde hafif bir esinti arıyorum balkonda. İnsan kendine yarım asır sonra da şaşırmamalı! “Acımasızlık bu…” diye düşünüyorum. Tuzlu bir yanı var çünkü beklemenin. Ruhunuz lime lime dökülüyor. “Hep böyle miydim ki?” diye irkiliyorum geceye uzanan Elefteria’ya bakarken.

Az öncenin kedisi kaldırımı salına salına adımlayıp tam karşımda duruyor. İki ayağını altına alıp balkona, bana bakıyor. Uzağı çok da iyi göremiyorum. Göz göze miyiz, seçemiyorum gecenin içinde. Ama biliyorum, hayattan bir beklentisi yokmuşçasına duruyor karşımda. Yarı kör düşünüyorum, günlerimin ve gecenin kördüğümü içinde. Ve bir işaret bekliyorum hayattan.

İşte o sıra bir mektup çıkıp geliyor geçmişten. Gece esmiyor ama zihnim az da olsa esiyor diye teselli buluyorum. En azından Seferis gibi değilim diyorum kendi kendime. Urlalı şairin sıcaktan yakınırken zihninin yazları çalışmadığına dair sızlandığı geliyor aklıma. Yaz, sıcak, gece… Zor. Mektup ufak bir kıpırtı oluyor şu serinlemeyen Atina gecesinde. Gün doğsa, ne olacak ki? İçeri geçip bir sigara daha sarıyorum. Müziğin sesini açıyorum az daha, Theodorakis… Yaz Evi.

15 Haziran 2025 Pazar

Unutuş

Oturuyoruz. Yıldızların altında, serin bir gece uzanıyor. Biz de içindeyiz gecenin. Ara ara harlanan ateş yüzlerimizde dalgalanıyor. Kahkahalar, yükselen sesler ve her ne kadar kendimizi tutmaya çalışsak da geçmiş için dolup taşan gözlerimiz arasında 18 yaşımıza gidip geliyoruz. Hatta 18’iz o an, orada, ateşin başında, yıldızların altında ve gecenin içinde. 18’iz ama çoktan yarım yüzyılı devirmişiz. “Yapacak bir şey yok, zaman geçiyor işte, hem de hızlanarak” diye düşünüyorum. Maddenin hareketi ve zamanın geçişi… Yapacak bir şey yok buna. En başından beri böyle. Karşımda Umut’un yüzü aydınlanıyor. Sevimli, sıcak ve kardeşçe. Gülmesini özlemişim. Özlenen birçok şeyin yanı sıra.

“Oğlum hatırlamıyor musunuz?” diyor Erkin, elindeki bira şişesini bizlere doğru savurarak. Dibinde az kalmış, onlar da damlalara bölünerek birer ateş böceği gibi parlıyorlar havada ve üstümüze yağıyorlar. Fen lisesi gecelerimizden birini anlatıyor Erkin, belki yüzüncü kez ama yüzüncü kezde de heyecanlanarak. Okulun bahçesindeki toprak sahada potaya bastığı smaçlar geliyor aklıma, basket topuyla adeta dans ederek çembere asılışı. Bir balet bile ancak o kadar zarif oynayabilirdi sanki o oyunu, o toprak sahada. Tüm ergen kabalığımızın içinde bir başka estetikti o smaçlar, Erkin’in Haldun’la birlikte sürüklediği maçlar.

Gürleyen sesiyle “hatırlamıyor musunuz” diyor yeniden ama ben yüzüncü kez dinlesem de hatırlamıyorum Karadenizli müdür yardımcısının arabasını, arabasıyla Kütahyalı çocukları Ozan Arif konserine götürüşünü. Aklımdan başka ve karışık sahneler geçiyor. Evet, oradayım, Erkin’in kahkahalar içinde andığı ve bizimkilerin de hararetle eşlik ettiği her andayım ama zihnimde en küçük bir iz bile bulamıyorum bazılarına dair. Sanki orada öylece durmuşum ve kaydetmeksizin bakmışım hayata. O kadar…

“Hatırlamak,” diyorum kendi kendime, “seçerek unutmaktır”. Keşke başka şeyleri seçseymişim diye düşünüyorum. İster istemez bir burukluk doluyor içime, ağır, metal gibi, geri gelmeyecek ve mühürlü. Alevlerin kıpırtısı yüzümde gezinirken muhtemelen bir gölge dolanıyor suratımda, Haldun elini atıyor omzuma. “Daldın?…” diyor. Dalmış mıydım ki! O zamanlar da, lisede, üniversitede? Nereye, nerelere? Hangi zamana?

25 Eylül 2024 Çarşamba

The Lost Daughter

Kayıp kızlar, kayıp oğullar… 

Filme klinik psikolog Şule Öncü’nün bir paylaşımında denk geldim. İyi ki de denk gelmişim… Annesi tarafından çok az tutulan ya da hiç tutulmayan çocuklara ne olur? Zihinleri nasıl şekillenir? Film böylesi bir çocuğun, artık yaşını almış bir kadının karanlık, karmaşık, acımasız, gitgelli ve sancılar yayan/yaşayan zihnini anlatıyor. 

İnsanın ilk insanından mahrum kalması, telafi edilmesi uzun zaman ve çaba isteyen kocaman bir delik yerleştiriyor insanın içine. Ve o deliği de hayat bir biçimiyle dolduruyor. Artık ne denk gelirse… Çok az örnekte güzelce ama çoğunlukla karartarak, eğip bükerek. Ve bazen de yok ederek. 

Müzikleriyle, oyunculuklarıyla, geçmişe gidip gelen görüntüleri, romanı ve öyküsüyle insanın içine işleyen bir filmmiş Karanlık Kız. Kaçırmışız ama bir gün sinemada yeniden izlemek de mümkün olur umarım. 

Düşe kalka da olsa kendini aramakta bir biçimde inat eden tüm kayıp kızlara ve oğullara…

The Lost Daughter | 2021 | yön. Maggie Gyllenhaal

*

Not: Filmin senaryosunun dayandığı roman ve yazarı Elena Ferante üzerine bir yazı da önermek isterim. Ferante, "meçhul bir yazar" olmasıyla da biliniyor.  

18 Temmuz 2023 Salı

Terk-i Dünya Kilisesi'nin Bahçesinde...

Terk-i Dünya Kilisesi'nin bahçesine oturdum. Bir badem ağacının altına, gölgedeyim. Hava sıcak ama hafif bir esinti de var. Kilise görevlisi az şekerli bir kahve getirecek az sonra. Antakyalı, Arap Ortodoks. Kiliseyi ve manastırı bekliyormuş, uzun zamandır. Gelenlere de kahve ikram ediyormuş. Kiliseye destek olalım diye. Sessiz, sakin ve tam dünyayı terk etmelik bir yer burası. İnsanın içine dönmesi, bakması için mavi bir deniz uzanıyor, güneşe doğru. 

Ve evet, cır cır böcekleri de var. Ve bir de aşağıdaki koydan ara ara yükselen cıstak cıstak müzik. Saçma. Kiliseye, adına ve doğanın çağrısına tezat. Bol bol dünyevi. Bense kilisenin bahçesinde oturmuş kahvemi bekliyorum ve önümde uzanıp giden sonsuzluğa bakarak buraya gelmeden önceki vedalaşmayı düşünüyorum.

25 Nisan 2022 Pazartesi

Şiir[im]in kesik damarları


Eskiden edebiyat piyasası yoktu. Vardı da bu kadar büyük, güçlü, belirleyici ve baştan çıkarıcı değildi. Küçük, mütevazi bir uğraştı edebiyat bir zamanlar. Etkisi olursa da çeşitli adanmışlıklarla büyüyor bu etki: aşk, halk, yoksulluk, devrim, gelecek gibi. Kimsenin aklında iki roman çıkarıp köşeyi dönmek yoktu mesela. İki roman yayınlamak için insanlar bir araya gelip kooperatifler kuruyordu. İki dergi basmak için (varsa) tüm memur maaşları bir araya getirilip matbaaya yatırılıyordu. Edebiyat demek her şeyden önce karşılıksız bir emek demekti.

İşte o günlerde bin bir çaba ile çıkan edebiyat dergileri de vardı. Henüz “profesyonel” olmamış, hiçbir zaman da olmayacak; “amatör” ama iddialı; derinlikli dergilerdi bunlar. Taraf olan dergilerdi onlar. Örneğin öyle banka reklamı ya da herhangi bir reklam derginin sayfalarını kaplayamazdı. Düşünsel olarak uymazdı böyle şeyler. Birisi maddi olarak yardım edecekse de reklam vererek değil doğrudan destekte bulunarak dergiye yardım edebilirdi. Mütevazi, direngen, öyle kolay zaptedilemeyen ve kendiyle barışık (ama dünyayla kavgalı) bir uğraştı edebiyat, dergicilik.

İşte öyle bir zamanda rastlamıştım Hayati abiye. Rastlamıştım derken yüz yüze hiç karşılaşmadık o günlerde. Ama Ankara’da çıkan edebiyat dergilerinde (İzlek, Edebiyat ve Eleştiri, promete) adını, yazılarını, şiirlerini ve en önemlisi de o dönem yeni çıkmış olan kitaplarının tanıtımına denk geliyordum: Şiirin Kesik Damarları - İntihar Eden Şairler Kitabı. Sanırım ilk kez İzlek dergisinde görmüştüm kitabı. Küçük bir bürosu vardı derginin, Ankara’da, Selanik Caddesi’nde. Oraya gider gelirdik yeni yetme, meraklı, ilgili ve kenara iki üç satır hayat biriktiren üniversite öğrencileri olarak. Kaan İnce daha yeni intihar etmişti ve derginin adıyla da özdeşleşmişti bu erken veda.

27 Aralık 2020 Pazar

2020 Sözlüğü


2020’de çok şey yaşadık, çok şey de öğrendik. Ya da belki de pek bir şey öğrenmedik.

Öğrenip öğrenmediğimizi geçmiş değil gelecek gösterecek. Ve geleceği, dünü, bugünü ve yarını birbirine bağlayabilenler kuracak.

Yılın bu son yazısı, kapitalizmin tekinsiz dünyasında yaşama kâh yıkılan binaların altında kalarak, kâh kardeş kavgasında er olarak, kâh dere yatağındaki evinde sele kapılarak, kâh yoğun bakımda tek başına kalarak erkenden veda edenlere, koruyamadıklarımıza gitsin. Bir kez daha anarak.

Ve hepsine borcumuzun yeni yıla devrettiğini de bilerek.

İşte bizim 2020 sözlüğümüz.

14 Haziran 2020 Pazar

Batının Doğusu | Öykülerle bir ülke


Korona günlerini özlersek hayatı yavaşlattığı, normalde yapamadıklarımıza yer açtığı için özleyeceğiz sanırım. Kısıtlamalarla geçirdiğimiz günlerde örneğin kitap okumaya daha çok vaktimiz oldu. Ya da “normalde” başka yapamadığımız şeylere... Ben de öyle yaptım. Yani kitaplar okudum, olağan zamanlarda koşuşturma içinde okuyamadığım kitapları.

Öykü okumayı severim, öykü yazmayı sevdiğim kadar; hatta ondan daha çok. Hayatımın ritmine, hızına daha uygun bir edebi tür gibi gelir bana öyküler (ve bir de öykü içeren şiirler). Roman okurken mesela, hayat sürekli araya girer, romanın akışını, ritmini bozar. Ta ki cümleler su gibi, heyecanla akmaya başlayıncaya kadar. Bu akıp gitme için de bazen çok beklemek gerekebilir ve hayatımın ritmi de milyonlarca insanın hayatının ritmi gibi bu tür beklemeler için sıklıkla çok uygun olamayabiliyor.

Öykü ise öyle değildir; hayat öykünün içine girer girmesine ama öykü de hayatın içine girer. Hayat daha farketmeden öykü başlar ve hızlıca içine yerleşir. Mesela iki metro durağı arasına sığabilir öykü. Ya da beş, on dakikalık ayaküstü beklemelere...

İşte ben de korona günlerinde birçok insan gibi kimi kitaplar okudum, hazır fırsat bulmuşken de daha çok öykü kitapları okudum. Hayal kırıklığına uğradıklarım da oldu, piyasa işi abartılar olduğuna kanaat getirdiklerim de. Çevirisiyle boğuştuklarım da oldu, hiç bitmesin istediklerim de. 

Sonra...

10 Mayıs 2020 Pazar

Tam normalleşeceğim, küt!


Ama işte biliyorsunuz. Tam normalleşecekken darbe üstüne darbe geliyor! Küt, küt iniyor hepsi. Gerçi çat, çat da olabilir, bam bam da! Farketmez. Ama sağlı sollu, altlı üstlü geliyor hepsi.

Yok, yok! Koronadan bahsetmiyorum. Ona alıştık. Alışmadıysak bile az kaldı, alışacağız. Hem zaten yaz geldi, gelir geçer artık bu hastalık da. Öyle diyorlar bizim kahve bilim kurulunda. Gerçi halen kombi yanıyor geceleri ve diyorum ki “Bu ne biçim yaz?” Enteresan! Değil mi?

Hah, ama işte sen yine de aynen öyle yaz: Bu ne biçim yaz, bu ne için yas?

Ama işte sıkıldım. Sıkıldık. Türk’e bir şey olmaz ile girmiştik Türk’e neler olmadı ki ile çıkacak mıyız ki ne! Endişe içindeyim. Oğuz Atay hikâyeleri gibiyim. Öylece bekliyorum korkuyu, neler olacak ki diye!

Ama demiştim.

Şunları demiştim: (bir) Kastım korona değil, (iki) sözüm meclisten dışarı. Hem de palas pandıras! E, diyeceksiniz ki (biliyorum, diyeceksiniz) palas pandıras da ne? Haklısınız. Laf dolandı ama bu dolar da ne dolandı! Di mi?

Öyle olunca üşenmedim, baktım. (Bir) bu palas pandıras nereli? (İki) bu dolar nasıl dolandı ki?

Öncelikle tahminim doğru çıktı: Palas pandıras, Yahudi İspanyolcası (Ladino) üstünden yerleşmiş dilimize: Yani aslen İberyalı; sizin için Endülüslü de olur bu “palos y panderos”. Yani davul ve tef; şamatalı nümayiş!

Boyozdan sonra gündelik hayatıma giren İspanyolca ikinci kelime bu. Hatta üç. Hatta ilk kelime tamlaması. Ladino sayesinde İberya’dan şu korona sefili şehre gelmiş, dile kolay 500 yıl önce. Ama pardon, o zamanın korunası koronası bugünün koronası değil ki! Veba. Ayrıca biz buralarda çoktan taharetlendiğimiz için taaa o zamanlardan, biliyorsunuz, Avrupa kırılırken biz kuruluyorduk. Tarih, böyle tarih oluyordu. Olsun.

Geçelim.

29 Nisan 2020 Çarşamba

Gramsci’den çocuklara, sevgilerle

Geçtiğimiz Pazartesi, yani bir kaç gün önce Gramsci’nin, İtalyan Komünist Partisi lideri Antonio Gramsci’nin ölüm yıldönümüydü. 27 Nisan 1937’de hayata veda etmişti Gramsci. Öldüğünde sadece 46 yaşındaydı ve kötüleşen sağlığı nedeniyle hapisten çok kısa süre önce, şartlı olarak çıkarılmıştı. Hayatının son 11 yılını ise çoğunluğu tek kişilik hücrede olmak üzere kötü koşullar altında içeride geçirmişti. 

Tutuklanmadan önce, 1926’da ise Gramsci İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri ve aynı zamanda Torino milletvekilidir. Faşist Mussolini’ye yönelik bir saldırı gerekçe gösterilerek tutuklanmıştır. Tutuklandığında karısı Giula ile çocukları Delio ve Giuliano ise Sovyetler Birliği’ndedir. Delio iki yaşındadır, Giuliano ise sadece bir kaç aylıktır.

Genç bir keman sanatçısıdır Giula Schucth ve adanmış bir komünisttir. Hem kendi ailesi hem de çocuklarıyla birlikte hayatları boyunca sosyalizme adanmış olarak kalacaklardır ve Sovyetler Birliği’nde yaşayacaklardır. Giuliano babasını hiç göremeyecektir. Delio ise büyüdüğünde Sovyet deniz kuvvetlerinde komünist bir subay olarak görev yapacaktır. Ama aile 1926’dan sonra Antonio Gramsci olmadan onun entelektüel mirasıyla bir ömür geçirecektir. Hatta torunu, küçük Antonio Gramsci dedesi ve ailesi üzerine, ancak 2000’lerde, her şeyin, tüm tarihin tozu kalktıktan sonra yazabilecektir.

26 Nisan 2020 Pazar

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Polonya beni hep sıkmıştır. Öyle gidip gördüğüm için falan değil. Çocukluk mirası diyelim. Çünkü herhangi bir alakamın olmadığı bu ülkenin iki hikâyesi vardır bende. Kestirme sonuçlara vardığım iki hikâye. Gerçi kestirme sonuçlar iyi değildir; önyargılara yol açar, önyargılar da gereksiz hatalara. Ama bazen kestirme sonuçlar tüm uzak sonuçları da öngörebilir. Belli olmaz.

Polonya beni iki sebepten ötürü sıkmıştır. Birincisi papa ile ilgili. Papa John Paul'le ilgili...

Şimdilerde unutuldu gitti rahmetli ama o zamanlar yani ben çocukken çok ünlüydü. Bir Reagan, bir Gorbaçov, bir bizimkisi ve bir de o vardı sanki televizyonda. Sabah akşam çıkardı. Uğradığı suikast, suikastın failinin bizim buralardan olması, kaçabilmesi, yakalanması, suikast girişiminin neden yapıldığı, ne olduğu, bağlantılar, delilikler vs. vs. Bunların hepsi birer muammaydı ama sabah akşam televizyona çıkan bu papa Polonyalıydı. Açıkçası uyuz olmuştum adama ve de ülkesine. Zaten Doğu Bloğu dedikleri bir ülkeden neden papa seçmişlerdi ki? Ne bileyim, Arjantin falan varken neden papalı ülke Polonya'ydı ki? Yoksa papa içeriden satın mı alınmıştı? Bana göre falso daha oradan başlıyordu, satın alınmadan ve de satılık olmaktan. Ve bir de tüm o belirsiz işlerin ortasında sevimsiz, soğuk birine benziyordu.

Polonya konusunda beni bezdiren ikinci isim ise Lech Walesa'ydı. Ona da gıcık oluyordum, çünkü televizyon, gazeteler onu bir işçi önderi, demokrasi kahramanı olarak ermiş mertebesine çıkarırken aynı günlerde ne bileyim Güney Afrika'dakileri, Zonguldak'takileri vatan haini ilan ediyordu hepsi. İnsan çocuk da olsa "Hayırdır? Bu kayırma da nereden geliyor yahu? Nasıl bir hizmeti var ki bu posbıyığın?" diye sormadan edemiyordu.

Düşünsenize TRT izliyorsunuz, hatta sadece TRT izliyorsunuz (zaten o günlerde tek bir kanal var, bilemediniz iki) ve önce bu Walesa çıkıyor, alkış kıyamet kopuyor. Sonra bizim gariban madenci çıkıyor: Pis anarşist! Herifin bir yerden kesin sağlam torpili vardı ve o sevimli, gevrek, Katolik gülüşüyle çok popülerdi. Ve ben daha o ön ergen günlerimden itibaren popüler olan herkese gıcık olmayı huy edinmiştim. Walesa sağolsun!

Sonra büyüdük. İşte biliyorsunuz, duvar falan yıkıldı. Demir perde eridi. Ben tabii ki o zamanlar halen ön ergenlikteyim. İçimde kıpırtılar var ama öyle siyasi bir kimliğim falan yok. Nereden baksanız derli toplu bir dünya görüşü için en az sekiz yılım falan vardı daha önümde. Bir erişkin müsveddesi olarak etrafımda olup bitenleri kendimce kaydediyor ve işliyorum. O kadar! Ama Polonya’yı çoktan işe yaramaz bir yer olarak bellemiştim.

5 Nisan 2020 Pazar

Ey hayat!

Ey hayat, 
seni bulmaya geleceğim,
yeniden.

Ölüm daha çekilmeden sokaklarından.
Ve her günü, aynı güne dönüştüren şu taç
indirilmeden tahtından.

Mahzenlerden çıkarak geleceğim, hayat.
Çanak çömlek patlatan çocuklarla birlikte.

Boş peronlardan kavuşmaları toplayarak geleceğim.
Uzun uzun sarılan sevgililerle birlikte.

Kuytuluklardan çıkıp geleceğim.
Bütün şu günlerin evhamları ve kâbuslarıyla birlikte.

Çok kelimeli kâğıtları yırtarak geleceğim hayat.
Eşitlik gibi unutulmuş sözcüklerle.

Boş yatakları taşıyacağım sana,
ve ihtiyacımız kalmayan maskeleri takacağım kollarıma.

Hükmü kalmamış tüm levhaları
yerlerinden sökerek geleceğim.

Ve bir yanıma yolları özleyen babamı,
öbür yanıma da
yüzyıllık ömrüne
hâlâ meydan okuyan babasını alarak geleceğim, hayat.

29 Mart 2020 Pazar

Korona insanları

I.

Yeni gelmişim nöbete. Ortalık sakin. Alışkın değiliz servisin böyle olmasına ama tedirgin de değiliz. Normal zamanlarda havada bu tür bir sakinlik olsa diken üstünde oluruz. Sessizlik fırtınanın habercisi gibidir. Ama o gün fırtına beklemiyoruz. Fırtınayı o güne beklemiyoruz.

Odadan çıkıyor. Başında bonesi yok. Maskesi yüzünde. Gözleri küçülmüş. Biraz da kızarmış. Biliyorum, nereden baksak üç gündür burada. Kesintisiz. Belki bir iki saat ya uyumuş ya da uyumamış. Hafif sallanıyor ki normalde de böyle sallanmayı sever. Bir de gülmeyi. Yine gülüyor. Yüzünün ancak yarısını görsem de gözleriyle gülüyor. Kızıl gözleriyle.

“Naber?” diyorum. “Ne olsun be, bildiğin şeyler işte.” diyor. Fazla yaklaşmıyor. Uzak duruyoruz birbirimizden. Normalde dokunmayı sever. Ya elimi tutar ya koluma girer. Sevecenliğiyle hepimizi gülmekten kırar geçirir. Şimdi gardı bir tık düşmüş. Bilmem kaçıncı rounda çıkacak boksör gibi. Yediği yumruklarla kelimeler ağzından zor çıkıyor. “Yorgun görünüyorsun.” diyorum. “Eh işte! Yorulduk biraz. Herkes yoruldu.” diyor. “Haydi git, dinlen biraz artık!” diyorum. Dokunmuyoruz birbirimize. Gözlerimiz değiyor sadece. Selam verip çıkıyor. Normalde sarılır. Mutlaka. Ama gidiyor. Sallanarak.

Ardından bakıyorum. En güvendiğim eller orada. Sırtını hiç sorgusuz sualsiz yaslayacağın dağ. Yorgun ama huzurlu olduğunu biliyorum. Ama o böyle şeyleri umursamaz. Hep tetiktedir yine de. Her zaman. Şimdilerde daha çok. Atik ve tetikte.

26 Mart 2020 Perşembe

"Gerisi Hep Rivayet" Şarkıları


Şarkıların öyküsü olur da öykülerin şarkıları olmaz mı?

Bu listede yer alan şarkıların hepsi bir biçimde Gerisi Hep Rivayet’in içinde yer almışlardı. Hatta o zamanlar, yani öyküleri yazarken, her öykünün altına öyküye eşlik eden şarkıyı da eklemiştim ama sonradan, yani kitabı basarken şarkıları kitaba eklemeye çekindim. Hem hakkım yokmuş gibi geldi, hem gereksiz, fazla bir paylaşım gibi geldi. Hem de şarkıların Gerisi Hep Rivayet’in üstünü örtmesinden de çekindim. Sonuçta, evet, bu şarkılar oralarda bir şekilde yer almışlardı ama öykülerin ortaya çıkış sürecindeki anlamları ile kendi anlamları arasında da oldukça fark vardı. Bu nedenle listeyi hep aklımda taşıdım ama hiç paylaşmadım. Kendimle bile…

Ama madem ki şimdi araya yıllar girdi, hatta ben bile neyi, ne zaman ve nasıl yazdığımı (dinlediğimi) unutmaya başladım (evet, bellek böyle bir şey değil mi? Yıllar geçtikçe su alan ve yavaş yavaş batıp giden) ve madem ki Gerisi Hep Rivayet’e artık çevrimiçi olarak ulaşılabiliyor, şarkıları da geri çağırmanın zamanı geldi.

Bu şarkılar kâh öykülere eşlik ederek, kâh öykülerin ortaya çıkmasını sağlayarak, kâh da öykülerin içinde yer alarak bir araya geldiler. Şarkıları da vardı o günlerin. Gerisi Hep Rivayet şarkıları bunlar. Ve onlar da artık burada uyusunlar, öylece.

23 Mart 2020 Pazartesi

Güzel bir şey...


Bunu unutmak istemem.

Şu kötü günlerin içinde çok güzel bir şey oldu. Yazılama Yayınevi, Gerisi Hep Rivayet'i paylaşıma açtı. Yayınevi'nin sayfasından ücretsiz olarak erişilebiliyor ve indirebiliyor. Bu zorlu günlerde öykü okumak, öykülere dalmak da iyi gelir. Hepimize...

Teşekkürler Yazılama.

Ve bir de bu güzel habere, bir güzel ek daha... Yeni öyküler de dosya da hazır. Şu günler bir geçsin, hep beraber kâh gülerek kâh kahırlanarak okuyalım... 

Sevgiler.

Sevgiler ama, bu öyle bir denk geliş ki Gerisi Hep Rivayet 23 Mart'ta, tam da dört yıl önce yayınlandığı günde paylaşıma açılmış. Bunu ben bile unutmuşum... 

Çok ilginç, çok...

25 Kasım 2019 Pazartesi

Robert Musil'in Üç Kadın'ı


“...kıskançlıktan kudurarak odasında oturmayı ve kendi kendine hiç de kıskanmadığını tekrarlamayı, daha başka, ilgisiz şeyler yakıştırmayı tercih etti; oysa gerçek duygusu buydu. Başını kaldırıp baktığında, her şeyin yerli yerinde olduğunu görüyordu. Duvar kağıtları yeşil ve griydi. Doru rengi kapılar, sessizce yansıyan ışıklarla doluydu. Kapının rezeleri koyuydu ve bakırdandı. Şarap kırmızısı kadife koltuğun iskeleti kahverengi maundandı. Ama bu nesnelerin tümü, eğri, öne eğik, dimdik duruşlarına karşın düşecekmiş gibi, sonsuz ve anlamsız geldiler ona. Gözlerine kıstı ve etrafına bakındı, ama sorun gözlerinde değildi. Nesnelerdeydi."


Musil’in karmaşık, zorlu ve zengin bir serüveni andıran yaşamında, yaratıcılığının uğraklarından birisi olan Üç Kadın (Drei Frauen) 1924’te yayınlanır. Üç Kadın’da okuyucuyu, dipten ve derinden işleyen bir kargaşanın alçak sesli uğultusu beklemektedir. Uğultu kendisini, Grigia’nın Poe öykülerini çağrıştıran bitişinde, Portekizli Kadın’ın büyülü dokusunda ya da Tonka’nın kışkırtıcı umutsuzluğunda hissettirir.

Grigia ve Portekizli Kadın’da olay örgüsü ve atmosfer, lirizm yüzünden bulanıklaşır; özellikle Grigia’da kendini belli eden çekicilik ve zerafete karşın okur, bulanıklığın getirdiği eksikliği hisseder. Buna karşın hem yalın hem de zengin bir içeriğie sahip olan Tonka, son derece belirgin kenar çizgileriyle derin bir arka planın içinden sıyrılan anlatısı sayesinde etkileyicidir. Genç bir soylu erkek ile sıradan bir genç kız arasındaki aşk –ki Avusturya edebiyatında sıkça yinelenen bir temadır-, aşırı duygusallığın ağdalı dilini taşımaksızın, katı ve acımasızca, toplumsal öğeden uzak durma tercihiyle anlatılmıştır. 

Öykülerin kurgulandığı zaman ve yer kesitlerine olan uzaklığımız ise, anlatıya sızan evrensel sorgulamalarla kısalır. Sorgulamalarda aşk, ölüm ve iktidar gibi insan varlığının olmazsa olmaz başlıkları kadınların yazgılarıyla birlikte anlam kazanır. Sorgulananlar ise erkeklerdir; eril olanlardır ve bu erillik öykülerin kadınlarına tutulan aynadır. Belki de uğultunun derinden işlemesinin sebebi duyumsadığımızın bir yansı olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü, öykülerin öne çıkan öğeleri olan erkekler, üç farklı kadının dünyasını gün ışığına çıkarırken kendilerini değil kadınları, kadınlarını anlatırlar. Sorgulama tam da bu sebeple erkeklerin anlatımlarında, düşünme çarklarında öyküler boyunca bir türlü kaçamadığımız eril uğultuyu içerir. Halbuki dinlediğimiz kadınlara ait yenik ruhların, eril kargaşalar içinde boğulan ezgileridir. 

19 Ekim 2019 Cumartesi

Çocukluk Şarkısı | Peter Handke


Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
bir su birikintisinin de deniz olmasını.

Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orada değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor.
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…

Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu, bugün ki gibi
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzulardı hep,
Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
bugün de yaptığı gibi.

Çocuk daha henüz çocukken
zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
bugün hala titrer çomak o ağaçta.

* Çeviren: Oruç Aruoba

26 Şubat 2019 Salı

Epilogue or "I have always loved roads"*


I remember the eyes of the dog most. Strange, isn’t it? “Why”, I ask myself, “why?” The easy feeling of mercy and pity inside me are somewhat disturbing. Mercy has something scoundrel in it. And clemency provides pseudo-mastery. I think both should stay away from me, from us. However, photography also has those sides. It can deceive or can turn into authoritarian without anyone noticing. Isn’t it so? Photography makes it possible for you to become a comfortable witness. Very clear!

Through photography, and the other forms of art, you witness life without losing your mind. You may desire to see photographs, hear stories, and watch films which may (or not) comfort you. And those who seek comfort in life have more space. In the end, it depends on capital, power and willingness to be deceived. Art, too, is not free of such comfort and deception.

Eyes of the dog! Perhaps we see ourselves in those eyes, at that moment, in that gaze. Not perhaps! Certainly. We see the misused, battered human condition in the presence of this roamer of the streets with downcast eyebrows, ears or tail. It is for a reason that there is a saying for this condition: Keeping the chin up! If it has found its way into the language, know that, it has been in the subconscious for much longer. And nowadays, tell me if there is anyone who can keep the chin up!

24 Ağustos 2018 Cuma

Ne olur bu çocuk?


Oturuyorduk, güneş uzaklarda, denizin üstünde batmak üzereyken. 

Gökyüzünde tek tük bulut. Binbir renge bürünenerek öylece asılı duruyorlardı. Havada hafif bir esinti. Asma yaprakları oynaşmasa anlamayacağız.

Harabelerin arasından çıkıp geliyor. Dört bir yana dağılmış taşların, duvarların, mermerlerin üstünden sekerek. Tam önümüze geldiğinde düşecek gibi oluyor. Ama bir kaç adımda toparlanıyor ve yine zıplayarak uzaklaşıyor. Uçarı, kendi halinde.

Sordu, “Büyüyünce ne olur bu çocuk?”

"Kim bilir?” dedim. 

“Kim bilir ama belli; esintisi, rüzgârı, fırtınası bol olacak."

Sustuk. Güneş batmıştı artık. Denizin üstünde belli belirsiz bir izi kalmıştı geriye. Bulutlar tek tek soluyordu. Bir an bir durgunluk oldu, kıpırtısız bir an. "Doğru ama rüzgâr vardır, gemi yüzdürür; rüzgâr vardır, gemi batırır.” dedim.

Havada hafif bir esinti oldu. O an. Saçlarımızı oynattı. Oynatmasa anlamayacaktık.

Ben artık kendime bile uğramıyorum


İki sokak ötesinin bile Kaf Dağı'nın ardı gibi uzak ve erişilmez göründüğü günlerden birinde geçmiştim Ahmet’in dükkanının önünden. İnsan, zihninin geçip gitmesini anlamayabiliyor da bedeninin geçip gitmesini hemen anlıyor. Akıl aldanırken beden kanmıyor, kandırmıyor. Hemen belli ediyor kendisini. Sokakta, eşyalarda, mesafelerde, yüzlerde anlıyor kendisini işte. Beden, önceleri her on yılda bir, yetmişine doğru ise her yıl biraz daha uğurluyor gücünü, kuvvetini, dinçliğini.

İşte en yakın mesafelerin bile öyle uzak ve ulaşılmaz göründüğü günlerden birinde geçmiştim Ahmet’in dükkanının önünden. Söylemişlerdi. Yokuşun başında, denize bakan, havuzlu bir lokanta açmıştı. Başkalarının yanında yıllarca garsonluk yaptıktan sonra. Çok severdi beni, yıllar yıllar önceden. Sohbeti, hâl hatır sormayı ve tabii ki emek bilirliği eksik bırakmam diye. 

Camekânın önünde durmuş içeriyi seyrediyordum ki çıktı dışarı. Beni görünce yüzünde dalgalı bir aydınlık oldu. “Abi” dedi, “iki yıldır buradayız, ama hiç gelmiyorsun.” Sesinde hafif bir kırgınlık, biraz sitem ve biraz da beklenti vardı. Baktım. Hem güler gibi hem geçer gibi hem de ağlar gibi. “Ahmet, ben artık kendime bile uğramıyorum.” dedim. Sesimde hafif bir geçmişlik, biraz sitem ve biraz da veda vardı. Anladı mı? Kendi telaşından beni görebilecek durumda mıydı? Bilemiyorum. 

Elimi kaldırıp selam verdim ve eve doğru ağır ağır tırmanmaya devam ettim yokuşu.

27 Temmuz 2018 Cuma

Christian Reiner | Joseph Brodsky - Grosse Elegie an John Donne

Belki tüm Almanya için konuşamam ama ne bileyim işte, mesela Leipzig'e gitmiştim ve sevmiştim orayı. Halen de ara ara hatırlarım, özlerim Leipzig'i. Öyle çok gezmeli falan değildi gidişim ama çok iyi gelmişti bana. Şehri çok görememiş olmama rağmen halen aklımdadır kaldığım yer (ki yenilenmesi henüz bitmişti; yüksek tavanlı, ahşap kokulu odada kalan ilk kişi bendim), yürüdüğüm sokaklar. Öyle alelade, sıradan bir odaydı ve öyle alelade, sıradan bir gezmeydi benimkisi ama orada olmak, tek başıma kalmak iyi gelmişti. Hatta iki gün üst üste 12'şer saat uyumuştum sanırım. O derece huzurlu gelmişti, oda ve şehir.

Sonra mesela Ulm da iyi gelmişti. Sevmiştim. İçinden geçen suyu, yeşili, bir kaç meydanını, işte Einstein'ın oralı oluşunu falan. Bir de kocaman bir oyuncak mağazası vardı. Bayılmıştım. Ve seçim zamanı olduğu için Die Linke'sinden MLKPD'sine kadar birçok sol/sosyalist partinin afişini görmüştüm (insan değil, afiş:-)).

Ve geçen yıl Berlin. Yarı sersem ve şaşkın bir şekilde hızlıca dolaşmak o koca şehri. Strasse'ler, Hermannplatzlar ve üst üste gelen acayip tesadüfler. Ve acayip bir modern tarih. Her yerde.

Dönünce anladım etkilendiğimi. O zaman pek anlamamıştım. Ve bir de üstüne Berlin Babylon'a denk gelince.... Bir arkadaşımın ısrarıyla başladım izlemeye ve sanki Berlin'e geri döndüm. Evet, eminim: Benim için Berlin demek 1920'ler, 30'lar falan demek sanırım. Dizi de bunu iyice teyit etti.

Böylece Almancayla, o kaba saba dil ile de bir yumuşama oldu tabii ki aramda. Ve şuna denk geldim: Christian Reiner | Joseph Brodsky - Grosse Elegie an John Donne.

Aslında şiirin orjinali Rusça; yani sanırım. Brodsky de SSCB ve soğuk savaş mazisinde çok kritik yeri olan acayip bir figür. 70lerde. Şair, yırtıcı, kabına sığmaz ve insanları etrafına toplayan cinsten. Muhtemelen de istihbarat örgütleriyle bağlantılı. Sovyetlerden kaçınca el üstünde tutulmuş. Tabiri caizse "yaşatılmış". Nobel falan almış. Ama sanırım bu aralar Avrupa'da yeniden keşfedildi. Çünkü son bir kaç yılda sık sık çıktı karşıma. Ya da belki hep dolaşımdaydı adı, şiirleri, Batıda da ben şimdi denk geldim. Bilemiyorum işte. Ama şiirini bizim ikinci yeniye falan benzettim: insanın kendine ya da ancak birkaç yakın arkadaşına, ahbabına falan okuyabileceği derinlikli, etkileyici şiirler.

Christian Reiner'in okuması ise ayrı bir tekinsizlik katmış şiire. Hiç bir şey anlamasam da çok şey anlayarak dinliyorum bu şiiri. Yeniden ve yeniden.