Louis Althusser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Louis Althusser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2020 Pazar

Ne zaman biter?


Açıkçası bilemiyorum. Ama böyle giderse uzun süreceği kesin.

Salgından bahsetmiyorum. Salgının ne olacağı, nasıl olacağı soL’da her gün yazıyor. Mesela salgın için İlker Belek’in önceki günkü yazısını hatırlatmak isterim: “Bu salgın sünecek!”. 

Sürecek değil; evet, sürecek ama sürmekle de kalmayacak; salgın sünecek! Çok iyi bir tanımlama. Salgını ve ele alınışını dört dörtlük anlatan bir tanımlama.

Zaten üst üste yayınlar çıkmaya başladı, “salgın hemen bitmeyecek, şöyle gidecek, böyle gidecek” yollu. Dalgalı seyirden bahsediyorlar, saman alevinden bahsediyorlar, “Bunlar daha iyi günlerimiz” de diyorlar. Her ne olacaksa belli, İlker Ağabey’in tanımlaması hepsi için çok uygun olacak. Bu salgın sünecek!

Ama benim kastettiğim başka bir salgın. Bitmeyen, dinmeyen, sündükçe sünen! Bir tür akılsızlık. Tutulma hali. Çeşit çeşit. Sağı var. Bol. Ama solu da var.

İşte o salgın ne zaman bitecek, ben onu soruyorum kendime.

*

31 Ekim 2019 Perşembe

Lacan okumaya nereden başlayalım?


Ben de bilemiyorum. Daha doğrusu "iyi" bilmiyorum. Ama arkadaşlardan, tanıdıklardan, ara sıra "Psikanalizle ilgili ne okuyayım?" ya da "Lacan'a nereden başlayayım?" gibi sorular geliyor. Ben de bildiğim ya da daha doğrusu, içime sindiği haliyle neler okunabileceğini ayaküstü anlatıyorum. Tabii ki öneriler ayaküstü olunca bir çok ayrıntıyı atlıyorum ve söylediklerim de eksik oluyor.

İşte bu yazıyı bir tür "içime sinen bir rehber" olarak hazırladığımı söyleyebilirim. Bu keyfi rehberin başka bir iddiası olmadığını da... Burada önerilenlerin eksiği çoktur ama (sanırım, umarım) yanlışı da yoktur.

Ve esas soruya yeniden gelirsek: Lacan okumaya nereden başlayalım?

Lacan'ın kendisinden başlayın derim: Nerede doğmuş, nasıl bir hayat yaşamış, solak mıymış, neyi severmiş, neleri sevmezmiş, nerede seminer vermiş, nasıl vermiş, nasıl kaza yapmış, derneğini nasıl kapatmış, derneğini kapattığı toplantıda arka sıralarda kimler oturuyormuş, damadı kimmiş, nerede ölmüş vs. vs. İşte Lacan okumaya tüm bunları öğrenerek başlayın derim. Çünkü...

Çünkü, önce "sıradan" Lacan ile tanışmak daha iyi oluyormuş gibi geliyor bana. Çünkü, Lacan bir tür "yarı-tanrı" ilan edildi. Ya da biz öyle bir yere (işte anlaşılmaz, karmaşık, gizemli, deli vs. vs.) koyduk. Ne yazık ki! Bu kutsallık nedeniyle önce Lacan'ı biraz insanileştirmek iyi olur gibi geliyor bana. Lacan okumak için önce onu sıradanlaştırın!

9 Şubat 2018 Cuma

Freud ve Lacan* | Louis Althusser


Freud ve Lacan, Louis Althusser'in bu meşhur makalesi/konuşması hem Althusser'in hayatında hem de Marksizm ve psikanaliz karşılaşmalarının tarihinde ayrıksı bir yere sahiptir. Hani bir tür başlangıç noktası gibi. Bir milat değil belki ama başka bir başlangıç noktası.

Aslında Althusser makaleyi 1959 gibi bir tarihte kurmaya başlar. Psikanalizle ve Lacan'la tanıştığı, tartıştığı yıllardır. Aynı zamanda Fransız Komünist Partisi'nin yükselen yapısalcılıkla başetmekte zorlandığı yıllardır. FKP yapısalcılıktan nasibini alan, içlerinde psikanalizin de yer aldığı yeni tartışmalara şüphe ile bakmaktadır ve uzak durmaktadır. Bu dönemde partinin önde gelen teorisyenlerinden Lucien Seve bu başa çıkma zorluklarının üzerine gider ve Marksizmle insan psikolojisini birlikte yorumlayan yazılar, kitaplar kaleme alır. 

Althusser'in derdi ise başkadır. Yapısalcılık ve Lacancı psikanalizden bazı kuramsal çıkarımlar yapmaktadır ki bu çıkarımlar o dönem Marksizm'inde baskın olan hümanizme  karşı daha yapısalcı bir yaklaşım geliştirmesine de yardımcı olacaktır. Tüm bu sürecin ana ürünü İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları olacaktır. Ancak Althusser, o yıllarda Lacan'ın ve psikananlizin de bir tür izsürücüsüne dönüşür. Analize başlar; Freud ve Lacan üzerine düşünmeye de başlar. İşte bu izsürücülüğü yıllarının ürünüdür Freud et Lacan. 

Önce partinin teorik yayın organına göndermek ister ama çekinir ve sonra partiye yakın bir başka teorik yayına gönderir. Böylece makale La Nouvelle Critique dergisinin 161/162 sayısında Aralık 1964'te yayınlanır. Beklediği gibi büyük fırtınalar da koparmaz. Makalenin İngilizce çevirisi ise New Left Review dergisinin Mayıs-Haziran 1969 sayısında basılır. Makalenin ilk Türkçe çevirisi ise 1982 yılında Selahattin Hilav tarafından yapılır. Yazko Felsefe Yazıları Dergisi'nin ilk sayısında yayınlanır. 

Aşağıda bu Türkçe çeviriyi bulabilirsiniz.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Ses etme!


Althusser’i severim. Ne zaman aklımızı tam da on ikiden vuran görsel bir iş dolaşıma girse hemen ona başvururum. Yazıp çizdiklerinin siyasete tedavülü zor olsa da toplumsal halleri, tutulmaları, histeriyi anlamak açısından bir farklı olduğunu düşünürüm.

Althusser hep tetiktedir, hatta biraz fazla tetiktedir. İşte bu tetikte olma hallerinden birisinde çok önemli bir söz söyler Althusser: “Modern dünyada hemen her şeyin, özellikle de babası belli olmayan doğumların önlemi çok önceden alınmıştır,” der. Doğum, dünyaya gelme kurumsallaşmıştır. Öyle sürprizlere, beklenmedik gebeliklere, sarsıcı doğumlara yer yoktur. Ayrıca babasız evlatlara, dünyaya gelmenin bedeli de ağır ödetilir: Ya ehlîleştirilirler ya da hemen önemsizleştirilirler.

Modern dünya babasızlığa ve babanın yasasının çiğnenmesine katlanamaz.

Lafı Athena’ya getireceğim. Son yayınladıkları klibe.

Diyeceksiniz ki ne lakası var? Althusser’le, kafasına göre takılıp giden ve babanın yasasını (örneğin cinsiyet sınırları) başkalarına göre pek bedel ödemeden çiğneme lüksünü ellerinde tutan müzisyenlerin ne alakası var? Ama dedim ya görsellik, görsel tutulma Althusser’i çağırıyor.

31 Mayıs 2016 Salı

Şelaleleri Başaşağı Çevirmek

Geçtiğimiz ay içinde, sanat tarihçisi ve yazar Barış Acar'ın Sel Yayıncılık'tan Ters Dönmüş Bir Kaplumbağa ile Sanat Üzerine Konuşmalar ve Kült Neşriyat'tan Ekphrasis – Görünür ve Söylenir Arasında Geçitler kitapları birbiri ardına yayımlandı. Ters Dönmüş Kaplumbağa, avangardizm, sanatın politikası, küratörlük tartışmaları gibi daha kuramsal sorunlara odaklanırken; Ekphrasis, çağdaş sanat eleştirisi ve kimi sergiler üzerinden bu süreçteki yapıt üretme mantığı üzerine gidiyordu. Barış Acar'la Ters Dönmüş Bir Kaplumbağa ile Sanat Üzerine Konuşmalar çerçevesinde Türkiye'de çağdaş sanatın durumu ve sorunları üzerine konuştuk.

Kitap bu on yıla yayılan yazılarından oluşuyor. “Ters Dönmüş Kaplumbağa” daha çok çağdaş sanat tarihini temsil ediyor ama bir yandan da sanki özneleşmek için çırpınan koca bir tarihi temsil ediyor.

Haklısın. Ben sanat tarihini görüyorum nereye baksam. Ama örneğin kitabın giriş yazısı “Kaplumbağalara ve Tavşanlara Dair Eksik Bir Mesel”, Osman Hamdi'den bugüne dek sanat algımızı yöneten yanlış bir algı üzerinde duruyor ve bu kesinlikle özneleşme anlayışımızla ve ürettiğimiz öznelik pozisyonlarıyla ilgili.

Özneliğin bir tür kapılma biçimi, devletleşme aygıtı olduğunu algılamak zor. Özneliğin bu yönü belirgin olarak 60'lı yıllarda Althusser felsefesinde detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Özneleşme ise bir sürecin ismidir. Her seferinde sınırları yeniden tanımlayan, üzerine konuşulan ve konuşanın kimliğini yeniden belirleyen, mekân ve zamanı organize ederek olanaklar yaratan bir süreçtir bu. Ranciere'in siyasalın oluşumu üzerine açıkladığı gibi, ele geçmesi imkânsız gibi görünen bir özgürleşme ufku gizlidir orada. Bireysellikler, hatta birey öncesi bir araya gelişler (insanlar, hayvanlar ve nesnelerle oluşan dizilimler) farklı dünyaların aynı anda mümkün olduğu bir dünya kurar.

Elbette burada bu tartışmayı özetlememiz imkânsız. Ama özellikle entelektüel dünyamıza baktığımızda ne demek istediğimi hemen anlayabilirsiniz. Örneğin Türkiye'de “aydın” kavramı öznenin “devlet” karakterini çok güzel yansıtır. Osman Hamdi'nin ressam olmak isterken Akademi'ye müdür olması, arkeolog olmak isterken müze müdürü olması bu trajik tarihi harika örnekler: Bireyselleşemeden özne haline gelmiş karakterler. Kaplumbağa terbiyecisinin asıl melankolisi burada gizlidir. Kaplumbağaların (halkın) yola gelmemesinde değil, “kendi” olmayı başaramamış bir öznenin ruh halini topluma yansıtma çabası asıl melankolik olan.


18 Nisan 2015 Cumartesi

İdeolojinin İçindeki Psikoloji

Louis Althusser'den önce ideoloji bir yanılsamaydı, yanlış bilinçti. Alametifarikası Marx'ın “bilmiyorlar, ama yapıyorlar” sözüydü.

Daha sonra Althusser, 1970’de “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”nda Lacan'ın bazı psikanaliz kavramlarını (özne, büyük Öteki, Baba’nın Adı, simgesel vb.) Marksist ideoloji çözümlemesine uyarladı. Böylece ideoloji çözümlemesinde ve tanımında "zihinsel olana" farklı bir yer açılmış oldu.

Ancak yine de önemli bir eksik kaldı geriye. Büyük olasılıkla Althusser de bu eksiğin farkındaydı. Farkındaydı, keza Lacan’a olan düşkünlüğü, kendi psikanalizi ve teorik katkıları geride kaldıktan sonraki bir tarihte, 1977'de, meçhul bir kişiye (olasılıkla bir aşkına) yazdığı mektupta dile getirir bu eksikliği: "Sana belirli bir kesinlikle (ki bir zamanlar yazmış olduklarımla oldukça uzak ilişkiler içinde olduğumu da hesaba kataraktan) söyleyebileceğim tek şey ideoloji (ya da somut ideolojik oluşumlar) ile bilinçdışı arasındaki ‘ilişkiler’ konusunda seni de ilgilendiren soruya varmadan önce (bariz biçimde) durduğumdur.” (Writings on Psychoanalysis, sf. 4)

Yine aynı mektupta ideoloji ile bilinçdışı arasında bir ilişki olması gerektiğini ama bunu icat etmeyi kendisine yasakladığını ve ideoloji üzerine yazdığı makalelerde bilinçdışı bağlantılar için henüz geçilmemiş bir sınır kaldığını belirtir. Varolduğunu bildiği ilişkiyi "kavramsal olarak nasıl ele alabileceğini göremediğini” de yazar.

Althusser'in göremediği için durduğu (ve de eksik bıraktığı) yerden ise Zizek devam eder ve Marx’ın sözünü tersine çevirir: “Ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar, ama yine de yapıyorlar.” (İdeolojinin Yüce Nesnesi, sf. 44). Böylece ideoloji ‘yanlış bilinç’ olmaktan ‘sinik bilinç’e dönüşür: Kişi yanlışlığı gayet iyi bilmektedir, ama onu yine de reddetmez. Örneğin yolsuzluk olması için devletin kasasının soyulması gerektiğine, devletin kasası soyulmuyorsa ona yolsuzluk denemeyeceğine inanır; hem de tüm kalbiyle.

7 Şubat 2015 Cumartesi

“Everything little little…”


Tüm bu yaşananlar sırasında anladım ki hep yöntemin peşinde olmuşum. Bütünlüklü, kapsayıcı, köktenci, derinlikli, açıklayıcı ve yeni kapılar açan bir yöntemin.

“Bütünlüklü, köktenci bir yöntem açık olamaz!” dediğini duyar gibi oluyorum. Haklı da olabilirsin. Ama teorinin kendisini tartışmaya girmek istemiyorum şimdi. Velhasıl teorinin kendisine dair tartışmalar biraz zor gelir bana. Ama söyleyeyim, Althusser yüzünden. Daha doğrusu Lenin ve Felsefe’si yüzünden. Çünkü teorinin kendisi üzerine tartışmanın aslında yüzeyde gezinmek olduğunu düşünmüşümdür. Bedenin kendisiyle değil de gölgesiyle uğraşmak, gölgeden bedene dair bir kestirimde bulunmaya çalışmak gibi gelmiştir bana. Hâlbuki sanırım hep bedenin kendisine ulaşmayı tercih ettim. Derinlik aradım.

İşte bu nedenle, farkettim ki örneğin mesleki felsefemde, yani psikiyatri felsefesinde bilişsel-davranışçı kurama yakın hissedemedim kendimi. Arkasında bir felsefe, bir gövde yoktur diyemem, vardır. Ama bilişsel-davranışçı kuramın insan davranışlarını, bilişini ve duygularını anlamaya çalışırken yüzeyde kaldığını, derine inemediğini, bütünlüklü, açıklayıcı bir arkaplana sahip olamadığını düşündüm. Neye göre? Psikanalize göre… Psikanaliz bana göre psikiyatrinin hâlâ ve hâlâ temel felsefesi, temel gövdesidir. Onca karmaşaya rağmen. Istırap çeken ve çeşitli belirtiler (semptom) yaşayan insanı anlamanın bütünlüklü ve derinliği olan, çözümleyici yoludur.

Bütünlüklü olma ve derinlik arayışımın karşılığı bir tek psikanaliz mi? Değil. Daha öncesi var. Tarihi ve toplumsalı anlamanın bütünlüklü yolu da Marksizmden geçiyor gibi geldi bana hep.

13 Aralık 2012 Perşembe

İdeolojinin kara delikleri


Kara delik derken "her türlü maddenin ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan" yoğunlaşmış maddeyi kastediyorum. Kara deliklerin güçlü çekimini ve yoğunlaşmışlığını ideoloji çözümlemelerine de uygulayabilir miyiz? Sanırım deneyebiliriz.

Bazı kelimeler vardır. Bazı tavırlar, jestler, söylemler, kalıplar, rutinler. Tüm bunlar ve benzerleri kendilerine yönelen eleştiriyi içine alan, yutan ve etkisizleştiren bir etkiye sahiptir. Örneğin Erdoğan'ın Davos'taki one minute çıkışı böylesi bir kara deliktir. Yüksek bir çekim gücüne sahiptir. Kendisine yönelen her eleştiriyi yutar ve etkisizleştirir. Hatta yutmakla da kalmaz, o eleştiri tam da eleştirdiği, tutarsızlığını ortaya çıkarmaya çalıştığı durumun, olayın altını çizer. Deyim yerideyse gücüne güç katar.

Örneğin siyasi bir söylem olarak demokrasinin de yutucu ve etkisizleştirici bir yanı vardır. Herkes demokrasiden bahsedebilir, demokrasi isteyebilir. Ama sağın ya da solun demokrasi söylemini sınıflara dayanan yanından değil de başka bir yönden, örneğin demokratik haklar yanından eleştirmeye kalkıştığınızda demokrasi kavramı etrafında kurulmuş olan toplumsal söylem eleştirinizi yutar ve etkisizleştirir.

Egemen siyasetin demokrasi söylemini etkisizleştirmek ve ideolojiniz, siyasetiniz için kurucu bir öğeye çevirmek istiyorsanız hiç tereddüt etmeden tek bir şey yapmalısınız: Egemen demokrasi söylemine tutarsız olduğu tek yerden yani sınıfsal arkaplanından yaklaşmanız gerekir. Sınıfsal arka planı atladığınız zaman ise eleştiriniz egemen söylem tarafından bir tek yutulmakla kalmaz bir de egemen demokrasi söylemini güçlendirmiş, beslemiş olursunuz.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Marksizm ve Psikanaliz: Tarihsel Kaderlerinin Ortaklığı

Louis Althusser ve Kara Tahta'sı
Marksizmin psikanaliz üzerine konuştuğu ender bir an
Üniversite Konseyleri Derneği, sosyal/alternatif kongre üssü haline gelen Karaburun'da bir sempozyum düzenliyor. Bilim Üzerine Marksist Tartışmalar Sempozyumu'nun ilki 31 Ağustos-2 Eylül tarihleri arasında. Yanlış bilmiyorsam Türkiye'de bu konuya odaklanan bir toplantı ilk kez düzenleniyor. Kendi adıma Marksizm ve bilim faslının üzerinden koca bir yüzyılın geçtiğini ve bu geçen koca yüzyılda Marksizm'den 'bilim'e katkının sınırlı kaldığını düşünüyorum. İşte bu tartışmaya bir katkısı olması amacıyla aşağıdaki özet sunumu hazırladım.

*
Louis Althusser, Lacan üzerine yaptığı bir konuşmada XIX. yüzyılda Batı Aklı'nın hegemonik yüzeyini delen, bu yapıyı zorlayan, "beklenmeyen iki ya da üç çocuk" yani iki ya da üç yeni bilimin doğduğunu söyler. "Törelere, ilkelere, ahlâka ve terbiyeye aykırı düşme anlamında gayri meşru" olan bu çocuklar Marx, Nietzsche ve Freud'dur. Yine Althusser'e göre Batı Aklı'nın bu soykütüksüz çocuklarına babasız, yani öncesiz olmanın bedeli çok ağır ödetilmiştir: "ayakta kalabilmenin kimi zaman çok korkunç olan ceremesini çektiler: karşılığını, her şeyin dışına atılmakla, mahkûm edilmekle, aşağılanmakla, sefalet çekmekle, açlıkla ve ölümle ya da çıldırarak ödediler." Keza Marx hayatının önemli bir bölümünü sürgünde ve ekonomik zorluklar içinde geçirirken, Freud kendi meslektaşları tarafından önce göklere çıkarıldı, daha sonra ise neredeyse aforoz edildi.

Ancak zorluklar her iki ismin ardında, iki bilimsel alanın yükselmesine engel olmadı. Yani ne doğum engellenebildi ne de bu bilimlerin serpilip etkisini arttırması. Marksizm ve psikanaliz, XX. yüzyılda Batı Aklı'nı şekillendiren iki ana kuramsal alan oldu. Bu durumda başka tedbirler devreye girdi. Söz konusu tedbirler ve bu tedbirlerle birlikte bu bilimsel alanların gelişimi bir nevi kader ortaklığının oluşmasına, her iki bilimsel alanın tarihsel kaderlerinin ortaklaşmasına yol açtı.