Psikopolitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikopolitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2020 Pazar

Floyd’u anarken Fanon’u hatırlamak


Bir genelleme yapmak ne kadar doğru olur bilemiyorum ama psikiyatri tıp bilimi ve pratiği içinde toplumsal yanı en belirgin dallardan bir tanesi. Sosyallik anlamında önde gelen dallar arasında elbette halk sağlığı, çocuk hastalıkları, göğüs hastalıkları da yer alır. Hatta tüm tıp pratiği eninde sonunda sosyal bir olgudur. Ama bu belirgin toplumsal yönü siyasetle birleştirmek konusunda psikiyatrinin bir tık önde olduğu sanırım söylenebilir. Bu anlamda psikiyatri sosyal olanı siyasi bir düşünme sistematiğine devşirme, siyasi bir bakış ve sorgulama kazandırma anlamında biraz daha farklı bir yere ve tabii ki tarihe sahip.

Çünkü psikiyatri, safi insana dairdir. Yani elbette ki genel anlamda tıp da insana dairdir ama psikiyatri, insana çok özgü özelliklerle ilgilidir: düşünceler, duygular, bellek, bilinç, sosyal ilişkiler, kişilikler, anılar, yargılama vs. vs. Hâl böyle olunca da psikiyatrinin bir ucu biyolojiye, kimyaya çıkarken bir ucu da felsefeye, siyasete çıkmış ve tarihi boyunca da psikiyatrinin içinde siyasi figürler, akımlar hiç eksik olmamış.

Hiç eksik olmamış ama özellikle iki dönem hem psikiyatri pratiğini hem de psikiyatri düşüncesini siyasetin kıyılarına çekmiş: Ekim Devrimi’nin hemen öncesi ve sonrası (ki 1910’lardan 1930’lara genişletilebilir) ve 1968’li yıllar (ki bu dönem de 1960’tan başlatılıp 70’lerin sonuna kadar uzatılabilir). İşte bu iki dönemde hem psikiyatrinin içinde temel değişimler olmuş hem de psikiyatriyi psikiyatri yapan isimler ortaya çıkmış. Bu isimlerden birisi de hiç kuşkusuz Frantz Fanon.

Fanon, Fransız bir psikiyatrist. Adının günümüzde halen yankı bulmasının nedeni ise hem Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın içinde yer alması hem de “sömürgecilik karşıtı” siyasetin bir nevi teorisyeni olarak görülmesi. Yani aslında psikiyatristliğinden ziyade psikiyatri bakışının getirdikleriyle siyasete kazandırdıkları üzerinden biliniyor. Daha çok ırkçılık, emperyalizm karşıtı, bağımsızlık mücadelesinin içinden birisi olarak biliniyor.

Ama Fanon, sömürgecilik karşıtı, Marksist-Leninist siyasi mücadeleden esinlenen siyasi görüşlerinden yola çıkarak psikiyatri pratiğine de yenilik getirir. Meslektaşları insanların kafataslarıyla ve ırklarıyla uğraşırken (evet, 1950’lerde Fransız ve Batı psikiyatrisi halen kafatasçıdır) o psikiyatriye sömürülenlerin gözünden bakacaktır.

Peki, kimdir Frantz Fanon?

31 Mayıs 2020 Pazar

Nefes alamıyoruz!


Sanırım dönüp dolaşıp hep oraya geleceğiz. Yıllarca biriken ve sonra da ansızın tutuşan gerilimlere, karmaşanın içinde yol alan arayışlara ve rengini bir türlü bulamayan isyanlara.

Geleceğiz ama hep başka bir şey gerekecek bize. Başka bir şey!

Bugünler tam da yıldönümü: Gezi'nin, Haziran günlerinin içeriğinde de bunlar yok muydu? Birikmiş türlü gerilimler, karmaşa, arayış ve rengini bir türlü bulmayan isyan.

Tüm bunların izdüşümünü Arap Baharı’nda da görebiliriz, öncesinde kabaran küreselleşme karşıtı hareketlerde de. Ve elbette 2008’de, Atinalı küçük Alexis için tutuşan öfkede de. Unutmak mümkün mü? O hep 15 yaşında kaldı ve bir başka Alexis de gelip o öfkenin ateşiyle düzenin belini doğrulttu. Unutmak mümkün değil!

Şimdi George Floyd’un ardından tutuşan ateş de benzeri bir öfkeyi içermiyor mu? Ansızın tutuşan tarihsel bir gerilim ve rengini arayan koca bir isyan. Gördüğümüz bu.

Kapitalizmin başı her yerde belada. O süslü, bol yaldızlı Amerika hariç değil işte!

Ama isyanlar zor, muhaliflikler kolay. Ne yazık ki!

24 Mayıs 2020 Pazar

Kırmızı çizgiler ne için var?


Herkesin kırmızı çizgileri var. Değişen ve değiştirilmek üzere bekleyen.

Hâlbuki kırmızı çizgiler değişime, değişim olasılığına karşı ortaya çıkıyor, öyle kullanılıyor. Değil mi? Ama, eninde sonunda değişim kaçınılmaz oluyor.

Değişim de öyle durup dururken, mitolojik nedenlerle olmuyor. Tarihsel olduğu kadar, hatta ondan daha çok üretim ilişkileri kökenli nedenleri var düşüncelerin, düşünsel bölünmelerin, sınırların değişmesinin. Değişim öyle gökten inmiyor; keyfi olarak da icat edilmiyor. Nesnel bir zemini var.

Ve bu nesnel zemin değiştikçe düşünceler, değerler de değişiyor. Çok değil birkaç on yıl önce kabul edilemeyecek, hatta akla bile getirilemeyecek durumlar yeni norm haline gelebiliyor. Bunu, yani düşüncelerdeki, değerlerdeki değişimi sanırım ülkemizde en iyi küçük ilçe insanları bilir ve yaşar. Bir yüksekokul ya da fakülte açılmaya görsün; ilk birkaç yıl öğrencilerin her şeyine karışır küçük ilçe insanı ama sonra olmaz dediklerine kendisi de alışır. Kırmızı çizgileri on yıl içinde değişiverir.

Velhasıl hayat değişiyor, insanların yaşam biçimleri değişiyor ve tabii ki düşünceleri de değişiyor. Hayat değiştikçe de “kırmızı çizgiler” dile daha çok vuruyor. Yeniden ve yeniden altı çiziliyor. Türkiye’de sık sık olduğu gibi.

Madem sık sık duyuyoruz “kırmızı çizgi”nin adını, merak ettim ve biraz bakındım, bizim buralarda 10-15 yıldır meşhur olan bu “kırmızı çizgi” meselesinin kökeni nereye dayanıyor diye.

İşin ilginç yanı Wikipedia’da çoktan bir madde olarak yerini almış [1]. Tabii ki “red line” olarak. Hikâyesi ve tarihçesi ise bizim buralara dayanıyormuş. Yani bir anlamda bizde sık kullanılması boşuna değilmiş. Tarihin bilinçdışısı dönmüş dolaşmış ve mevzuyu doğduğu topraklara, tarihe geri getirmiş!

22 Mart 2020 Pazar

Limbik kapitalizmden dümbük kapitalizme geçişin sancıları!

Bence meseleyi Sovyetler’in çözülüşünden başlatmakta fayda var. Yani tüm bu geçiş sancılarını. Araya Körfez savaşlarını, İkiz Kuleleri, Afganistan işgalini, Çin’in devasa bir fabrikaya dönüşümünü ve Trumpgillerin iktidara gelişini yerleştirebiliriz. Salgın da bu sürecin şimdilik son halkası gibi. Koca bir tarihin parçası. Şok üstüne şok tarihinin!

Kapitalizmin orada, yani toplumları “şoke” eden olaylarda kalıp kalmayacağı ise nereye gideceğini bilen bir öznenin güç ve onay kazanıp kazanamamasına bağlı. Bu kadar yalın ve net.

Yoksa yaşanabileceklerin çapı çoktan açığa çıkmış durumda. “Şoklardan şok beğenin!” diyorlar. Daha ne desinler! Ama belli ki kapitalizm, 50 yıllık dönemini bu salgın şokuyla kapatıyor. Bir anlamda limbikten dümbüke geçerek...

Nedir limbik kapitalizm? Cevap bir beyin bölgesi ile ilgili: Limbik sistemle.

Bu bölgeye, insanı insan yapan bir beyin bölgesi de denebilir. Gerçi tüm memelilerde var ama insanda önemli ve farklı bu sistem. Oldukça hayati bir öneme sahip, evrimsel bir yanı var ve daha çok “canlılıkla, yaşıyor olmakla” ilgili. Yani bir tür “hayatta kalma” bölgesi. Canlılığın sınırı. Zaten limbik de “limbus” ile ilişkili. Yani kelime olarak sınırla, sınır olmayla ilişkili. İnsanın ve canlılığın sınırıyla.

Mesela ödül, haz orada. Doyum, başarı ve keyif de orada. Vaatler, hayaller, serüvenler de orada. Kırılmalar, vazgeçişler ve kabullenişler de...

İşte kapitalizm, hep bu bölgeye seslendi, hep bu bölgeyi aktive etti: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” mesela tam da limbik bir seslenmedir. Hem de çok!

15 Mart 2020 Pazar

Korkmayın!

İnsanın aklına ister istemez Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” kitabı geliyor. 2007’de yayınlanan kitabında felaketler kapitalizminin yükselişini ve egemen sınıflara, küresel elitlere “yönetme” sürecinde sağladığı olanakları anlatıyordu. Askeri, toplumsal, bilimsel ve psikolojik olanakları. Bir hafta içinde yaşadıklarımız, dolaylı yoldan izlediklerimiz tam da bu olanakların boyutlarına da işaret ediyor, sanki.

Kendi adıma, günümüzde, şu son bir iki haftaya damga vuran olaylarda, masa başı mesai ile yazılan senaryolarla, projelerle yol alındığını düşünmüyorum. Böyle masalar vardır. Ama dünya, Türkiye, toplumsal düzen, masa başında kotarılamayacak kadar karmaşıklaşmış durumda. Planlar olur, ama planlar asla tutmaz.

Öbür taraftan her şeyin çok kontrol altında olduğunu söylemek de pek mümkün görünmüyor. Yani ortada planlı ve kontrollü bir “felaket” olmadığı da ortada. Ama yaşananları an ve an izleyip raporlayan “düşünce kuruluşları” da mutlaka vardır. Strateji ve hamleler öneren de... Ama yaşadıklarımız bir film değil. Kurmaca değil. Gerçek.

Klein kitabında bunun, yani küresel ölçekteki felaketlerin yeni bir yönetim biçimi olduğunu söylüyordu. Ki dün yayınlanan bir söyleşisinde (*) de Koronavirüs’ün “felaket kapitalizminin aradığı mükemmel felaket” olduğunu söylemiş. Yani kapitalizmin yapısal krizini bastırmak için aradığı çok boyutlu bir felaket olduğunu belirtmiş.

Olabilir mi? Yani bu salgın üzerinden kapitalizm küresel ölçekte daha otoriter, kitleleri ölüme gönderebileceği, çeşitli kısıtlamalar ve düzenlemeler getirebileceği bir döneme geçebilir mi? Zor değil mi? Ama öbür yandan bunlara çoktan geçmediğimizi söylemek de mümkün mü?

Göreceğiz.

9 Şubat 2020 Pazar

Bozuk psikoloji!


Haftanın ruhunu anlatan bir kare olarak önümüze düşüverdi dün Hatay’da kendini ateşe veren babanın fotoğrafı*. Çığ altında kalanları kurtarmaya giderken çığ altında kalabilen, uçağı havada değil yerde düşebilen bir ülkenin insanlarıyız ya bembeyaz bir sis bulutunun içinde yere kapanmış o insanda kendimizi buluverdik hızlıca. Daha hikayesini bile bilmeden biz de yandık, biz de kahrolduk.

“Çocuklarım aç!” diyen bir baba kendini ateşe vermişti ya biz o aç çocuklardık sanki. Sanki o babaydık her birimiz. Sanki o duman bulutunun ortasında, tek başına yere kapaklanan “biz”dik. Fotoğraf, içimize işledi, içinizdekilere ses oldu. Halimizi anlattı: “tek başına” kalmış çaresizliğimizi ve başımıza gelen afetleri.

Sonra fotoğrafın haberine ve açıklamalarına baktık. Başka bir şeyler duymak ister gibi. Ama fotoğraftaki sise, dumana daha çok battık.

Haberlerde, açıklamalarda kendini ateşe veren kişinin aldığı sosyal yardımlara ve “psikolojik rahatsızlıklarına” vurgu yapılıyordu. Sanki yapacak bir şey yoktu. Yoksulluk ve “bozuk” psikoloji kurulu bir zemberek gibi işlemiş ve “tüm çabalara” karşın o fotoğraftaki görüntüyü, hiç de arzu edilmeyen sonucu ortaya çıkarmıştı. Hepsi buydu!

Doğrudur, ülkemizde o tanımlamalarla yaşayan 20 milyon insan var: Sosyal yardım alan, hayatı yokuş aşağı inen, bir türlü toparlayamayan, boşanan, göç eden, içeri giren, psikolojik rahatsızlık yaşayan... O fotoğraftaki baba da onlardan birisiydi işte. Anlaşılan o ki “ikna edilmeye” çalışılmıştı. “Tamam, iş bulacağız” denilmişti. Ama “çocuklarım aç” diyen baba durmamıştı. Milyonlar duruyorken o durmamıştı ve durdurulmamıştı! Ve sonrasında da içimize işleyen o kareyi ortaya çıkaran anlar yaşanmıştı.

24 Kasım 2019 Pazar

Psikopolitik alâmetler


Kitle psikolojisi kapitalizmle birlikte ortaya çıktı. Öncesinde küçük nüfuslar için geçerli olan ortak zihinsel haller, duygular, hikâyeler, söylenceler, efsaneler kapitalizmle birlikte çok daha büyük yığınlar için geçerli hale geldi. Meta üretimi nasıl tüm topluma yayıldıysa ve hatta bizzat toplumun kendisi nasıl bir metaya dönüştüyse ortak duygular, davranışlar da tüm toplum içinde yayıldı, tekleşti, merkezileşti. Daha doğrusu egemen sınıfın hikâyesi, değerleri, zihni tüm toplumun hikâyesi, değerleri, zihni haline geldi. Feodal ve hatta daha öncesine ait psikolojiler ise ya soyları tükendi, ya eriyip kayboldu ya da yok edildi.

Kapitalizm ortak bir zihin hali yaratmak konusunda tarihte ayrıcalıklı bir yere sahip. Çoğunluk daha önce yoktu; varsa bile saray ve etrafından ibaretti. Kapitalizm çoğunluğu icat etti ve çoğunluğu hem yönetti hem de olanaklarını sonuna kadar genişletti. Sosyal medya ve günümüzün giderek tırmanan tepkiselliği bu eğilimin güncel, uç hallerini yansıtıyor. Bugün kitlelerin psikolojisi hiç olmadığı kadar homojenleşebilme ve yayılabilme olanağına sahip. Kim ne derse desin, sosyal medya ve benzeri araçlar, egemenler için büyük bir nimet.

İronik belki ama sosyal medya sayesinde görmüşsünüzdür: Nazi Partisinin 1936’daki Nürnberg mitinginin fotoğraflarını. Uçsuz bucaksız bir kitle. Günümüz partilerinin ise çok daha büyük olanakları var. Kitlesel bir ortak zihin hali, düşünce ve duygu ortaklığı için milyonları aynı yere toplamaları artık gerekmiyor. Günümüzde milyonlar, bir arada olmadan tek bir yerde buluşabiliyor. Günümüzün burjuva partileri, parti olmayan partileri, çok daha ucuza kapatıyorlar bu tür ihtiyaçları. Homojenleşme kolay, yayılma hızlı.

Bu homojenleşme ölçülebilir ve yönlendirilebilir bir olgu. Artık her an, her hareket, her yaşantı bir veri, data. Herkesin büyük bir teslimiyetle kontrol edildiği antikomünist 1984’te değil herkesin büyük bir arzu, iştah ve gönüllülükle kontrol edildiği (ve hatta kontrol edilmelerine bile gerek kalmayan) bir 1984’te yaşıyoruz.

10 Kasım 2019 Pazar

Her şey çok açık değil mi?


Ahkâm kesmek anlamsız. Ve hatta aptalca.

Ama geçen hafta şöyle bir şey yazmıştım: “psikolojiden, psikiyatriden çok şey bekleniyor.” diye. Tam da bu sözün üstüne toplumu, bizleri sarsan her yeni olayda psikiyatrik bir şey çıkıverdi. Ayrımcılık, yoksulluk, yalnızlık, otizm ve intiharlar giriverdi gündemimize.

Yine aynı yazıda “Türkiye toplumu psikolojikleşmiştir” diye de eklemiştim. Ama bir yanı eksik kalmış bu söylediğimin. Hafta boyunca yaşananlardan sonra bu eksiği anladım. Şimdi düzeltmeliyim söylediğimi: Türkiye toplumu örgütsüzleştiği, köklü bir değişimi hedefleyen bir siyasetle buluşmadığı ölçüde psikolojikleşmiştir.

Psikoloji fazlalığının yanı başında siyaset eksikliği var. Ve sorun da burada. Tekil insanların ölümü tercih etmesinin siyasetsiz kalmalarıyla ilişkisi var demiyorum. Bireylerden değil toplumdan bahsediyorum.

Yine de bu kadar çok işaretin üst üste geldiği bir kesitte ahkâm kesmenin, laf söylemenin hem sınırı hem de yabancılaştırıcı bir etkisi var. Ispanak arasına karışan otlardan üst üste gelen ölümlere kadar üzgünüm, üzgünüz. Hepsi bu.

Yine de bu üzülmenin de her yanı örgütsüzlüğü anlatıyor.

20 Ekim 2019 Pazar

Trump’ın jileti, antisosyalin mektubu


Geçtiğimiz hafta içinde yaşanan ve birbiriyle yakından uzaktan alakası olmayan iki olay kişilikle, akıl sağlığıyla açıklanmaya çalışıldı: Trump’ın mektubu ve İzmir’de genç bir hekime yönelik jiletli saldırı. İkisinde de toplumsal/insani ve diplomatik sınırları delip geçen bir tanımazlık ve hatta antisosyallik hemen göze çarpıyordu. Daha önce benzer olaylar, durumlar pek yaşanmamış olunca da kişilikler ve etrafındaki tartışmalar kolayca öne çıktı.

Özellikle “mektup" olayında bir çok kişi daha ilk andan itibaren ABD başkanı Trump’ın kişiliğini, akıl sağlığını konuşmaya başladı. “Yaşanan bir arızaydı, diplomatik teamüller aşılmıştı, böyle bir çiğlik ve toyluk daha önce hiç görülmemişti, adam resmen sıyırmıştı” gibi gibi. Bu feryat figan bir tek Türkiye’den yükselmedi. Özellikle Çarşamba akşamı Amerikan kongresinde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında yapılan toplantıdan sonra Batı’dan da benzer sesler yükselmeye başladı. Hatta önce oradan geldi: “Böylesi satırları ancak aklı başında olmayan birisi yazar” diye duyurdular tüm dünyaya şu meşhur mektubu. Trump’ın hâli hâl değildi! Demokrat kongre üyeleri küçük dillerini yutarak ayrıldılar, Suriye üzerine yapılan o toplantıdan.

Doğrudur, olan bitenlerin kişiliklerle ilgili bir yanı var. Bunu görmemek mümkün değil! Ama kişilik öyle bir şey ki belli bir açıdan bakarsanız tüm hayatın aslında kişilikler üzerine kurulu olduğunu düşünebilirsiniz. Kişilik her insanın kendi, özgün rengidir; her ilişkiye yön verir, şekil verir, biçim verir. Örneğin bir insan kişiliğinin sınırları ölçüsünde “arkadaşlık, dostluk ya da saldırganlık" yapabilir. O sınırlar ölçüsünde ilişkiler kurabilir. Tabii ki bu sınırlar siyasi "liderlik" için de geçerli. Kişinin yaptığı liderlik, arkadaşlık, yol göstericilik ya da öfke dışa vurumu ister istemez kişiliğinin rengini taşır.

Ama kişiliğin de bir sınırı var. Günümüzde egemen siyaset "güçlü" figürlerin etrafına daralmış olsa da koca bir ekonominin döndürülmesinden bahsediyoruz. Her sabah yeniden tıkır tıkır işlemeye başlayan dişlilerden bahsediyoruz. Kişilik bu dişlilerden sadece birisi olabilir, hepsi değil. Yani siyaset tek bir figüre, isme daralmış olsa da arkasında koca bir düzenek var. Çoğu zaman o koca düzenek bastırıyor zaten, "ilerle, atıl, saldır, yırt, parçala" diye. Çok az örnekte ise kişiliğin sesini, rengini duyuyoruz olup bitenin içinde. 

29 Eylül 2019 Pazar

Depremden önce nerede toplanalım?

Steven Soderbergh'in "Equilibrium" (2004) filminden bir sahne: Bir psikoterapi seansı - divanda yatan hasta ve pencereden kağıt uçak fırlatan terapist

Sarsacak, sallayacak, yıkacak denilen İstanbul depremi geldi günlerimizin kapılarına dayandı. Zaten “İstanbul Depremi” diye ayrı bir olgu var hayatımızda. Bir zamanların “trafik canavarı” gibi. Bekliyoruz kendisini. Dile kolay, 20 yıldır bu beklentiyle yaşıyoruz.

Aslında belki eksik ve hatalı bir isimlendirme, İstanbul Depremi. Belki de “Türkiye Depremi” demeliyiz kendisine. Çünkü İstanbul’da olan biten orta ve büyük ölçekli her şey Türkiye’yi de sallıyor, etkiliyor. Yani Marmara’da bir tek fay kırılmaz, Türkiye de kırılır. Biliyoruz.

Gerçi ‘99 Depremi Türkiye’nin 20 yılını nasıl etkiledi diye düşünüyorum; madem bu kadar önemli ve etkileyici bu deprem, nasıl değiştirdi bu ülkeyi bir önceki? Nasıl bir kırılma yarattı? Aslında onu da biliyoruz.

Hiç unutmam. İnsanlar yıkıntılar altındayken daha, Meclis’ten emeklilik düzenlemesi geçmişti. Hem de gecenin bir vakti. Türkiye kapitalizmi, sermaye sınıfı, siyaseti binlerce insanın hayatını kaybettiği bir depremi bile fırsata çevirmişti. O “fırsata çevirme” hali 20 yıldır devam ediyor işte. Öyle bir kırılma yaşadık yani.

Sermaye durdurulmadıkça durmaz! İsteyen 20 yıl öncenin ve bugünün İstanbul’unu, haritalarını, fotoğraflarını karşılaştırabilir. İlk depremde, daha çok insanın canını yakacak bir ülke, koca bir şehir inşa ettiler. Bu kadar basit.

Ama depremlerde sadece binalar, yapılar çökmüyor. Zihinler de çöküyor. Kırılmanın bir de öyle bir boyutu var.

4 Ağustos 2019 Pazar

Gerçekliği zorlayan bir hikâyede yeni gelişmeler


Geçtiğimiz hafta Amerikan Tıp Birliği'nin bilimsel dergisinde oldukça tartışmalı bir konuda yeni bir makale yayınlandı [1]. Tartışmalı konuyu soL okurları az çok biliyorlar: ABD yönetimi Havana'da görev yapan diplomatlarının 2016 yılında bir tür saldırıya maruz kaldıklarını ve bu saldırı sonucunda da diplomatların beyinlerinde hasar oluştuğunu, bazı beyin fonksiyonlarının bozulduğunu iddia ediyor.

Daha önce konuyu ve yaşanan gelişmeleri farklı yazılarla bu köşeye taşımıştım [2]. Bu yıl Nisan ayına kadar ortaya çıkan tüm “bilimsel” verileri de ayrıntılı biçimde bir araya getirdiğim bir derleme Madde, Diyalektik ve Toplum’da yayınlandı [3]. Konuyu ayrıntısıyla merak edenler için bu dört yazınının oldukça bilgi verici olduğunu düşünüyorum.

Ama yine de kısa bir özet geçmek gerekirse son bir yıl içinde bu saldırı iddiasıyla ilgili iki önemli gelişme yaşanmıştı: Saldırıya maruz kaldıkları iddia edilen diplomatların bir kısmının nöropsikiyatrik muayene bulguları yine Amerikan Tıp Birliği'nin dergisinde yayınlanmıştı. Makale içerdiği yöntemsel eksiklikle ve bildirilen belirtilerin çok da özgün olmaması nedeniyle hem tepki çekmiş hem de makaleyle neredeyse “dalga” geçilmişti.

Öte yandan ABD yönetimi tarafından “işitsel saldırının kaydı” olarak ortaya sürülen ses de Karayip bölgesine özgü bir çeşit cırcır böceğinin sesi çıkmıştı. Ve sonra da konu, ABD tarafınca dile getirilen bir kaç yeni olgu (biri Çin'de ve bir diğeri de Havana'da ama bu sefer Kanadalı bir diplomata) bildirimi dışında gündemden düştü.

14 Temmuz 2019 Pazar

Kitlesel bir yanılsama sanatı olarak radikal sol


Geçtiğimiz haftasonu Yunanistan’da seçimler oldu ve “radikal sol” Syriza iktidarı kaybetti. Düzen solu denilince çoğu kimsenin kafası karışıyor. “Ne yani seçimlere katılan bir parti düzen içi olmuyor da Syriza gibi partiler mi düzen partisi oluyor?” diye sitem de ediliyor. Ama Syriza örneği sanırım siyasette düzenin sınırlarını ve düzen içi olmanın tanımı için nadide bir örnek olarak tarihe geçti. Şimdilik...

Şimdilik diyorum çünkü mutlaka geri gelecektir. Ve hatta “yenildiler, bittiler” yaygarasına rağmen düzenin bekası için bir kenarda bekleyecektir. Tabii ki illüzyon yarata yarata. Şimdi gelin bu “radikal” deneyime biraz yakından bakalım.

SYRIZA SEÇİMLERDE YENİLDİ Mİ?
Seçim yenilgisi konusunda en hızlı yanıt Syriza’yı dört yıl önce sevinçle karşılayanlardan geldi. Seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz, hatta açıklanmadan önce radikal solun neden başarısız olduğuna dair yazılar saçıldı ortaya. Bir kısmı parodi gibiydi: özellikle 2015’teki yorumlarını unutanların, unutur gibi yapabilenlerin seçimler vesilesiyle yeni yazıp çizdikleri trajikomikti. Tabii ki çözümlemenin belini yine kırdılar ve zamanında boy boy fotoğraf çektirdikleri Çipras’ı çok sıkı (!) eleştirdiler. Ama sanırım Syriza’nın başarısız olduğu konusunda biraz acele ettiler.

Yapılan şaşalı eleştiriler öyle çok geniş bir yelpazede dağılmıyor. Daha çok Çipras ve ekibinin yaptırımları “halk desteğine rağmen” kabul etmesine odaklanıyor söylenenler. Hani şu meşhur U dönüşüne (referandumda çok güçlü bir hayır çıkmasına rağmen bir hafta içinde tüm yaptırımları kabul etmesi)! Buna göre bu pek bir radikal ekip, Brüksel’le, Vaşington’la ve eleştirilerde ilginç biçimde pek dile getirilmeyen Berlin’le yeterince mücadele etmemişti. Bu nedenle de ilk seçimde Yunan halkı tarafından cezalandırılmaları normaldi!

Halbuki seçim sonuçlarına göre Syriza çok da fena bir sonuç almamış görünüyor. Hatta, mesele oy oranı ise 2015’ten daha iyi bir sonuç aldığını bile söyleyebiliriz. Şöyle ki...

7 Temmuz 2019 Pazar

Dümdüz bir psikoloji


Kitle psikolojisi denince insanın aklına önce Gustave Le Bon geliyor. Fransız sosyal psikolog, sosyolog ve fizikçi. Tipik bir 19. yüzyıl sonu bilimcisi, düşünürü: Parlak, derinlikli ve düzenin sağlam bir temsilcisi. İngiltere’de yaşasaydı kesin “sir” ilan edilirdi ama Fransa’da Légion d'honneur verilmemiş kendisine. Gerçi ihtiyacı da olmamış. Hep çok yazar, çok satar ve çok konuşulur olmuş.

En meşhur kitabı “Kitlelerin Psikolojisi”. Diğerleri artık pek bilinmez. Ama İslam’dan sosyalizme kadar her şeyin psikolojisini de yazmış Le Bon. Hatta bir fizikçi olarak (evet, 1890-1910 arası [hatta daha öncesi] böyle bir dönem; aynı zamanda hem psikolog, hem sosyolog hem de fizikçi oluyormuş insanlar) maddenin evrimi üzerine de yazmış ve yazdığı kitap kısa sürede 12 baskı yapmış.

Bizi ilgilendiren kısmı ise kitlelerin, kalabalıkların psikolojisi üzerine yazdıkları. Bir söylentiye göre kitabı aslında önce bir rapor olarak Paris polisi için kaleme almış. İşte kitleler [siz bunu işçi sınıfı, yani zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar olarak okuyun] nasıl davranır, neden taşkınlık yapar vs. diye. Ama çok ilgi görünce basılı hale getirmiş. 1895’te. Komün’den 14 yıl sonra. Zaten kitapta Le Bon’un komün ve kitle (siz bunu artık tabii ki proletarya olarak okuyorsunuzdur) alerjisi hemen hissedilir. Le Bon, ayaklananları hiç sevmemiş.

30 Haziran 2019 Pazar

İki karede zafer ve yanılsama



Bazı fotoğraflar var ki insanın zihnine kazınıyor. Yıllar da geçse üstünden, yeniden gördüğünüzde fotoğrafın anlattıklarına, belgelediklerine ve hatta o ilk karşılaşmada hissettiklerinize geri dönüyorsunuz. Bir anda. Mesela aylar, yıllar sonra, buralardan çok uzakta, Meksika-ABD sınırındaki bir ırmakta çekilen bir fotoğraf buraları, her sabah baktığınız denizi, Alan Kurdi’yi size geri getirebiliyor. İçinize işleyebiliyor.

Olan biteni anlamaya yetmese de temsil etmeye, belgelemeye yarıyor fotoğraf. Her cebe giren sosyal medya kameraları ortalığı kaplasa da fotoğrafın etkisi, anlatma, temsil etme gücü devam ediyor. Ve sık sık denk geliyoruz, insanlık durumumuzu tek bir karede anlatabilen fotoğraflara: Savaştan önceki ve sonraki halleriyle Şam sokakları, otoyol talanından önce ve sonra Beykoz ormanları, otomobil sektörü çökmeden önce ve sonra Detroit işçi mahalleleri, yıkımdan önce ve sonra Sur, Amazon ormanlarının yıllar içindeki değişimi, insanın yıllar içindeki değişimi, büyüyen burnu, sarkan kulakları, feri giden gözleri...

Fotoğraf, insanın gündelik hayhuy içinde kaçırdığı, anlamadığı, alışıverdiği değişimleri, yok oluşları ya da ortaya çıkışları belgeleyiveriyor. Ama belgelemek anlamaya da anlatmaya da yetmeyebiliyor. Fotoğraf bazen de olan biteni örtmeye, flulaştırmaya, bakanı büyülemeye yarıyor.

16 Haziran 2019 Pazar

Emekçi çocukları için psikoterapi: Susam Sokağı*

Diyeceksiniz ki “Ne alakası var?” Ama var.

Psikiyatri tarihi sadece piyasacı işlerden ibaret değil. “Halkçı” bir tarihi de var psikiyatrinin. Hem de öyle böyle değil. Bayağı derin ve de etkili. Geniş halk kesimleri için yapılmış birçok psikoterapi girişimi var. Düzene uyumlulaştıran, acıları katlanır kılan değil, boyun eğmemeye anlam kazandıran.

Susam Sokağı belki tam olarak psikoterapi sayılmayabilir, bir televizyon programı olduğu için. Ama arkasındaki hikâye tam da “Halk için psikoterapi nasıl olabilir?” sorusuna yanıt veriyor. Şöyle ki.

Nisan 1968’de Martin Luther King öldürülür ve öldürülmesi Amerika’nın siyahî nüfusunda derin bir yasa, aynı anlama gelmek üzere de siyahların hakları için süren mücadelede bir farklılaşmaya yol açar. King’in öldürülmesi artık herkes için, yani mücadeleden uzak duran siyahlar için de ayağa kalkma çağrısı olur. Bunlar arasında tabii ki psikiyatristler de vardır.

O dönemde siyahî psikiyatristler Amerikan psikiyatrisinin içinde neredeyse hiç temsil edilmemektedir. Dile getirilmeyen bir ayrımcılık süregitmektedir. Bir grup psikiyatrist ise bu duruma tepki gösterir ve “Amerika’nın Siyahî Psikiyatristeri” adıyla bir araya gelirler. King’in öldürüldüğü günlerde Amerikan psikiyatrisi içindeki örtük ırkçılığı ve bu yetersiz temsili dile getirmeye karar verirler.

2 Haziran 2019 Pazar

Antidepresan kullanmanız oy kullanmanıza engel değildir!

Carl Iwasaki | 1965 ABD Başkanlık seçimleri

Baştan belirtmekte fayda var: Herhangi bir psikiyatrik ilaç kullanmanız oy kullanmanıza engel değildir! Medeni haklarla, yurttaşlık haklarıyla psikiyatrik durumlar arasında bir ilişki vardır ama bu ilişki öyle herkes ve her durum için önceden belirlenmiş, değiştirilemez kurralrdan oluşmamamaktadır.

Daha seçimlerin tartışılmaya başladığı günlerde aklıma gelmişti, bu sürecin bir şekilde dönüp dolaşıp psikiyatriye de dokunacağı, bulaşacağı. Bir tek toplumsal cinnet halimizden bahsetmiyorum, toplumca haleti ruhiyemizi anlamak için son bir haftada yaşananları sıralamak bile sanırım yeterlidir. Öte yandan yurttaşlık hakları, oy hakkı ve oy kullanma ehliyeti söz konusu olunca konunun önünde sonunda psikiyatriye geleceği belliydi. Ve geldi de... Anti-depresan kullanan bir yurttaşın oy hakkının tartışıldığı ortaya çıktı!

“Akıl sağlığı” yurttaşlık haklarıyla ve dolayısıyla da yasalarla yakından ilgilidir. Genelde kaçınılır ama yasalar, yani hukuk ülkemizde “akıl sağlığı” terimini kullanan tek üstyapı kurumudur. Sağlık Bakanlığı dahil kimse kullanmaz, hatta psikiyatristler bile akıldan ziyade ruh sağlığını tercih eder; yasalar ise nettir. Yasalar suç ya da medeni haklarla ilgili olarak ruha değil akla bakar!

Hukuk için “akıl” ve “akıl sağlığı” kişinin gerçeği değerlendirme yetisini bozan, etkileyen durumları tanımlamakta kullanılır. Yani yasalar için her psikiyatrik bozukluk akılsal yetileri etkileyen bir durum değildir. Yasalar için akılsal yetiler muhakeme, idrak, yargılama ve algılardan oluşur. Mesela duygular yasalar tarafından bir kriter olarak dışarıda bırakılmıştır. Bu nedenle yasalar, doğrudan tanımlanmış olmasa da psikiyatrik sorunları ikiye ayırır: akıl sağlığını etkileyen ve etkilemeyen.

Yasalar “akıl hastalığı” terimini daha çok psikoz dediğimiz sanrı ve varsanıları içeren durumlar için kullanır. Sanrılar düşüncelerle, varsanılar da algılarla ilgilidir: izlendiğini, takip edildiğini ya da öldürüleceğini düşünmek ya da başkalarının duymadığı sesler duymak gibi. Bu belirtilerin görüldüğü ve en çok bilinen psikiyatrik bozukluk şizofrenidir.

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Stanford Hapishane Deneyi: Sonuçları manipüle mi edildi?

Stanford Hapishane Deneyi temel psikoloji derslerinden tutun da siyasetten, sinemaya kadar hemen her yere girmiş oldukça “ünlü” bir deney. Ancak arşivlerden çıkan yeni ses ve video kayıtları deney sonuçlarının abartıldığına ve deneyin baştan sona manipüle edildiğine işaret ediyor. Kayıtlar gardiyan rolüne giren öğrencilerin bizzat deneyi yürütenler tarafından yönlendirildiğini gösteriyor.

Stanford Hapishane Deneyi, ünü psikoloji biliminin sınırlarının dışına taşmış sosyal deneylerden. 1971 yılında Amerika’da gerçekleştirilen ve birçok filme, belgesele, tartışmaya da esin kaynağı olan bu deney insanın özünün hiç de iyi olmadığını anlatmak için kullanılan bir klasik halini almış durumda. Psikoloji tarihinde oldukça sarsıcı bir yere sahip olan deney kendilerine yetki verilen bir grup eğitimli insanın süreç içinde bulundukları rol dolayısıyla otoritelerini şiddet uygulamak üzere kullanmalarına dayanıyor.

Bir tarafıyla üst denetimi olmayan yetkinin sınırlarını nasıl da aşabileceğine işaret ederken bir tarafıyla da örtülü bir anti-komünist anlatıya sahip: çünkü deney tam da emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ni ve Demokratik Almanya gibi sosyalist ülkeleri “totaliter” rejimler olmakla suçladıkları döneme denk geliyor. Ve bu suçlamanın psikolojik altyapısını da bu deney sağlıyor: otoriteye boyun eğmek sıradan insanı bile otorite delisi yapar ve gözünü her şeye kör eder!

Bu deney anti-komünist propagandaya güçlü argümanlar sağlaması nedeniyle psikoloji tarihi içindeki yerinin de ötesinde bir üne kavuşmuştu. Yeni yayınlanan arşiv kayıtları ise deneyin baştan itibaren yönlendirildiğine ve sonuçlarının bizzat deneyi düzenleyenler tarafından abartıldığına işaret ediyor.

2 Mayıs 2019 Perşembe

Türkiye'de Uyuşturucu Sorunu: Neden Büyüyor, Nasıl Önlenecek?


Türkiye'de uyuşturucu madde kullanımı giderek artıyor. Bu artışın yansımaları hemen her gün farklı başlıklarda toplumsal gündeme de giriyor. Sağlık Bakanlığı verileri son 15 yıl içinde madde bağımlılığı ile ilgili tıbbi yardım arayışında bir artış olduğuna, özellikle 20-35 yaş arası genç nüfusta kullanımın dikkat çekici boyutlarda arttığına işaret ediyor. Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen denetimli serbestlik uygulaması gibi uygulamalarda ise dosya sayısı azalmak bir yana sürekli artıyor.

Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye, “Bonzai, Jamaika” gibi adlarla bilinen sentetik kannabinoid salgını ile karşı karşıya kaldı. Bu sentetik maddelerin kullanımına bağlı ortaya çıkan dramatik tablolar ise gerek medyanın gerekse geniş toplumsal kesimlerin konuya olan ilgisini artırdı. Esrar, eroin, ekstazi, bali gibi maddelerin toplumda, özellikle de gençler arasında kullanımının artıp artmadığı yeniden ve de yeniden tartışılıyor.

Ancak uyuşturucu gerek haberlerde, gerek kamu uygulamalarında gerekse toplumsal gündemde bireysel bir sorun olarak ele alınıyor. Kapitalizm ve giderek büyüyen uyuşturucu madde pazarı arasındaki ilişki pek irdelenmiyor. Emperyalizm ise iç siyaset malzemesi olunca akla geliyor.

Bilim ve Aydınlanma Akademisi uyuşturucu madde ile ilgili tartışmalardaki temel eksikliklerden yola çıkarak bir rapor hazırladı: "Türkiye'de Uyuşturucu Sorunu – Neden Büyüyor? Nasıl Önlenecek” başlığıyla yayımlanan rapor, sorunu tarihsel materyalist bir çerçeveden ele alıyor ve Türkiye'ye dair güncel verileri de içeriyor. Öte yandan uyuşturucu madde ile ilgili çok temel tartışmalara dair işçi sınıfı bakışının geliştirilmesi için önemli katkılarda bulunuyor. Zira bu alanda, hem Türkiye’de hem de tüm dünyada burjuva ideolojisinin ciddi bir ağırlığı bulunuyor. Rapor da bu ideolojiye karşı aslında bayrak açmış durumda.

Raporda ele alınan bazı tartışmalı başlıklar arasında “Tüm bu tartışmalar ve açıklamalar toplumda uyuşturucu madde kullanımının arttığına mı işaret ediyor? Eğer bir artış varsa tüm toplum eşit olarak mı etkileniyor yoksa Türkiye’de madde kullanımı sınıfsal bir görünüm mü sergiliyor? Kapitalizm ve kapitalist devletler neden uyuşturucu sorununu çözemiyor? Madde kullanımı işçi sınıfı arasında neden yaygın? Burjuvazi için uyuşturucu madde ne ifade ediyor? Madde sorunun panzehiri olarak sosyalist bir topluma doğru örgütlenmek” yer alıyor.

Rapor, Bilim ve Aydınlanma Akademisi çatısı altında faaliyet yürüten üç bilim alanı tarafından hazırlandı. Sinirsel Mekanizmalar ve Beyin, Toplum Sağlığını Geliştirme ve Koruma, Kolektif Yaşamı Kurgulama bilim alanları tarihten psikiyatriye, sinirbilimden hukuka farklı alanları harmanlayarak rapor için çalıştılar. Rapor ayrıca Mayıs ayı içinde Ankara, İstanbul, İzmir ve Eskişehir'de yapılacak olan bilim ve aydınlanma konferansları kapsamında da ele alınacak. Aralık ayında ise daha geniş kapsamlı olarak Sosyalist Gelecek ve Planlama Sempozyumu'nda tartışılacak.

Rapora http://bilimveaydinlanma.org/tag/rapor/ adresinden ulaşılabiliyor.

14 Nisan 2019 Pazar

Akli Denge


Tabii ki gerekli. Ama şart değil. Yani yaşamak için. Öte yandan akli dengenin keyifli, doyumlu yaşamak için şart olup olmadığı belki tartışılır ama gerekli olduğu da açık.

Gerçi keyif, günümüz koşullarında tam bir dayatmaya dönüştü. Haz, keyif, doyum ertelenemez, olmazsa olmaz bir gerekliliğe dönüştü. Bunu da atlamamak lazım. Daha doğrusu yaşamayı sadece bunlar üzerine kurma tuzağına düşmemek lazım. Ama akli denge yine de olsa iyi olur diyelim ve bunun bireysel değil toplumsal bir iş olduğunu da belirtip geçelim.

Tabii bu devirde dengeyi tutturmak kolay değil. Mesela kızına ne olduğunun yanıtını arayan bir babanın akıl sağlığı konu edilmişken dengeyi tutturmak zor. Hem meslekteniz, az çok biliriz. Akıl sağlığını tespit etmek için psikiyatriye danışılır. Ve bir babanın aklı başında mı diye bilirkişilik yapmanın bin yolu vardır. Ama hassas konu. Akıl sağlığı söz konusu oldu mu elimizde endaze yok. Sadece aklımız var. Ve bir de yüreğimiz. İşte o yüreğin de terazisini şaşırtmamak lazım. Dengeyi şaşırtanlara da kanmamak lazım. Dengeyi şaşırtanlar ise malum, çok var.

5 Mart 2019 Salı

Saatte 130, yılda 70.000 kişi


ABD'de eroin benzeri madde kullanımı patlaması yaşanıyor. Ülke içinde sık sık gündeme gelen bu sorun geçen yıl 70 binden fazla kişinin aşırı dozdan ölmesine neden oldu. Bu maddelerden kaynaklanan ölümlerin sayısı, aynı yıl trafik kazalarıyla gerçekleşen ölümleri geçiyor. Her yıl giderek artan rakamlara göre günde 130 Amerikalı eroin benzeri madde kullanımına bağlı hayatını kaybediyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) opiyat, yani morfin ya da eroin benzeri uyuşturucu madde kullanımının en yaygın olduğu ülkelerin başında geliyor. Son açıklanan rakamlar bu maddelerin kullanımının giderek tırmandığına işaret ediyor. Verilen rakamlara göre her 1 milyon Amerikalı’dan 50 bini opiyat benzeri uyuşturucu madde kullanıyor.

Bu maddeler sadece eroin gibi yasadışı maddelerde bulunmuyor. Opiyatlar aynı zamanda bazı reçeteli ağrı kesicilerde de yer alıyor. ABD’de yaşanan opiyat patlamasının önemli bir kısmı da bu ağrı kesicilere dayanıyor.

Bu kullanımla ilişkilenen ölümlerin sayısı da alarm verici düzeyi aşmış durumda. Çünkü 2017 yılının verilerine göre bu maddelerin kullanımı ile ilişkili ölümlerin sayısı yıllık 70 bini geçmiş durumda. Bu sayı bir yılda ABD’de trafik kazalarına bağlı oluşan ölümlerin sayısından çok daha fazla.

Opiyatın hem yasal hem yasadışı kullanımlarını içeren bu sayı, her geçen yıl artarak oldukça çarpıcı bir grafik sunuyor. 2017 yılındaki toplam ölüm sayısı 1999’dakilerin 6 katından fazla. Sadece bu yıla ait 70 bin 200 kişinin ölümü, önceki yıllarda aynı sebeple ölenlerin yüzde 68’den fazlasına karşılık geliyor. Bu miktar 2017 yılında, her gün 130 Amerikalı’nın opiyat yüksek dozundan öldüğü anlamına geliyor.