Beyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beyin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2020 Cuma

Salgınlar, enfeksiyonlar ve şizofreni: Bağlantı nerede?


Kulağa zorlayıcı geliyor, değil mi? Enfeksiyonlar ve şizofreni… Nasıl bir ilişki olabilir ki? Hele şizofreni gibi “genetik/biyolojik yanı” belirgin bir hastalık söz konusu iken virüsler, bakteriler böylesi bir duruma yol açabilir mi? Yani viral ya da bakterilere bağlı bir enfeksiyon geçireceksiniz ve sonrasında psikotik belirtiler ortaya çıkacak ve hatta bu belirtiler uzun süreli bir hastalığın başlangıcı olacak! Pek olası gelmeyebilir ama araştırmalar, hem de çok sayıda araştırma, şizofreni ile bazı enfeksiyonlar arasında ilişki olabileceğini söylüyor. Hem de öyle yabana atılmayacak bir ilişki…

Biraz tarihçe
İşin ilginç yanı şizofreni ile enfeksiyonlar arasındaki ilişki yeni bir konu değil. Her ne kadar son yıllarda oldukça ilgi gören, yeniden gündeme gelen bir konu olsa da oldukça eski bir tarihe sahip. Bu tarih içinde psikozlar ile enfeksiyonlar arasında bir ilişki olabileceğini ilk iddia eden psikiyatrist Fransız Jean-Étienne Esquirol (Severance ve Torrey 2019). İddiasını dile getirdiği tarih ise 1845. 

Esquirol, psikotik dönemlerin de tıpkı salgınlar gibi yatışmalar ve alevlenlenmelerle seyrettiğini gözlemlemesi üzerine bu tür bir bağlantı kurar. Zaten 19. yüzyıl psikiyatrisinin en önemli ayırıcı tanılarından birisi nörosifiliz ile organik olmayan, fonksiyonel durumları ayırmaktır. Bu nedenle enfeksiyonlar, her ne kadar etkenleri henüz bilinmese de, psikiyatrinin ana gündemlerinden birisidir (Severance ve Torrey 2019). Ve yüzyılın sonuna doğru bu durumdan Alman psikiyatristler de etkilenir. Emile Kraepelin de erken bunamanın, yani 1911’de Eugen Bleuler tarafından isimlendirilen haliyle şizofreninin enfeksiyona verilen yanıt (oto-entoksikasyon) sonucunda ortaya çıktığını düşünür. Buna göre enfeksiyonlar bazı toksinlerin birikmesine ve beynin etkilenmesine yol açmaktadır (Noll 2004). 

Geçtiğimiz yüzyılın başında ise psikozun tifo, verem, difteri, sifiliz ve diğer ensefalit tablolarıyla birlikte sık görülmesi şizofreninin enfeksiyonlarla ilişkisine dair yeni ipuçları sağlar (Yolken ve Torrey 2008). Ama iki dünya savaşının ardından Batı psikiyatrisinin temel olarak dinamik psikiyatri etkisine girmesi bu tür nedenlerin göz ardı edilmesine neden olur. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkesi diğer sosyalist ülkelerde şizofreni ile enfeksiyonlar arasındaki ilişki araştırılmaya devam ederken Batı’da bu konu neredeyse 50 yıl boyunca uykuya yatırılır (Severance ve Torrey 2019). 1970’lerden itibaren ise sinir sistemini tutan (nörotrofik) enfeksiyon ajanlarının keşfedilmesiyle birlikte konu tekrar gündeme gelmeye başlar.

15 Nisan 2020 Çarşamba

Koronavirüs salgını şizofreni hastalarını nasıl etkiler?


Günlerdir koronavirüs salgınını konuşuyoruz. Olağandışı günlerden geçtiğimiz aşikâr. Ve daha ne kadar daha böyle geçer, onu da bilemiyoruz. Açıkçası kimse de bilmiyor. Hastalanma olasılığının ve salgın tehdidinin yanına olağandışılık ve belirsizlik de ekleniyor. Hani neredeyse dünyanın hemen hemen her yerinde eşzamanlı ortaya çıkan bir altüst oluş yaşıyoruz. Toplumsal ve bireysel hayatlarımızda.

Peki, bu olağandışı durum, olağandışılığı sık sık yaşayan şizofreni hastalarını nasıl etkiliyor olabilir? Evet, bu soruya henüz “klinik” bir yanıt vermek için çok erken. Salgının şizofreniye etkisine dair elimizde hemen hemen hiç veri yok. Başka, geçmiş salgınlardan kalmış çok dolaylı bilgilerimiz var. Ayrıca toplumsal tarihimiz açısından çok özgün, daha önce eşi, benzeri hiç görülmemiş bir durumdan geçiyoruz ve kıyaslamak da yetersiz kalabilir. Geçmiş deneyimlerin işaret ettikleri de kısıtlı bilgi sağlıyor. Ama sormakta, düşünmekte fayda var: Toplumların oldukça dezavantajlı kısmını oluşturan şizofreni hastalarını bu salgın günlerinde neler bekliyor?


Şizofreni hastaları için Covid-19 riski daha mı yüksek?
Bunu henüz bilmiyoruz. Yani şizofreni hastaları arasında yeni koronavirüs enfeksiyonu açısından genel topluma göre risk daha mı yüksek, henüz bu sorunun yanıtını bilemiyoruz. Ancak geçmiş salgınlardan ve toplumsal büyük olaylardan biliyoruz ki bu tür altüst oluşlardan sonra psikiyatrik sorunlar artıyor (Brooks ve ark. 2020). Ayrıca şizofreni gibi kronik psikiyatrik hastalıklarda kronik enfeksiyon hastalıkları da genel topluma göre daha yüksek olma eğiliminde (Partti ve ark. 2015).

15 Eylül 2019 Pazar

Zekâ testi ve ötesi


Okullar açıldı. Okulların açıldığı gün de Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un Milliyet’e verdiği bir söyleşi yayınlandı: “Eğitimin kozmik odası: e-rehberlik” adıyla [1]. Kozmik oda denince artık memleketimizde ayrı anlamlar doğuyor. 'Sır perdesi' aralanmış gibi oluyor.

Bakan Selçuk Milliyet’e yaptığı açıklamada öğrencilerin yetenek ve becerilerinin tespiti çalışmaları kapsamında 800 bin kadar öğrencinin zekâ taramasının yapıldığını belirtiyordu. Ve bir de “müjdeli” bir haber veriyordu: “ASİS dediğimiz yerli zekâ ölçeğiyle ve başka tarama testleriyle bunu yaptık ve önümüzdeki 2-3 yıl içerisinde bütün Türkiye’deki taramayı bitireceğiz.”

Birçok haber kaynağı bakanın bu ifadelerini “tüm çocuklara zekâ testi yapılacak” diye verdi. Ve fikre, anında çeşitli itirazlar gelmeye başladı: “Teste siz gidin kabineden başlayın” diyenler mi istersiniz yoksa “çocuklarımızı fişlemenize izin vermeyeceğiz” diye duruma şüphe ve kuşkuyla yaklaşanları mı? 'Zekâ testi' önerisi geniş bir kesimden tepki çekti ve sanırım bakanın tam olarak ne dediği de arada kaynadı gitti.

Aşağıda daha ayrıntılı yazdım ama mümkünse tüm çocukların zihinsel gelişimlerinin izlenmesinden ve erken müdahale olanaklarının kaçırılmamasından yanayım. Bu, zekâ testi istediğim anlamına gelmiyor. Daha bütüncül bir tarama ve izlem gerektiğini düşünüyorum. Çünkü zekâ zihinsel gelişimin sadece bir yönü. Karmaşık. Gelişmeye de körelmeye de açık. Yani değerlendirilmesi ancak başka değerlendirmelerin içinde bir anlam taşıyor. Tek başına yetmiyor.

Ama bakanın dile getirdiği taramayı önemsedim ve konu da ilgimi çekti. Biraz araştırdım…

4 Ağustos 2019 Pazar

Gerçekliği zorlayan bir hikâyede yeni gelişmeler


Geçtiğimiz hafta Amerikan Tıp Birliği'nin bilimsel dergisinde oldukça tartışmalı bir konuda yeni bir makale yayınlandı [1]. Tartışmalı konuyu soL okurları az çok biliyorlar: ABD yönetimi Havana'da görev yapan diplomatlarının 2016 yılında bir tür saldırıya maruz kaldıklarını ve bu saldırı sonucunda da diplomatların beyinlerinde hasar oluştuğunu, bazı beyin fonksiyonlarının bozulduğunu iddia ediyor.

Daha önce konuyu ve yaşanan gelişmeleri farklı yazılarla bu köşeye taşımıştım [2]. Bu yıl Nisan ayına kadar ortaya çıkan tüm “bilimsel” verileri de ayrıntılı biçimde bir araya getirdiğim bir derleme Madde, Diyalektik ve Toplum’da yayınlandı [3]. Konuyu ayrıntısıyla merak edenler için bu dört yazınının oldukça bilgi verici olduğunu düşünüyorum.

Ama yine de kısa bir özet geçmek gerekirse son bir yıl içinde bu saldırı iddiasıyla ilgili iki önemli gelişme yaşanmıştı: Saldırıya maruz kaldıkları iddia edilen diplomatların bir kısmının nöropsikiyatrik muayene bulguları yine Amerikan Tıp Birliği'nin dergisinde yayınlanmıştı. Makale içerdiği yöntemsel eksiklikle ve bildirilen belirtilerin çok da özgün olmaması nedeniyle hem tepki çekmiş hem de makaleyle neredeyse “dalga” geçilmişti.

Öte yandan ABD yönetimi tarafından “işitsel saldırının kaydı” olarak ortaya sürülen ses de Karayip bölgesine özgü bir çeşit cırcır böceğinin sesi çıkmıştı. Ve sonra da konu, ABD tarafınca dile getirilen bir kaç yeni olgu (biri Çin'de ve bir diğeri de Havana'da ama bu sefer Kanadalı bir diplomata) bildirimi dışında gündemden düştü.

26 Mayıs 2019 Pazar

Şizofreni önlenebilir mi?


Şimdi diyeceksiniz ki “Şizofreniyi önlemek de nereden çıktı?” Gündem dolu. Hem de ne dolu! Zizek taht oyunları üzerine atıp tutmuş, valilik “dersimiz Dersim’i durdurmak” demiş, küçücük yavrular en yorgun uykularına minibüs köşelerinde dalmış, Avrupa sağa kayarken sol ancak “aman ha!” diyebilmiş falan. Ama gündeminize şizofreni de girsin. Çünkü…

Çünkü iki gün önce Dünya Şizofreni Günü’ydü. Haberiniz olmamış olabilir ama Türkiye Psikiyatri Derneği küçük bir etkinlikle gündeme getirmeye çalıştı şizofreniyi.

Belki bilenleriniz vardır, Ankara’da şizofreni hastaları tarafından işletilen bir kooperatif işletme var: Mavi At Kafe. 10 yıldır ayakta ve bir ay sonra uluslararası bir kongre ile ilk on yılını kutlayacağız. Uluslararası Toplum ve Şizofreni Kongresi ile. İşte bu ortaklaşa yürütülen kafede Türkiye Psikiyatri Derneği Dünya Şizofreni Günü vesilesiyle bir etkinlik düzenledi 24 Mayıs’ta ve “Şizofreni Hakkında Söylenceler ve Gerçekler” konuşuldu. Prof. Dr. Meram Can Saka ve Doç. Dr. Haldun Soygür’ün katılımıyla.

Şizofreni zor bir hastalık, zor bir durum, çoğunlukla ve birçok anlamıyla zor. Bana soracak olursanız şizofreni insanlık durumumuzun bir yansıması, biyolojik evrimin bir parçası. Ama bir yandan da “sıradışı” bir hastalık: sıradışı kalmaması için uğraştığımız, kafa yorduğumuz bir hastalık. Hatta “hastalık” derken bile zorlandığımız bir “durum” şizofreni.

Öte yandan tam da Türkiye Psikiyatri Derneği’nin işaret ettiği gibi mitlerle dolu bir durum şizofreni. Söylenceler, fanteziler almış başını yürümüş. Bu nedenle gündeme geldikçe hakkında iki söz etmeyi görev biliyorum. Efsaneleri, söylenceleri dinleyip mümkünse “gerçekte” neler olup bittiğini anlatmaya çalışıyorum. Mümkünse…

5 Mayıs 2019 Pazar

Afyon Savaşları devam ediyor!


Hem de daha şiddetli olarak. Ama bu sefer coğrafyası farklı. Afyon, Çin’i değil Amerika’yı teslim alıyor. Hatta aldı bile.

Tarihteki en meşhur Afyon Savaşı 19. yüzyıla ait. İngiliz emperyalizmi Çin’i afyonla fethetmiş. Piyasa ekonomisi yani kapitalizm afyonla, savaşlarla girmiş Çin’e. Tıpkı İspanyolların Amerika’yı ateş suyu ile fethetmeleri gibi. Yıkım, yağma ve talan ancak kafayı buldurarak mümkün olmuş! İki ayrı yüzyılda, iki emperyalist güç acımasızlık ve gözü karalıkta sınır tanımamışlar. Ama aralarında tabii ki önemli bir fark var: İngilizler tüm Çin’i afyona boğarken pazarı da gözetmişler. Çin’e afyonla “serbest ticareti” dayatmışlar. Bir dönemin parlayan yıldızı HSBC mesela böyle doğmuş: Hong-Kong’da afyon ticaretini ve tabii ki diğer tüm ticareti finanse etmek ve denetlemek için.

Afyon, alkol, esrar kapitalizm için hep önemli olmuş. Daha doğrusu kapitalizmle birlikte önemli olmuşlar. Kapitalizm yüzyılların bu “doğal” maddelerine yeni bir yer vermiş. Pazara çıkarmış. Ve tarihin garip bir cilvesi, Afyon adını bir il için kullanmak da Osmanlı’dan cumhuriyete Türkiye kapitalizmine nasip olmuş. Bizim tarihimizin de bir parçası olmuş afyon.

Bu gelincik ya da lale görünümlü, rengârenk bitki, çorak İç Anadolu toprağına yoksul köylünün bin yıllarca tutunabilmesini sağlamış: Sapıyla, samanıyla, yağıyla ve özütüyle. Sonra emperyalizm ile Türkiye kapitalizmi arasındaki gerilim başlıklarından birisi haline bile gelmiş. Amerikan iç siyasetinde Afyon’daki afyon ekimi uzun uzun konuşulmuş. 1970’lerde. Gerisini bilen bilir: yasaklamalar, kısıtlamalar İç Anadolu köylüsünün elinden bir başka geçim kaynağını almış (Bu arada, alabildiğine uzanan afyon tarlası hiç görmediyseniz mutlaka görün derim. Özellikle çiçek açtığında. Rengarenk bir deniz gibidir. Alabildiğine uzanır.)

2 Mayıs 2019 Perşembe

Türkiye'de Uyuşturucu Sorunu: Neden Büyüyor, Nasıl Önlenecek?


Türkiye'de uyuşturucu madde kullanımı giderek artıyor. Bu artışın yansımaları hemen her gün farklı başlıklarda toplumsal gündeme de giriyor. Sağlık Bakanlığı verileri son 15 yıl içinde madde bağımlılığı ile ilgili tıbbi yardım arayışında bir artış olduğuna, özellikle 20-35 yaş arası genç nüfusta kullanımın dikkat çekici boyutlarda arttığına işaret ediyor. Adalet Bakanlığı tarafından yürütülen denetimli serbestlik uygulaması gibi uygulamalarda ise dosya sayısı azalmak bir yana sürekli artıyor.

Geçtiğimiz yıllarda ise Türkiye, “Bonzai, Jamaika” gibi adlarla bilinen sentetik kannabinoid salgını ile karşı karşıya kaldı. Bu sentetik maddelerin kullanımına bağlı ortaya çıkan dramatik tablolar ise gerek medyanın gerekse geniş toplumsal kesimlerin konuya olan ilgisini artırdı. Esrar, eroin, ekstazi, bali gibi maddelerin toplumda, özellikle de gençler arasında kullanımının artıp artmadığı yeniden ve de yeniden tartışılıyor.

Ancak uyuşturucu gerek haberlerde, gerek kamu uygulamalarında gerekse toplumsal gündemde bireysel bir sorun olarak ele alınıyor. Kapitalizm ve giderek büyüyen uyuşturucu madde pazarı arasındaki ilişki pek irdelenmiyor. Emperyalizm ise iç siyaset malzemesi olunca akla geliyor.

Bilim ve Aydınlanma Akademisi uyuşturucu madde ile ilgili tartışmalardaki temel eksikliklerden yola çıkarak bir rapor hazırladı: "Türkiye'de Uyuşturucu Sorunu – Neden Büyüyor? Nasıl Önlenecek” başlığıyla yayımlanan rapor, sorunu tarihsel materyalist bir çerçeveden ele alıyor ve Türkiye'ye dair güncel verileri de içeriyor. Öte yandan uyuşturucu madde ile ilgili çok temel tartışmalara dair işçi sınıfı bakışının geliştirilmesi için önemli katkılarda bulunuyor. Zira bu alanda, hem Türkiye’de hem de tüm dünyada burjuva ideolojisinin ciddi bir ağırlığı bulunuyor. Rapor da bu ideolojiye karşı aslında bayrak açmış durumda.

Raporda ele alınan bazı tartışmalı başlıklar arasında “Tüm bu tartışmalar ve açıklamalar toplumda uyuşturucu madde kullanımının arttığına mı işaret ediyor? Eğer bir artış varsa tüm toplum eşit olarak mı etkileniyor yoksa Türkiye’de madde kullanımı sınıfsal bir görünüm mü sergiliyor? Kapitalizm ve kapitalist devletler neden uyuşturucu sorununu çözemiyor? Madde kullanımı işçi sınıfı arasında neden yaygın? Burjuvazi için uyuşturucu madde ne ifade ediyor? Madde sorunun panzehiri olarak sosyalist bir topluma doğru örgütlenmek” yer alıyor.

Rapor, Bilim ve Aydınlanma Akademisi çatısı altında faaliyet yürüten üç bilim alanı tarafından hazırlandı. Sinirsel Mekanizmalar ve Beyin, Toplum Sağlığını Geliştirme ve Koruma, Kolektif Yaşamı Kurgulama bilim alanları tarihten psikiyatriye, sinirbilimden hukuka farklı alanları harmanlayarak rapor için çalıştılar. Rapor ayrıca Mayıs ayı içinde Ankara, İstanbul, İzmir ve Eskişehir'de yapılacak olan bilim ve aydınlanma konferansları kapsamında da ele alınacak. Aralık ayında ise daha geniş kapsamlı olarak Sosyalist Gelecek ve Planlama Sempozyumu'nda tartışılacak.

Rapora http://bilimveaydinlanma.org/tag/rapor/ adresinden ulaşılabiliyor.

22 Nisan 2019 Pazartesi

Canlılık ve bilinç üzerine ilginç bir deney


Canlılık nedir ve bilinç nerede başlar? Bunlar oldukça eski sorular. Yeni bir araştırma, vücuttan tamamıyla çıkarılan domuz beyinlerinin saatler sonra bile belli bir teknikle yeniden canlılık belirtisi gösterebildiğine işaret ediyor. Bu deney, ölüm ve bilinç hakkında bilmsel bir çok soru işaretinin yanı sıra etik ve hatta yasal tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Beyin ölümünün bir son olduğuna meydan okuyan araştırmacılar, ölümünden dört saat sonra domuz beynini tekrardan canlandırdılar. Fakat bu çalışma etik ve ölümün doğasıyla ilgili birçok soruyu da gündeme getirdi. Tıbbi açıdan ölümü gerçekleşen insanlar ve organ nakli için mevcut yasal ve medikal yöntemlere kadar birçok tartışmayı kapsamakta.

17 Nisan’da Nature'da domuzlar ve beyinle ilgili yeni bir çalışma yayımlandı. Yale Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı kan pompalayan bir sisteme beyni bağlayarak geliştirdikleri bir teknikle organı yeniden canlandırmayı başardılar. Bu teknik bazı önemli fonksiyonların, hücrelere enerji sağlanması ve atıkların giderilmesi, yeniden yapılandırılmasında ve beynin iç yapısının korunmasına da yardımcı oldu.

Genellikle bir insanın ölüm koşulları beyin aktivitesinin sonlanması ya da kalp ve akciğerlerinin durması biçiminde düşünülür. Aynı zamanda beyin aşırı miktarda kan, oksijen ve enerjiye ihtiyaç duyar. Bu maddeler olmadan geçirilen çok az bir zaman bile beyinde geri dönüşü olmayan hasarlara yol açabilir.

20. yüzyılın başlarından itibaren araştırmacılar kalp durmasının ardından beyni canlı tutmak için soğuk tutmak ya da kan pompalayan veya onun gibi ikame edici bir sisteme bağlamak gibi çalışmalar yaptılar. Fakat beynin sonradan ne kadar iyi çalışacağı ise belli olmuyordu. Ardından yapılan başka çalışmalarla birlikte görüldü ki beyin ölümü gerçekleştikten sonra beyinden alınan bazı hücreler protein üretmeye devam edebiliyor. Bunun üstüne Yale Üniversitesi’nden sinirbilimci Nenad Sestan şu soruyu ortaya attı: “Ölümden sonra tüm beyni yeniden aktif hale getirebilir miyiz?”

Sestan ve ekibi bu çalışmayı 32 domuzla gerçekleştirdi. Ekibiyle birlikte ölü olan bu domuzların beyinlerini kafataslarından çıkartıp özel bir alana yerleştirdi. Ölümlerden dört saat sonra beyin damarlarına ve atardamarlarına uygun sıcaklıktaki koruyucu bir çözelti vermeye başladı.

Araştırmacılar BrainEx dedikleri bir sistemle beyin hücrelerine besin ve oksijen sağladılar. Bu yöntem nöronların yeniden aktive olmasını ve hasar görmesini önleyen bazı kimyasallar da içeriyordu. Deney boyunca beyinlerin elektriksel aktivitesini gözlemlediler ve organın bilincini geri kazanabileceğine dair işaretler görürlerse anestezi ile uyutmaya hazırdılar.

10 Nisan 2019 Çarşamba

Esrar ve psikoz ilişkisi açık değil mi?


Türkiye’nin de gündemine farklı şekillerde sık sık giren esrar "zararsız" olarak görülebiliyor. Hâlbuki şizofreni gibi psikotik bozukluklara yol açabildiği iyi biliniyor. Yakın zamanda Brezilya’dan Hollanda’ya farklı ülkelerde yapılan bir araştırma, günlük esrar kullanımının psikotik bozukluk riskini üç kat arttırdığına işaret ediyor. Bu risk "yüksek etkili esrar" kullananlarda daha belirgin: Yüksek etkili esrar kullanımı psikoz riskini beş kat arttırıyor!

Esrar Türkiye’nin gündemine sık sık giriyor. Geçtiğimiz yıllarda Jamaika, Bonzai gibi sentetik türlerinin kullanımına bağlı gündem olan esrar, yakın zamanda tıbbi amaçlı ekimi için gündeme geldi. Samsun’un Vezirköprü ilçesinde ekimi planlanan ve 10 milyar dolarlık bir cironun hedeflendiği düzenlemenin gündeme gelmesinden sonra ise esrarla ilgili “çok da zararlı olmadığı”na yönelik haberler çıkmaya başladı. Ancak araştırmalar aksini söylüyor. Esrar kullanımı çeşitli psikiyatrik sorunları beraberinde getiriyor. Özellikle de psikotik bozuklukları.

Psikoz, gerçeği değerlendirmenin bozulduğu psikiyatrik bir durumdur. Şüphelenme, alınma gibi düşünceler (sanrılar) ya da olmayan sesler duyma gibi algılar (varsanılar) ortaya çıkabilir. Psikoz geçici olabileceği gibi şizofreni gibi uzun süreli bir psikotik bozukluğun parçası da olabilir. Esrarın psikozu tetiklediği ise 19. yüzyıldan beri biliniyor. Kullanımı sırasında ya da daha sonrasında sanrılara ya da varsanılara yol açabiliyor. Bu nedenle şizofreni gibi kalıcı psikotik bozukluklara neden olabiliyor.

Esrar özellikle genç kuşak arasında merak edilebiliyor; ancak özellikle uzun süreli kullanımında şizofreni riskini arttırıyor. Öte yandan esrarın beyindeki nörokimyasal etkileri içeriğindeki tetrahidrokannobinol (THC) isimli bir başka kimyasal maddeye bağlı.

Bu madde hem esrarın “keyif verici” etkilerini ortaya çıkarıyor hem de psikozu. Araştırmalar son yıllarda üretilen esrarların içindeki tetrahidrokannobinol (THC) oranının giderek arttığına dikkat çekiyor. 1970’lerde yüzde 5 olan bu oran yakın zamanlarda yüzde 20’lere kadar arttığına işaret ediyor. Bu artış ise hem kullanan kişinin daha çok “keyif” almasına hem daha fazla bağımlı olmasına hem de psikoz için daha fazla risk altına girmesine neden oluyor.

Psikoz risk artışı ise bu tür yüksek potensli esrarlarda daha belirgin. Esrarın içindeki THC maddesi arttıkça şizofreni gibi psikotik bozukluklar daha çok görülüyor. Ancak bugüne kadar esrar kullanımının farklı toplumlardaki psikotik bozukluk sıklığını nasıl etkilediği bilinmiyordu. İşte Lancet Psychiatry'de yayımlanan yeni araştırma bu soruya yanıt veriyor.


22 Mart 2019 Cuma

Tartışma yaratan depresyon ilacı onaylandı!


Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) geçtiğimiz günlerde çok konuşulan yeni bir antidepresana onay verdi: Esketamin. İlaç, kullanım şekli ve etki mekanizmasıyla diğer antidepresanlardan ayrılıyor. Aslında ameliyatlarda kullanılan bir anestezi ilacı olan Esketamin, depresyon belirtilerini ve intihar düşüncelerini saatler içinde ortadan kaldırıyor. Ancak kötüye kullanılma riski de bulunuyor. Hızla piyasaya sürülmesi beklenen ilacın etkileri tartışma yarattı.

Psikiyatri ve sinirbilim çevrelerinde tartışma yaratan ilacın yakın zamanda piyasaya sürülmesi bekleniyor. Esketamin, depresyon tedavisinde yaygın biçimde kullanılan diğer ilaçlardan ayrılıyor ve belirli bir tür hasta grubunda “çığır açıcı” etkilere sahip olabileceği öne sürülüyor.

Antidepresan ilaçlar beyinde, sinir hücreleri üstünde bulunan çeşitli küçük bölgelere bağlanarak etkide bulunuyor. Bağlandıkları küçük bölgeler sayesinde serotonin, dopamin ya da noradrenalin gibi sinir hücreleri arası iletimi sağlayan maddelerin işlevini arttırıyor. Esketamin ise bugüne kadar depresyon tedavisinde hiç yeri olmayan bir başka molekül üzerinden etkide bulunuyor: Glutamat.

Glutamat, beyinde sinir hücrelerini uyaran, işlevlerini arttıran temel molekül. Daha çok epilepsi tedavisinde yeri olan glutamatın esketamin ile bloke edilmesi ise saatler içinde ortaya çıkan antidepresan bir etkiye neden oluyor. 10 yıl kadar önce fark edilen bu etki psikiyatri dünyasında hem heyecan yaratmış hem de çeşitli tartışmaları beraberinde getirmişti. Çünkü tedaviye dirençli depresyon olarak bilinen, özellikle antidepresan kullanımıyla sonuç alınamayan hasta grupları için ilacın etkili olabileceği iddia ediliyor. Depresyon hastalarının yaklaşık üçte birinin ise çeşitli derecelerde tedaviye dirençli olduğu bildiriliyor.

5 Mart 2019 Salı

Saatte 130, yılda 70.000 kişi


ABD'de eroin benzeri madde kullanımı patlaması yaşanıyor. Ülke içinde sık sık gündeme gelen bu sorun geçen yıl 70 binden fazla kişinin aşırı dozdan ölmesine neden oldu. Bu maddelerden kaynaklanan ölümlerin sayısı, aynı yıl trafik kazalarıyla gerçekleşen ölümleri geçiyor. Her yıl giderek artan rakamlara göre günde 130 Amerikalı eroin benzeri madde kullanımına bağlı hayatını kaybediyor.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) opiyat, yani morfin ya da eroin benzeri uyuşturucu madde kullanımının en yaygın olduğu ülkelerin başında geliyor. Son açıklanan rakamlar bu maddelerin kullanımının giderek tırmandığına işaret ediyor. Verilen rakamlara göre her 1 milyon Amerikalı’dan 50 bini opiyat benzeri uyuşturucu madde kullanıyor.

Bu maddeler sadece eroin gibi yasadışı maddelerde bulunmuyor. Opiyatlar aynı zamanda bazı reçeteli ağrı kesicilerde de yer alıyor. ABD’de yaşanan opiyat patlamasının önemli bir kısmı da bu ağrı kesicilere dayanıyor.

Bu kullanımla ilişkilenen ölümlerin sayısı da alarm verici düzeyi aşmış durumda. Çünkü 2017 yılının verilerine göre bu maddelerin kullanımı ile ilişkili ölümlerin sayısı yıllık 70 bini geçmiş durumda. Bu sayı bir yılda ABD’de trafik kazalarına bağlı oluşan ölümlerin sayısından çok daha fazla.

Opiyatın hem yasal hem yasadışı kullanımlarını içeren bu sayı, her geçen yıl artarak oldukça çarpıcı bir grafik sunuyor. 2017 yılındaki toplam ölüm sayısı 1999’dakilerin 6 katından fazla. Sadece bu yıla ait 70 bin 200 kişinin ölümü, önceki yıllarda aynı sebeple ölenlerin yüzde 68’den fazlasına karşılık geliyor. Bu miktar 2017 yılında, her gün 130 Amerikalı’nın opiyat yüksek dozundan öldüğü anlamına geliyor.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Biyolojik psikiyatri vaat ettiği yere neden varamadı?


Büyük vaatler hep büyük beklentilere yol açıyor. Biyolojik psikiyatrinin sorunu da burada diyebiliriz. Zihinsel işleyiş diyalektik ve madde olmadan anlaşılamıyor. Tarih içinde beyin ve zihin için bir çok farklı argüman dile getirildi: psikiyatrik hastalıklar, “ruhun kötülüğünden” (Aristoteles) ve “vücut salgılarının dengesizliğinden” (Galen) tutun otoerotik saplanma (Freud) ve egonun hiyerarşik durumunun zayıflığına (Jung) kadar birçok sebebe bağlandı.

1960'lara gelindiğinde ise tüm bu paradigmaların artık geride kaldığı düşünülmeye başlandı. Çünkü düşünceler, duygular ve davranışlarla beyindeki bazı moleküller arasında ilişki olduğu ortaya çıkmıştı. Psikiyatride biyolojik bakış tam da o günlerde ağırlığını arttırmaya başladı. Biyolojik psikiyatrinin, çeşitli psikiyatrik sıkıntılara moleküler düzeyde yanıtlar bulması bekleniyordu. Ama bu yanıtların çok az bir kısmına tanık olduk. Vaatler yerine getirilmekten halen uzak. Nörolojik birçok hastalık için önemli gelişmeler olmasına rağmen psikiyatrik birçok sorun için halen tam bir gelişme sağlanamadı.

Biyoloji, psikiyatriyi neredeyse yeniden yarattı: Geçtiğimiz 40 yılda bu bilim dalı, yani psikiyatri, doktorların, araştırmacıların ve toplumun psikiyatrik hastalıklar konusunda temel tüm yargılarını değiştirdi ve kendini de tam anlamıyla yeniden yarattı. Bu yeniden inşa ise psikiyatrinin tanısal başucu kılavuzu haline gelen “Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı” yani DSM’nin 1980’de geçirdiği bir revizyonda somutlandı: DSM’nin 1980 yılı baskısında psikolojik tüm açıklamalar dışarıda bırakıldı. Artık yeni bir sayfa açılmıştı.

Böylece bastırılmış çatışmalar hakkındaki zengin Freudiyen dil, yanlış ve yetersiz “annelik” konusundaki teorilerle birlikte ortadan kaldırıldı. Depresyon, panik, obsesif kompulsif bozukluk, bipolar bozukluk, şizofreni ve otizm gibi durumların hepsi birer semptomlar ve davranışlar dizisine dönüştü. Biyolojik yanları olduğu düşünülerek ama biyolojik yanları bir türlü olmayarak!

27 Ocak 2019 Pazar

Cırcır böceğiymiş!


Emperyalizm dünyayı bir kez daha hesaplaşmaya götürürken geçtiğimiz haftanın yakıcı olayları arasında küçük ama önemli bir gelişme ajanslardan geçiverdi. Bu köşenin takipçileri belki hatırlayacaktır; daha önce iki kez yazdım: ABD yönetimi neredeyse iki yıldır diplomatlarının “sonik saldırıya” uğradığını iddia ediyor. Önce Küba’da iddia ettiler, sonra da Çin’de. İşin Çin kısmını gürültü patırtı çıkarmadan şimdilik kapatmayı tercih ettiler ama Küba konusunda ABD yeniden ve de yeniden çamura yatıyor ve olmayacak iddialar öne sürüyor. Daha doğrusu öne sürüyordu. Çünkü bu temelsiz “saldırı” iddiasına dair bir başka ABD “kanıtı” daha kof çıktı!

İddiaya göre Havana’da görev yapan 26 diplomat ve elçilik çalışanı ses dalgaları ile saldırıya uğramıştı. Ve hatta diplomatlarda ortaya çıkan bulguları içeren bir senato raporu ve hemen ardından da Amerikan Tıp Birliği’nin bilimsel dergisinde bir makale yayımlanmıştı. Rapora ve makaleye göre “saldırıya uğradığı” öne sürülen personelden bazılarında “beyin hasarı” tespit edilmişti. Böylece “sonik saldırı” iddiaları için “bilimsel” bir temel de sağlanmış oluyordu.

Geçtiğimiz yıl yayımlanan makale nöroloji ve beyin alanında çalışan diğer uzmanlık alanlarında tartışma yarattı. Çünkü verilerin belirsizliği ve incelenmeye açık olmaması bir yana yazarlar makalede ilginç bir tercihte bulunmuştu. İşitsel saldırı sonucunda beyin işlevlerinde hasar meydana geldiğini ispatlamak için olguların bilişsel test sonuçlarını vermişlerdi. Vermişlerdi ama bu tür testlerde “normal” ile “bozuk” olanı birbirinden ayırmak için kullandıkları kesme noktasını biraz gönüllerince kullanmışlardı. Yani beynin planlama, bellek, dikkat gibi işlevlerini değerlendiren testte öyle bir kesme puanı belirlemişlerdi ki herkes “hasta” çıkmıştı.

16 Aralık 2018 Pazar

CIA'nin enteresan köpekleri


Geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız bir “bilgi” yayınladı. “Bilgi edinme özgürlüğü” çerçevesinde verilen bir dilekçeye istinaden “zaman aşımına” uğramış bir devlet sırrı açıklandı.

Kapitalist devletlerin böyle güzellikleri var. Bazı bilgiler zamanla aşınıyor ve onlar da “biz vaktinde şöyle şeyler yapmıştık” diye gönül rahatlığıyla yayınlıyorlar. Medya ise bazen “ay ne fena!” diye veriyor bunları, bazen de “vay arkadaş, zamanında neler olmuş” aymazlığıyla.

İşte bu yeni açıklanan bilgiye göre CIA, bir zamanlar, beyinlerine yerleştirilen alıcılarla köpeklerin davranışlarını uzaktan kontrol etmeyi denemiş. 1963 yılında yürütülen bu “çok gizli” (top secret) araştırmaya göre “araştırmacılar” önce köpekleri başlarına geçirilen plastik alıcılarla kontrol etmeye çalışmışlar. Ama olmayınca altı köpeğin kafatasına, derinin hemen altına, ameliyatla elektronik bir aygıt yerleştirmişler. Ve beyinde bazı bölgelere uzaktan uyarılar göndermeye çalışmışlar. Sonra da hareketlerini yönlendirmişler.

Bu bilgi, geçtiğimiz günlerde The Black Vault (kara kutu) sitesinde açıklandı. Sitenin yürütücüsü John Greenvauld kendini zaman aşımına uğrayan devlet belgelerini incelemeye adamış bir Amerikalı. Böyle ilginç birisi. Grenvauld, CIA’nin davranış kontrolü üzerine yaptığı tüm araştırmaları, CIA tarafından hazırlanan raporları da sitesinde veriyor.

Sitesinde, Amerikan devleti tarafından her gün erişime açılan ya da kendisinin üret karşılığı talep ettiği binlerce belgeyi inceliyor ve çarpıcı, ilginç ya da “önemli” olanları yayınlıyor. Kendi ifadesine göre Greenwald köpekler üzerine yapılan CIA deneyinin 20 yıldır peşindeymiş. Ve en sonunda CIA’nin köpeklerine ulaşmayı da başarmış.

1 Nisan 2018 Pazar

Otizm “büyük bir hızla” artıyor mu?


Yarın otizm farkındalık günü. Yani 2 Nisan. Önceden böyle bir gün yoktu. Birleşmiş Milletler 2008’den bu yana üye ülkeleri 2 Nisan’ı otizm temasıyla geçirmeleri için destekliyor. Günün amacı otizmli bireylerin toplumun bir parçası olduğu bir kez daha hatırlatmak ya da var olan farkındalığı arttırmak. 

Otizm ise yakın zamanda başka bir tartışma üzerinden gündeme geldi: Aşı tartışmalarıyla. Çünkü “aşılar otizme yol açıyor” efsanesi aşı karşıtlarının en çok sevdiği argümanlardan bir tanesi. Ama bir efsane. Hem de tıp tarihinin en kötü aldatmacalarından birisine yaslanan bir efsane. Tıp yayıncılığının en tepesinden yayılmış bir efsane [1].

Lancet dergisi, 1998 yılında İngiliz hekim Andrew Wakefield’a ait bir makale yayınlar [2]. Makale kızamık aşısının otizme yol açtığını iddia etmektedir. Makale yayınlanır yayınlanmaz ortalık karışır: İngiltere ve İrlanda’da aşılama oranları düşer. Yıllarca süren tartışmalardan, toplumda aşılara karşı oluşan güvensizlikten sonra Wakefield’in araştırma yönteminde açık bir hile yaptığı ortaya çıkar. Wakefield aşılanmamış çocukları seçmemiştir; artmış bir risk varmış gibi gösterebilmek için olguları aşılanmış çocuklardan seçmiştir [3].

Makaleyi yayınlayan Lancet 12 yıllık bir incelemenin sonucunda bildirilen sonuçların “doğru olmadığının” ve “daha önceki bir çalışmanın bulgularına ters olduğunu” duyurarak makaleyi geri çeker [4]. 2010’da [5]. Ama iş işten çoktan geçmiştir. Söylenti yayılmıştır bir kere ve Wakefield hekimlik ehliyeti iptal edilse bile aşı karşıtları için bir nevi peygambere dönüşmüştür. Hatta şanı tüm dünyaya yayıldığı için dolaşır. Ve yakın zamanda Teksas’da aşı karşıtı kampanyanın öncü sesi haline gelir [6].

Eee, ne de olsa her efsanenin bir alıcısı var. Ve efsaneler özellikle belirsizlikler zamanlarında yayılıyor. Tam da içinden geçtiğimiz dönemde olduğu gibi. Artıyor, azalıyor ama bu tür takıntıların, hatta sanrıların toplumda alıcısı mutlaka oluyor.

3 Eylül 2017 Pazar

Çekilin, burjuvazi et yiyecek!


Mademki gündem et, biz de yakından bakalım toplumun ocağında pişen bu mevzuya.

Öncelikle şunu söyleyeyim: Açıkçası her şeyin bu kadar hızlıca değişebileceğini düşünmemiştim. On, on beş yıl öncesinden bahsediyorum. Evet, Türkiye’de uzun zamandır kırlar boşalıyordu ama Avrupa hedeflerinin pat diye tutturulabileceğini ve kırların apar topar terk edilebileceğini pek tahmin etmiyordum.

Ülkenin kentleri, kırları “çok da zorlanmadan” değişiverdi ve Türkiye'nin etle olan ilişkisi de değişti.

Tamam, et hiçbir zaman sıradan bir besin olmadı. Ama hem Türkiye kapitalizmi hem de dünya kapitalizmi eti beslenme akışkanlıklarımızda bambaşka bir yere getirdi. Şimdilerde başını Çin ve Hindistan çekse de küresel çapta kişi başı et tüketimi son elli yılda ikiye katlanmış durumda [1]. Türkiye de aynı değişim ikliminin bir parçası: Et tüketimi yıllardır sürekli artıyor. Kırlar boşalırken kentlerde et, kamyon lastiği reyonunun hemen yanındaki yerini gittikçe genişletiyor. Hem de kendi lügatiyle: antrikot, incik, döş, gerdan, kontrnuar, drymeat, vs.

Genişleyen bir tek market reyonları değil. Toplumun et ile kurduğu ilişki de değişti. Çok değil 20-30 yıl önce et, özel günlerin besiniydi. En özeli kebap yapılırdı; onun da yanında binbir çeşit garnitür olurdu.

Şimdi ise ete ulaşmak ve eti tüketmek kütlesel bir boyut kazandı: Ankara'da Balgat, Çukurambar, İzmir’de İnciraltı-Güzelbahçe sahil şeridi ve İstanbul’da başta Etiler olmak üzere bilumum semt kütlesel et tüketilen, fabrika bacası gibi bacaları olan mekânlarla dolu. Aynı anda onlarca masaya hizmet eden bu tür mekânlarda masanın hemen yanına bir mangal kuruluyor ve sonra da gelsin kilo ile et. Her bir masadaki baca da merkezi tek bir bacaya bağlanıyor, devasa bir motor ile. Alın size modern tüketim fabrikası…

Tabaklar da büyüdü: Amerikan porsiyonlarına döndü kebaplar, biftekler, burgerler. Artık restoran görünümlü bu devasa fabrikalarda servis edilen etler, bir oturuşta dört kişiyi besleyebilecek tabaklarda geliyor.

Aynı zamanda günlük toplam enerji ihtiyacına denk gelen 1500 kilokaloriyi elde etmek de ucuzladı. Bir "bolluk" geldi ama nereden ve nasıl geldiği çok da bilinmeden, sorulmadan. Hakikaten nereden geldi bu “kilo ile et”? Kırlar boşaldıysa kim yetiştiriyor bunları?

20 Ağustos 2017 Pazar

Cinler, periler ve gaipten gelen sesler*


Bakmayın siz etrafımızdaki akıl furyasına. Evet, telefonlar akıllı; araçlar, evler, trafik ışıkları akıllı! Ama revaçta olan hâlâ büyüsel düşünce. Hayat istediğiniz kadar maddi temele dayansın; düşüncede geçer akçe idealizm. Özellikle de insan ilişkilerinde, topluma ve hayata bakışta.

Kaba da olsa materyalizm var. Ama belli alanlara sıkışmış. Büyüsel düşünce, idealizm ise materyalizmin bu sıkıştığı alanlara kapıdan kovulsa bile bacadan mutlaka giriyor. Sağlıkta mesela. Evet, ölüm için tıbbi açıklama duymak istiyor insanlar ama halen mistisizme ihtiyaç duyuluyor. Ölümü anlamaya biyoloji sanki yetmiyor; araya meleklerin, ruhun ve basiretin girmesi gerekiyor. Onlarsız olmuyor, ama onlarla da olmuyor.

Haydi, ölümü geçtik; onunla başetmesi hâlâ zor (yani başetmek zorunda olmadığımız bir zamana doğru da gidiyor olabiliriz). Ama örneğin kimse safra kesesi taşını kötü ruhlara bağlamıyor artık. Akut apandisit için kendini üfleten pek kalmadı. Maddi hayat değişti, düşünce de değişti. Beden kültürü ve yaşam bilgisinde hasbelkader bir tür materyalizm var işte.

Ama iş zihinle ilgili durumlara gelince materyalizmin kabası bile kesmiyor insanları. Başka bir açıklama aranıyor. Evet, cinlere pek inanan kalmadı ama bir üfletmek isteyen ya da yoga ile nefesini düzenlemek ve hatta her bir zerresini kuantum terapi ile titretmek isteyen de gırla çıkıyor.

Ve soruyorlar bize: Tamam, diyelim ki doğaüstü canlılar, varlıklar yok. Ama paranormal bir aktivite de mi yok? Mesela bazı insanlar gaipten sesler duyuyor. Hatta görüntüler görüyor, gerçek olmayan. Bize görünmeyen ona nasıl görünüyor?

Bu soruları yanıtlaması mümkün ama öbür yandan da ancak beynin işleyişine dair temel bazı bilgilere sahip olarak mümkün.

Öncelikle sanmayın ki gaipten sesler duyan ve olmayan görüntüler gören (daha doğrusu başka insanların duymadığı sesler duyan, başkalarının görmediği görüntüler gören) herkes psikiyatrik bir bozukluğa sahip. Toplumda sesler duyarak yaşayan ve hiçbir zaman “hastalanmayan” insanlar var: Neredeyse her 10 kişiden birisi hayatının bir ya da birkaç döneminde sesler duyuyor ama “hasta” olmuyor.

Peki, nasıl oluyor bu?

20 Mart 2015 Cuma

Beyin İşleyişinin Anlaşılmasının Tarihsel Evrimi

Beyin! Altı üstü hidrojen, karbon, oksijen ve birkaç elementten daha oluşan, bir ilk görünüm olarak kıvrımlar, girintiler, çıkıntılardan oluşan bir organ! Diğer beden organlarından çok daha farklı bir şekle sahip olan, kafatasının içinde saklı bir organ. Hücresel düzeydeki örgütlenmesiyle, elementlerin bir anı bir diğer ana uymayacak hızda devinimiyle artık, algılarımıza, duygularımıza ve türlü türlü davranışsal yanıtlarımıza olanak sunduğunu bildiğimiz bir organımız. Homo Sapiensi diğer hayvan türlerinden ayıran ve bir o kadar da kendi türüne özgü özellikleri (dil, konuşma, anlama, iletişim kuma, aletler geliştirebilme, yani doğayla topluluk olarak mücadele edebilme) toplumsal yönde geliştirebilmesine olanak sağlayan organ.

Gariptir ama yüzyıllar boyu önemi de anlaşılmamıştır. İnsanlığın gelişmişlik düzeyi yetmemiştir, dinsel inanışlar engel olmuştur ve beynin işleyişinin anlaşılması da tarihsel bir gelişim göstermiştir. Hatta bu gelişim, tarihin gelişimine, yani sınıflı toplumların ortaya çıkardığı bilgi birikimine paralel bir seyir göstermiştir.

Her ne kadar beyin üzerinde iki bin yılı aşkın zamandır düşünülse de davranışlarımızın anlaşılması konusunda bu dinamik organımızın merkezi rolü son üç yüzyıl içinde anlaşılmaya başlamıştır. Örneğin Mısır Kralı Tutankamon yeniden dünyaya dönüşü için mumyalanarak hazırlanırken karaciğer, akciğer, mide gibi organları mezarında saklanmış ve kalbi bedeninde olduğu yerde bırakılmıştır; ancak kafatası açılmış ve beyni çıkarılmıştır.