eskizler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eskizler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Mayıs 2020 Pazar
Tam normalleşeceğim, küt!
Ama işte biliyorsunuz. Tam normalleşecekken darbe üstüne darbe geliyor! Küt, küt iniyor hepsi. Gerçi çat, çat da olabilir, bam bam da! Farketmez. Ama sağlı sollu, altlı üstlü geliyor hepsi.
Yok, yok! Koronadan bahsetmiyorum. Ona alıştık. Alışmadıysak bile az kaldı, alışacağız. Hem zaten yaz geldi, gelir geçer artık bu hastalık da. Öyle diyorlar bizim kahve bilim kurulunda. Gerçi halen kombi yanıyor geceleri ve diyorum ki “Bu ne biçim yaz?” Enteresan! Değil mi?
Hah, ama işte sen yine de aynen öyle yaz: Bu ne biçim yaz, bu ne için yas?
Ama işte sıkıldım. Sıkıldık. Türk’e bir şey olmaz ile girmiştik Türk’e neler olmadı ki ile çıkacak mıyız ki ne! Endişe içindeyim. Oğuz Atay hikâyeleri gibiyim. Öylece bekliyorum korkuyu, neler olacak ki diye!
Ama demiştim.
Şunları demiştim: (bir) Kastım korona değil, (iki) sözüm meclisten dışarı. Hem de palas pandıras! E, diyeceksiniz ki (biliyorum, diyeceksiniz) palas pandıras da ne? Haklısınız. Laf dolandı ama bu dolar da ne dolandı! Di mi?
Öyle olunca üşenmedim, baktım. (Bir) bu palas pandıras nereli? (İki) bu dolar nasıl dolandı ki?
Öncelikle tahminim doğru çıktı: Palas pandıras, Yahudi İspanyolcası (Ladino) üstünden yerleşmiş dilimize: Yani aslen İberyalı; sizin için Endülüslü de olur bu “palos y panderos”. Yani davul ve tef; şamatalı nümayiş!
Boyozdan sonra gündelik hayatıma giren İspanyolca ikinci kelime bu. Hatta üç. Hatta ilk kelime tamlaması. Ladino sayesinde İberya’dan şu korona sefili şehre gelmiş, dile kolay 500 yıl önce. Ama pardon, o zamanın korunası koronası bugünün koronası değil ki! Veba. Ayrıca biz buralarda çoktan taharetlendiğimiz için taaa o zamanlardan, biliyorsunuz, Avrupa kırılırken biz kuruluyorduk. Tarih, böyle tarih oluyordu. Olsun.
Geçelim.
29 Mart 2020 Pazar
Korona insanları
I.
Yeni gelmişim nöbete. Ortalık sakin. Alışkın değiliz servisin böyle olmasına ama tedirgin de değiliz. Normal zamanlarda havada bu tür bir sakinlik olsa diken üstünde oluruz. Sessizlik fırtınanın habercisi gibidir. Ama o gün fırtına beklemiyoruz. Fırtınayı o güne beklemiyoruz.
Odadan çıkıyor. Başında bonesi yok. Maskesi yüzünde. Gözleri küçülmüş. Biraz da kızarmış. Biliyorum, nereden baksak üç gündür burada. Kesintisiz. Belki bir iki saat ya uyumuş ya da uyumamış. Hafif sallanıyor ki normalde de böyle sallanmayı sever. Bir de gülmeyi. Yine gülüyor. Yüzünün ancak yarısını görsem de gözleriyle gülüyor. Kızıl gözleriyle.
“Naber?” diyorum. “Ne olsun be, bildiğin şeyler işte.” diyor. Fazla yaklaşmıyor. Uzak duruyoruz birbirimizden. Normalde dokunmayı sever. Ya elimi tutar ya koluma girer. Sevecenliğiyle hepimizi gülmekten kırar geçirir. Şimdi gardı bir tık düşmüş. Bilmem kaçıncı rounda çıkacak boksör gibi. Yediği yumruklarla kelimeler ağzından zor çıkıyor. “Yorgun görünüyorsun.” diyorum. “Eh işte! Yorulduk biraz. Herkes yoruldu.” diyor. “Haydi git, dinlen biraz artık!” diyorum. Dokunmuyoruz birbirimize. Gözlerimiz değiyor sadece. Selam verip çıkıyor. Normalde sarılır. Mutlaka. Ama gidiyor. Sallanarak.
Ardından bakıyorum. En güvendiğim eller orada. Sırtını hiç sorgusuz sualsiz yaslayacağın dağ. Yorgun ama huzurlu olduğunu biliyorum. Ama o böyle şeyleri umursamaz. Hep tetiktedir yine de. Her zaman. Şimdilerde daha çok. Atik ve tetikte.
Yeni gelmişim nöbete. Ortalık sakin. Alışkın değiliz servisin böyle olmasına ama tedirgin de değiliz. Normal zamanlarda havada bu tür bir sakinlik olsa diken üstünde oluruz. Sessizlik fırtınanın habercisi gibidir. Ama o gün fırtına beklemiyoruz. Fırtınayı o güne beklemiyoruz.
Odadan çıkıyor. Başında bonesi yok. Maskesi yüzünde. Gözleri küçülmüş. Biraz da kızarmış. Biliyorum, nereden baksak üç gündür burada. Kesintisiz. Belki bir iki saat ya uyumuş ya da uyumamış. Hafif sallanıyor ki normalde de böyle sallanmayı sever. Bir de gülmeyi. Yine gülüyor. Yüzünün ancak yarısını görsem de gözleriyle gülüyor. Kızıl gözleriyle.
“Naber?” diyorum. “Ne olsun be, bildiğin şeyler işte.” diyor. Fazla yaklaşmıyor. Uzak duruyoruz birbirimizden. Normalde dokunmayı sever. Ya elimi tutar ya koluma girer. Sevecenliğiyle hepimizi gülmekten kırar geçirir. Şimdi gardı bir tık düşmüş. Bilmem kaçıncı rounda çıkacak boksör gibi. Yediği yumruklarla kelimeler ağzından zor çıkıyor. “Yorgun görünüyorsun.” diyorum. “Eh işte! Yorulduk biraz. Herkes yoruldu.” diyor. “Haydi git, dinlen biraz artık!” diyorum. Dokunmuyoruz birbirimize. Gözlerimiz değiyor sadece. Selam verip çıkıyor. Normalde sarılır. Mutlaka. Ama gidiyor. Sallanarak.
Ardından bakıyorum. En güvendiğim eller orada. Sırtını hiç sorgusuz sualsiz yaslayacağın dağ. Yorgun ama huzurlu olduğunu biliyorum. Ama o böyle şeyleri umursamaz. Hep tetiktedir yine de. Her zaman. Şimdilerde daha çok. Atik ve tetikte.
23 Aralık 2019 Pazartesi
Rengarenk
Tüm caddeyi rengarenk yürüyecek ve belki bir ekmek alacaktı. Belki de başka bir şey. Kim bilir? Belki de geçip giden ömrüne el sallayacaktı.
20 Aralık 2019 Cuma
Bir penceredir hayat
Geçmişe ve geleceğe baktığın,
dağlara ve gökyüzüne baktığın,
doğumlara ve ölümlere baktığın.
24 Ağustos 2018 Cuma
Ne olur bu çocuk?
Oturuyorduk, güneş uzaklarda, denizin üstünde batmak üzereyken.
Gökyüzünde tek tük bulut. Binbir renge bürünenerek öylece asılı duruyorlardı. Havada hafif bir esinti. Asma yaprakları oynaşmasa anlamayacağız.
Harabelerin arasından çıkıp geliyor. Dört bir yana dağılmış taşların, duvarların, mermerlerin üstünden sekerek. Tam önümüze geldiğinde düşecek gibi oluyor. Ama bir kaç adımda toparlanıyor ve yine zıplayarak uzaklaşıyor. Uçarı, kendi halinde.
Sordu, “Büyüyünce ne olur bu çocuk?”
"Kim bilir?” dedim.
Harabelerin arasından çıkıp geliyor. Dört bir yana dağılmış taşların, duvarların, mermerlerin üstünden sekerek. Tam önümüze geldiğinde düşecek gibi oluyor. Ama bir kaç adımda toparlanıyor ve yine zıplayarak uzaklaşıyor. Uçarı, kendi halinde.
Sordu, “Büyüyünce ne olur bu çocuk?”
"Kim bilir?” dedim.
“Kim bilir ama belli; esintisi, rüzgârı, fırtınası bol olacak."
Sustuk. Güneş batmıştı artık. Denizin üstünde belli belirsiz bir izi kalmıştı geriye. Bulutlar tek tek soluyordu. Bir an bir durgunluk oldu, kıpırtısız bir an. "Doğru ama rüzgâr vardır, gemi yüzdürür; rüzgâr vardır, gemi batırır.” dedim.
Havada hafif bir esinti oldu. O an. Saçlarımızı oynattı. Oynatmasa anlamayacaktık.
Sustuk. Güneş batmıştı artık. Denizin üstünde belli belirsiz bir izi kalmıştı geriye. Bulutlar tek tek soluyordu. Bir an bir durgunluk oldu, kıpırtısız bir an. "Doğru ama rüzgâr vardır, gemi yüzdürür; rüzgâr vardır, gemi batırır.” dedim.
Havada hafif bir esinti oldu. O an. Saçlarımızı oynattı. Oynatmasa anlamayacaktık.
Ben artık kendime bile uğramıyorum
İki sokak ötesinin bile Kaf Dağı'nın ardı gibi uzak ve erişilmez göründüğü günlerden birinde geçmiştim Ahmet’in dükkanının önünden. İnsan, zihninin geçip gitmesini anlamayabiliyor da bedeninin geçip gitmesini hemen anlıyor. Akıl aldanırken beden kanmıyor, kandırmıyor. Hemen belli ediyor kendisini. Sokakta, eşyalarda, mesafelerde, yüzlerde anlıyor kendisini işte. Beden, önceleri her on yılda bir, yetmişine doğru ise her yıl biraz daha uğurluyor gücünü, kuvvetini, dinçliğini.
İşte en yakın mesafelerin bile öyle uzak ve ulaşılmaz göründüğü günlerden birinde geçmiştim Ahmet’in dükkanının önünden. Söylemişlerdi. Yokuşun başında, denize bakan, havuzlu bir lokanta açmıştı. Başkalarının yanında yıllarca garsonluk yaptıktan sonra. Çok severdi beni, yıllar yıllar önceden. Sohbeti, hâl hatır sormayı ve tabii ki emek bilirliği eksik bırakmam diye.
İşte en yakın mesafelerin bile öyle uzak ve ulaşılmaz göründüğü günlerden birinde geçmiştim Ahmet’in dükkanının önünden. Söylemişlerdi. Yokuşun başında, denize bakan, havuzlu bir lokanta açmıştı. Başkalarının yanında yıllarca garsonluk yaptıktan sonra. Çok severdi beni, yıllar yıllar önceden. Sohbeti, hâl hatır sormayı ve tabii ki emek bilirliği eksik bırakmam diye.
Camekânın önünde durmuş içeriyi seyrediyordum ki çıktı dışarı. Beni görünce yüzünde dalgalı bir aydınlık oldu. “Abi” dedi, “iki yıldır buradayız, ama hiç gelmiyorsun.” Sesinde hafif bir kırgınlık, biraz sitem ve biraz da beklenti vardı. Baktım. Hem güler gibi hem geçer gibi hem de ağlar gibi. “Ahmet, ben artık kendime bile uğramıyorum.” dedim. Sesimde hafif bir geçmişlik, biraz sitem ve biraz da veda vardı. Anladı mı? Kendi telaşından beni görebilecek durumda mıydı? Bilemiyorum.
Elimi kaldırıp selam verdim ve eve doğru ağır ağır tırmanmaya devam ettim yokuşu.
17 Eylül 2017 Pazar
Cücük
- Sevgili izleyicilerimiz ana haber bültenimize hoş geldiniz. Sizler gibi, haber merkezi ekibi olarak bizler de çok heyecanlıyız. Heyecanlıyız, çünkü gün boyu sizlerin de yakından takip ettiği gibi insan genomunun tamamını taşıyan ilk soğan üretildi. Belki de dünyaya geldi demeliyiz; soğan kız, soğan oğlan demeliyiz. Çünkü şu an önümde, haber masamızda duran bu soğanlar ya 46 XX ya da 46 XY kromozomu taşıyor. İnanın onlara bakarken hem duygulanıyorum, hem de bir tuhaf hissediyorum kendimi. Yani bir yanıyla, evet parmağımla dokunduğum bu yüzey, bu kabuk bildiğimiz soğan. Ama öbür taraftan içinde, her zerresinde bir insan olması da ürpertici.
Evet, işte stüdyo konuğumuz, hem hepimizi derinden şaşırtan hem de tedirgin eden bu müthiş gelişmenin baş kahramanı: Ulusal Yaşam Yaratım Enstitüsü Müdürü sayın Prof. Dr. Yalım Türkbükü. Hoş geldiniz efendim.
- Hoş bulduk.
- İnanın çok heyecanlıyım. Eminim ki siz ve ekibiniz de çok heyecanlıdır. Ve tabii ki gururludur. Tüm dünyayı şaşırtan bu başarı nasıl ortaya çıktı?
- İnanın çok heyecanlıyım. Eminim ki siz ve ekibiniz de çok heyecanlıdır. Ve tabii ki gururludur. Tüm dünyayı şaşırtan bu başarı nasıl ortaya çıktı?
- Efendim, öncelikle çok teşekkür ederim. Hem davet ettiğiniz için hem de övgüleriniz için; şahsım, ekibim ve enstitüm adına teşekkür ederim. Evet, bizler de çok mutluyuz ve gururluyuz. Ayrıca çok da heyecanlıyız. Tabii ki bu heyecanı uzun zamandır içimizde taşıyoruz. Çünkü nereden bakarsak yarım yüzyıllık bir çalışmanın ilk meyvesini -belki de sebzesini demeliyim, değil mi...
- Evet, evet.
- İşte, ilk sebzesini almış olduk. İnandık ve başardık.
- Sayın hocam. Nasıl bir başarı bu? Çünkü tüm dünyanın dikkati bir anda ülkemize, enstitünüze ve sizlere çevrildi? Nedir hikmeti?
- Evet, evet.
- İşte, ilk sebzesini almış olduk. İnandık ve başardık.
- Sayın hocam. Nasıl bir başarı bu? Çünkü tüm dünyanın dikkati bir anda ülkemize, enstitünüze ve sizlere çevrildi? Nedir hikmeti?
6 Mayıs 2017 Cumartesi
Yaz gelecek ama biz size kışlarımızı bırakacağız
Rahat olsun içiniz.
Bahar geldi en sonunda buralara da.
Bolluk geldi en sonunda buralara da.
Bereket, zenginlik...
Geldi en sonunda,
ne bedellerle,
ne bedellerle...
Ama olsun,
rahat olsun içiniz.
21 Kasım 2016 Pazartesi
Belki
Bir pazar sabahı. Gökyüzünde sevecen bir güneş. Çocuklar koşuyor palamutların altında, gülüşerek ve ara ara çığlıklar atarak. Hayat huzur dolu gibi. Oturduğumuz mekanda çalışan gençler hızlı adımlarla yetişmeye çalışıyorlar o huzur dolu hayata. Sonra bir fırsat oluyor. İçlerinden biri bir şarkı açıyor, kısık sesle. Tanıdık bir ezgi. Kürtçe. Daha doğrusu Zazaca. Kalkıp yanına gidiyorum. Yüzü sertleşiyor. Çekiniyor. "Açsana sesini" diyorum. Kısa bir tereddütten sonra bir rahatlık yayılıyor ifadesine. Hatta hafifçe gülümsüyor. Açıyoruz sesini. Bir daha dinliyoruz. Bir daha... Uzaklara dalıyorum. "Sevdin mi abi?" diye soruyor. "Çok." diyorum. "Uzak düştüğüm bir yakınlık gibi." diye ekliyorum. Meraklanıyor. O kadarcık zamanda bir tanışıklık olmuş aramızda, "Nasıl ki?" diye soruyor hemen. "Portekiz'de saudade derler. Bizdeki hasret gibidir. Kavuşulamayacak bir ayrılık...." Gölgeleniyor yüzü. "Umarım yaşamazsın." diyorum. Yeni bir grup geliyor, şarkı biterken. Masalara geçiyor insanlar. Bir koku da geçiyor onlarla, yaseminli, narin. Hafif bir esinti oluyor. Bana, yüzüme bakıyor çocuk. "Kürtçe'de xeribî derler. Belki uyar abi" diyor. "Belki" diyorum. Belki.
20 Kasım 2016 Pazar
Ogit
Ogit günlerce dolaştıktan sonra döndü eve. Yüzü çökmüş, gözlerinin ışığı gitmişti. Gölgeler içindeydi. Bir hayal gibi yığıldı masaya. Konuşmuyordu. Hiçbir yere bakmıyordu. İçine, sadece içine bakıyordu. Bulutlar geçiyordu orada. Ve sürekli ağlıyordu. Gözleri sanki artık sadece ağlamak için vardı. Sarılmıyordu, kimseye yakın değildi. Uzaktı. Orada olmasa onu gören herkes Ogit'i değil sadece ve sadece içindeki bulutları görebilecekti. Bir duman olarak o da. Sadece bir duman.
Ogit orada, o masada bir bulut olarak aylar geçirecekti. İyileşmek için çabalamadan. Bakmak için uğraşmadan. Yemeden ve de içmeden. Ve belki bir gün yeniden yaşayacaktı. Artık Ogit olmadan. Kendisinden geriye ne kalırsa, işte onunla belki yaşayacaktı.
1 Haziran 2016 Çarşamba
Prova Bitti
Apartmanı baştan sona saran koridorlarda bir süre çınladı acı bir çığlık.
Kumaşın içinde kalan dikiş iğnesini fartmemişlerdi. Ta ki provalar bitip de elbiseyi üstüne geçirinceye kadar.
Kumaşın içinde kalan dikiş iğnesini fartmemişlerdi. Ta ki provalar bitip de elbiseyi üstüne geçirinceye kadar.
28 Mayıs 2016 Cumartesi
Çarşaf, Zincir, Balyoz
Zaman kapsülü ilk çıktığı zaman büyük ses getirmişti. Öyle ki etkisini yüzlerde katman katman, dalga dalga görebilmek mümkün oluyordu. Kısa sürede hakkındaki koyu şüpheleri ve yersiz endişeleri yatıştırmış, neredeyse hayatın olağan, doğal bir parçası oluvermişti. İsteyen istediği an kapsüle atlayıp yarına bir uğrayıp geliveriyordu.
Sonra zaman kapsülünden nefret edenler türemeye başladı. Daha doğrusu zamandan nefret edenler türemeye başladı. Kapsülü seviyor ama zaman meselesine homurdanıyorlardı. Hem de ne homurdanma! Kapsülün üst modellerini, güncellemelerini anında ediniyorlardı ama bir yandan da zaman geçmesin istiyorlardı. İkircikli bir düşkünlük içinde homurdanıp duruyorlardı.
Kapısını çalmadıkları âlim, bilgin, mucit ve şaman kalmamıştı. Zamanda geriye gitmek neden mümkün olmuyordu ki? Kapsüle dair bütün dertleri buydu. O kadar çok istiyorlardı ki sanki her neye mal olursa olsun ödemeye hazırdılar. Yeter ki zaman dursun, en azından yavaşlasın ve de mümkünse geri gitsindi. Zaman kapsülünden bir tek ve de bir tek bunu bekliyorlardı.
Sonra zaman kapsülünden nefret edenler türemeye başladı. Daha doğrusu zamandan nefret edenler türemeye başladı. Kapsülü seviyor ama zaman meselesine homurdanıyorlardı. Hem de ne homurdanma! Kapsülün üst modellerini, güncellemelerini anında ediniyorlardı ama bir yandan da zaman geçmesin istiyorlardı. İkircikli bir düşkünlük içinde homurdanıp duruyorlardı.
Kapısını çalmadıkları âlim, bilgin, mucit ve şaman kalmamıştı. Zamanda geriye gitmek neden mümkün olmuyordu ki? Kapsüle dair bütün dertleri buydu. O kadar çok istiyorlardı ki sanki her neye mal olursa olsun ödemeye hazırdılar. Yeter ki zaman dursun, en azından yavaşlasın ve de mümkünse geri gitsindi. Zaman kapsülünden bir tek ve de bir tek bunu bekliyorlardı.
2 Nisan 2016 Cumartesi
Erken Bunama
Hayat beni sevgilim,
getirdi buraya, koydu.
Ah, keşke biraz daha şarap olsaydı,
tadı damağımda kaldı yaşanmamış hayatın.
Ama yine de çok dert değil,
çünkü artık eskisi gibi de değil.
Sadece keşke diyorum, kendi kendime, ara sıra.
Ve bazen kendime bile söylemiyorum.
O kadar işte artık,
öğrendim, acabaların peşinde koşmamayı
ya da sadece ve sadece düş kurmayı.
Hayat diyelim sevdiğim,
beni burada koydu, gitti.
Çok oldu,
hatırlanmayacak kadar çok.
İçimde kocaman bir düzlük, nasıl da düzgün, parsel parsel ayrılmış.
Dağ yok, dere tepe yok.
İniş çıkışlar yok.
Dümdüz.
Acıtmadan gidiyor işte zaman.
Ama biliyor musun sevgilim,
kendimi kendime acıttırmamak için
zor tutuyorum.
Ne olur ne olmaz diye, tüm pimleri sakladım zaten.
Belli olma diye, tüm numaraları sildim.
Ve gece karanlık iyice yerleştikten sonra, ve sustuktan sonra hayat
Arıyorum, nerede bu kayıplar diye.
Bunamış bir insan gibiyim artık.
Hani insan önce en son yaşadıklarını unuturmuş ya?
Yalanmış, ben ilk seni unuttum sevgilim.
19 Mart 2016 Cumartesi
Kusura bakma Mart ayı ama
Kusura bakma Mart ayı ama ben seni bir türlü sevemedim.
Ha, diyeceksin ki sorun bende. Belki de haklısın. Bir heves var içimde, bir beklenti. Sana dair…
Mesela Aralık, Ocak öyle değil. Onlar da soğuk. Ama onlardan, soğuk olmalarını beklemek dışında bir isteğim, bir beklentim yok. Onları öyle sevmişim, gitmiş.
Haklısın, çıtır çıtır yanan bir odun ateşi gibi Şubat. Az kaldı dedirteninden, dayanılanından. Hatta başında tatlı muhabbetlere dalınanından…
Ama sen öyle misin?
Sen beyhude bir bekleyişsin.
Sen tiril tiril gömleklerle dışarı çıkıp titreye titreye içeri girmelerimizsin.
Sen kalabalık masalardaki yalnızlık, kuşatılmış sokaklardaki çaresizliksin.
Ve belki de sadece kediler için hatırlanmaya değersin.
Ha, diyeceksin ki sorun bende. Belki de haklısın. Bir heves var içimde, bir beklenti. Sana dair…
Mesela Aralık, Ocak öyle değil. Onlar da soğuk. Ama onlardan, soğuk olmalarını beklemek dışında bir isteğim, bir beklentim yok. Onları öyle sevmişim, gitmiş.
Haklısın, çıtır çıtır yanan bir odun ateşi gibi Şubat. Az kaldı dedirteninden, dayanılanından. Hatta başında tatlı muhabbetlere dalınanından…
Ama sen öyle misin?
Sen beyhude bir bekleyişsin.
Sen tiril tiril gömleklerle dışarı çıkıp titreye titreye içeri girmelerimizsin.
Sen kalabalık masalardaki yalnızlık, kuşatılmış sokaklardaki çaresizliksin.
Ve belki de sadece kediler için hatırlanmaya değersin.
6 Temmuz 2015 Pazartesi
Renk körü
16 Mayıs 2015 Cumartesi
Addin
Trianna büyük bir ülkeydi. Büyük ve karışık. Güzel yerleri de vardı, gidenin bir daha uğramak istemeyeceği yerleri de… Farklı farklı insanlar, farklı farklı hayvanlar ve elbette ki farklı farklı bitkiler de yaşardı bu ucu bucağı yokmuş gibi görünen ve iki yakası bir araya gelse o yakayla bu yakanın birbirine hiç benzemediği düşünülecek ülkede. Her şey çeşit çeşitti ya işte, birbirinden farklı halkları da vardı. Bir araya gelseler birbirlerine benzedikleri düşünülmekle birlikte ayrı coğrafyaların insanları oldukları şıp diye anlaşılacak halkları vardı bu koca ülkenin.
Herkesin kendince mutlulukları ve yine herkesin kendince dertleri vardı. Ve elbette ki herkesin kendince çareleri de vardı var olmasına ama Trianna’nın doğusunda yaşayanların ayrı bir derdi vardı. Aslında ayrı demek yanıltıcı olurdu; çünkü birbirine benzemeyen ovaların, göllerin, denizlerin olduğu ülkenin bütün dertleri sanki derlenmiş toplanmıştı da doğuya, oralara yığılmıştı.
Dağlıktı oralar. Hem de nasıl! Dağların yamaçlarına tutunmuş köyler, hani dokunsan düştü düşecekti. Keçiler, katırlar, insanlar patikalardan geçer ve geçit vermez sarp kayalıkları, dik tepeleri bin bir zahmetlerle aşarlardı. Ve oraların insanları en çok belli bir yolu yürüdükten sonra tepeye vardıklarında güneye ve batıya doğru uzanıp giden düzlükleri seyretmeyi severlerdi. Yeri gelir bir kartal olurlar, yeri gelir bir güvercin, o düzlüklere doğru süzüldüklerini hayal ederlerdi; yaralı, bitkin ve ter içinde…
Herkesin kendince mutlulukları ve yine herkesin kendince dertleri vardı. Ve elbette ki herkesin kendince çareleri de vardı var olmasına ama Trianna’nın doğusunda yaşayanların ayrı bir derdi vardı. Aslında ayrı demek yanıltıcı olurdu; çünkü birbirine benzemeyen ovaların, göllerin, denizlerin olduğu ülkenin bütün dertleri sanki derlenmiş toplanmıştı da doğuya, oralara yığılmıştı.
Dağlıktı oralar. Hem de nasıl! Dağların yamaçlarına tutunmuş köyler, hani dokunsan düştü düşecekti. Keçiler, katırlar, insanlar patikalardan geçer ve geçit vermez sarp kayalıkları, dik tepeleri bin bir zahmetlerle aşarlardı. Ve oraların insanları en çok belli bir yolu yürüdükten sonra tepeye vardıklarında güneye ve batıya doğru uzanıp giden düzlükleri seyretmeyi severlerdi. Yeri gelir bir kartal olurlar, yeri gelir bir güvercin, o düzlüklere doğru süzüldüklerini hayal ederlerdi; yaralı, bitkin ve ter içinde…
5 Aralık 2014 Cuma
Routines, turning points and pearls
Life is full of routines, duties, “must do” things. Besides these, there are others - love, joy, sorrow, despair and fear, which are quite few and far between when compared to the routine flow of life. And besides routines and such few exceptions, there are tiny breaking points, turning points in life, such that after a while, at some certain point when you gaze back at your past, you realise that this turning point changed the direction of your life and took you somewhere that you had never dreamed before, that you were unable to predict or even think of.
I deeply appreciate that one morning in the spring of 2006 was one of these few turning points of my life. On that morning, Prof. Dr. Hayriye Elbi, to whom I will be grateful for all my life, invited me to her office in the Department of Psychiatry in Ege University. I was a second year resident in Psychiatry and she was head of the Department. I can still remember what she asked me in front of the open window from where you could see the first blossoms of April. She asked me, while passing me the official letter, whether I would like to study for a PhD degree abroad.
22 Ekim 2014 Çarşamba
Burayı seviyorlardı...
Burayı seviyorlardı. Yağmurdan saklandıkları geniş gövdeli ağacı, ağacın dallarında düştü düşecekmiş gibi duran yaprakları, dallara çifter çifter konan, bir o yana bir bu yana uçuşan kuşları (kumrular, serçeler, sığırcıklar, saksağanlar, paçalı güvercinler) ve sessizliği, dinginliği, ıssızlığı seviyorlardı.
Yine gelip her zamanki yerlerine oturmuştular oturmasına ama gövdeleri birbirinden uzaktı ve ayrı yönlere dönüktü yüzleri. Aynı anda gelip tesadüfen aynı banka oturmuş birer yabancı gibi birbirlerine karşı kayıtsız ve sıkıntılıydılar.
Yağmur gitgide hızlanıyordu ya ikisinin de umurunda değil gibiydi. Birinin gözlerinin altı şişmişti ve elleri, diğerinin ellerini tutacağı yerde, kullanılmaktan iyice dağılmış, parçalanmak üzere olan bir kâğıt mendili tutuyordu. Yapraklardan sıyrılıveren bir yağmur damlası ise diğerinin saçlarında döne döne süzülüyordu.
Yine gelip her zamanki yerlerine oturmuştular oturmasına ama gövdeleri birbirinden uzaktı ve ayrı yönlere dönüktü yüzleri. Aynı anda gelip tesadüfen aynı banka oturmuş birer yabancı gibi birbirlerine karşı kayıtsız ve sıkıntılıydılar.
Yağmur gitgide hızlanıyordu ya ikisinin de umurunda değil gibiydi. Birinin gözlerinin altı şişmişti ve elleri, diğerinin ellerini tutacağı yerde, kullanılmaktan iyice dağılmış, parçalanmak üzere olan bir kâğıt mendili tutuyordu. Yapraklardan sıyrılıveren bir yağmur damlası ise diğerinin saçlarında döne döne süzülüyordu.
[Kitap Çiziktirmeleri I - Bilinen Bir
Sokakta Kaybolmak – Cemil Kavukçu] [Mashrou' Leila - Ala Babu]
24 Eylül 2014 Çarşamba
Sanrısal Fısıltılar Yılkısı
Dimska geldi az önce. On gün oldu ve on gündür hep burada. Şarap getirmiş. Ev yapımı. Nereden bulur bunları? Sağolsun, küçük bir hazine gibi.
İçeriye girince uzun uzun yüzüme baktı. Ağlıyordu. Ağlıyordum. Ellerimden tutup ‘Sen otur biraz!’ dedi. Bir kenara kıvrıldım. Şarap renkten renge giriyor. Kırmızı olurken birden mavileşiyor, sonra sararıp gül kurusu oluyor ve tekrar kırmızı, tekrar mavi… Dimska arada yüzüme bakıyor, bir şey söyleyecekmiş gibi ama susuyor. Belki de senin renkten renge giren şu küçük hazineyi ne kadar çok sevdiğini söylemek istiyordur ama susuyor. Zor geliyor.
Eşyalarını toplamak zor geliyor çünkü. Seni kendimden ayırmak gibi. Hepsini O paketliyor şimdi. Sanki senin ellerini, ellerindeki özeni de getirmiş yanında. Bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da bellekkaplarını, anısaklarını, görmüşlüklerini, duymuşluklarını, biriktirdiğin kırık dökük eski bibloları, ağırlıksız taşlarını, kurumuş eskizlerini teker teker ayırıp paketliyor. Hepsi geçmişsilicide yakılacak bu akşam. Sen yokken, artık sen yokken, senden kalanlara dayanamayacağım için. Her şey ama her şey sesini, gülüşünü, susuşunu, ellerini hatırlatırken…
Haftalardır yaşamkabından çıkamıyorum. Cesaret edemiyorum. Bir anlığına, küçük bir an için bile ayrılacak olsam sanki seni terkedecekmişim gibi geliyor. Dışdünya soğukmuş. Buzul soğuğu gelmiş yeniden. Buzkeserler gökyüzünde aralıksız çalışıyormuş. Ay dolunaymış. Anlamsız. Çok anlamsız. Dışarısı beni ilgilendirmiyor. İhanet gibi geliyor. Bir tek yaşamkabında kalıp seni beklemek istiyorum. Dışarısını düşününce, ay, soğuk, buzkeserler… Düşünmek bile sana ihanet etmekmiş gibi geliyor.
İçeriye girince uzun uzun yüzüme baktı. Ağlıyordu. Ağlıyordum. Ellerimden tutup ‘Sen otur biraz!’ dedi. Bir kenara kıvrıldım. Şarap renkten renge giriyor. Kırmızı olurken birden mavileşiyor, sonra sararıp gül kurusu oluyor ve tekrar kırmızı, tekrar mavi… Dimska arada yüzüme bakıyor, bir şey söyleyecekmiş gibi ama susuyor. Belki de senin renkten renge giren şu küçük hazineyi ne kadar çok sevdiğini söylemek istiyordur ama susuyor. Zor geliyor.
Eşyalarını toplamak zor geliyor çünkü. Seni kendimden ayırmak gibi. Hepsini O paketliyor şimdi. Sanki senin ellerini, ellerindeki özeni de getirmiş yanında. Bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da bellekkaplarını, anısaklarını, görmüşlüklerini, duymuşluklarını, biriktirdiğin kırık dökük eski bibloları, ağırlıksız taşlarını, kurumuş eskizlerini teker teker ayırıp paketliyor. Hepsi geçmişsilicide yakılacak bu akşam. Sen yokken, artık sen yokken, senden kalanlara dayanamayacağım için. Her şey ama her şey sesini, gülüşünü, susuşunu, ellerini hatırlatırken…
Haftalardır yaşamkabından çıkamıyorum. Cesaret edemiyorum. Bir anlığına, küçük bir an için bile ayrılacak olsam sanki seni terkedecekmişim gibi geliyor. Dışdünya soğukmuş. Buzul soğuğu gelmiş yeniden. Buzkeserler gökyüzünde aralıksız çalışıyormuş. Ay dolunaymış. Anlamsız. Çok anlamsız. Dışarısı beni ilgilendirmiyor. İhanet gibi geliyor. Bir tek yaşamkabında kalıp seni beklemek istiyorum. Dışarısını düşününce, ay, soğuk, buzkeserler… Düşünmek bile sana ihanet etmekmiş gibi geliyor.
23 Eylül 2014 Salı
Yazı Hatırlatan Eğik Bir Güneş
İşte yine geçti gitti yaz. Karnaval bitti. Şölen dağıldı. Ne kahkahalar, ne çekingen yakınlıklar var şimdi sokaklarda. Sadece yalnızlık ve yazı hatırlatan eğik bir güneş. Bir de ayak izlerin ve sesin.
Sesin. Oradan oraya yankılanan ve geri dönmeyen.
Sesin. Oradan oraya yankılanan ve geri dönmeyen.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















