31 Mayıs 2020 Pazar

Nefes alamıyoruz!


Sanırım dönüp dolaşıp hep oraya geleceğiz. Yıllarca biriken ve sonra da ansızın tutuşan gerilimlere, karmaşanın içinde yol alan arayışlara ve rengini bir türlü bulamayan isyanlara.

Geleceğiz ama hep başka bir şey gerekecek bize. Başka bir şey!

Bugünler tam da yıldönümü: Gezi'nin, Haziran günlerinin içeriğinde de bunlar yok muydu? Birikmiş türlü gerilimler, karmaşa, arayış ve rengini bir türlü bulmayan isyan.

Tüm bunların izdüşümünü Arap Baharı’nda da görebiliriz, öncesinde kabaran küreselleşme karşıtı hareketlerde de. Ve elbette 2008’de, Atinalı küçük Alexis için tutuşan öfkede de. Unutmak mümkün mü? O hep 15 yaşında kaldı ve bir başka Alexis de gelip o öfkenin ateşiyle düzenin belini doğrulttu. Unutmak mümkün değil!

Şimdi George Floyd’un ardından tutuşan ateş de benzeri bir öfkeyi içermiyor mu? Ansızın tutuşan tarihsel bir gerilim ve rengini arayan koca bir isyan. Gördüğümüz bu.

Kapitalizmin başı her yerde belada. O süslü, bol yaldızlı Amerika hariç değil işte!

Ama isyanlar zor, muhaliflikler kolay. Ne yazık ki!

24 Mayıs 2020 Pazar

Kırmızı çizgiler ne için var?


Herkesin kırmızı çizgileri var. Değişen ve değiştirilmek üzere bekleyen.

Hâlbuki kırmızı çizgiler değişime, değişim olasılığına karşı ortaya çıkıyor, öyle kullanılıyor. Değil mi? Ama, eninde sonunda değişim kaçınılmaz oluyor.

Değişim de öyle durup dururken, mitolojik nedenlerle olmuyor. Tarihsel olduğu kadar, hatta ondan daha çok üretim ilişkileri kökenli nedenleri var düşüncelerin, düşünsel bölünmelerin, sınırların değişmesinin. Değişim öyle gökten inmiyor; keyfi olarak da icat edilmiyor. Nesnel bir zemini var.

Ve bu nesnel zemin değiştikçe düşünceler, değerler de değişiyor. Çok değil birkaç on yıl önce kabul edilemeyecek, hatta akla bile getirilemeyecek durumlar yeni norm haline gelebiliyor. Bunu, yani düşüncelerdeki, değerlerdeki değişimi sanırım ülkemizde en iyi küçük ilçe insanları bilir ve yaşar. Bir yüksekokul ya da fakülte açılmaya görsün; ilk birkaç yıl öğrencilerin her şeyine karışır küçük ilçe insanı ama sonra olmaz dediklerine kendisi de alışır. Kırmızı çizgileri on yıl içinde değişiverir.

Velhasıl hayat değişiyor, insanların yaşam biçimleri değişiyor ve tabii ki düşünceleri de değişiyor. Hayat değiştikçe de “kırmızı çizgiler” dile daha çok vuruyor. Yeniden ve yeniden altı çiziliyor. Türkiye’de sık sık olduğu gibi.

Madem sık sık duyuyoruz “kırmızı çizgi”nin adını, merak ettim ve biraz bakındım, bizim buralarda 10-15 yıldır meşhur olan bu “kırmızı çizgi” meselesinin kökeni nereye dayanıyor diye.

İşin ilginç yanı Wikipedia’da çoktan bir madde olarak yerini almış [1]. Tabii ki “red line” olarak. Hikâyesi ve tarihçesi ise bizim buralara dayanıyormuş. Yani bir anlamda bizde sık kullanılması boşuna değilmiş. Tarihin bilinçdışısı dönmüş dolaşmış ve mevzuyu doğduğu topraklara, tarihe geri getirmiş!

17 Mayıs 2020 Pazar

Ne zaman biter?


Açıkçası bilemiyorum. Ama böyle giderse uzun süreceği kesin.

Salgından bahsetmiyorum. Salgının ne olacağı, nasıl olacağı soL’da her gün yazıyor. Mesela salgın için İlker Belek’in önceki günkü yazısını hatırlatmak isterim: “Bu salgın sünecek!”. 

Sürecek değil; evet, sürecek ama sürmekle de kalmayacak; salgın sünecek! Çok iyi bir tanımlama. Salgını ve ele alınışını dört dörtlük anlatan bir tanımlama.

Zaten üst üste yayınlar çıkmaya başladı, “salgın hemen bitmeyecek, şöyle gidecek, böyle gidecek” yollu. Dalgalı seyirden bahsediyorlar, saman alevinden bahsediyorlar, “Bunlar daha iyi günlerimiz” de diyorlar. Her ne olacaksa belli, İlker Ağabey’in tanımlaması hepsi için çok uygun olacak. Bu salgın sünecek!

Ama benim kastettiğim başka bir salgın. Bitmeyen, dinmeyen, sündükçe sünen! Bir tür akılsızlık. Tutulma hali. Çeşit çeşit. Sağı var. Bol. Ama solu da var.

İşte o salgın ne zaman bitecek, ben onu soruyorum kendime.

*

10 Mayıs 2020 Pazar

Tam normalleşeceğim, küt!


Ama işte biliyorsunuz. Tam normalleşecekken darbe üstüne darbe geliyor! Küt, küt iniyor hepsi. Gerçi çat, çat da olabilir, bam bam da! Farketmez. Ama sağlı sollu, altlı üstlü geliyor hepsi.

Yok, yok! Koronadan bahsetmiyorum. Ona alıştık. Alışmadıysak bile az kaldı, alışacağız. Hem zaten yaz geldi, gelir geçer artık bu hastalık da. Öyle diyorlar bizim kahve bilim kurulunda. Gerçi halen kombi yanıyor geceleri ve diyorum ki “Bu ne biçim yaz?” Enteresan! Değil mi?

Hah, ama işte sen yine de aynen öyle yaz: Bu ne biçim yaz, bu ne için yas?

Ama işte sıkıldım. Sıkıldık. Türk’e bir şey olmaz ile girmiştik Türk’e neler olmadı ki ile çıkacak mıyız ki ne! Endişe içindeyim. Oğuz Atay hikâyeleri gibiyim. Öylece bekliyorum korkuyu, neler olacak ki diye!

Ama demiştim.

Şunları demiştim: (bir) Kastım korona değil, (iki) sözüm meclisten dışarı. Hem de palas pandıras! E, diyeceksiniz ki (biliyorum, diyeceksiniz) palas pandıras da ne? Haklısınız. Laf dolandı ama bu dolar da ne dolandı! Di mi?

Öyle olunca üşenmedim, baktım. (Bir) bu palas pandıras nereli? (İki) bu dolar nasıl dolandı ki?

Öncelikle tahminim doğru çıktı: Palas pandıras, Yahudi İspanyolcası (Ladino) üstünden yerleşmiş dilimize: Yani aslen İberyalı; sizin için Endülüslü de olur bu “palos y panderos”. Yani davul ve tef; şamatalı nümayiş!

Boyozdan sonra gündelik hayatıma giren İspanyolca ikinci kelime bu. Hatta üç. Hatta ilk kelime tamlaması. Ladino sayesinde İberya’dan şu korona sefili şehre gelmiş, dile kolay 500 yıl önce. Ama pardon, o zamanın korunası koronası bugünün koronası değil ki! Veba. Ayrıca biz buralarda çoktan taharetlendiğimiz için taaa o zamanlardan, biliyorsunuz, Avrupa kırılırken biz kuruluyorduk. Tarih, böyle tarih oluyordu. Olsun.

Geçelim.

3 Mayıs 2020 Pazar

Salgından sonra size çok iş düşecek!


Herkes böyle söylüyor. Bileni, bilmeyeni, yaşlısı, genci, sağlıkçısı, sağlıkçı olmayanı. Yani salgın geçtikten sonra herkesin “bozulan psikolojisi” için yardım arayacağını ima ediyorlar. Bu aralar kiminle karşılaşsam aynı şeyi söylüyor. Bize çok iş düşecek! Orası kesin.

Yaşadığı sıkıntıyı yumuşatmak ya da iğnelemek için işi dalgaya vurup “Müşteriniz artacak!” diyen de oluyor ama kamuda çalışmanın rahatlığıyla oradan da yırtıyoruz. Halen “hasta” görüyoruz. Tabii ki kimileri “hasta” dememize de uyuz oluyor. Danışan onlar, danışan! Öyle diyorlar, öyle dememizi istiyorlar. Olur, neden olmasın. Her şey olur. Piyasa bu, her şeyi değiştirir. İnsanın dili ne ki!

Ama işte bu aralar karşılaştığım herkes “size çok iş düşecek” diyor. Haklılar mı? Olabilirler. Tam bilemiyorum, içeriden dışarısını görmek bazen zor oluyor. Ve tabii ki zor zamanlar, zor duygular ortaya çıkarıyor. Bilim bunu söylüyor, açık ve net. Ama zor günler başımızdan ne zaman eksik oldu ki? Benim aklıma da bu soru geliyor.

Geride bıraktığımız hangi yıl kolaydı mesela? 2000’ler mi? Düşünüyorum… Bu günlerden bakınca hakikaten daha iyiymişiz. Nereden geldiğini bilmesek de bir para varmış mesela piyasada, herkese az biraz düşüyormuş ondan. Güzel aldırmazlık yılları! Avrupa hayalleri falan bayağı bir pembe dizi gibiymiş. Gözleri sağlam boyuyormuş o hayaller. Sağı bilemem ama soldan soldan acayip teorik çıkarımlar kasılıyormuş o pembiş siyasi pozisyonlar için mesela. Hey gidi günler, hey!

Sonrası ise mâlum. Yokuş aşağı iniş!

Öyle mi?

Aklı olan yutmaz bunu, yani “Her şey iyi gidiyordu ama sonradan inişe geçtik!” masalını. Yutmaz ve sorar: Öncesi çıkış mıydı? Bana sorarsanız pek değil. Hep iniş, hep! Yani yaşadığımız o yıllar, çıkarken bile hepimizi hep aşağıya indiren yıllardı. Yıldızımızın parladığı günler, yıllar değildi onlar. Alâkası olmadı!

Ama geldi, geçti. Sene oldu 2020!