sokaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sokaklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2023 Salı

Terk-i Dünya Kilisesi'nin Bahçesinde...

Terk-i Dünya Kilisesi'nin bahçesine oturdum. Bir badem ağacının altına, gölgedeyim. Hava sıcak ama hafif bir esinti de var. Kilise görevlisi az şekerli bir kahve getirecek az sonra. Antakyalı, Arap Ortodoks. Kiliseyi ve manastırı bekliyormuş, uzun zamandır. Gelenlere de kahve ikram ediyormuş. Kiliseye destek olalım diye. Sessiz, sakin ve tam dünyayı terk etmelik bir yer burası. İnsanın içine dönmesi, bakması için mavi bir deniz uzanıyor, güneşe doğru. 

Ve evet, cır cır böcekleri de var. Ve bir de aşağıdaki koydan ara ara yükselen cıstak cıstak müzik. Saçma. Kiliseye, adına ve doğanın çağrısına tezat. Bol bol dünyevi. Bense kilisenin bahçesinde oturmuş kahvemi bekliyorum ve önümde uzanıp giden sonsuzluğa bakarak buraya gelmeden önceki vedalaşmayı düşünüyorum.

14 Haziran 2020 Pazar

Batının Doğusu | Öykülerle bir ülke


Korona günlerini özlersek hayatı yavaşlattığı, normalde yapamadıklarımıza yer açtığı için özleyeceğiz sanırım. Kısıtlamalarla geçirdiğimiz günlerde örneğin kitap okumaya daha çok vaktimiz oldu. Ya da “normalde” başka yapamadığımız şeylere... Ben de öyle yaptım. Yani kitaplar okudum, olağan zamanlarda koşuşturma içinde okuyamadığım kitapları.

Öykü okumayı severim, öykü yazmayı sevdiğim kadar; hatta ondan daha çok. Hayatımın ritmine, hızına daha uygun bir edebi tür gibi gelir bana öyküler (ve bir de öykü içeren şiirler). Roman okurken mesela, hayat sürekli araya girer, romanın akışını, ritmini bozar. Ta ki cümleler su gibi, heyecanla akmaya başlayıncaya kadar. Bu akıp gitme için de bazen çok beklemek gerekebilir ve hayatımın ritmi de milyonlarca insanın hayatının ritmi gibi bu tür beklemeler için sıklıkla çok uygun olamayabiliyor.

Öykü ise öyle değildir; hayat öykünün içine girer girmesine ama öykü de hayatın içine girer. Hayat daha farketmeden öykü başlar ve hızlıca içine yerleşir. Mesela iki metro durağı arasına sığabilir öykü. Ya da beş, on dakikalık ayaküstü beklemelere...

İşte ben de korona günlerinde birçok insan gibi kimi kitaplar okudum, hazır fırsat bulmuşken de daha çok öykü kitapları okudum. Hayal kırıklığına uğradıklarım da oldu, piyasa işi abartılar olduğuna kanaat getirdiklerim de. Çevirisiyle boğuştuklarım da oldu, hiç bitmesin istediklerim de. 

Sonra...

26 Nisan 2020 Pazar

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Polonya beni hep sıkmıştır. Öyle gidip gördüğüm için falan değil. Çocukluk mirası diyelim. Çünkü herhangi bir alakamın olmadığı bu ülkenin iki hikâyesi vardır bende. Kestirme sonuçlara vardığım iki hikâye. Gerçi kestirme sonuçlar iyi değildir; önyargılara yol açar, önyargılar da gereksiz hatalara. Ama bazen kestirme sonuçlar tüm uzak sonuçları da öngörebilir. Belli olmaz.

Polonya beni iki sebepten ötürü sıkmıştır. Birincisi papa ile ilgili. Papa John Paul'le ilgili...

Şimdilerde unutuldu gitti rahmetli ama o zamanlar yani ben çocukken çok ünlüydü. Bir Reagan, bir Gorbaçov, bir bizimkisi ve bir de o vardı sanki televizyonda. Sabah akşam çıkardı. Uğradığı suikast, suikastın failinin bizim buralardan olması, kaçabilmesi, yakalanması, suikast girişiminin neden yapıldığı, ne olduğu, bağlantılar, delilikler vs. vs. Bunların hepsi birer muammaydı ama sabah akşam televizyona çıkan bu papa Polonyalıydı. Açıkçası uyuz olmuştum adama ve de ülkesine. Zaten Doğu Bloğu dedikleri bir ülkeden neden papa seçmişlerdi ki? Ne bileyim, Arjantin falan varken neden papalı ülke Polonya'ydı ki? Yoksa papa içeriden satın mı alınmıştı? Bana göre falso daha oradan başlıyordu, satın alınmadan ve de satılık olmaktan. Ve bir de tüm o belirsiz işlerin ortasında sevimsiz, soğuk birine benziyordu.

Polonya konusunda beni bezdiren ikinci isim ise Lech Walesa'ydı. Ona da gıcık oluyordum, çünkü televizyon, gazeteler onu bir işçi önderi, demokrasi kahramanı olarak ermiş mertebesine çıkarırken aynı günlerde ne bileyim Güney Afrika'dakileri, Zonguldak'takileri vatan haini ilan ediyordu hepsi. İnsan çocuk da olsa "Hayırdır? Bu kayırma da nereden geliyor yahu? Nasıl bir hizmeti var ki bu posbıyığın?" diye sormadan edemiyordu.

Düşünsenize TRT izliyorsunuz, hatta sadece TRT izliyorsunuz (zaten o günlerde tek bir kanal var, bilemediniz iki) ve önce bu Walesa çıkıyor, alkış kıyamet kopuyor. Sonra bizim gariban madenci çıkıyor: Pis anarşist! Herifin bir yerden kesin sağlam torpili vardı ve o sevimli, gevrek, Katolik gülüşüyle çok popülerdi. Ve ben daha o ön ergen günlerimden itibaren popüler olan herkese gıcık olmayı huy edinmiştim. Walesa sağolsun!

Sonra büyüdük. İşte biliyorsunuz, duvar falan yıkıldı. Demir perde eridi. Ben tabii ki o zamanlar halen ön ergenlikteyim. İçimde kıpırtılar var ama öyle siyasi bir kimliğim falan yok. Nereden baksanız derli toplu bir dünya görüşü için en az sekiz yılım falan vardı daha önümde. Bir erişkin müsveddesi olarak etrafımda olup bitenleri kendimce kaydediyor ve işliyorum. O kadar! Ama Polonya’yı çoktan işe yaramaz bir yer olarak bellemiştim.

23 Aralık 2019 Pazartesi

Rengarenk


Sabah geçti önümden. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Gökkuşağını dolamış şemsiyesine yürüyordu. Neredeyse iki büklüm. Ne aheste ne de acele.

Tüm caddeyi rengarenk yürüyecek ve belki bir ekmek alacaktı. Belki de başka bir şey. Kim bilir? Belki de geçip giden ömrüne el sallayacaktı.

22 Aralık 2019 Pazar

Sey Uşen


“İçinde bir tutam delilik olmayan hayat, eksik bir hayattır.” demiş Paulo Coelho. Çok bilmem, okumam kendisini ama tam yola çıkarken denk geldi bu sözü. Bir başlangıç notu gibi. Ben de aldım yanıma ve düştüm Dersim yollarına.

Şimdi Dersim’deyim. Bilim ve Aydınlanma Akademisi, Tunceli Belediyesi’yle birlikte bir süredir çeşitli etkinlikler düzenliyor burada. Biz de iki psikiyatrist, BAA’nın Nisan ayında yayınladığı “Türkiye’de Uyuşturucu Sorunu” raporunu tartışmak için geldik bu kadim topraklara. Kendi adıma sisler içindeki doğasını, güneşin altında parıldayan Munzur’u ve sıcacık insanlarını çok sevdiğimi söylemeliyim.

Dersim denince herkesin aklına başka birçok şey gelebilir ama buraya gelirken benim aklıma üç Dersimli geliyordu: İki kardeş ve bir seyit.

Kardeşleri siz de biliyorsunuzdur, Metin ve Kemal Kahraman. Birden çok albümlerini severim ama 1995’te yayınladıkları “Renklerde Yaşamak” albümlerinin ayrı bir yeri vardır bende. Tüm albüm, o 11 şarkı, uzun yıllar günlerime ve o yıllarda günlerini solda yaşayan herkese eşlik etmiştir. Gazi, Susurluk, 96 1 Mayıs’ı, Habitat, Fidel ve SİP…

90’ların ortasında ülke, dünya değişirken sol da değişiyordu. Bu albüm benim için tüm bu değişimin arka fonu gibidir; ülkeye ve sosyalizm sonrası dünyaya tutunma şarkılarıdır. Öfkelendirir, kahırlandırır ama bir yandan da mücadele etme isteği verir. Kürt hareketinin içinden de düzene öyle kolay teslim olmayacak bir damarın akıp gideceğinin hatırlatıcısı gibidir. Şarkılarını, mesela Düzgın Bava’yı dinlerken hâlâ tüylerim diken diken olur. Albüm, öncesinde yayınlanan “Deniz Koydum Adını” ile 90’ların ortasında farklı bir sesti.

Ama Dersim’e daha önce hiç gelmemiştim. Şarkılarını, tarihini ve delilerini bilsem de, duymuş olsam da, dinlemiş olsam da. Etkinlik deli divanelerine, özellikle de birine uğramamı da sağladı.

20 Aralık 2019 Cuma

Bir penceredir hayat


Bir penceredir hayat.

Geçmişe ve geleceğe baktığın,
dağlara ve gökyüzüne baktığın,
doğumlara ve ölümlere baktığın.

14 Temmuz 2019 Pazar

Kitlesel bir yanılsama sanatı olarak radikal sol


Geçtiğimiz haftasonu Yunanistan’da seçimler oldu ve “radikal sol” Syriza iktidarı kaybetti. Düzen solu denilince çoğu kimsenin kafası karışıyor. “Ne yani seçimlere katılan bir parti düzen içi olmuyor da Syriza gibi partiler mi düzen partisi oluyor?” diye sitem de ediliyor. Ama Syriza örneği sanırım siyasette düzenin sınırlarını ve düzen içi olmanın tanımı için nadide bir örnek olarak tarihe geçti. Şimdilik...

Şimdilik diyorum çünkü mutlaka geri gelecektir. Ve hatta “yenildiler, bittiler” yaygarasına rağmen düzenin bekası için bir kenarda bekleyecektir. Tabii ki illüzyon yarata yarata. Şimdi gelin bu “radikal” deneyime biraz yakından bakalım.

SYRIZA SEÇİMLERDE YENİLDİ Mİ?
Seçim yenilgisi konusunda en hızlı yanıt Syriza’yı dört yıl önce sevinçle karşılayanlardan geldi. Seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz, hatta açıklanmadan önce radikal solun neden başarısız olduğuna dair yazılar saçıldı ortaya. Bir kısmı parodi gibiydi: özellikle 2015’teki yorumlarını unutanların, unutur gibi yapabilenlerin seçimler vesilesiyle yeni yazıp çizdikleri trajikomikti. Tabii ki çözümlemenin belini yine kırdılar ve zamanında boy boy fotoğraf çektirdikleri Çipras’ı çok sıkı (!) eleştirdiler. Ama sanırım Syriza’nın başarısız olduğu konusunda biraz acele ettiler.

Yapılan şaşalı eleştiriler öyle çok geniş bir yelpazede dağılmıyor. Daha çok Çipras ve ekibinin yaptırımları “halk desteğine rağmen” kabul etmesine odaklanıyor söylenenler. Hani şu meşhur U dönüşüne (referandumda çok güçlü bir hayır çıkmasına rağmen bir hafta içinde tüm yaptırımları kabul etmesi)! Buna göre bu pek bir radikal ekip, Brüksel’le, Vaşington’la ve eleştirilerde ilginç biçimde pek dile getirilmeyen Berlin’le yeterince mücadele etmemişti. Bu nedenle de ilk seçimde Yunan halkı tarafından cezalandırılmaları normaldi!

Halbuki seçim sonuçlarına göre Syriza çok da fena bir sonuç almamış görünüyor. Hatta, mesele oy oranı ise 2015’ten daha iyi bir sonuç aldığını bile söyleyebiliriz. Şöyle ki...

19 Mayıs 2019 Pazar

100 yıl sonra

İzmir saat kulesi önünde Evzon askerleri | 16 Mayıs 1919


İlk ne zaman koptum, tam olarak hatırlamıyorum. Ama sanırım ortaokul günlerindeydi. Kurtuluş Savaşı’yla ilgili bol şatafatlı laflar ediliyordu sürekli ama “gerçek hayat” hiç de öyle değildi. Çünkü Kurtuluş’la, Cumhuriyet’le ilgili her ne varsa, açıktan ya da örtülü öğütülüyordu: okulda, sokakta, televizyonda. Sonu gelmeyen yüceltmeler, abartılı kutsamalar hayatın akışıyla, çevremde olup bitenlerle uyuşmuyordu. İşte o günlerde koptum önemli gün ve tarihlerden.

O önemli günleri, o tarihi öğüten dinamikleri ve sürecin öznesini ise henüz bilmiyordum.

Toplumlar öyle kolay kolay atılım yapmıyorlar. Atılımlar yaşanıp bitikten sonra da öyle kolayca anlaşılmıyorlar, ne yazık ki! Örneğin gıpta edilen Batı Avrupa ülkelerini düşünün bir. Kapitalizmse kapitalizm, gelişmişlikse gelişmişlik ama krallar, kraliçeler halen hayatta. Çocukları, torunları, düğünleri falan halen alkışlanıyor sokaklarda. Toplumsal maskaralık, ne garip! Ama nezih, düzenli ve rahat! Hâlbuki soyluluğu, kraliyeti ya da padişahlığı kaldırmak ne kadar da radikal bir adım! Bu pek umursanmıyor artık.

Hâlbuki efendiyi ve efendiliği bitirmiş, kralı, sultanı, padişahı başından atmış bir tarihin insanları olduğumuzu hissetmek ne kadar da önemli! Sınıf mücadelelerinde radikalleşebileceğini bilen, bilmese bile bunu hisseden bir tarihin parçası olmak ne kadar da önemli! Sanırım Türkiye’de 1980 sonrası, tam da benim ortaokul günlerime denk gelen dönem egemen sınıfın önce bundan, bu bilgiden, bu histen kurtulmak istediği günler oldu. Yani emekçi halkın radikalleşebilen geçmişinden kurtulma günleri oldu ortaokul günlerim. Bu nedenle, o süreklileşmiş yüceltme seansları “gerçek hayat” ile uyuşmuyordu.

27 Temmuz 2018 Cuma

Christian Reiner | Joseph Brodsky - Grosse Elegie an John Donne

Belki tüm Almanya için konuşamam ama ne bileyim işte, mesela Leipzig'e gitmiştim ve sevmiştim orayı. Halen de ara ara hatırlarım, özlerim Leipzig'i. Öyle çok gezmeli falan değildi gidişim ama çok iyi gelmişti bana. Şehri çok görememiş olmama rağmen halen aklımdadır kaldığım yer (ki yenilenmesi henüz bitmişti; yüksek tavanlı, ahşap kokulu odada kalan ilk kişi bendim), yürüdüğüm sokaklar. Öyle alelade, sıradan bir odaydı ve öyle alelade, sıradan bir gezmeydi benimkisi ama orada olmak, tek başıma kalmak iyi gelmişti. Hatta iki gün üst üste 12'şer saat uyumuştum sanırım. O derece huzurlu gelmişti, oda ve şehir.

Sonra mesela Ulm da iyi gelmişti. Sevmiştim. İçinden geçen suyu, yeşili, bir kaç meydanını, işte Einstein'ın oralı oluşunu falan. Bir de kocaman bir oyuncak mağazası vardı. Bayılmıştım. Ve seçim zamanı olduğu için Die Linke'sinden MLKPD'sine kadar birçok sol/sosyalist partinin afişini görmüştüm (insan değil, afiş:-)).

Ve geçen yıl Berlin. Yarı sersem ve şaşkın bir şekilde hızlıca dolaşmak o koca şehri. Strasse'ler, Hermannplatzlar ve üst üste gelen acayip tesadüfler. Ve acayip bir modern tarih. Her yerde.

Dönünce anladım etkilendiğimi. O zaman pek anlamamıştım. Ve bir de üstüne Berlin Babylon'a denk gelince.... Bir arkadaşımın ısrarıyla başladım izlemeye ve sanki Berlin'e geri döndüm. Evet, eminim: Benim için Berlin demek 1920'ler, 30'lar falan demek sanırım. Dizi de bunu iyice teyit etti.

Böylece Almancayla, o kaba saba dil ile de bir yumuşama oldu tabii ki aramda. Ve şuna denk geldim: Christian Reiner | Joseph Brodsky - Grosse Elegie an John Donne.

Aslında şiirin orjinali Rusça; yani sanırım. Brodsky de SSCB ve soğuk savaş mazisinde çok kritik yeri olan acayip bir figür. 70lerde. Şair, yırtıcı, kabına sığmaz ve insanları etrafına toplayan cinsten. Muhtemelen de istihbarat örgütleriyle bağlantılı. Sovyetlerden kaçınca el üstünde tutulmuş. Tabiri caizse "yaşatılmış". Nobel falan almış. Ama sanırım bu aralar Avrupa'da yeniden keşfedildi. Çünkü son bir kaç yılda sık sık çıktı karşıma. Ya da belki hep dolaşımdaydı adı, şiirleri, Batıda da ben şimdi denk geldim. Bilemiyorum işte. Ama şiirini bizim ikinci yeniye falan benzettim: insanın kendine ya da ancak birkaç yakın arkadaşına, ahbabına falan okuyabileceği derinlikli, etkileyici şiirler.

Christian Reiner'in okuması ise ayrı bir tekinsizlik katmış şiire. Hiç bir şey anlamasam da çok şey anlayarak dinliyorum bu şiiri. Yeniden ve yeniden.

13 Ağustos 2017 Pazar

Madde kullanımı artıyor mu?


Görünen o ki artıyor. Sayılar öyle söylüyor, gündelik yaşamdaki tecrübelerimiz de öyle söylüyor.

Ama sayılara geçmeden önce “madde” ve “kullanım” konusunda birkaç hatırlatma yapmalıyım.

Birincisi Türkiye’de alkol ve madde kullanımına dair kültürel bir bariyer var. Bu kültürel bariyer tüm Ortadoğu coğrafyasında görülene benzer: yani dini temelli. Ama örneğin alkol ve madde ile ilgili bariyer bir tek İslam coğrafyasında yok. Örneğin Uzakdoğu’da kültürel bir biçim almış başka bir bariyer ve bu bariyer daha çok genetik kökenli. Uzakdoğulular alkol ve maddenin kötü etkilerine karşı daha hassas ve bu nedenle kullanım daha düşük.

İkincisi bu kültürel bariyerin koruyucu olduğunu söylemek yanıltıcı olabilir. Çünkü Türkiye’de toplumun neredeyse yarısı bu kültürel bariyerin şemsiyesi altındayken özellikle kentli, eğitimli, genç ve gelir düzeyi çok da iyi olmayan bir kesim ise bu kültürel şemsiyeye mesafeli. Velhasıl Türkiye içinde birkaç farklı ülkenin olduğu bir ülke olarak düşünülebilir. Yani rakamların bir ucu Ortadoğu’ya, genel olarak madde kullanımının kısıtlı olduğu bir coğrafyaya bir diğer ucu ise madde kullanımının oldukça yaygın olduğu Avrupa’ya daha yakın olduğunu unutmamalıyız.

Üçüncüsü, Türkiye bir köprü; maddenin üretildiği ve tüketimi coğrafyalar arasında bir geçiş köprüsü. Yakındoğu’da üretilen maddenin tüketim coğrafyası olan Avrupa’ya ulaşması ancak Türkiye üzerinden mümkün. Evet, tek yolu değil ama ana yollarından birisi. Bu nedenle taşınan maddenin yolda dökülen saçılanı bile Türkiye’ye yeter durumda. Öte yandan Avrupa’da madde kullanımının artış göstermediğini ve hatta yer yer 30 yıl öncesine göre düşüşler olduğunu da belirtmek gerekli.

Dördüncüsü toplumda madde kullanımının ölçmenin çeşitli zorlukları var. İnsanlar için kısmen “mahrem” olan bir bilgiyi soruyorsunuz. Çoğu zaman “hayır canım, ne münasebet” yanıtı almanız çok mümkün. Yani yöntemsel bir zorluk var.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Fanteziden gerçeğe 15 Temmuz


15 Temmuz darbe girişiminin birinci yılında yaşananların psikopolitik anlamlarını psikiyatrist ve yazar Cemal Dindar ile konuştuk. Dindar toplumun hemen benimsediği fantezilerin gerçekliği inşa eden yanına dikkat çekerken o gerçeklikte belirgin hale gelen güçlü lider, kadın imgesi, paranoya gibi yanların altını çiziyor.

Bir yıl geçti, 15 Temmuz darbe girişiminin üstünden. Ve tartışmalar hâlâ devam ediyor, ne olup bittiğine dair. Belki çok erken ama sanki tarih bir türlü yazılamıyor. Katılır mısın?
15 Temmuz, bir terörist eylem nasıl olur ve neyi hedefler başlıklı bir inceleme yazılsa içini doldurmak için epey vaka bulabileceğimiz bir an. Tekinsizliği eter gibi yayan bir andı. Bir kez hakikaten dehşet öğesi yüksekti.Fakat bu grotesk deneyimin dehşet boyutunun bir ucunda her an jetler evimizi başımıza yıkabilir hissi varsa diğer ucuna memleketin her köşesinden yükselen sala sesleri yerleşti. Neydi Tayyip Bey’in Siirt konuşmasında okuduğu ve yargılanıp ceza almasına gerekçe gösterilen şiir: “Camiler kışlamız /Minareler süngümüz…” Jetler gitti, sala kaldı. Ve grotesk şiddet de bildik şiddet biçimlerine dönüştü. Geriye islamcı kadroları yıllarca hor gördükleri iki kavrama raptiyeleyen karnaval kaldı: demokrasi ve hakimiyetin millette olduğu kabulü…

Olan bitene dair birçok boşluk da kalmadı mı?
Bu türden toplumsal anların asıl değeri gövdelerine yerleşen boşluktur. 15 Temmuz, hatta bunun Dünya tarihindeki öncülü 11 Eylül, sistem açısından tamamen aydınlatılması yeğlenecek anlar değildir. Çünkü hem icracı anlardır hem de fantezi kurucu... Sosyal medyada zaman zaman dolaşan bir Ahmet Özal şakası var, durum kısmen onun gibi. Ahmet bey, o dönem kim aşikar düşman olarak damgalanmışsa "babamı o zehirledi" açıklamaları yapar bu şakalara göre, bu arada Turgut Bey'in gerçekten zehirlenip zehirlenmediği de hep muğlak kaldı.

Gerçek ile fantezi iç içe girmiş sanki. Hatta fantezi gerçekliği kurmaya yaramış, kurmuş gibi.
Evet. Afişlere bakıyor musun, 15 Temmuz afişlerine? Askerler ile mevcut siyasi sürecin çadır direği 'Lider ve Yüce Millet' karşı karşıya. Hani her Türk asker doğar, asker ölürdü? Hani Türklerin temel özelliği "ordu millet" olmalarıydı? Afişlere ne yerleştirilmişse 15 Temmuz anmalarının da işlevi odur. O afişlere bakarken benim aklıma darbeye dahilleri aşikar olan Fethullahçılar filan gelmedi... Ne geldi biliyor musun? Her MGK toplantısı sonrasında yapılan "irtica birinci tehdittir" açıklamalarına dair, geçmişe yönelik, o açıklamalara bu kadroların yıllarca maruz kaldığında birikmiş olan, bastırdıkları öfkeleri. Bastırılan her neyse, biliyoruz ki, bastırıldığı biçimiyle değil kılık değiştirerek döner.Yani, özcesi, programlı bir biçimde öfkenin nefrete, nefretin kine yolaldığı uzun bir siyasi programdan söz ediyoruz ve geçmişteki "kinine sadık nesil" vurgusu boşuna değildi.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Yaz gelecek ama biz size kışlarımızı bırakacağız


Rahat olsun içiniz.
Bahar geldi en sonunda buralara da.
Bolluk geldi en sonunda buralara da.
Bereket, zenginlik...
Geldi en sonunda,
ne bedellerle,
ne bedellerle...

Ama olsun,
rahat olsun içiniz.

28 Mart 2017 Salı

Drei Tage in Berlin


Prelude
"I was in Berlin, in winter. The light had no light, the sky had no heaven. The air was white like wet bread. And from my window a vacant arena, bitten by the teeth of winter.

Suddenly driven out by a man, ten horses surged through the mist. Like waves of fire, they flared forward and to my eyes filled the whole world, empty till then. Perfect, ablaze, they were like ten gods with pure white hoofs, with manes like a dream of salt. Their rumps were worlds and oranges. Their color was honey, amber, fire. Their necks were towers cut from the stone of pride, and behind their transparent eyes energy raged, like a prisoner.

There, in silence, at mid-day, in that dirty, disordered winter, those intense horses were the blood the rhythm, the inciting treasure of life. I looked. I looked and was reborn: for there, unknowing, was the fountain, the dance of gold, heaven and the fire that lives in beauty.

I have forgotten that dark Berlin winter. I will not forget the light of the horses."

4 Mart 2017 Cumartesi

Denk gelişler, kavuşmalar ve vedalaşmalar


Trendeyim. Tire’ye giden trende. Yağmur yağıyor dışarıda.

Hayat böyle işte. Denk gelişler, kavuşmalar ve vedalaşmalar var içinde. Ve tüm bunlar, biraz da ihtimaller uygunsa mümkün olabiliyor. İnsan bir ihtimal denk geliyor, bir ihtimal kavuşuyor ve bir ihtimal vedalaşıyor. Hatta çoğu zaman vedalaşmak mümkün olmuyor. Zamansız, hazırlıksız bir ayrılık giriyor araya.


Trendeyim. Tire’ye giden trende. Yağmur yağıyor, ben vedalaşmaya giderken…

İstasyona giderken aklıma No Suprises düşmüş. Bir Radiohead şarkısı, 90lardan. Öylece çıkıp gelmiş şarkı, Basmane garına yaklaşırken ben. Sanki bir filmin fon müziği. Henüz çekilmemiş bir filmin. Dönüp duruyor aklımda.

Gar pek kalabalık değil. Ne ayrılanlar var ne de kavuşanlar. İnsanlar, sakin bekleyişler, anonslar, telaşlı yürüyüşler var sadece. O kadar. Bir pencere kenarına geçiyorum. İnsanlardan uzak. Açıyorum şarkıyı, başlıyorum dinlemeye.

20 Şubat 2017 Pazartesi

Bettina Köster ve geri dönen şarkılar


İnsan bazı şarkıları unutamıyor. Yıllar geçse de üstünden, yıllarca hiç dokunmasa, bir kenarda bıraksa da gün geliyor ve yeniden o şarkıya geri dönüyor.

Bettina Köster'e 2008 Aralık'ında denk gelmiştim. Maastricht'te.

Başka bir yerde bulunamayacak bir pop-art dükkanı vardır Maastricht'in: Traders Pop. İşte o küçük habitatın içinde başka yerde bulunması pek imkân dahilinde olmayan dergilere, fanzinlere, az kopya basılmış kitaplara da yer vardı. Kartlar, küçük eşyalar ve nesnelerle birlikte Traders Pop'un içindeki 70lerden çıkıp gelmiş kıyafetlerin bir parçasıydı onlar da. Düğme gibi, kuşak ya da bir bağcık gibiydiler. Traders Pop'a düzenli dergilerden birisi de The Wire'dı. Param yetmese de her ay gidip uzun uzun sayfalarını karıştırırdım bu sonik rehberin.

Bettina Köster'e de The Wire'ın 2008 Aralık sayısında denk gelmiştim. Ve hemen peşine düşmüştüm.

O sıralarda Queen of Noise albümünün hazırlıkları içindeydi. Şarkıların tamamını sevdiğim söyleyemem ama Köster'in duruşu, evet fotoğraflara da yansıyan duruşu etkilemişti beni. Sanki yenik bir mazinin içinden çıkıp gelmişti ve çaresiz bir umarzılıkla gülümsemişti kameraya. Hatta biraz zorlanarak.

Punk daha çok İngiltere ile bilinir ama Almanya'da ortasınıf radikalizmiyle Anglosakson dünyasında farklı bir anlamada bürünmüştür. Daha agresif, daha az uzlaşmacı ve sınırları daha fazla zorlayan bir tarzla. Sonrası ise mâlum: Alman sosyal demokrasisinin herşeyi ezip geçmesi.

Geriye ne kaldı derseniz: Bir çeşit nostalji. Kendisini tuhaf mekanik bir müziğe kaptıran ama içinde öfkeyi, umursamazlığı bir çeşidiyle yaşatan bir kültür. İşte Köster'in albümde yer alan en farklı şarkısı Pitty Me bu pek söze getirilmeyen kaybetmişliğin sesi gibi geldi bana. Sözlerindeki umursamazlık ve müziğindeki acıyla. Ve albümün kapağındaki fotoğrafa, o fotoğrafdaki bakışa bile sinmiş bir acı.

[Bu arada Köster Mayıs ayında Kolonel Silvertop isimli politik ve sarkastik bir albüm daha yayınladı.]

Bettina Köster | Queen of Noise | Asinella Records | 2009 

28 Ocak 2017 Cumartesi

İstanbul kuşatmasının tarihi


Üşenmedim, araştırdım: “Buralar ilk ne zaman kuşatılmış?” diye. Bilenler bilir: José Saramago Lizbon’un kuşatılması üzerine bir roman bile yazmış. Sanırım oraların kuşatılması da sadece bir kere olmuş. Mağripliler Lizbon’u ele geçirmiş ve sonra da Haçlıların yardımıyla Lizbon geri alınmış. Öyle uzun süreli gelgitler olmamış. Zaten oralara giden bir arkadaşım da “Buraların derdi dertten sayılmaz” demişti. Demek ki çok da çekmemiş Lizbon. En azından bizim buralar kadar!

Neyse! İstanbul ya da eski adıyla işte Konstantinapolis kurulur kurulmaz başlamış kuşatılmaya. Gelen kuşatmış. Giden kuşatmış. Dışından geçen kuşatmış, içinde kalan kuşatmış. O, ondan yardım istemiş, “Aman yetiş, kurtar!” diye. Bu ise şuna haber göndermiş “Koruyuculuğunuz altına girmek için hazırız!” diye. Beriki surlar diktirmiş, öteki yıkmış. Kimisi kurtarıcı olarak karşılanmış, kimisi ne kadar ikona varsa şehirde yakmış, yıkmış.

Hani bir nevi süreklileşmiş kuşatma altında kalmış diyebiliriz İstanbul için. Velhasıl yakanı, yıkanı, seveni ve de satanı çok olmuş. Eh, Saramago’nun tek, hadi bilemedik iki kuşatmadan koca bir roman çıkardığını düşünecek olursak İstanbul için nehir nehir romanlar yazılması gerekir. Binlerce gece okunacak, anlatılacak ve de yaşanacak.

7 Ocak 2017 Cumartesi

Cinnetin ve cennetin kıyısında

Aklı başında her insan gibi cennetin kıyısında olmadığımızın farkındayım. Ama işte, hani şu meşhur “cennet vatanımız” vardı ya… Cinnet ağırlık kazandıkça işte o mazide hoş bir anıya dönüşüyor ve ufuktan siliniyor.

Koca bir ülke, koca bir toplum güncel cinnet ve mazideki cennet arasında sıkışıp kalmış durumda. “Hani nereden bakarsanız bakın 80ler, 90lar bile iyiydi şu günlerden!” diyor o günleri yaşayanlar.

Ama koca bir ömrü bırakın, şu son bir hafta bile yeter cinnet ve cennet arasındaki sıkışmışlık için. Saldırı, linç, patlama ve korku gırla gitti geçtiğimiz günlerde. Ve bir saat on beş dakika sürdü 2016’dan kurtulmanın histerik sevinci. Cinnet hemen geldi dayandı kapıya.

Sonrası ise malum. Doludizgin gidiyoruz, derin bir taraflaşmanın etrafında. Adresi belirsiz bir öfke, serseri mayın misali sokaklarda kol geziyor sanki. Sanki ansızın bir infilak olacak içimizde. Hatta eminiz de fırtına ne zaman kopacak onu kestiremiyoruz.

Bazı psikiyatrik tablolarda şaşırtıcı bir yan vardır: Uzun yıllar onca acıya, olaya, duruma rağmen kişi ciddi bir sıkıntı yaşamaz. İşler sanki yolunda gider. Sonra bir şey olur, ufak bir şey. Önemsiz bir eşya kaybolur, uzak bir tanıdık kaybedilir ya da öncekilerle kıyaslandığında lafı bile edilmeyecek bir şey olur işte. Ve sonrasında her şey birden çöker.

20 Ekim 2016 Perşembe

Τρεις μέρες στην Αθήνα

Μπρίκι (tr. kahve durağı)

Historical bar at Mabili square (nearby the Megaro Mousikis). Small, with great vibes! And good music. They have a nice beer catalogue. Haven't tried the cocktails but the ones I saw (thayother people ordered) looked nice. Especially Aperol Spritz. Visited the place with some friends after 2am on a weekday and it was still packed with people, so I guess that says something. The music was great especially if you like rock.


Ianos

A nice bookstore with  music and art retailer with several stores in the two major cities, Thessaloniki and Athens. It was named after the ancient god. In ancient Roman religion and myth, Janus (/ˈdʒeɪnəs/; Latin: IANVS (Iānus), pronounced [ˈjaː.nus]) is the god of beginnings, gates, transitions, time, duality, doorways, passages, and endings. He is usually depicted as having two faces, since he looks to the future and to the past.

1 Ekim 2016 Cumartesi

Gözleri tamamen kapalı


Bakmak her zaman görmek anlamına gelmiyor. Görmek için bakmanın ötesi gerekiyor. Ama çoğu zaman görmek de yetmiyor. Araya ne görmek istediğimiz giriyor. Ne görmek istediğimiz ise arzularımız oluyor. Bazen değil çoğu zaman “gerçeği görmemizi engelleyen, kamufle eden” bizzat kendimiz oluyoruz. Ama yine de pek farkına varmıyoruz. Toplumsal meseleler söz konusu olunca ise herkesten ve her şeyden önce arzular giriyor araya.

Mesela kandırılmak, düz bir trajedi vaat eder ve bu düz trajedi sayesinde dikkatleri genelde kandıran üzerine toplar. Kandıranın yaşanmakta olanı çok önceden bildiği ve hemen her şeyi tam olarak kestirebildiği farz edilir. Kandıranın bilmemesi mümkün değildir; bilgiye tam olarak vakıftır, hatta artık bilgiye dönüşmüş olanı kuran da odur. Bilmesine, yani kandırdığını bilmesine rağmen devam ettiği için kötüdür. Tüm kötülük onda toplanmıştır.

Kandırılan ise saftır. Kelimenin her iki anlamıyla da saftır: Hem sürece bilerek ve isteyerek bir katkısı olmamıştır (yani karışmamıştır, kirlenmemiştir, halis kalmıştır) hem de art niyetsizdir, ardında sakladığı bir niyeti yoktur ve aslında neler olup bitmekte olduğu bilmemektedir. Daha doğrusu olan biteni başka türlü bilmektedir.

Kandırılmak, bizleri, yani izleyicileri de ister istemez birer karar verici haline getirir: kandıranın kötülüğünü ve kandırılanın saflığını takdis etmemiz beklenir. Genellikle de bu çağrıya uyarız ve gereken payları dağıtırız. Böylece bölme, yani iyinin ve kötünün bölünmesi tamamlanmış olur.

Peki durum bu mudur? Yani, o tehlikeli soruyu soracak olursak, kandırılanın sürece hiç mi katkısı, dahili söz konusu değildir? Kandırılanın bilmemesi tam bir bilmeme midir yoksa arzusuyla baktığı için, daha doğrusu arzusuna daldığı için görmeme midir? O zaman bu bilmeme bir tür bilip bilmeme olmaz mı? Hatta gözleri tam olarak açıkken aslında tam olarak kapalı değil midir?

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Dedemin daktilosu


Biraz edebiyat, biraz siyaset, biraz psikiyatri ve bolca rivayet...

Maydanoz yapraklarına saklanan şarkılar, radyodan dili bir karış dışarı sarkanlar, bir mail grubunda buluşanlar, bisikletine teneke bağlayanlar, sazlıkların arasında koşuşturan çocuklar, sidikler içinde uyanılan daracık odalar, ezgisini kaybeden yeşil kırlar.

Geçmiş ve de ihtimaller üzerine öyküler.

[Adana | Nâzım Hikmet Kültür Merkezi | Yılmaz Güney Salonu | 28 Mayıs 2016 | 14.00]