Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mart 2026 Pazartesi

Confusion of Tongues Between Adults and the Child - Sándor Ferenczi

IT WAS A MISTAKE to try to confine the all too wide theme of the exogenous origin of character formations and neuroses within a Congress paper. I shall, therefore, content myself with a short extract from what I would have had to say on that subject. Perhaps it will be best if I start by telling you how I have come to the problem expressed in the title of this paper. In the address given to the Viennese Psycho-Analytic Society on the occasion of Professor Freud's seventy-fifth birthday, I reported on a regression in technique (and partly also in the theory) of the neuroses to which I was forced by certain bad or incomplete results with my patients. By that I mean the recent, more emphatic stress on the traumatic factors in the pathogenesis of the neuroses which had been unjustly neglected in recent years. Insufficiently deep exploration of the exogenous factor leads to the danger of resorting prematurely to explanations—often too facile explanations—in terms of “disposition” and “constitution.”

The — I should like to say imposing - phenomena, the almost hallucinatory repetitions of traumatic experiences which began to accumulate in my daily practice, seemed to justify the hope that by this abreaction large quantities of repressed affects might obtain acceptance by the conscious mind and that the formation of new symptoms, especially when the superstructure of the affects had been sufficiently loosened by the analytic work, might be ended. This hope, unfortunately, was only very imperfectly fulfilled and some of my patients caused me a great deal of worry and embarrassment. The repetition, encouraged by the analysis, turned out to be too good. It is true that there was a marked improvement in some of the symptoms; on the other hand, however, these patients began to suffer from nocturnal attacks of anxiety, even from severe nightmares, and the analytic session degenerated time and again into an attack of anxiety hysteria. Although we were able to analyse conscientiously the threatening symptoms of such an attack, which seemed to convince and reassure the patient, the expected permanent success failed to materialize and the next morning brought the same complaints about the dreadful night, while in the analytic session, repetition of the trauma occurred. In this embarrassing position I tried to console myself in the usual way—that the patient had a much too forceful resistance or that he suffered from such severe repressions that abreaction and emergence into consciousness could only occur piecemeal. However, as the state of the patient, even after a considerable time, did not change in essentials, I had to give free rein to self-criticism. I started to listen to my patients when, in their attacks, they called me insensitive, cold, even hard and cruel, when they reproached me with being selfish, heartless, conceited, when they shouted at me: “Help! Quick! Don't let me perish helplessly!” Then I began to test my conscience in order to discover whether, despite all my conscious good intentions, there might after all be some truth in these accusations. I wish to add that such periods of anger and hatred occurred only exceptionally; very often the sessions ended with a striking, almost helpless compliance and willingness to accept my interpretations. This, however, was so transitory that I came to realize that even these apparently willing patients felt hatred and rage, and I began to encourage them not to spare me in any way. This encouragement, too, failed to achieve much, for most of my patients energetically refused to accept such an interpretative demand although it was well supported by analytic material.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Smyrna Buluşmaları II

"Dili olsa da anlatsa..." deriz. Mekânlar, sokaklar, binalar, yapılar, yerler için. Neler yaşandığını hayal ederek ya da belki de kulaktan kulağa yayılan, yazılan hikâyelerinden duyarak.

Evet, mekânın konuşmasa bile anlatan bir dili var. Hatırlatan, unutturmayan. Ya ruhu, belleği? Meselâ neden bazı yollarda kendimizi daha iyi hissederiz? Neden bazı şehirler bize bir türlü yaramaz? Neden bazı evler soğuktur? Ya da Asklepion mesela. Bir iyileşme mekânı değil miydi, binlerce yıl önce? O antik tünellerin içindeki fısıltılardan devasa yapılara geldik günümüzde. Ya zihnimiz? Nasıl etkiliyor ve nasıl etkileniyoruz mekandan? Mekân biraz da bellek değil midir? Hatırlanan, unutulan, gönülen ve geri gelen.

Bir psikiyatri hastanesinin koridorlarından tarihin yazıldığı sokaklara, bir besteye ilham veren kaldırımlardan psikanalizin divanına, silinen tabelalardan yerleşim yerlerinin değiştirilen isimlerine, tedirgin olmaktan hasret çekmeye, velhasıl kültürden psikiyatriye mekânın ruhunu ele almak üzere ikinci buluşmamıza davet ediyoruz sizleri.

ψυχή’nin her daim memleketi, mekanı olmuş İzmir'de. 28 Şubat ve 1 Mart 2026 tarihlerinde Alsancak'ta, Fransız Kültür Merkezi'nde bir arada olmak dileğiyle.

5 Ocak 2025 Pazar

Smyrna Buluşmaları

Zamanın ruhu için “bir çağın düşünce ve duygu biçimidir” diyor Wikipedia, kelimenin Almanca kökenine (zeitgeist) vurgu yaparak. Bir çağın düşünce ve duygu biçimi, duygu ve düşünceleri… Peki günümüzün düşünce ve duygu biçimi ne? Bir tane mi? Örneğin “yabancı tedirginliği” mi bu duygu? Sosyal medya iştahı mı? Çaresizlik ve paranoya mı? Göç arayışı ve iklim endişesi mi? Terapiye gitmek mi? Kendini keşfetmek mi? Acaba o uzak savaş bir gün gelir beni/bizi de bulur diye dertlenmek mi? Artan kaygı, depresyon ve kaybolan dikkat mi? Kadınlara ne oluyor bu ruhun içinde, erkeklere ne oluyor? Ya babalar, anneler ve de çocuklar? Zamanın ruhu eskiyi öğütüp yeniyi kötürüm mü bırakıyor?

Yoksa her şeyin ortasında yeniden ve de yeniden zamanın ruhunu yakalamak mı? Peki zamanın ruhu nasıl yakalanır? Bir tane midir bu ruh? Bir çağın egemen ruhu, kimin ve kimlerin düşünce ve duygularından oluşur? Herkes için zamanın ruhu tek ve aynı mıdır?

Ve psikiyatriye, psikolojiye nasıl renk vermektedir zamanın ruhu? Çoğalan tanılar, kaybolan hastalıklar, salgına dönüşen tablolar arasında kültürden psikiyatriye kendi alanımızın dolaşıklıkları üzerinden yola çıkıyoruz. ψυχή’nin yani zihnin her daim memleketi, diyarı olmuş İzmir’de. Narkissos’tan Myrrha’ya…

15 Aralık 2024 Pazar

Sen şarkılarını söyle

Ergenlik güzeldir ama aynı zamanda zordur da… Ve kimileri için çok daha zordur. Yalpalamadan, az ya da çok sağa sola toslamadan geçilecek bir yaşam dönemi değil ergenlik. Ama tam da o yalpalama, düşme kalkma ve de yara bere içinde yürüme, hatta koşma hali nedeniyle güzel. Yine de ergenlik aynı zamanda kifayetsiz savrulmaların, önü alınamayacak kafa göz yarmaların ve altından kalkılamayan karmaşaların da diyarı. Bazıları için kayboldukları, kaybolur gibi oldukları bir dünya. Bu nedenle zor. Bazıları için ergenlik, yaşam uçurumundan aşağılara doğru yuvarlanırken tutunacak herhangi bir dal, bir kaya parçası, bir çıkıntı bile bulamadıkları keskin bir dönemeç.

Coen biraderlerin 2013 tarihli “Sen Şarkılarını Söyle” (Inside Llewyn Davis) filmi de tam buraya bakıyor: erişkinliğe geçememe sıkıntıları içinde debelenen bir geç ergenin hayatından yaklaşık bir haftalık bir kesite. Bir dayak ile başlıyor ve o dayağa giden günleri, ergenliğe damgasını vuran o yuvarlanma halini anlatmak üzere bir hafta öncesine dönüyor. Film boyunca Lleywn’in şarkılarına ve de ergenlikten erişkinliğe geçişindeki (ya da geçemeyişindeki) yalpalayan ayak izlerine eşlik ediyoruz.

Filmde temel olarak, Llewyn’in sonuna varmak üzere olduğu ergenlik uçurumundaki son metrelerini izleriz. Önceki yıllarda, yani ergenliğin önceki yıllarında var olduğunu düşünebileceğimiz heyecan, umut, bir zamanların yeni yetme iyimserliği artık geride kalmıştır. Ve anlarız ki geride kalan o günlerde Llewyn’in hayatı ve el attığı her şey sarpa sarmıştır. Zaten filmin bir yerinde, kendisinden hamile kalıp kalmadığını bile bilmediği kız arkadaşı öfkeyle şöyle seslenir Llewyn’e: “El attığın her şeyi kurutuyorsun!” Onca çırpınışa rağmen Llewyn’in yaşam kaynakları artık kurumuş gibidir: müziği, arkadaşları, dostları, babası, ablası ve iş yapmak üzere el attığı herkes.

25 Eylül 2024 Çarşamba

The Lost Daughter

Kayıp kızlar, kayıp oğullar… 

Filme klinik psikolog Şule Öncü’nün bir paylaşımında denk geldim. İyi ki de denk gelmişim… Annesi tarafından çok az tutulan ya da hiç tutulmayan çocuklara ne olur? Zihinleri nasıl şekillenir? Film böylesi bir çocuğun, artık yaşını almış bir kadının karanlık, karmaşık, acımasız, gitgelli ve sancılar yayan/yaşayan zihnini anlatıyor. 

İnsanın ilk insanından mahrum kalması, telafi edilmesi uzun zaman ve çaba isteyen kocaman bir delik yerleştiriyor insanın içine. Ve o deliği de hayat bir biçimiyle dolduruyor. Artık ne denk gelirse… Çok az örnekte güzelce ama çoğunlukla karartarak, eğip bükerek. Ve bazen de yok ederek. 

Müzikleriyle, oyunculuklarıyla, geçmişe gidip gelen görüntüleri, romanı ve öyküsüyle insanın içine işleyen bir filmmiş Karanlık Kız. Kaçırmışız ama bir gün sinemada yeniden izlemek de mümkün olur umarım. 

Düşe kalka da olsa kendini aramakta bir biçimde inat eden tüm kayıp kızlara ve oğullara…

The Lost Daughter | 2021 | yön. Maggie Gyllenhaal

*

Not: Filmin senaryosunun dayandığı roman ve yazarı Elena Ferante üzerine bir yazı da önermek isterim. Ferante, "meçhul bir yazar" olmasıyla da biliniyor.  

15 Kasım 2020 Pazar

Bir başkadır benim memleketimin terapisi!


Ne diyelim? Güzel dizi olmuş. Öyle çok abartmadan güzel olmuş. Güzel çalışılmış, güzel çekilmiş, güzel düşünülmüş. Karakterleriyle, zıtlıklarıyla, müziğiyle. Yakalamış işte bir şeyleri ve bir dizi olarak o yakaladıklarına ses verip kısa bir sürede tabii ki çıkıp gidecek gündemimizden.

Biz Başkadır’dan bahsediyorum. İşte bir iki gündür konuşulan ve kendini konuşturan diziden. Yönetmenlikse yönetmenlik, senaryoysa senaryo, kameraysa kamera, oyunculuksa oyunculuk. Ve tabii ki hallerimizse hallerimiz. Tak diye düştü gündeme. Tam da her şey sınıfsal mı değil mi diye tartışılırken! Tam da her şey psikolojiye bağlanmışken! Sermaye sağolsun.

Aklıma Paris, Seni Seviyorum filmi geldi. 2006 tarihli. 15 yönetmenin beş dakikalık kısa filmlerinden oluşan bir Paris filmi. Çoğu birbirinden etkileyicidir kısa filmlerin. Ve bazıları da çok çarpıcıdır. Loin du 16e başlıklı bölüm gibi.

Paris’te genç bir göçmen kadının herhangi bir sabahına götürür yönetmen Walter Sellas izleyiciyi. Kadının çocuğunu sabahın köründe, daha gün ağarmamışken bakımevine bırakması ile başlar Loin du 16e. Vedalaşırken İspanyolca bir ninni söylemektedir bebeğine genç, göçmen anne. Ve sonra araya yollar girer. Sokaklar, merdivenler, metro hatları, kapılar, kapılar… Kadın Paris’in merkezinde bir eve gelir sonunda. Gün ağarmıştır. Evin hanımı günün yapılacaklarını iletir ve sonra da çıkar. Göçmen kadın evin içinde dolaşır. Bir odaya girer. Odadaki beşiğe yaklaşır ve…

Ve beşikte yeni uyanmakta olan bebeğe gözü yaşlarla dolarak bakar. Aynı İspanyolca ninniyi söyler. İzleyiciyi hiç beklenmeyen ama çok da mümkün bir sonla başbaşa bırakır yönetmen. Bir Başkadırı izlerken de öyle oldu.

Senaryoyu da yazan yönetmen karşıtlıkları çok güzel yakalamış. İnsan hallerini... Daha doğrusu olduğu gibi, olabileceği gibi yakalamış. Meryem’in işine gidişi, o işin içindeki ilişkiler ağını, kendi evindeki ilişkiler ağını... Ve hepsinin ortasında bizlere göz kırpan kendi hallerimizi, Türkiye’yi. Koca bir ilişkiler yumağı olarak Türkiye’yi! Ve oradan çok da mümkün bir kesitle sunmuş bizi, bizleri, Türkiye'yi.

Hepsi çok da zorlanılmadan yakalanmış.

Ferdi Özbeğen şarkıları üzerinden de “tatlı ve farklı” geçmişimize bağ kurulmuş. Ve sonra da her şey tatlıya, sevgiye, anlayışa, hoşgörüye, taassuba bağlanmış! Sanki, biraz da mecburen...

Daha ne olsun!

3 Mayıs 2020 Pazar

Salgından sonra size çok iş düşecek!


Herkes böyle söylüyor. Bileni, bilmeyeni, yaşlısı, genci, sağlıkçısı, sağlıkçı olmayanı. Yani salgın geçtikten sonra herkesin “bozulan psikolojisi” için yardım arayacağını ima ediyorlar. Bu aralar kiminle karşılaşsam aynı şeyi söylüyor. Bize çok iş düşecek! Orası kesin.

Yaşadığı sıkıntıyı yumuşatmak ya da iğnelemek için işi dalgaya vurup “Müşteriniz artacak!” diyen de oluyor ama kamuda çalışmanın rahatlığıyla oradan da yırtıyoruz. Halen “hasta” görüyoruz. Tabii ki kimileri “hasta” dememize de uyuz oluyor. Danışan onlar, danışan! Öyle diyorlar, öyle dememizi istiyorlar. Olur, neden olmasın. Her şey olur. Piyasa bu, her şeyi değiştirir. İnsanın dili ne ki!

Ama işte bu aralar karşılaştığım herkes “size çok iş düşecek” diyor. Haklılar mı? Olabilirler. Tam bilemiyorum, içeriden dışarısını görmek bazen zor oluyor. Ve tabii ki zor zamanlar, zor duygular ortaya çıkarıyor. Bilim bunu söylüyor, açık ve net. Ama zor günler başımızdan ne zaman eksik oldu ki? Benim aklıma da bu soru geliyor.

Geride bıraktığımız hangi yıl kolaydı mesela? 2000’ler mi? Düşünüyorum… Bu günlerden bakınca hakikaten daha iyiymişiz. Nereden geldiğini bilmesek de bir para varmış mesela piyasada, herkese az biraz düşüyormuş ondan. Güzel aldırmazlık yılları! Avrupa hayalleri falan bayağı bir pembe dizi gibiymiş. Gözleri sağlam boyuyormuş o hayaller. Sağı bilemem ama soldan soldan acayip teorik çıkarımlar kasılıyormuş o pembiş siyasi pozisyonlar için mesela. Hey gidi günler, hey!

Sonrası ise mâlum. Yokuş aşağı iniş!

Öyle mi?

Aklı olan yutmaz bunu, yani “Her şey iyi gidiyordu ama sonradan inişe geçtik!” masalını. Yutmaz ve sorar: Öncesi çıkış mıydı? Bana sorarsanız pek değil. Hep iniş, hep! Yani yaşadığımız o yıllar, çıkarken bile hepimizi hep aşağıya indiren yıllardı. Yıldızımızın parladığı günler, yıllar değildi onlar. Alâkası olmadı!

Ama geldi, geçti. Sene oldu 2020!

26 Nisan 2020 Pazar

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Polonya beni hep sıkmıştır. Öyle gidip gördüğüm için falan değil. Çocukluk mirası diyelim. Çünkü herhangi bir alakamın olmadığı bu ülkenin iki hikâyesi vardır bende. Kestirme sonuçlara vardığım iki hikâye. Gerçi kestirme sonuçlar iyi değildir; önyargılara yol açar, önyargılar da gereksiz hatalara. Ama bazen kestirme sonuçlar tüm uzak sonuçları da öngörebilir. Belli olmaz.

Polonya beni iki sebepten ötürü sıkmıştır. Birincisi papa ile ilgili. Papa John Paul'le ilgili...

Şimdilerde unutuldu gitti rahmetli ama o zamanlar yani ben çocukken çok ünlüydü. Bir Reagan, bir Gorbaçov, bir bizimkisi ve bir de o vardı sanki televizyonda. Sabah akşam çıkardı. Uğradığı suikast, suikastın failinin bizim buralardan olması, kaçabilmesi, yakalanması, suikast girişiminin neden yapıldığı, ne olduğu, bağlantılar, delilikler vs. vs. Bunların hepsi birer muammaydı ama sabah akşam televizyona çıkan bu papa Polonyalıydı. Açıkçası uyuz olmuştum adama ve de ülkesine. Zaten Doğu Bloğu dedikleri bir ülkeden neden papa seçmişlerdi ki? Ne bileyim, Arjantin falan varken neden papalı ülke Polonya'ydı ki? Yoksa papa içeriden satın mı alınmıştı? Bana göre falso daha oradan başlıyordu, satın alınmadan ve de satılık olmaktan. Ve bir de tüm o belirsiz işlerin ortasında sevimsiz, soğuk birine benziyordu.

Polonya konusunda beni bezdiren ikinci isim ise Lech Walesa'ydı. Ona da gıcık oluyordum, çünkü televizyon, gazeteler onu bir işçi önderi, demokrasi kahramanı olarak ermiş mertebesine çıkarırken aynı günlerde ne bileyim Güney Afrika'dakileri, Zonguldak'takileri vatan haini ilan ediyordu hepsi. İnsan çocuk da olsa "Hayırdır? Bu kayırma da nereden geliyor yahu? Nasıl bir hizmeti var ki bu posbıyığın?" diye sormadan edemiyordu.

Düşünsenize TRT izliyorsunuz, hatta sadece TRT izliyorsunuz (zaten o günlerde tek bir kanal var, bilemediniz iki) ve önce bu Walesa çıkıyor, alkış kıyamet kopuyor. Sonra bizim gariban madenci çıkıyor: Pis anarşist! Herifin bir yerden kesin sağlam torpili vardı ve o sevimli, gevrek, Katolik gülüşüyle çok popülerdi. Ve ben daha o ön ergen günlerimden itibaren popüler olan herkese gıcık olmayı huy edinmiştim. Walesa sağolsun!

Sonra büyüdük. İşte biliyorsunuz, duvar falan yıkıldı. Demir perde eridi. Ben tabii ki o zamanlar halen ön ergenlikteyim. İçimde kıpırtılar var ama öyle siyasi bir kimliğim falan yok. Nereden baksanız derli toplu bir dünya görüşü için en az sekiz yılım falan vardı daha önümde. Bir erişkin müsveddesi olarak etrafımda olup bitenleri kendimce kaydediyor ve işliyorum. O kadar! Ama Polonya’yı çoktan işe yaramaz bir yer olarak bellemiştim.

12 Nisan 2020 Pazar

Alışmakla şok olmak arasında bir yer değil, başka bir yer


Rüya gibi. Kabus gibi. Sürreel bir film gibi. Evet öyle, ama...

Ama bize gereken alışmakla, şaşırıp kalmak arasında bir yer değil. Başka bir yer, başka bir bakış. Başka bir anlayış. Hatta anlayış falan da değil, basbayağı başka bir mücadele. Bize gereken bu. Ama işi yokuşa sürüyoruz, o ayrı!

İnsan, kendisinin ve çevresinin olan bitene uyum sağlama, adapte olma ve kabullenme yeteneğine şaşırıyor. Hani ışık hızıyla her şey geride kalıyor gibi. Bir ay önce neredeydik, şimdi nerelerdeyiz? Korktuğumuz yere doğru gittikçe korktuğumuz yeri de, korktuğumuz yere doğru gittiğimizi de unutuyoruz. Ve sonra önümüzde yeni bir yer beliriyor ve hafızası olmayan bebekler gibi sevinerek o yeni yere doğru yuvarlanıyoruz.

Halimiz öyle olunca düşünmeden edemiyorum, şu büyük psikiyatrist, Elisabeth Kübler-Ross, kayıp ve yasın kuramcısı, yoksa haklı mı diye? Ne kadar da “evrensel” bir teori atmış ortaya! Bu kadar mı tıkır tıkır işler bir kuram, her koşulda ve her ortamda! Yuh! İnsan davranışına dair çağlar, yıllar ve yollar boyunca geçerli, böyle kaç teori vardır ki? Haklı mı ki acaba?

Mesela şok evresini geride bırakıp inkâr evresine mi geçiyoruz? Her şey böyle açıklanabilir mi? Mesela Cuma gecesi yaşanan panik!? Evrensel ve zamandışı bir kuram ile açıklanabilir mi? Yas kuramı ile. Mesela yas, bin yıl önce de böyle miydi? Olan biteni bir kaç günde kabullendiğimize göre öyle olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan.

Ama, cık! Değil!

Bir ay önce o ilk kişinin hastalanmasıyla toplumca hastalar olmuştuk. Endişeler sarmıştı bizi. Telaş ve evham. Ama şimdi binler hastalanıyor, biz sessiz, sakin bekliyoruz.

Neyi?

Onbinlerin hastalanmasını. Ve sonra da ona uyum sağlamayı. İşte bunları bekliyoruz.

10 Nisan 2020 Cuma

Selfitis ya da kapitalizmde sosyal olmak!


10 yıl önce söyleseydik... Ama pek inanmazdık: Sosyal medya, çeşitli halleriyle kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkinin temel platformu olmaya doğru gidiyor. Bir taraftan bir bilim-kurgu filmi sahnesinde gibiyiz. Gerçek hayatlarımızda yalnızlaştıkça ve çözüldükçe sanal hayatlarımızda daha kalabalık ve kolektif hale geliyoruz.

Toplumun geniş kesimlerinin zihin dünyalarını birleştiren, ortaklaştıran sıra dışı olaylar ya da felaket günlerinde bu sanal bir aradalık hali daha belirgin hale geliyor. Ve yıllar içinde önümüze çıkan her yeni olayda, özellikle de Arap Baharı’ndan bu yana (hatırlayın, o baharı aynı zamanda twitter devrimi olarak ilan etmemişler miydi?) bu belirginleşmenin dozu artıyor. Sosyal medya toplumla, toplumsal olaylarla ilişki kurmanın neredeyse temel alanı haline geliyor.

Ama sadece “sosyolojik” bir durumla karşı karşıya olmadığımız ortada. Aynı zamanda psikolojik bir durumla da karşı karşıyayız. Hatta sosyal medya neredeyse baştan sona psikolojik bir soruna dönüşmüş durumda: linçleriyle, beğeni alma telaşıyla, takipçi edinme baskısıyla, sürekli yazma stresiyle, dışında kalınca ortaya çıkan huzursuzluğuyla, trendleriyle. Neredeyse psikiyatrik bir hastalık tarifi gibi!

Sosyal medya herkesin seraplar içinde kendi vahasını aradığı uçsuz bucaksız bir çöl gibi. Bireyler son güçleriyle, canhıraş o vahaya varmaya çalışıyor. Siyaset de orada kuruluyor tabii ki. Egemeninden muhalifine, basit atışmalardan en kritik konulardaki açıklamalara kadar sosyal medya (hatta sadece ve sadece Twitter) kullanılıyor. Sol da orada devrimi, muhalifliği arıyor. Ama bu yazının konusu sol değil; sosyal medyanın psikiyatrik yanı: Sosyal medya kullanımı psikiyatrik bir sorun olabilir mi?

22 Mart 2020 Pazar

Limbik kapitalizmden dümbük kapitalizme geçişin sancıları!

Bence meseleyi Sovyetler’in çözülüşünden başlatmakta fayda var. Yani tüm bu geçiş sancılarını. Araya Körfez savaşlarını, İkiz Kuleleri, Afganistan işgalini, Çin’in devasa bir fabrikaya dönüşümünü ve Trumpgillerin iktidara gelişini yerleştirebiliriz. Salgın da bu sürecin şimdilik son halkası gibi. Koca bir tarihin parçası. Şok üstüne şok tarihinin!

Kapitalizmin orada, yani toplumları “şoke” eden olaylarda kalıp kalmayacağı ise nereye gideceğini bilen bir öznenin güç ve onay kazanıp kazanamamasına bağlı. Bu kadar yalın ve net.

Yoksa yaşanabileceklerin çapı çoktan açığa çıkmış durumda. “Şoklardan şok beğenin!” diyorlar. Daha ne desinler! Ama belli ki kapitalizm, 50 yıllık dönemini bu salgın şokuyla kapatıyor. Bir anlamda limbikten dümbüke geçerek...

Nedir limbik kapitalizm? Cevap bir beyin bölgesi ile ilgili: Limbik sistemle.

Bu bölgeye, insanı insan yapan bir beyin bölgesi de denebilir. Gerçi tüm memelilerde var ama insanda önemli ve farklı bu sistem. Oldukça hayati bir öneme sahip, evrimsel bir yanı var ve daha çok “canlılıkla, yaşıyor olmakla” ilgili. Yani bir tür “hayatta kalma” bölgesi. Canlılığın sınırı. Zaten limbik de “limbus” ile ilişkili. Yani kelime olarak sınırla, sınır olmayla ilişkili. İnsanın ve canlılığın sınırıyla.

Mesela ödül, haz orada. Doyum, başarı ve keyif de orada. Vaatler, hayaller, serüvenler de orada. Kırılmalar, vazgeçişler ve kabullenişler de...

İşte kapitalizm, hep bu bölgeye seslendi, hep bu bölgeyi aktive etti: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” mesela tam da limbik bir seslenmedir. Hem de çok!

9 Şubat 2020 Pazar

Bozuk psikoloji!


Haftanın ruhunu anlatan bir kare olarak önümüze düşüverdi dün Hatay’da kendini ateşe veren babanın fotoğrafı*. Çığ altında kalanları kurtarmaya giderken çığ altında kalabilen, uçağı havada değil yerde düşebilen bir ülkenin insanlarıyız ya bembeyaz bir sis bulutunun içinde yere kapanmış o insanda kendimizi buluverdik hızlıca. Daha hikayesini bile bilmeden biz de yandık, biz de kahrolduk.

Çocuklarım aç!” diyen bir baba kendini ateşe vermişti ya biz o aç çocuklardık sanki. Sanki o babaydık her birimiz. Sanki o duman bulutunun ortasında, tek başına yere kapaklanan “biz”dik. Fotoğraf, içimize işledi, içinizdekilere ses oldu. Halimizi anlattı: “tek başına” kalmış çaresizliğimizi ve başımıza gelen afetleri.

Sonra fotoğrafın haberine ve açıklamalarına baktık. Başka bir şeyler duymak ister gibi. Ama fotoğraftaki sise, dumana daha çok battık.

Haberlerde, açıklamalarda kendini ateşe veren kişinin aldığı sosyal yardımlara ve “psikolojik rahatsızlıklarına” vurgu yapılıyordu. Sanki yapacak bir şey yoktu. Yoksulluk ve “bozuk” psikoloji kurulu bir zemberek gibi işlemiş ve “tüm çabalara” karşın o fotoğraftaki görüntüyü, hiç de arzu edilmeyen sonucu ortaya çıkarmıştı. Hepsi buydu!

Doğrudur, ülkemizde o tanımlamalarla yaşayan 20 milyon insan var: Sosyal yardım alan, hayatı yokuş aşağı inen, bir türlü toparlayamayan, boşanan, göç eden, içeri giren, psikolojik rahatsızlık yaşayan... O fotoğraftaki baba da onlardan birisiydi işte. Anlaşılan o ki “ikna edilmeye” çalışılmıştı. “Tamam, iş bulacağız” denilmişti. Ama “çocuklarım aç” diyen baba durmamıştı. Milyonlar duruyorken o durmamıştı ve durdurulmamıştı! Ve sonrasında da içimize işleyen o kareyi ortaya çıkaran anlar yaşanmıştı.

10 Kasım 2019 Pazar

Her şey çok açık değil mi?


Ahkâm kesmek anlamsız. Ve hatta aptalca.

Ama geçen hafta şöyle bir şey yazmıştım: “psikolojiden, psikiyatriden çok şey bekleniyor.” diye. Tam da bu sözün üstüne toplumu, bizleri sarsan her yeni olayda psikiyatrik bir şey çıkıverdi. Ayrımcılık, yoksulluk, yalnızlık, otizm ve intiharlar giriverdi gündemimize.

Yine aynı yazıda “Türkiye toplumu psikolojikleşmiştir” diye de eklemiştim. Ama bir yanı eksik kalmış bu söylediğimin. Hafta boyunca yaşananlardan sonra bu eksiği anladım. Şimdi düzeltmeliyim söylediğimi: Türkiye toplumu örgütsüzleştiği, köklü bir değişimi hedefleyen bir siyasetle buluşmadığı ölçüde psikolojikleşmiştir.

Psikoloji fazlalığının yanı başında siyaset eksikliği var. Ve sorun da burada. Tekil insanların ölümü tercih etmesinin siyasetsiz kalmalarıyla ilişkisi var demiyorum. Bireylerden değil toplumdan bahsediyorum.

Yine de bu kadar çok işaretin üst üste geldiği bir kesitte ahkâm kesmenin, laf söylemenin hem sınırı hem de yabancılaştırıcı bir etkisi var. Ispanak arasına karışan otlardan üst üste gelen ölümlere kadar üzgünüm, üzgünüz. Hepsi bu.

Yine de bu üzülmenin de her yanı örgütsüzlüğü anlatıyor.

20 Ekim 2019 Pazar

Trump’ın jileti, antisosyalin mektubu


Geçtiğimiz hafta içinde yaşanan ve birbiriyle yakından uzaktan alakası olmayan iki olay kişilikle, akıl sağlığıyla açıklanmaya çalışıldı: Trump’ın mektubu ve İzmir’de genç bir hekime yönelik jiletli saldırı. İkisinde de toplumsal/insani ve diplomatik sınırları delip geçen bir tanımazlık ve hatta antisosyallik hemen göze çarpıyordu. Daha önce benzer olaylar, durumlar pek yaşanmamış olunca da kişilikler ve etrafındaki tartışmalar kolayca öne çıktı.

Özellikle “mektup" olayında bir çok kişi daha ilk andan itibaren ABD başkanı Trump’ın kişiliğini, akıl sağlığını konuşmaya başladı. “Yaşanan bir arızaydı, diplomatik teamüller aşılmıştı, böyle bir çiğlik ve toyluk daha önce hiç görülmemişti, adam resmen sıyırmıştı” gibi gibi. Bu feryat figan bir tek Türkiye’den yükselmedi. Özellikle Çarşamba akşamı Amerikan kongresinde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında yapılan toplantıdan sonra Batı’dan da benzer sesler yükselmeye başladı. Hatta önce oradan geldi: “Böylesi satırları ancak aklı başında olmayan birisi yazar” diye duyurdular tüm dünyaya şu meşhur mektubu. Trump’ın hâli hâl değildi! Demokrat kongre üyeleri küçük dillerini yutarak ayrıldılar, Suriye üzerine yapılan o toplantıdan.

Doğrudur, olan bitenlerin kişiliklerle ilgili bir yanı var. Bunu görmemek mümkün değil! Ama kişilik öyle bir şey ki belli bir açıdan bakarsanız tüm hayatın aslında kişilikler üzerine kurulu olduğunu düşünebilirsiniz. Kişilik her insanın kendi, özgün rengidir; her ilişkiye yön verir, şekil verir, biçim verir. Örneğin bir insan kişiliğinin sınırları ölçüsünde “arkadaşlık, dostluk ya da saldırganlık" yapabilir. O sınırlar ölçüsünde ilişkiler kurabilir. Tabii ki bu sınırlar siyasi "liderlik" için de geçerli. Kişinin yaptığı liderlik, arkadaşlık, yol göstericilik ya da öfke dışa vurumu ister istemez kişiliğinin rengini taşır.

Ama kişiliğin de bir sınırı var. Günümüzde egemen siyaset "güçlü" figürlerin etrafına daralmış olsa da koca bir ekonominin döndürülmesinden bahsediyoruz. Her sabah yeniden tıkır tıkır işlemeye başlayan dişlilerden bahsediyoruz. Kişilik bu dişlilerden sadece birisi olabilir, hepsi değil. Yani siyaset tek bir figüre, isme daralmış olsa da arkasında koca bir düzenek var. Çoğu zaman o koca düzenek bastırıyor zaten, "ilerle, atıl, saldır, yırt, parçala" diye. Çok az örnekte ise kişiliğin sesini, rengini duyuyoruz olup bitenin içinde. 

15 Eylül 2019 Pazar

Zekâ testi ve ötesi


Okullar açıldı. Okulların açıldığı gün de Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un Milliyet’e verdiği bir söyleşi yayınlandı: “Eğitimin kozmik odası: e-rehberlik” adıyla [1]. Kozmik oda denince artık memleketimizde ayrı anlamlar doğuyor. 'Sır perdesi' aralanmış gibi oluyor.

Bakan Selçuk Milliyet’e yaptığı açıklamada öğrencilerin yetenek ve becerilerinin tespiti çalışmaları kapsamında 800 bin kadar öğrencinin zekâ taramasının yapıldığını belirtiyordu. Ve bir de “müjdeli” bir haber veriyordu: “ASİS dediğimiz yerli zekâ ölçeğiyle ve başka tarama testleriyle bunu yaptık ve önümüzdeki 2-3 yıl içerisinde bütün Türkiye’deki taramayı bitireceğiz.

Birçok haber kaynağı bakanın bu ifadelerini “tüm çocuklara zekâ testi yapılacak” diye verdi. Ve fikre, anında çeşitli itirazlar gelmeye başladı: “Teste siz gidin kabineden başlayın” diyenler mi istersiniz yoksa “çocuklarımızı fişlemenize izin vermeyeceğiz” diye duruma şüphe ve kuşkuyla yaklaşanları mı? 'Zekâ testi' önerisi geniş bir kesimden tepki çekti ve sanırım bakanın tam olarak ne dediği de arada kaynadı gitti.

Aşağıda daha ayrıntılı yazdım ama mümkünse tüm çocukların zihinsel gelişimlerinin izlenmesinden ve erken müdahale olanaklarının kaçırılmamasından yanayım. Bu, zekâ testi istediğim anlamına gelmiyor. Daha bütüncül bir tarama ve izlem gerektiğini düşünüyorum. Çünkü zekâ zihinsel gelişimin sadece bir yönü. Karmaşık. Gelişmeye de körelmeye de açık. Yani değerlendirilmesi ancak başka değerlendirmelerin içinde bir anlam taşıyor. Tek başına yetmiyor.

Ama bakanın dile getirdiği taramayı önemsedim ve konu da ilgimi çekti. Biraz araştırdım…

7 Temmuz 2019 Pazar

Dümdüz bir psikoloji


Kitle psikolojisi denince insanın aklına önce Gustave Le Bon geliyor. Fransız sosyal psikolog, sosyolog ve fizikçi. Tipik bir 19. yüzyıl sonu bilimcisi, düşünürü: Parlak, derinlikli ve düzenin sağlam bir temsilcisi. İngiltere’de yaşasaydı kesin “sir” ilan edilirdi ama Fransa’da Légion d'honneur verilmemiş kendisine. Gerçi ihtiyacı da olmamış. Hep çok yazar, çok satar ve çok konuşulur olmuş.

En meşhur kitabı “Kitlelerin Psikolojisi”. Diğerleri artık pek bilinmez. Ama İslam’dan sosyalizme kadar her şeyin psikolojisini de yazmış Le Bon. Hatta bir fizikçi olarak (evet, 1890-1910 arası [hatta daha öncesi] böyle bir dönem; aynı zamanda hem psikolog, hem sosyolog hem de fizikçi oluyormuş insanlar) maddenin evrimi üzerine de yazmış ve yazdığı kitap kısa sürede 12 baskı yapmış.

Bizi ilgilendiren kısmı ise kitlelerin, kalabalıkların psikolojisi üzerine yazdıkları. Bir söylentiye göre kitabı aslında önce bir rapor olarak Paris polisi için kaleme almış. İşte kitleler [siz bunu işçi sınıfı, yani zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar olarak okuyun] nasıl davranır, neden taşkınlık yapar vs. diye. Ama çok ilgi görünce basılı hale getirmiş. 1895’te. Komün’den 14 yıl sonra. Zaten kitapta Le Bon’un komün ve kitle (siz bunu artık tabii ki proletarya olarak okuyorsunuzdur) alerjisi hemen hissedilir. Le Bon, ayaklananları hiç sevmemiş.

16 Haziran 2019 Pazar

Emekçi çocukları için psikoterapi: Susam Sokağı*

Diyeceksiniz ki “Ne alakası var?” Ama var.

Psikiyatri tarihi sadece piyasacı işlerden ibaret değil. “Halkçı” bir tarihi de var psikiyatrinin. Hem de öyle böyle değil. Bayağı derin ve de etkili. Geniş halk kesimleri için yapılmış birçok psikoterapi girişimi var. Düzene uyumlulaştıran, acıları katlanır kılan değil, boyun eğmemeye anlam kazandıran.

Susam Sokağı belki tam olarak psikoterapi sayılmayabilir, bir televizyon programı olduğu için. Ama arkasındaki hikâye tam da “Halk için psikoterapi nasıl olabilir?” sorusuna yanıt veriyor. Şöyle ki.

Nisan 1968’de Martin Luther King öldürülür ve öldürülmesi Amerika’nın siyahî nüfusunda derin bir yasa, aynı anlama gelmek üzere de siyahların hakları için süren mücadelede bir farklılaşmaya yol açar. King’in öldürülmesi artık herkes için, yani mücadeleden uzak duran siyahlar için de ayağa kalkma çağrısı olur. Bunlar arasında tabii ki psikiyatristler de vardır.

O dönemde siyahî psikiyatristler Amerikan psikiyatrisinin içinde neredeyse hiç temsil edilmemektedir. Dile getirilmeyen bir ayrımcılık süregitmektedir. Bir grup psikiyatrist ise bu duruma tepki gösterir ve “Amerika’nın Siyahî Psikiyatristeri” adıyla bir araya gelirler. King’in öldürüldüğü günlerde Amerikan psikiyatrisi içindeki örtük ırkçılığı ve bu yetersiz temsili dile getirmeye karar verirler.

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Stanford Hapishane Deneyi: Sonuçları manipüle mi edildi?

Stanford Hapishane Deneyi temel psikoloji derslerinden tutun da siyasetten, sinemaya kadar hemen her yere girmiş oldukça “ünlü” bir deney. Ancak arşivlerden çıkan yeni ses ve video kayıtları deney sonuçlarının abartıldığına ve deneyin baştan sona manipüle edildiğine işaret ediyor. Kayıtlar gardiyan rolüne giren öğrencilerin bizzat deneyi yürütenler tarafından yönlendirildiğini gösteriyor.

Stanford Hapishane Deneyi, ünü psikoloji biliminin sınırlarının dışına taşmış sosyal deneylerden. 1971 yılında Amerika’da gerçekleştirilen ve birçok filme, belgesele, tartışmaya da esin kaynağı olan bu deney insanın özünün hiç de iyi olmadığını anlatmak için kullanılan bir klasik halini almış durumda. Psikoloji tarihinde oldukça sarsıcı bir yere sahip olan deney kendilerine yetki verilen bir grup eğitimli insanın süreç içinde bulundukları rol dolayısıyla otoritelerini şiddet uygulamak üzere kullanmalarına dayanıyor.

Bir tarafıyla üst denetimi olmayan yetkinin sınırlarını nasıl da aşabileceğine işaret ederken bir tarafıyla da örtülü bir anti-komünist anlatıya sahip: çünkü deney tam da emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ni ve Demokratik Almanya gibi sosyalist ülkeleri “totaliter” rejimler olmakla suçladıkları döneme denk geliyor. Ve bu suçlamanın psikolojik altyapısını da bu deney sağlıyor: otoriteye boyun eğmek sıradan insanı bile otorite delisi yapar ve gözünü her şeye kör eder!

Bu deney anti-komünist propagandaya güçlü argümanlar sağlaması nedeniyle psikoloji tarihi içindeki yerinin de ötesinde bir üne kavuşmuştu. Yeni yayınlanan arşiv kayıtları ise deneyin baştan itibaren yönlendirildiğine ve sonuçlarının bizzat deneyi düzenleyenler tarafından abartıldığına işaret ediyor.

16 Aralık 2018 Pazar

CIA'nin enteresan köpekleri


Geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız bir “bilgi” yayınladı. “Bilgi edinme özgürlüğü” çerçevesinde verilen bir dilekçeye istinaden “zaman aşımına” uğramış bir devlet sırrı açıklandı.

Kapitalist devletlerin böyle güzellikleri var. Bazı bilgiler zamanla aşınıyor ve onlar da “biz vaktinde şöyle şeyler yapmıştık” diye gönül rahatlığıyla yayınlıyorlar. Medya ise bazen “ay ne fena!” diye veriyor bunları, bazen de “vay arkadaş, zamanında neler olmuş” aymazlığıyla.

İşte bu yeni açıklanan bilgiye göre CIA, bir zamanlar, beyinlerine yerleştirilen alıcılarla köpeklerin davranışlarını uzaktan kontrol etmeyi denemiş. 1963 yılında yürütülen bu “çok gizli” (top secret) araştırmaya göre “araştırmacılar” önce köpekleri başlarına geçirilen plastik alıcılarla kontrol etmeye çalışmışlar. Ama olmayınca altı köpeğin kafatasına, derinin hemen altına, ameliyatla elektronik bir aygıt yerleştirmişler. Ve beyinde bazı bölgelere uzaktan uyarılar göndermeye çalışmışlar. Sonra da hareketlerini yönlendirmişler.

Bu bilgi, geçtiğimiz günlerde The Black Vault (kara kutu) sitesinde açıklandı. Sitenin yürütücüsü John Greenvauld kendini zaman aşımına uğrayan devlet belgelerini incelemeye adamış bir Amerikalı. Böyle ilginç birisi. Grenvauld, CIA’nin davranış kontrolü üzerine yaptığı tüm araştırmaları, CIA tarafından hazırlanan raporları da sitesinde veriyor.

Sitesinde, Amerikan devleti tarafından her gün erişime açılan ya da kendisinin üret karşılığı talep ettiği binlerce belgeyi inceliyor ve çarpıcı, ilginç ya da “önemli” olanları yayınlıyor. Kendi ifadesine göre Greenwald köpekler üzerine yapılan CIA deneyinin 20 yıldır peşindeymiş. Ve en sonunda CIA’nin köpeklerine ulaşmayı da başarmış.

14 Ekim 2018 Pazar

Rezilyıns


Kelimeyi ilk ne zaman duydum tam hatırlamıyorum ama herhalde bir 10 yıl olmuştur. Resilience, yani esneklik, dayanıklılık. İlk duyduğumdan bu yana ise aklımda başlıktaki gibi yankılanır bu kelime, yani rezil-yıns olarak.

Metalurjiden nanoteknolojiye kadar birçok yerde kullanılan bir kavram rezilyıns. Psikiyatri ya da psikolojide ise “zihinsel esneklik/dayanıklılık” olarak kullanılıyor. Yani bir anlamda zorluklara dayanma gücü olarak. Yani hayatın sizi yıkamaması: dış etkilere ve değişime esneklik gösterebilmeniz, değişimin yarattığı koşulları, çok fazla değişmeden içselleştirebilmeniz.

İngilizce sözlükler anlamını “zor ya da kötü bir şey yaşadıktan sonra yeniden mutlu, başarılı vs. olabilme” olarak veriyor. Düşüp yeniden ayağa kalkabilmek olarak da düşünebiliriz bu durumda. Ama Türkçede kelimenin tam bir karşılığı yok. Mesela “mukavemet” demiş birileri, çok güzel bir karşılık denemesi olarak. Kesin mühendislik kökenlidirler. Mukavemet diye bir dersleri vardı, hatırlarım. Ama bizim alana pek uymaz böyle mekanik işler. Terimler de.

Öte yandan “belini doğrultmak” olarak da anlaşılabilir belki. Ama bu sefer de bizim buralara uymaz. Çünkü bizim coğrafyada bir kere eğildi mi, büküldü mü insan hep eğreti kalıyor, toparlayamıyor. Belki de bu nedenle böylesi bir kelimeye hiç ihtiyaç duyulmamış ve bir karşılığı ya da en azından yakın anlamlısı da olmamış. Ama zorlarsak “hacıyatmazlık” da diyebiliriz. Neden olmasın!