30 Aralık 2018 Pazar

Sası bir yılın ardından...

Ressam Namık İsmail'in 1919 yılında Kurtuluş gazetesi için çizdiği Karl Marx çizimi.*


Gerçi insanın yeni yılı kutlayası gelmiyor ama madem 18’den 19’a geçiyoruz en azından geride kalanı nasıl hatırlayacağımızı düşünebiliriz. Hatta “Hatırlayacak mıyız?” diye de sorabiliriz. Çünkü serbest çağrışımla düşünürken 2018 için aklıma “sası” kelimesi geliyor: Tatsız, renksiz, ruhsuz anlamında. Öyle bir yıldı sanki 2018. “Hatırlayacak mıyız!” sorusu oradan geliyor.

Hâlbuki bazı çok önemli yıldönümleri vardı geride bıraktığımız şu yılda. Mesela Mayıs 68’in 50. yılıydı 2018. Tüm o şamatalı tarihe rağmen ne kadar da sönük geçti anmalar, kutlamalar. Sanki tedavülden kalkmış bir 68 vardı 2018’de. Tüm o laforizmalardan geriye kala kala Macron kaldı ya!

Ve Mayıs 68 ile bağlantılı bir diğer yıldönümü de psikiyatri tarihindeydi: 2018, Avrupa’da akıl hastanelerinin kapatılmasını simgeleyen ya da başlatan Basaglia Yasası’nın 40. yılıydı. Başını psikiyatrist Franco Basaglia’nın çektiği bir hareket, on yıla varan mücadelenin sonunda, İtalya’da çıkan yasa ile akıl hastanelerinin kapatılmasını ve kronik psikiyatri hastalarının toplum içinde, yaşamdan kopmadan tedavi olmasını sağlamıştı. Tüm bu yasa serüveninin arkasında ise eklektik yapısıyla İtalyan solu vardı. İçinde demokratından Maoistine, katoliğinden İtalyan Komünist Partisi’ne herkesin yer aldığı bir hikâyedir Basaglia Yasası. On yıllar sonra sonu birçok hizmet kaleminin özelleştirilmesiyle biten demokratik bir hikâye!

Mayıs 68 ve Basaglia tarihin salınımı içinde bir kutbu simgeliyorsa tam karşısında da bir başka kutup vardı. İzleri Marx’ın hayatına kadar sürülebilen bir kutup. İşte bu kutbu 2018’de 100 yılını geride bırakan Yunanistan Komünist Partisi tarihinde de bulmak mümkün. Militan ve inanmış bir partinin, bir çizginin 100 yılı geride kaldı. KKE’nin mücadele tarihinde uzlaşı, çok renklilik, işbirliği karşısında sabır, ısrar ve netlik arayışını bulabiliyorsunuz. Sası olmayan bir şeyleri. Tıpkı Marx’ın hayatı gibi.

2018’de Marx’ın 200. yaşını geride bıraktık. Birçok kutlama yapıldı bu özel yaş için. Ama iki tanesini yeniden hatırlatmak isterim: Wilhelm Liebknecht’in “Karl Marx: Biyografik Anılar” kitabının yayımlanmasını ve Madde, Diyalektik ve Toplum dergisinde hazırladığımız Karl Marx dosyasını.

23 Aralık 2018 Pazar

Hacettepe Çıkmazı


Aslında tam olarak bir çıkmaz da sayılmazdı. Hacettepe’den Hamamönü’ne çıkılan bir sokaktı. Biraz yan yatmış ama yıkılmamak, ayakta durmak için birbirine yaslanmış eski binaların arasından kıvrılır ve sonunda dar bir geçitle ana caddeye açılırdı. Korna seslerinin tüm hayatı bastırdığı iki cadde arasında uzanırdı. Talatpaşa’yı Dumlupınar’a bağlardı. Ya da Dumlupınar’ı Talatpaşa’ya. Bir nevi, tarihi bir kısa geçitti yani.

Adı Sarıkadın Sokağı’ydı. Nam-ı diğer öğrenci sokağı. Ekmek arası patates kızartması yediğimiz bir sokak. Öğrenciyiz tabii ki ve yurtta kalıyoruz. Hacettepe Merkez Kampüsü yurtlarında.

Üç blok var: A, B ve C. Tıp Fakültesi için C blok ayrılmış. Herkesin ders çalıştığı bir blok yani. Çalışma salonlarında bazı kişilerin sabit yerleri var. Masanın, sandalyenin üstünde isimleri yazıyor, başkası oturamıyor. Çünkü molalar dışında hep salondalar. Bir nevi orada yaşıyorlar. Tıp için.

Ben ve benim gibiler ise pek hazzetmiyor bu gömülme halinden. Ders, bilim falan sevmediğimizden değil ama ders merkezli bir hayata mesafeliyiz. Bir yandan tıp okuyup bir yandan da hayatı kaçırmama derdindeyiz. Daha doğrusu doludizgin yaşayıp aradan tıbbı da çıkarma telaşındayız. Ama yapacak bir şey yok, tüm her şeyin arasında tıp da bazen kaçabiliyor.

Çalışma salonlarına nadiren uğruyoruz. Ama vaktimizi öğrenci sokağının bir kısmını dolduran kafelerde king oynayarak da geçirmiyoruz. Başka bir kafa var bizlerde. Hatta birbirimizi bile bilmeden o başka kafalarda yaşıyoruz. O kafeler ise başka türde bir çalışma salonu. Sigara, avarelik ve lagara lugara! Bize sorarsanız hepsi aynı yere çıkıyor: Düzene uygun kafalara!

C bloktakilerin önemli bir kısmı tıp çalışma salonlarından B bloktakilerin önemli bir kısmı ise king çalışma salonlarından mezun oldu. Tabii ki C bloktan bazı öğrenciler de vardı king ming masalarında. Onlar da kâğıt oyunları kralı olarak diplomalarını aldılar. Bir nevi yan dal uzmanlığı yani.

16 Aralık 2018 Pazar

CIA'nin enteresan köpekleri


Geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız bir “bilgi” yayınladı. “Bilgi edinme özgürlüğü” çerçevesinde verilen bir dilekçeye istinaden “zaman aşımına” uğramış bir devlet sırrı açıklandı.

Kapitalist devletlerin böyle güzellikleri var. Bazı bilgiler zamanla aşınıyor ve onlar da “biz vaktinde şöyle şeyler yapmıştık” diye gönül rahatlığıyla yayınlıyorlar. Medya ise bazen “ay ne fena!” diye veriyor bunları, bazen de “vay arkadaş, zamanında neler olmuş” aymazlığıyla.

İşte bu yeni açıklanan bilgiye göre CIA, bir zamanlar, beyinlerine yerleştirilen alıcılarla köpeklerin davranışlarını uzaktan kontrol etmeyi denemiş. 1963 yılında yürütülen bu “çok gizli” (top secret) araştırmaya göre “araştırmacılar” önce köpekleri başlarına geçirilen plastik alıcılarla kontrol etmeye çalışmışlar. Ama olmayınca altı köpeğin kafatasına, derinin hemen altına, ameliyatla elektronik bir aygıt yerleştirmişler. Ve beyinde bazı bölgelere uzaktan uyarılar göndermeye çalışmışlar. Sonra da hareketlerini yönlendirmişler.

Bu bilgi, geçtiğimiz günlerde The Black Vault (kara kutu) sitesinde açıklandı. Sitenin yürütücüsü John Greenvauld kendini zaman aşımına uğrayan devlet belgelerini incelemeye adamış bir Amerikalı. Böyle ilginç birisi. Grenvauld, CIA’nin davranış kontrolü üzerine yaptığı tüm araştırmaları, CIA tarafından hazırlanan raporları da sitesinde veriyor.

Sitesinde, Amerikan devleti tarafından her gün erişime açılan ya da kendisinin üret karşılığı talep ettiği binlerce belgeyi inceliyor ve çarpıcı, ilginç ya da “önemli” olanları yayınlıyor. Kendi ifadesine göre Greenwald köpekler üzerine yapılan CIA deneyinin 20 yıldır peşindeymiş. Ve en sonunda CIA’nin köpeklerine ulaşmayı da başarmış.

9 Aralık 2018 Pazar

40 yıl sonraya da kalır sesin, Necdet Bulut


Evet, kalır.

Nasıl mı? Kendi insanlarını arar, bulur, bir araya getirir, emek verir ve de kendi insanların için didinirsen. Ama öyle rastgele değil. Nereden gelip nerelere gittiğini bilerek. Nereye gitmek istediğini bilerek.

Bakmayın siz, uzunca bir süredir her koyun kendi bacağından asılır edebiyatı çoğunlukta dünyada ve de ülkede. Akademide, bilim dünyasında ise malum, “etliye sütlüye karışmama” hali baskın.

Hatta artık sanal âlem çağındayız; sallamak, üfürmek de sınırsız, sorumsuz, alabildiğine özgür. Akademi de hariç değil! Alıyorsunuz twitterdan mivittırdan üç-dört bin takipçi, başlıyorsunuz “ben nasıl milliyim, ispatlamadan şuradan, şuraya gitmem” diye böğürmeye. Ama şükür, dünya sadece vitrinden ve şovbizinistan ibaret değil. Tüm kuru gürültüye karşın bazı seslerin tınısı 40 yıl da geçse halen yankılanıyor.

Dün İzmir’de, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde toplandık. 40 yıl önce hain bir saldırı sonucu aramızdan alınan bilim insanı Necdet Bulut’u anmak için. Sevenleri, mücadele arkadaşları, bilime emek verdiği mesai arkadaşları, O'nu yeni tanıyan genç kuşaktan bilim emekçileri ve bilimin aydınlık geleceğine inananlar olarak. Ankara’dan Ali Rıza Aydın, Bilim ve Aydınlanma Akademisi’nin davetini kırmadı ve Necdet Bulut’u, tanıdığı, bildiği yol arkadaşını anlattı. Yazılama Yayınevi’nin yayımladığı “Karanlığın Katlettiği Bilim İnsanı: Necdet Bulut” kitabının hazırlanış sürecini paylaştı. Sağolsun.

Ve soLHD ekibi de sağolsun. Yazılama Yayınevi’nin de katkılarıyla dünkü anma için özel bir video-söyleşi hazırladılar. Necdet Bulut’un 26 Kasım 1978’de, Trabzon’da uğradığı saldırı sırasında yanında olan ve saldırıdan yaralı kurtulan eşi Neşe Erdilek Bulut da bir video söyleşi ile katıldı İzmir’deki anmaya. Bu sayede, birinci ağızdan, en yakınından biliminsanı ve net bir sınıf perspektifine sahip Necdet Bulut’u dinledik.

Peki, kimdir Necdet Bulut?

25 Kasım 2018 Pazar

Çek hocama bol teşvikli bir makale!


Geçtiğimiz hafta gündeme gelen bir makale sosyal medyada ses getirdi ve oldukça paylaşıldı. Ses getirdi çünkü makaleye göre Türkiye “fason akademik makale” üretiminde dünya ikincisi olmuştu. Fason derken akademik dergilerde “para karşılığında basılan” makaleleri kastediyorum.

İşte makale Türkiye’nin para ile bilimsel yayın yapan ülkeler sıralamasında ikinci sırada yer aldığını gösteriyordu. Hemen arkasında Nijerya, hemen önünde ise açık ara ile birinci olan Hindistan yer alıyordu. Ki nüfusa oranladığımızda Türkiye Hindistan’ı bile geride bırakabilir ve dünya birinciliğini alabilir. O da ayrı bir vehamet olur!

Kendi çapında ses getiren bu makale alanında önemli bir derginin Kasım sayısında yayımlandı [1]. Muhtemelen yıl başında yazılmış ve değerlendirilmek üzere sözkonusu dergiye gönderilmiştir. Yani veriler çok taze. İşte memurlar.net sitesi bu hafta makaleyi haber yaptı ve gündeme taşıdı [2]. İlgi gören haber Türkiye’de akademinin, üniversitelerin (dolayısıyla da bilimsel üretimin) niteliğini yeniden tartışmaya açtı.

Makale Selçuk Beşir Demir’e ait. Kendisi de bir akademisyen. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde. Ve temel çalışma alanı Türkiye’de akademik üretim. Zaten bu konuda oldukça ilgi çekici başka makalelere ve haber sitesi yazılarına da sahip. Hepsi tek tek üstünde durulmayı da hakediyor [3]. Ama biz şimdilik geçen hafta paylaşılan bu “fason makale” makalesine bakalım.

18 Kasım 2018 Pazar

Dünde kalan


Dün, uçağı kaçırdım. Hayatımda ilk kez. Belki de ikinci kez. Bilemiyorum. Böylece havaalanında da olsa kendimle başbaşa kalma imkanım oldu. Çok koşturdum çünkü. Bütün hafta. Zaman bulmanın böylesi, belki kötü. Ama bu mecburi durma, mecburi duraklama azıcık nefes almak anlamına da gelecekti, biliyordum.

Hafta boyunca ve gün boyu koşuşturmanın üstüne bir de uçak için koşturmuştum çünkü. Ama sonuçta altı dakikacık geç kalmıştım işte. Havayolları saatiyle bakarsak az değil, çok. Vardığımda kapıları kapatmışlardı çünkü. Altı dakikacık dediğim ise bilmem kaç milyonluk şehrin, bilmem kaç bin kişilik havalimanına çıkan, bilmem kaç şeritli yoluna, bilmem kaç alışveriş merkezi dikilmesine izin veren belediyesi için, o yapıları diken “yatırımcıları” için hiç bir şey. Onu da biliyorum. Kim takardı ki beni!

Modern hayatın kuralı böyle. Das Kapital istediğini yapar! Şehrin ana yollarına, meydanlarına istediği alışveriş merkezini diker ve benim gibi Yuh Kapital’ler de tıkanan, hem de kilometrelerce tıkanan trafikte sıkışıklığı seyreder. Modern balıkların modern istifi olarak.

Neyse. Mecburen 18:55 uçağına bilet aldım. En ucuzu oydu çünkü. Bilet satış ofisindeki, emekçi olan ama emekçi olmak dışındaki her tür kimliğe açık olan “arkadaş” sağolsun, yardımcı oldu, dönüş biletimin de yanmasını son anda engelledi. Çünkü uçuşun bir ayağını kaçırınca diğer ayak da otomatik olarak yanıyor. Böyle bir kural var. Çifte ceza gibi. Tabii ki tüm bunlar oraya, buraya ve şuraya alışveriş merkezi dikilmesine izin veren sosyal demorkat belediye başkanının ve bilimum kamusal yaşam semirgeninin pek umurunda değil. Onu biliyorum. Ama satış ofisindeki arkadaşın da pek umurunda değil. Onu da öğreniyorum. Hiç muhabbet edemiyoruz. Dertleşmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda bile. Bana sorsa aynı taraftayız ama sanırım ona sorsak uçağa yetişmeyi bile beceremeyen “beyaz yakalılar” tarafındayım. “Oh olsun!” demediğine şükredip yeni biletimle birlikte uzaklaşıyorum bilet satış ofisinden. Zaten kaybedenleri kim sever ki!


28 Ekim 2018 Pazar

Siyasette psikoloji devri geride kalırken


Sanırım böyle bir dönemi geride bırakmakta olduğumuzu söyleyebiliriz. Yani liderlerin söylediklerinin, yaptıklarının, düşünce ve davranışlarının belirleyici olduğu bir dönemden. Bu öyle bir dönemdi ki sanki siyaset dâhil tüm sosyal ilişkiler liderin çıkışlarına ve de inişlerine daralmıştı. Ve bu daralma da öyle bir hava yaratmıştı ki en sıradan insan bile zihninde o liderle yaşar hale gelmişti.

Sanki sürekli “O” hakkında konuşulan küçük bir mahallenin içindeydik: nasıl yürüdüğü, ötekilere gününü nasıl gösterdiği ya da gözlerimizin içine baka baka nasıl da yalan söylediği! Sanki bu lider bir yakınımız, bir ahbabımız ya da hasmımızdı da hepimiz bir üçüncü tekil şahıs havasında takılıp kalmıştık. Herkesi konuşturan, herkesi olumlu ya da olumsuz bir özdeşim kurmak zorunda bırakan bir şahıs havasında. Kimileri bu tutulma haline bir zamir bile buldu: dördüncü tekil şahıs.

Bu dönemin teorisyenleri de vardı, her şeyi psikolojinin, psikanalizin diliyle açıklayan teorisyenleri. Vamık Volkan’dan Slavoj Zizek’e uzanan bir toplamdı bu. Kimisi liderlere, toplumsal travmaya ve grup psikolojisine değiniyordu, kimisi ise post-Sovyetik dünyaya Lacan ile seslenmeye çalışıyordu.

Şimdi, sanki hepsi yavaş yavaş geride kalıyor. Siyaseti psikoloji ile açıklama devri sanki bitiyor. Tabii ki siyasette psikoloji tamamen geride kalmaz, kalamaz. Ama olaylar olayları kovalıyor ve herkes nefesini tutmuş, “bu kadarı da olmaz” gözüyle bakılan şeylerin olmasını, tümgüçlü liderlerin çaresizleşmesini izliyor.

Dünya on yıl öncesine göre başka bir yöne gidiyor: Zaten gitmekte olduğu ama geniş yığınların siyaset ve örgütsüzlük hovardalığı yapabildiği günlerde tam zıttı yöne gidiyor havası yaratabildiği yöne.

14 Ekim 2018 Pazar

Rezilyıns


Kelimeyi ilk ne zaman duydum tam hatırlamıyorum ama herhalde bir 10 yıl olmuştur. Resilience, yani esneklik, dayanıklılık. İlk duyduğumdan bu yana ise aklımda başlıktaki gibi yankılanır bu kelime, yani rezil-yıns olarak.

Metalurjiden nanoteknolojiye kadar birçok yerde kullanılan bir kavram rezilyıns. Psikiyatri ya da psikolojide ise “zihinsel esneklik/dayanıklılık” olarak kullanılıyor. Yani bir anlamda zorluklara dayanma gücü olarak. Yani hayatın sizi yıkamaması: dış etkilere ve değişime esneklik gösterebilmeniz, değişimin yarattığı koşulları, çok fazla değişmeden içselleştirebilmeniz.

İngilizce sözlükler anlamını “zor ya da kötü bir şey yaşadıktan sonra yeniden mutlu, başarılı vs. olabilme” olarak veriyor. Düşüp yeniden ayağa kalkabilmek olarak da düşünebiliriz bu durumda. Ama Türkçede kelimenin tam bir karşılığı yok. Mesela “mukavemet” demiş birileri, çok güzel bir karşılık denemesi olarak. Kesin mühendislik kökenlidirler. Mukavemet diye bir dersleri vardı, hatırlarım. Ama bizim alana pek uymaz böyle mekanik işler. Terimler de.

Öte yandan “belini doğrultmak” olarak da anlaşılabilir belki. Ama bu sefer de bizim buralara uymaz. Çünkü bizim coğrafyada bir kere eğildi mi, büküldü mü insan hep eğreti kalıyor, toparlayamıyor. Belki de bu nedenle böylesi bir kelimeye hiç ihtiyaç duyulmamış ve bir karşılığı ya da en azından yakın anlamlısı da olmamış. Ama zorlarsak “hacıyatmazlık” da diyebiliriz. Neden olmasın!

7 Ekim 2018 Pazar

Pisi pisine!


Salı günü, Ulusal Psikiyatri Kongresi’nin ilk günüydü. Önemli bir kurs ile açılmıştı kongre. Hindistan asıllı psikanalist Salman Akhtar “dinlemek” üzerine konuşuyordu: Kelimeleri dinlemek, sessizliği dinlemek, eylemleri dinlemek üzerine. Psikiyatriden de öte temel insan ilişkilerine dair üç ders gibiydi anlattıkları. Ki psikiyatri bunların üzerine kurulu bir meslek zaten: Dinlemek, düşünmek, farketmek ve değiştirmek üzerine…

Sonra ağır ağır yayıldı haber. Gazete sitelerinde “flaş” olarak geçmeye başlayınca önce meslektaşlar arası iletişim grubuna düştü: “Bir hastası tarafından vuruldu deniyor. Bilgisi olan var mı? Umarım doğru değildir!” diye. Sonra sanki inkâr devreye girdi ve farklı rivayetler dolaşmaya başladı. “Odasında saldırıya uğramış; yok hayır, kapıdaymış; hastanesine girmek üzereyken; psikiyatrist değilmiş; hasta hastası değilmiş” gibi gibi.

Ancak saatler sonra netleşti her şey: Bir hekim daha, hastası tarafından vurularak öldürülmüştü. Ve bu sefer öldürülen bir psikiyatristti. Tam da karşısındakini dinlediği, dinledikleri üzerine düşündüğü, anladığı, fark ettiği beden parçasından, beyninden vurulmuştu.

Vahim bir haberdi, vahim bir ölümdü. O gün ve ertesi gün çeşitli açıklamalar yaptık. Alkışladık, ıslıkladık. Ama birkaç gün içinde fark edecektik ki (ya da fark etmeyecektik ki) öfke, endişe ve çaresizlik arasında alışmıştık biz bu ölümlere. Belki başka ölümlere de alıştığımız için, belki ardı arkası kesilmeyen “kayıplara” alıştığımız için. Ama bu sefer, hem sağlık camiasının hem de toplumun genel tepkisi, geçmiş yıllardakilerin yanında oldukça sönük kalacaktı.

İşte o alışıp gitme arasında “Pisi pisine” demiş bir meslektaşım, psikiyatrist Fikret Hacıosman’ın öldürülmesi sonrası meslek grubumuza gönderdiği mesajda. Ölümle, hem de sarsıcı ölümlerle başa çıkmanın türlü yolları var. Bunlardan bir tanesi de münferit bir olay olarak görebilmek yaşananı. Boş yere öldüğünü düşünmek.

30 Eylül 2018 Pazar

Tıp bilimine yön veren 100…


İnsanın bazen şöyle diyesi geliyor: “Ey piyasa! Sen nelere kadirsin!” 

Çünkü piyasanın işleyişi öyle alanlarda, öyle işler ortaya çıkarıyor ki hani neredeyse, sırf kazanmak ve daha fazla kazanmak için ölüyü diriltiyor, kötürüme taklalar attırıyor.

Piyasa bu! Bir açıdan bakınca hakikaten çok yaratıcı işler çıkartabiliyor. Ama sadece bir açıdan bakınca… Aslında abes olan piyasanın bu tür “parlak” işleriyle uğraşmak, kafa yormak, laf yetiştirmek. Ama yapacak bir şey yok! Kamuoyu, çevreniz bu “parlak” işlerle yaşıyor. Piyasanın çeşitli hallerini takdir ediyor falan. El mecbur bir şey söyleyesiniz geliyor. İşte bu hafta böyle bir “parlak” iş oldu.

Mesela eskiden, çok eskiden otobüs firmaları yapardı bu tür işleri. Diyelim ki reklama ihtiyacınız var. İki yol var önünüzde: Ya düz reklamınızı yapacaksınız. İşte gazete reklamı olur, radyo, televizyon reklamı olur, billboardlar olur. Yani bildiğiniz düz reklam vereceksiniz. Kendinizi kendiniz olarak pazarlamaya çalışacaksınız.

Ya da kendinizi başkalarına pazarlattıracaksınız! Nasıl mı? Bağımsız bir jürinin, sizinle hiç alakası olmayan bir toplamın ve hatta bizzat sizin tüketicilerinizin size ödül vermesini sağlayarak. Böylece hem reklamınız yapılmış olacak hem de prestij kazanacaksınız. Her koşulda kazanacaksınız yani.

İşte eskiden, çok eskiden otobüs firmaları yapardı bunu. Bağımsız araştırma şirketi bilmem nenin anketine göre “a, b, c kategorilerinde” birinci olurdu firmalar. Her firmanın birinci olabileceği bir kategori de mutlaka bulunurdu. “En güvenli ulusal firma”, “en iyi bölgesel firma”, “en iyi ikram yapan firma”, “en geniş servis ağına sahip firma” gibi, gibi.

26 Eylül 2018 Çarşamba

Psikolojinin psikolojisi


Toplumda giderek daha çok merak ve ilgi uyandıran “psikoloji” ile ilgili PsikesoL ekibinden psikologlarla görüştük. Aralarında üniversite öğrencilerinin de yer aldığı psikologlara eğitim süreçlerini, meslek hayatına geçişlerini, karşılaştıkları durumları, meslek örgütlerini, belirsizlikleri ve psikoloji bilimi ile sosyalizm mücadelesi arasındaki ilişkiyi sorduk.

Öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz?
PsikesoL içinde yer alan ve örgütlü siyaset yürüten psikoloji öğrencileri ve psikologlarız. Aramızda uzun yıllardır psikolog olarak çalışan arkadaşlarımız da var meslekte ilk yıllarında olan arkadaşlarımız da. Ve henüz mezun olmamış olan arkadaşlarımız da var. Psikoloji geniş bir alan. Bu nedenle çok farklı alanlarda çalışabiliyoruz. Kimimiz klinik alanda çalışırken akademiden, adliyelerden okullara, danışmanlık firmalarından özel eğitim merkezlerine kadar farklı yerlerdeyiz. Öğrenci olarak ise hem kamu üniversitelerinde hem de özel üniversitelerdeyiz.

Belki erken bir soru ama neden psikoloji?
Neden psikoloji çok derin bir soru. Ama kısaca şöyle açıklayabiliriz. Bir kere insana dair bir iş. Ve okurken kendimizi toplumsal alanın birçok kesimine dair geliştirebileceğimiz bir iş. Üniversite sınavı için tercih yaparken insan davranışlarını temel alan bir bilim dalında çalışmak çok heyecan verici geliyordu. Alandaki sıkıntılara rağmen hâlen de böyle düşünüyoruz.

Psikolojinin bir bilim dalı olarak ortaya çıkışı modern toplumun ortaya çıkışı ile ilintili. Dolayısıyla egemen kapitalist sistem modern toplumlarda bireyin ruh ve beden sağlığını olumsuz yönde etkileyen durumları bireyin kendisinin çözümleyebileceği bir olanak dahi sağlamayacak duruma gelmiştir. Toplumsal yaşamda mevcut durum bu haldeyken bireylerin kişisel ve toplumsal mücadelelerine destek sağlayan bir psikoloji bilimine ihtiyaç var. Ve bu ihtiyaç, olasılık bizi heyecanlandırıyor. Hem mesleki olarak hem de siyasi olarak.

23 Eylül 2018 Pazar

İşte bunların hepsi psikolojik!


Sanırım Fransız Komünist Partisi’nin eski bir üyesi, önemli bir psikanalist olan Elisabeth Roudinesco söylemişti: “21. yüzyıl şimdiden Lacan’cıdır” diye. Siyasal devrim ile öznel devrim arasındaki ilişkide biraz da öznel olana çubuk bükerek. Eh, haksız da sayılmaz. Öyle bir zamandan geçtik. İşçi sınıfı siyasetinin ve örgütlülüğünün geri çekildiği bir dönemden yani.

Bu nedenle bir haklılık payı var Roudinesco’nun sözünde. Ama siyaset-birey gerilimi anlamında değil. Tuhaf zamanlar tuhaf düşünürlere ihtiyaç duyuyor. Lacan ise geçtiğimiz yıllar için yeterli derecede ilginç bir düşünür.

Ama yine de Roudinesco’nun sözü yüzyılımıza dair biraz erken karar vermiş bir içeriğe sahip. Çünkü tuhaf zamanlara sanki daha yeni giriyoruz. Geçtiğimiz yıllar ise sanırım sadece peşrevdi. İşte Roudinesco’nun sözünü o peşrev dönemi için biraz değiştirip kullanırsak diyebiliriz ki “21. yüzyıl şimdilik psikolojiktir!”. Çünkü ortalık psikolojiden geçilmiyor. Psikoloji her yerde!

Mesela para birimleri yarım saatin içinde bir iniyor, bir çıkıyor ve yaşanan sıkıntıların “rasyonel değil, psikolojik olduğu” söyleniyor. Evlilik programını açıyorsunuz stüdyoda “ego, psikoloji, panik, atak” kelimeleri uçuşuyor. Orta sınıflar deseniz ya terapide ya da yoga merkezinde. E, zaten üniversite sınavına hazırlanan her yedi gençten biri psikoloji okumak istiyor. Dünyayı geçtik ama Türkiye sanki psikoloji içinde yüzüyor.

Toplumsal örgütlülük yok ama bol bol psikoloji var!

16 Eylül 2018 Pazar

Demiş ki “Psikoloji hâlâ Newton’unu beklemekte”


Aslında hep görürdüm adını. Mesela Murat Belge’nin Marksist Estetik kitabının kapağında. Merak da ederdim, kimdir, nedir, ne söylemiştir diye. Ama sanırım gereksiz laf dolambaçlarıyla karşılaşmaktan korkup uzak durdum. Yıllarca.

Ama yanılmışım. Keşke daha önce göz atsaymışım. Bazı tesadüfler, bazı denk gelişler gerekti Christopher Caudwell ile karşılaşmak için.

En başta Bülent Cengiz’e teşekkür etmeliyim. Çünkü bu karşılaşmayı ona borçluyum. Geçtiğimiz haftalarda yayınladığımız ortak kitabımızda, Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm’de yer alan kendi bölümüne Caudwell’i anarak başlıyordu Bülent abi. Diyalektik materyalist yöntemle bilinç olgusuna baktığı yazısında Caudwell’den bir alıntı yapmıştı: “bugün burjuva kültüründe psikoloji gibi insan bilgisi için son derece önemli ve yaşamsal olan bu bilimin, kendi alanındaki en basit öğe (bilinç) üzerinde bile anlaşmaya varmamış olması kadar ümit kırıcı bir sahne olamaz.

Bilinç üzerine onca mesleki arayış ve okumadan sonra tam da ihtiyaç duyduğum, yakın zamanlarda içimde giderek daha çok olgunlaşan bir cümleydi bu. Mesela aylardır elimde Saffet Murat Tura’nın Zor Problem: Bilinç kitabını gezdiriyordum ve bir eleştiri yazmak istiyordum. Daha doğrusu eleştirel bir bakış açısı geliştirmek ihtiyacına giderek daha çok ikna olmuştum. Ve bu çarpıcı cümle birçok noktayı benim için özetliyordu. Caudwell’i okumak, onunla buluşmak artık şart olmuştu. Hemen gidip Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler kitabını aldım.

Aslında iki ayrı kitaptan oluşan bir kitap İncelemeler. Daha ilk sayfasında, Christopher Caudwell’in çarpıcı hayatıyla karşılıyor insanı. Hayatına dair o satırları okurken hatırladım, aslında Orhan Gökdemir, Caudwell’in sadece 29 yıl süren hayatını, soL’da yazmıştı. Ama sanırım hem yazının bağlamı hem de ülkenin ortamı ister istemez Caudwell’e değil de doktora tezini Caudwell üzerine yapan Murat Belge’ye odaklanmama neden olmuştu. Hâlbuki hiç de gerek yokmuş.

9 Eylül 2018 Pazar

Tehlikeli bir matkap, parfüm şişesindeki sinir gazı, uçan domuzlar ve zavallılar


Garip bir haftaydı.

Önce uzaydan haber geldi. Olmayacak bir haber. Tuhaf ve de tehlikeli bir haber. Birisi ya da birileri Uluslararası Uzay İstasyonu’nun (UUİ) Rusya’ya ait olan kısmında, İstasyon’a Haziran ayında bağlanan Soyuz MS-09 modülünde matkapla delik açmıştı.

Evet, yanlış duymadınız! Birisi ya da birileri uzaya gönderilmiş bir kabinde, kabinin bir köşesinde matkapla delik açmıştı. Ve bu delik nedeniyle de uzaya hava sızıntısı olmuş ve istasyonun iç basıncında düşme meydana gelmişti.

Deliğin görüntülerini önce NASA yayınladı. Ve deliği “meteorit çarpması sonucu oluşmuş ufak bir hasar” olarak verdi. Ancak paylaşılan fotoğrafta matkap izi çok rahatlıkla görülebiliyordu. Bu nedenle de kısa sürede NASA paylaşımının altına binlerce yorum yazıldı. Yorumların hemen ardından da NASA fotoğrafı kaldırdı. Ancak tüm dünya UUİ’de bir delik olduğunu öğrenmiş oldu.

İddiaların ardı arkası kesilmeyince ve fotoğraf internette hızla yayılınca Rusya Federal Uzay Ajansı, RosCosmos bir açıklama yayınladı. Ajans açıklamasında “uzay aracındaki deliğin matkap deliği olduğunu ve bu deliğin Soyuz'un üretimi sırasında mı yoksa uzaydaki astronotlar tarafından kasıtlı olarak mı yapıldığının belli olmadığını” belirtti. Böylece söylentiler daha da büyüdü.

Çünkü Rusya tarafı üretim sırasındaki bir sabotajın ya da hatanın dışlanabileceğini de belirtiyordu. Geriye kalan olasılıklar içinde ise deliğin İstasyon’daki bir astronot tarafından bilerek açılması da kalıyordu. UUİ’de şu an üç Amerikan, iki Rus ve bir de Alman uzay insanı bulunuyor.

Deliğin İstasyon’daki bir uzay insanı tarafından bilerek açılması olasılığı akıllara tabii ki “uzay ve psikoloji” konusunu da getirdi. Birçok bilim kurgu filmine konu olan “uzayda psikolojisi bozulan astronot” meselesine atıflar yapılmaya başlandı. İstasyon’da yaşamanın oldukça zorlu olduğunu belirten eski Rus kozmonotlar “Hepimiz insanız” ile başlayan ve “astronotların zihin sağlığının bozulmasını anlayabileceklerini ama dünyaya dönebilmek için bu tür bir yola başvurulmasını anlayamayacaklarını” belirten demeçler verdiler.

Sonuçta delik biraz yapıştırıcı ve biraz da bantla kapatıldı. Hava kaçağı engellendi ve İstasyon’daki basınç normale döndü. RosCosmos başkanı Dmitri Rogozin ise deliğin aydınlatılmasının kendileri için “bir onur meselesi” olduğunu belirten bir açıklama yaptı. Böylece emperyalistler arası kızışan rekabet insanlık tarihine bir başka “tuhaf hikâye” daha hediye etmiş oldu.

8 Eylül 2018 Cumartesi

Miniatures of Glauco Venier


For pianist Glauco Venier, Miniatures – his first solo album- is a kind of diary, atmospherically reflecting upon early memories, early experiences of music, and in turn casting its own quiet spell: “I grew up in a very small village in northern Italy, and I’m still living there. The Adriatic Sea is nearby, then rivers, lakes, hills. There’s a lot of silence.” There were no brass bands, he explains, in Gradisca di Sedegliano. “My approach to music, when I first discovered it, was through the organ in the local church. And I fell in love with that sound, and with the composers of music for the organ…I have memories, good memories, of playing the organ in the church, in the dark, through the cold winters.

Several strands of influence are in fact woven together in the modestly-titled Miniatures whose eighteen tracks are episodes in an unfolding narrative. Although we hear mostly solo piano, Glauco plays gongs, cymbals and bells, the lightly-struck metals creating an attractive ambiance, at times like wind-chimes in the breeze. 

Much of Miniatures is improvised, but Glauco also brought in material, sometimes from different musical environments. “Gunam”, for instance, is a tune from singer-songwriter Alessandra Franco which Glauco had played with the author on her own album, while the Komitas and Gurdjieff pieces derive from arrangements he had drafted for the trio with Norma Winstone and Klaus Gesing. One context informs another. “Between the percussion music, the tunes from other situations, and free playing I had a lot of material prepared, at least in my mind…these three elements I felt, could account for maybe 50 per cent of the album, and the rest would be up to the spirit of the moment…

Miniatures is an album which also should be listened as a soundtrack while reading André Aciman's touching novel or watching the unforgettable movie of Armie Hammer and Timothée Chalamet, Call Me By Your Name.

Glauco Venier | Miniatures | ECM | 2016 *****

2 Eylül 2018 Pazar

Bilimsel düşünce, düşünür gibi olma ve düşünememe


Bu yazı yayınlandığında Bilim ve Aydınlanma Akademisi tarafından düzenlenen “Tarih Boyunca Bilimsel Dünya Görüşünün Gelişimi” yaz okulunun son gününe girmiş olacağız. Biyolojiden fiziğe, tarihten matematiğe başka bir yerde dinleme olanağı bulamayacağımız sunumlar, konuşmalar ve antik dünyanın içine yapılan bir gezi vardı yaz okulunda. Bu sunumlar, tartışmalar ve gezi sayesinde bilimsel düşüncenin tarihsel serüvenine ve güncel durumuna bakabilmiş olduk. Ve “bilimsel düşünce” etrafındaki tartışmalara, yanılsamalara, bu isim etrafında somutlaşan sınıf mücadelelerine de geri dönme imkanı yakaladık.

Biliyorsunuz, solda “bilim-bilimle düşünme” bir taraftan baş tacı edilir. Her tür toplumsal-tarihsel kilidi açan bir anahtar gibidir bilim. Ama bir taraftan da “bilimsel düşünce” tüm kötülüklerin simgesi olarak da görülür. Engels’ten Sovyetler’e bir hat çekilir ve “despotik” örnekler eşliğinde “bilimsel düşünce”nin doktriner ve didaktik olduğu ilan edilir. Gerici düşünce dünyası için ise bilim zaten idealizmin kalesi gibidir. Gerisi hep yalandır. İlginç olan nokta ise şuradadır: “bilimsel düşünce” gerici düşünce dünyası için de doktriner ve didaktiktir.

Bu kesişme sanırım çok temel bir durumu gösteriyor: Bilimsel düşünce de bir mücadele alanı. Hem de bin yıllardır süregiden bir mücadelenin alanı. Geliştiği kadar kötürümleşebiliyor, parladığı kadar sönükleşebiliyor da. Ama çağlar boyunca egemen sınıfların baskılarına, aşağılamalarına ve müdahelesine rağmen varoluyor. Hem de etkisi artarak. Büyüleyici bir serüven bu, tarih boyunca bilimsel düşüncenin gelişimi.

26 Ağustos 2018 Pazar

Kriz günlerinde bilim

Kısa bir aradan sonra yeniden merhaba. Araya seçim psikolojisinden çıkış, kriz ve yaz rehaveti girdi. İlkini seçim döneminde yazmıştım. Sonuncusunu yaz ve rehavet bitince yazarım. Bu durumda, krizden ve krizin özgün bir görünümünden devam edebilirim sanırım: kriz, bilime nasıl yansıyor?

Krizi de bilimin kendisini de burada tartışmayacağım. Tabii ki bilim var, bilim var. Ama en kaba haliyle söyleyecek olursak bilim de eninde sonunda gelip paraya dayanıyor. Evet, bilmenin ve bilimin birçok kaynağı var ama modern bilim için son kertede para olmadan olmuyor.

Nasıl ki “kriz” denilen hâl, sadece ekonomik göstergelerle kendini belli etmiyorsa, iç siyasette, ülkeler arası siyasette, toplumsal olaylarda ve ideolojide sıradışı durumlar olarak ortaya çıkıyorsa, bilimde de benzer bir çok-hâllilik var.

Evet, bilimsel araştırmalara ayrılan fonlar kesiliyor, istihdam zorlaşıyor, paralar suyunu çekiyor. Bunlar var ve çok önemli. Ama kriz bir tek bilimin ekonomisinde kalmıyor; oralardan başlayıp kendisini bilim içi siyasette, kurumsal ilişkilerde ve insanlık hallerinde gösteriyor. Ve hiç beklenmedik, duyulmadık, görülmedik olaylar yaşanıyor. Kriz, bilimde de kendisini “Aaaa” ve “Ooooo” sesleri arasında sansasyonel olaylarla gösteriyor.

Elon Musk kısmı malum. Tıpkı hızla değer kaybeden ya da bir o yana bir bu yana salınan para birimleri gibi bilim ile Musk’ı bir arada düşünebilmek de düşüşe geçmiş durumda. Hatta arabası Mars yolunu yarılamadı ama Musk’ın girişimcilik maskesi ana roketten ayrılıp serbest düşüşe geçen yan roketler gibi çoktan geride kaldı. Ve Musk hızla spekülatörlüğe doğru yol alıyor. Bu öyle bir spekülasyon ki daha birkaç ay önce Mars’a arabasını gönderen özel sektör girişimcisinin kurtuluşu Suudi varlık fonuna geldi dayandı.

Ama herkes böyle düşünmüyor. Mesela günümüzün “en seçkin bilim cemaatleri” Musk’ta halen bir bilimci görüyor. İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti (The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge) geçtiğimiz günlerde Musk’ı oldukça prestijli bir törende ağırladı. Tarihi 1600’lü yıllara dayanan ve kendisini “Dünya’nın bilimde mükemmelliği sağlamaya adamış en eski bağımsız bilim akademisi” olarak tanımlayan Cemiyet, Musk’a az da olsa “moral” verdi. Çünkü bu öyle bir tarih ki Newton’dan günümüze kadar kesintisiz uzanıyor, bağımsız bağımsız...

24 Ağustos 2018 Cuma

Ne olur bu çocuk?


Oturuyorduk, güneş uzaklarda, denizin üstünde batmak üzereyken. 

Gökyüzünde tek tük bulut. Binbir renge bürünenerek öylece asılı duruyorlardı. Havada hafif bir esinti. Asma yaprakları oynaşmasa anlamayacağız.

Harabelerin arasından çıkıp geliyor. Dört bir yana dağılmış taşların, duvarların, mermerlerin üstünden sekerek. Tam önümüze geldiğinde düşecek gibi oluyor. Ama bir kaç adımda toparlanıyor ve yine zıplayarak uzaklaşıyor. Uçarı, kendi halinde.

Sordu, “Büyüyünce ne olur bu çocuk?”

"Kim bilir?” dedim. 

“Kim bilir ama belli; esintisi, rüzgârı, fırtınası bol olacak."

Sustuk. Güneş batmıştı artık. Denizin üstünde belli belirsiz bir izi kalmıştı geriye. Bulutlar tek tek soluyordu. Bir an bir durgunluk oldu, kıpırtısız bir an. "Doğru ama rüzgâr vardır, gemi yüzdürür; rüzgâr vardır, gemi batırır.” dedim.

Havada hafif bir esinti oldu. O an. Saçlarımızı oynattı. Oynatmasa anlamayacaktık.

Ben artık kendime bile uğramıyorum


İki sokak ötesinin bile Kaf Dağı'nın ardı gibi uzak ve erişilmez göründüğü günlerden birinde geçmiştim Ahmet’in dükkanının önünden. İnsan, zihninin geçip gitmesini anlamayabiliyor da bedeninin geçip gitmesini hemen anlıyor. Akıl aldanırken beden kanmıyor, kandırmıyor. Hemen belli ediyor kendisini. Sokakta, eşyalarda, mesafelerde, yüzlerde anlıyor kendisini işte. Beden, önceleri her on yılda bir, yetmişine doğru ise her yıl biraz daha uğurluyor gücünü, kuvvetini, dinçliğini.

İşte en yakın mesafelerin bile öyle uzak ve ulaşılmaz göründüğü günlerden birinde geçmiştim Ahmet’in dükkanının önünden. Söylemişlerdi. Yokuşun başında, denize bakan, havuzlu bir lokanta açmıştı. Başkalarının yanında yıllarca garsonluk yaptıktan sonra. Çok severdi beni, yıllar yıllar önceden. Sohbeti, hâl hatır sormayı ve tabii ki emek bilirliği eksik bırakmam diye. 

Camekânın önünde durmuş içeriyi seyrediyordum ki çıktı dışarı. Beni görünce yüzünde dalgalı bir aydınlık oldu. “Abi” dedi, “iki yıldır buradayız, ama hiç gelmiyorsun.” Sesinde hafif bir kırgınlık, biraz sitem ve biraz da beklenti vardı. Baktım. Hem güler gibi hem geçer gibi hem de ağlar gibi. “Ahmet, ben artık kendime bile uğramıyorum.” dedim. Sesimde hafif bir geçmişlik, biraz sitem ve biraz da veda vardı. Anladı mı? Kendi telaşından beni görebilecek durumda mıydı? Bilemiyorum. 

Elimi kaldırıp selam verdim ve eve doğru ağır ağır tırmanmaya devam ettim yokuşu.

27 Temmuz 2018 Cuma

Christian Reiner | Joseph Brodsky - Grosse Elegie an John Donne

Belki tüm Almanya için konuşamam ama ne bileyim işte, mesela Leipzig'e gitmiştim ve sevmiştim orayı. Halen de ara ara hatırlarım, özlerim Leipzig'i. Öyle çok gezmeli falan değildi gidişim ama çok iyi gelmişti bana. Şehri çok görememiş olmama rağmen halen aklımdadır kaldığım yer (ki yenilenmesi henüz bitmişti; yüksek tavanlı, ahşap kokulu odada kalan ilk kişi bendim), yürüdüğüm sokaklar. Öyle alelade, sıradan bir odaydı ve öyle alelade, sıradan bir gezmeydi benimkisi ama orada olmak, tek başıma kalmak iyi gelmişti. Hatta iki gün üst üste 12'şer saat uyumuştum sanırım. O derece huzurlu gelmişti, oda ve şehir.

Sonra mesela Ulm da iyi gelmişti. Sevmiştim. İçinden geçen suyu, yeşili, bir kaç meydanını, işte Einstein'ın oralı oluşunu falan. Bir de kocaman bir oyuncak mağazası vardı. Bayılmıştım. Ve seçim zamanı olduğu için Die Linke'sinden MLKPD'sine kadar birçok sol/sosyalist partinin afişini görmüştüm (insan değil, afiş:-)).

Ve geçen yıl Berlin. Yarı sersem ve şaşkın bir şekilde hızlıca dolaşmak o koca şehri. Strasse'ler, Hermannplatzlar ve üst üste gelen acayip tesadüfler. Ve acayip bir modern tarih. Her yerde.

Dönünce anladım etkilendiğimi. O zaman pek anlamamıştım. Ve bir de üstüne Berlin Babylon'a denk gelince.... Bir arkadaşımın ısrarıyla başladım izlemeye ve sanki Berlin'e geri döndüm. Evet, eminim: Benim için Berlin demek 1920'ler, 30'lar falan demek sanırım. Dizi de bunu iyice teyit etti.

Böylece Almancayla, o kaba saba dil ile de bir yumuşama oldu tabii ki aramda. Ve şuna denk geldim: Christian Reiner | Joseph Brodsky - Grosse Elegie an John Donne.

Aslında şiirin orjinali Rusça; yani sanırım. Brodsky de SSCB ve soğuk savaş mazisinde çok kritik yeri olan acayip bir figür. 70lerde. Şair, yırtıcı, kabına sığmaz ve insanları etrafına toplayan cinsten. Muhtemelen de istihbarat örgütleriyle bağlantılı. Sovyetlerden kaçınca el üstünde tutulmuş. Tabiri caizse "yaşatılmış". Nobel falan almış. Ama sanırım bu aralar Avrupa'da yeniden keşfedildi. Çünkü son bir kaç yılda sık sık çıktı karşıma. Ya da belki hep dolaşımdaydı adı, şiirleri, Batıda da ben şimdi denk geldim. Bilemiyorum işte. Ama şiirini bizim ikinci yeniye falan benzettim: insanın kendine ya da ancak birkaç yakın arkadaşına, ahbabına falan okuyabileceği derinlikli, etkileyici şiirler.

Christian Reiner'in okuması ise ayrı bir tekinsizlik katmış şiire. Hiç bir şey anlamasam da çok şey anlayarak dinliyorum bu şiiri. Yeniden ve yeniden.

22 Temmuz 2018 Pazar

Toplumsal kurtuluşa karşı toplumsal direniş


Bu psikolojiden nasıl çıkılır diye soracaktım ki ülke, tarih, nesnellik sağolsun! Seçim sonrasının "şok" hali hızla dağılmaya başladı. Hatta diyebilirim ki yeni bir seçim atmosferine, kitlelerin kendisini kaptıracağı o büyülü hava için bir yola az çok girildi bile. Yaz geçsin, siz siyaseti o zaman görün! Raydan çıkan bir gelecek, son khk'lar, ilk ck’lar, şirketleşen bir devlet, kaybolan çocuklar, kaybolan bir ülke, dört bir yana saçılmış kedicikler, İntizar falan derken bol bol uyum işaretleri belirdi çünkü.

Ama herkesin hissedebildiği gibi seçim sonrasının "yandık, bittik" hali de her yeni gündemin büyük bir "tepkiyle" karşılanmasına neden oluyor. Ve haliyle de daha bir kaç gün öncesine kadar "vahim" olarak görülen başlıklar da hızla unutulup geçiliyor.

Mesela Arda Sel ve simgesi haline dönüştüğü tren kazası ne kadar da hızlı unutuldu. Kazanın teknik yanını enine boyuna konuştuk belki ama onca kayıp arasından neden Arda Sel'in seçildiğini, simgeleştirildiğini konuşamadık.

Ardından bu hafta muhafazakârından modernine tüm aile mevhumunu derinden sarsması gereken ama sarsmayan Ceceli ve İntizar olayı geldi. Geldi gelmesine ama mesele bir kimlik meselesi olarak kaldı. Ve düzenin kimlikler üzerinden kendini nasıl da ayakta tuttuğu, tutabildiği atlandı.

O, şu, bu değil de homofobik söylemler, Ceceli'nin neleri temsil ettiği ve mağdurla özdeşim sırasında sanki bir şeyler, çok temel bir şeyler unutuldu: Türkiye güncelliğinin mayası, unutuluverdi.

Benimkisi bir iddia olsun ve ben yanılayım ama bu yaşananlardan "kahraman" ya da en azından toplumdaki genel kabulleri sarsan bir itiraz çıkmaz. Öyle çok zaman sonra değil, en fazla seneye, bol umre yapmış bir İntizar çıkar ve der ki: "Kendimi kaybetmişim. Anladım ki bu bir hastalıkmış, bir illet. Gittim hocamdan af diledim. Tövbe ettim. Ruhumu temizledim ve temizlendim. Şimdi hem ahret için hem de bu dünya için yeniden hazırım."

Olur mu? Olur. Ben yanılırsam ne âlâ, ama gözlerini koca koca gerçeklere kapatanlar yanılırsa... Ve hep yanılıyorlarsa? O zaman ne âlâ!

Neden böyle oluyor? Bu hız, bu tepki gösterme ve hızlıca bir sonraki tepkiye geçme seferberliği neyi anlatıyor? Bunları konuşamadık. Konuşmadan geçiyoruz.

Açıkçası tüm bu alametleri Türkiye toplumunun kendisini çağıran, davet eden çağrıya karşı bir direnişi olarak görüyorum.

10 Temmuz 2018 Salı

Franco Basaglia ya da herkes susarken konuşmak


İnsan bazen çaresiz kalıyor, bazı durumlar karşısında...

Aşağıdaki satırlar bir psikiyatrist için, Franco Basaglia için yazılmış. Ama sevdiğimiz, çok yakınımızdaki dostlarımız, arkadaşlarımız ve toplumun, tarihin genel gidişatına kafa tutan tüm güzel insanlar için de geçerli. Ve onlar hakkında olarak da okunabilir.
"There are moments, in the history of humankind, in which the entire society is involved in the perpetration of violence and injustice. In these situations most of the men, despite their education and intelligence, are not able to see the crimes of which they are guilty. Everyone tries to justify the horrors he sees (or deliberately does not see), saying that there is no alternative, convincing himself that despite the violence it is the “best solution”. It happened at the time of slavery. It happened at the modern times. And it still happens now, in industrial butcheries, in slavery-like industries, in inhumane prisons. In all these situations few men and women understood that all the reasons provided by society were excuses and listening their hearts stood against the injustice and tried to change the world."
İtalyan bir psikiyatrist olan Basaglia hem siyaset dünyasında hem de psikiyatri camiasında "tımarhaneleri kapatan kişi" olarak bilinir. İroniktir ki psikiyatrist dostlarımızın, arkadaşlarımızın "yüreklerini dinleyerek haksızlıklara karşı ayağa kalkmaları" nedeniyle akademiden atıldıkları günlerden tam da 40 yıl önce psikiyatri uygulamasında belki de çağlar süren bir geleneğe, depo hastanelere son verilmesi sürecini başlatmıştır, Basaglia. İtalya, Trieste'de. 

Uzun uğraşlar ve mücadeleler sonucu önayak olduğu bu değişim politik dünyada, özellikle Avrupa solu içinde de büyük yankı bulmuştur. Konuyla ilgili bir çok yazı, kitap ve belgesel de bulunabilir. Yakın zamanlı bir yazıya ise buradan ulaşılabilir. 

Gerek psikiyatri dünyasında gerek siyasi mücadelede gerekse toplumların uzun yürüyüşleri boyunca görmeyenler için gören, duymayanlar için duyan ve sesi olmayanlar için konuşan birileri umarım hep olur. Onca bedel ödemelerine rağmen.

Bu vesileyle, bir kez daha hoşçakal ve de merhaba Halis kardeşim.

1 Temmuz 2018 Pazar

Sihirli kutu


Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim ki anlatılan (sadece benim değil) hepimizin hikayesidir. Ve adı da "sihirli sandık" olabilir. Hatta çok istenirse balesi de yapılabilir, operası da olabilir ama artık bu devirde köy seyirlik oyunu olmaz.

Gerçi bu devirde opera, balesi de olmaz ama bu hikaye modern dansa da hiç uymaz. Biliyorsun, biliyorum ki aslında eski bir hikaye bu hikaye.

Sandık sihirli. Ve ne yalan söyleyelim, güçlü bir iksiri var bu sihirin. Herkesi etkisi altına almasından, hayaller kurdurmasından belli. Ve kabul etmeliyim ki ben de hariç değil. Ne yazık ki!

Sandık sihirli olunca, cini de çok oluyor. Parlattıkça devasa, nobran ve hin cinleri saçılıyor ortalığa sandığın. Allem ediyor, kellem ediyor, hatta tüm bunlara bile gerek kalmıyor, kendisine bakan, yanaşan herkesi etkiliyor.

Sonra gelsin hayal kırıklıkları, dumur olmalar, kendinden geçmeler, ayılıp bayılmalar ve de feryatlar. İş öyle bir noktaya varıyor ki gerçekçi olmak lazım diye çıkılan yolda gerçekle bağın tümden koptuğu, her şeyin sıradan bir "-mış gibi olma hali" olduğu keşfediliyor. Ne güzel!

Tabii ki bir tür aydınlanma da yaşanıyor gerçekle yeniden temas tesis edilince. Tabii ki o gerçek de ne kadar gerçekse artık! Kendi dibini bile aydınlatmayan bir aydınlanma yaşanıyor hızlıca.

Ve sonra gelsin gerçeğin yeniden inşası, gelsin yeni hesaplar. O hesaplar ki kerametleri tüm bu sandık işinin temeli. Ama insan aklı bu, durmuyor ve ara sıra sormaya devam ediyor, kahretsin ki!

6 Nisan 2018 Cuma

Janne Mark with Arve Henriksen | Pilgrim


Janne Mark writes hymns. And yet there is nothing about her that is stuck in a fusty tradition. She writes in the here and now, she is socially aware and committed, and in her work she draws on the freedom of jazz and all of the breadth of the Scandinavian folk tradition. And that is how her songs have established their place outside the canon of sacred music and in the secular space. As she explains herself, “the music of ‘Pilgrim’ is written for people who are unfamiliar with the church as well as for those who know it well.”

Henriksen is an important figure in Nordic jazz, and is also known for his work with Lars Danielsson on projects such as the “Liberetto” albums. Henriksen’s unique flute-like trumpet sound with all its emotion and expressiveness fits in superbly. In fact Mark had wanted to incorporate it into her music for a long time. “Arve’s sound reaches into the deepest layers of human existence,” she says. “When I first heard it, it affected me so completely and totally, I knew I had to follow the path of that sound.”

The Danish hymn tradition is agrarian. Most hymns were written in the countryside where the majority of Danes used to live, but Mark incorporates the urban space into her hymn-writing more than any other modern practitioner, and has found a unique way to reinvent the Danish hymn-writing tradition. Indeed she has been described as being like a musical cornflower at the hub of the city.

“Pilgrim" is an engaging and thoughtful album with plenty in it to discover. It is a haven of peace and quiet in a world beset with restlessness and uncertainty. It is also the portrait of a fascinating artist who is little known as yet outside Denmark. Janne Mark has embarked upon a path between hymns, songwriting, folk and jazz, and has done so with great success.

Janne Mark with Arve Henriksen | Pilgrim | ACT | 2018 | *****

1 Nisan 2018 Pazar

Otizm “büyük bir hızla” artıyor mu?


Yarın otizm farkındalık günü. Yani 2 Nisan. Önceden böyle bir gün yoktu. Birleşmiş Milletler 2008’den bu yana üye ülkeleri 2 Nisan’ı otizm temasıyla geçirmeleri için destekliyor. Günün amacı otizmli bireylerin toplumun bir parçası olduğu bir kez daha hatırlatmak ya da var olan farkındalığı arttırmak. 

Otizm ise yakın zamanda başka bir tartışma üzerinden gündeme geldi: Aşı tartışmalarıyla. Çünkü “aşılar otizme yol açıyor” efsanesi aşı karşıtlarının en çok sevdiği argümanlardan bir tanesi. Ama bir efsane. Hem de tıp tarihinin en kötü aldatmacalarından birisine yaslanan bir efsane. Tıp yayıncılığının en tepesinden yayılmış bir efsane [1].

Lancet dergisi, 1998 yılında İngiliz hekim Andrew Wakefield’a ait bir makale yayınlar [2]. Makale kızamık aşısının otizme yol açtığını iddia etmektedir. Makale yayınlanır yayınlanmaz ortalık karışır: İngiltere ve İrlanda’da aşılama oranları düşer. Yıllarca süren tartışmalardan, toplumda aşılara karşı oluşan güvensizlikten sonra Wakefield’in araştırma yönteminde açık bir hile yaptığı ortaya çıkar. Wakefield aşılanmamış çocukları seçmemiştir; artmış bir risk varmış gibi gösterebilmek için olguları aşılanmış çocuklardan seçmiştir [3].

Makaleyi yayınlayan Lancet 12 yıllık bir incelemenin sonucunda bildirilen sonuçların “doğru olmadığının” ve “daha önceki bir çalışmanın bulgularına ters olduğunu” duyurarak makaleyi geri çeker [4]. 2010’da [5]. Ama iş işten çoktan geçmiştir. Söylenti yayılmıştır bir kere ve Wakefield hekimlik ehliyeti iptal edilse bile aşı karşıtları için bir nevi peygambere dönüşmüştür. Hatta şanı tüm dünyaya yayıldığı için dolaşır. Ve yakın zamanda Teksas’da aşı karşıtı kampanyanın öncü sesi haline gelir [6].

Eee, ne de olsa her efsanenin bir alıcısı var. Ve efsaneler özellikle belirsizlikler zamanlarında yayılıyor. Tam da içinden geçtiğimiz dönemde olduğu gibi. Artıyor, azalıyor ama bu tür takıntıların, hatta sanrıların toplumda alıcısı mutlaka oluyor.

25 Mart 2018 Pazar

NöroonSayns!


Sonra biz indirgemeci, kaba falan oluyoruz, “dünyanın şu düzeni içinde her bilimsel gelişme sermayeyi tadacaktır” dediğimizde.

İyi niyetli çok arkadaşımız var. Kapılarına çarpıp kaldığımız bir sürü iyi niyetli arkadaş bunlar. Brecht’in şiirindeki gibi, biliyoruz, iyiler.

İyiler ama bilim dediğiniz de öyle boşlukta bilim olmuyor. Tüm iyi niyetliler için üzgünüm ama boşlukta bilim yetişmiyor. Üstünden piyasa falan geçiyor.

Keza geçtiğimiz günlerde Cambridge Analytica meselesi patladı. Daha doğrusu çoktan patlamıştı da yeniden patlattılar: Britannica çağrışımlı Analytica, Facebook verilerini kullanarak Trump’a ve İngiltere’deki Brexit kampanyalarına veri sağlayan bir şirket! Zaten kıyamet de buradan koptu: Kişisel verileri nasıl olur da kullanabilirler, diye!

Günümüz artık mega-veri çağı. Her yer ve her an artık birer veri. Sermayenin tekleşmesi gibi veri de tekleşiyor. Ve herkes de bu sürecin farkında. Nereye gidiyorsunuz, kimlerle yaşıyorsunuz, kimleri seviyorsunuz, neleri beğeniyorsunuz, nelere öfkeleniyorsunuz, hatta hangi saat, nerede ve nasıl yaşıyorsunuz! Tüm bunlar artık veriye dönüşebiliyor. Ve tek elde toplanabiliyor. Bilseniz de bilmeseniz de!

Ne güzel, değil mi? İnsanlara, toplumlara neyin, nasıl iyi geldiğini, neyin, nasıl zarar verdiğini görebileceğiniz, ölçebileceğiniz koca bir laboratuvar var. Ve bir sürü de fare. Sıçan.

Başka bir dünya düzeni olsa nelere yarar bu mega-veri? Kim bilir ama illa 1984’e mi döner?

Şüpheciler çok; iyi niyetli şüpheciler bunlar. Ama söylemek gerek: Çoktan 1984’ün altında kaldık. Artık 1985’i yaşıyoruz. Hatta 1986’yı falan. Düz gidip 2018 de diyebilirsiniz.

Geçmiş olsun!

25 Şubat 2018 Pazar

Soylu, uyumlu ve mutlu


Hayır; o, bu, şu değil de insan tam öfkelenecek, olup bitenler karşısında ağzı açık kalakalıyor. Her yeni olayda, her yeni gelişmede “eh, bu kadarı da fazla artık” diyecek oluyor insan ama olaylar bir Hitchcock filmi gibi gözünün önünden geçip gidiveriyor. Hatta tam “evet ya, tüm bunlar Hitchcock filmi gibi” diyecekken bir de bakıyor ki aslında Chaplin filmine denk gelmiş: "Aaaa! O da ne? Modern Zamanlar değil mi tüm bunlar?"

Evet, evet, modern zamanlar tüm bunlar! Hani bir hafta içinde olanları alt alta yazsak Dali bile delirir ülkenin, dünyanın gerçeküstülüğüne.

Ve bir de her şeyin üstüne, tüm olup bitenler içinde, bir kedinin sınıfına dönmesiyle bile umutlanıyoruz ya! Ölmemişiz daha. Onca katilin, onca cinayetin, onca silahın, şamatanın, çer çöpün arasında yaşayabiliyoruz, hâlâ.

Vallahi bravo!

Bravo da açıkçası kendi adıma, ekonominin bu kadar belirleyici olduğuna, olabileceğine inanmazdım. Tamam, teoride altyapının bir ağırlığı, son kertede belirleyiciliği falan vardı ama onca yıldır meseleyi naif ve nazikçe kavramaya çalışmıştım çalışmıştık. Arkadaşlarla. Kendimizce kaba Marksizme falan düşmeden teori patlatmaya, çatlatmaya çalışıyorduk ki tarih patladı, çatladı.

Ve şimdi, şu vardığımız insanlık durumunda, diyebiliriz ki kaba olan her şey doğruymuş ve kaba olan yeterliymiş. Kasmaya gerek yokmuş. Kâr oranlarındaki düşüş ve emperyalist rekabet; yaşadığımız tüm gerçeküstülük bunlarla açıklanabilirmiş.

Vay arkadaş, vay! Yazık oldu onca naifliğe, nazikliğe ve titizliğe.

9 Şubat 2018 Cuma

Freud ve Lacan* | Louis Althusser


Freud ve Lacan, Louis Althusser'in bu meşhur makalesi/konuşması hem Althusser'in hayatında hem de Marksizm ve psikanaliz karşılaşmalarının tarihinde ayrıksı bir yere sahiptir. Hani bir tür başlangıç noktası gibi. Bir milat değil belki ama başka bir başlangıç noktası.

Aslında Althusser makaleyi 1959 gibi bir tarihte kurmaya başlar. Psikanalizle ve Lacan'la tanıştığı, tartıştığı yıllardır. Aynı zamanda Fransız Komünist Partisi'nin yükselen yapısalcılıkla başetmekte zorlandığı yıllardır. FKP yapısalcılıktan nasibini alan, içlerinde psikanalizin de yer aldığı yeni tartışmalara şüphe ile bakmaktadır ve uzak durmaktadır. Bu dönemde partinin önde gelen teorisyenlerinden Lucien Seve bu başa çıkma zorluklarının üzerine gider ve Marksizmle insan psikolojisini birlikte yorumlayan yazılar, kitaplar kaleme alır. 

Althusser'in derdi ise başkadır. Yapısalcılık ve Lacancı psikanalizden bazı kuramsal çıkarımlar yapmaktadır ki bu çıkarımlar o dönem Marksizm'inde baskın olan hümanizme  karşı daha yapısalcı bir yaklaşım geliştirmesine de yardımcı olacaktır. Tüm bu sürecin ana ürünü İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları olacaktır. Ancak Althusser, o yıllarda Lacan'ın ve psikananlizin de bir tür izsürücüsüne dönüşür. Analize başlar; Freud ve Lacan üzerine düşünmeye de başlar. İşte bu izsürücülüğü yıllarının ürünüdür Freud et Lacan. 

Önce partinin teorik yayın organına göndermek ister ama çekinir ve sonra partiye yakın bir başka teorik yayına gönderir. Böylece makale La Nouvelle Critique dergisinin 161/162 sayısında Aralık 1964'te yayınlanır. Beklediği gibi büyük fırtınalar da koparmaz. Makalenin İngilizce çevirisi ise New Left Review dergisinin Mayıs-Haziran 1969 sayısında basılır. Makalenin ilk Türkçe çevirisi ise 1982 yılında Selahattin Hilav tarafından yapılır. Yazko Felsefe Yazıları Dergisi'nin ilk sayısında yayınlanır. 

Aşağıda bu Türkçe çeviriyi bulabilirsiniz.

29 Ocak 2018 Pazartesi

Maddenin değişimi, diyalektiğin işleyişi ve…

Diego Rivera, İnsan: Evrenin Hakimi, 1934, duvar resmi, 4.85 x 11.45 m, Meksika Güzel Sanatlar Sarayı



İnsan ne de çabuk unutuveriyor, değişimi. Her şey hiç değişmeyecekmiş gibi görünüyor. Hep aynı kalacakmış gibi…

Sonra bir bakıyorsunuz; değişmez denilen birçok şey değişivermiş; değişim sanki kendiliğinden, öylece, boşlukta oluvermiş… Ve siz değişenin değiştiğini bile anlamamışsınız. Farkına varmamışsınız. Değişmiş işte.

O kadar.

Nereden geliyor ki bu unutkanlık? Zizekvari bir yanıt verecek olursak herhalde “biliyorlar ama yine de unutuyorlar” olurdu. Kelimenin, unutkanlık kelimesinin anlamı da aslında bilip de bilememe halini anlatıyor: Amnezi; bildiğini hatırlayamamak. Bilmek, unutmaktan önce geliyor. Bir zamanlar, bir yerlerde bilinmiş, ama, işte, şimdi yok.

Günümüz insanı için bilmek yetmiyor. Evrenin sonsuzluğunu ve genlerin derinliğini bilmek, bilmeye yetmiyor. Bilmenin eşlik ettiği bilişsel bir sorun bu. Belki de bir tür “bilme bozukluğu” demeliyiz. Bilme bozukluğuna, bilgi bozukluğu da eşlik ediyor.

Bilgi, en başta mesela maddenin değişimini bilmeye yetmiyor. Elde Homo Sapiens kitabı ama kitap günümüzün Homo Sapiens’ini aydınlatmaya yetmiyor. Tam tersine aklındaki boşlukları büyütüyor.

Bilme-bilgi bozukluğu, bilmeye dair bir tür direnci de içeriyor. Hani neredeyse “bilmiyorlar ama bilmemeyi arzuluyorlar” diyeceğiz. Günümüzün bilme biçimleri değişime karşı yeni direnme fırsatları açıyor.

Bilmek zor ise bu durumda bilmeye direnmek kolay. Bir tür körlük gibi.