dünlerin köpüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünlerin köpüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2025 Pazar

Eleftaria Bulvarı'nda Geri Gelen Mektup

Yaz, sıcak. Balkondayım. Bulvara bakıyorum uzanıp. Ağaçlar, araçlar ve tüm şehir nemli bir uykunun içinde debeleniyor. Gece ve sessizlik içinde Eleftaria. Bezgin bir kedi geçiyor karşıya. Ağırdan, sakin ve umarsız. Saat az daha ilerlese sabaha dönecek gece, ama sıcak halen bunaltıcı. Hiç serinlemedi, artık serinler mi o da belli değil. Sabahı, öğle vaktini ve öğleden sonrayı düşünüyorum. Nasıl geçecek ki gün! İçimi bir sıkıntı daha kaplıyor. Çipurodan son yudumu da çekiyorum, o da ısınmış. Dünyayı ve beni yatıştıracak herhangi bir serinlik yokmuş gibi geliyor artık.

Bir işaret bekliyorum hayattan, bir mesaj. Yok! Hayatın benden ve hatta herkesten yana yok olduğu zamanlardayız sanki. Dünyaya yaşam veren güneş bile kavuruyor hayatı. Her yer, her şey yanıyor, daha ne olsun! Ama beklememe, hayattan bir beklenti içinde olmama da şaşırıyorum. Bir şaşkınlık içinde hafif bir esinti arıyorum balkonda. İnsan kendine yarım asır sonra da şaşırmamalı! “Acımasızlık bu…” diye düşünüyorum. Tuzlu bir yanı var çünkü beklemenin. Ruhunuz lime lime dökülüyor. “Hep böyle miydim ki?” diye irkiliyorum geceye uzanan Elefteria’ya bakarken.

Az öncenin kedisi kaldırımı salına salına adımlayıp tam karşımda duruyor. İki ayağını altına alıp balkona, bana bakıyor. Uzağı çok da iyi göremiyorum. Göz göze miyiz, seçemiyorum gecenin içinde. Ama biliyorum, hayattan bir beklentisi yokmuşçasına duruyor karşımda. Yarı kör düşünüyorum, günlerimin ve gecenin kördüğümü içinde. Ve bir işaret bekliyorum hayattan.

İşte o sıra bir mektup çıkıp geliyor geçmişten. Gece esmiyor ama zihnim az da olsa esiyor diye teselli buluyorum. En azından Seferis gibi değilim diyorum kendi kendime. Urlalı şairin sıcaktan yakınırken zihninin yazları çalışmadığına dair sızlandığı geliyor aklıma. Yaz, sıcak, gece… Zor. Mektup ufak bir kıpırtı oluyor şu serinlemeyen Atina gecesinde. Gün doğsa, ne olacak ki? İçeri geçip bir sigara daha sarıyorum. Müziğin sesini açıyorum az daha, Theodorakis… Yaz Evi.

25 Nisan 2022 Pazartesi

Şiir[im]in kesik damarları


Eskiden edebiyat piyasası yoktu. Vardı da bu kadar büyük, güçlü, belirleyici ve baştan çıkarıcı değildi. Küçük, mütevazi bir uğraştı edebiyat bir zamanlar. Etkisi olursa da çeşitli adanmışlıklarla büyüyor bu etki: aşk, halk, yoksulluk, devrim, gelecek gibi. Kimsenin aklında iki roman çıkarıp köşeyi dönmek yoktu mesela. İki roman yayınlamak için insanlar bir araya gelip kooperatifler kuruyordu. İki dergi basmak için (varsa) tüm memur maaşları bir araya getirilip matbaaya yatırılıyordu. Edebiyat demek her şeyden önce karşılıksız bir emek demekti.

İşte o günlerde bin bir çaba ile çıkan edebiyat dergileri de vardı. Henüz “profesyonel” olmamış, hiçbir zaman da olmayacak; “amatör” ama iddialı; derinlikli dergilerdi bunlar. Taraf olan dergilerdi onlar. Örneğin öyle banka reklamı ya da herhangi bir reklam derginin sayfalarını kaplayamazdı. Düşünsel olarak uymazdı böyle şeyler. Birisi maddi olarak yardım edecekse de reklam vererek değil doğrudan destekte bulunarak dergiye yardım edebilirdi. Mütevazi, direngen, öyle kolay zaptedilemeyen ve kendiyle barışık (ama dünyayla kavgalı) bir uğraştı edebiyat, dergicilik.

İşte öyle bir zamanda rastlamıştım Hayati abiye. Rastlamıştım derken yüz yüze hiç karşılaşmadık o günlerde. Ama Ankara’da çıkan edebiyat dergilerinde (İzlek, Edebiyat ve Eleştiri, promete) adını, yazılarını, şiirlerini ve en önemlisi de o dönem yeni çıkmış olan kitaplarının tanıtımına denk geliyordum: Şiirin Kesik Damarları - İntihar Eden Şairler Kitabı. Sanırım ilk kez İzlek dergisinde görmüştüm kitabı. Küçük bir bürosu vardı derginin, Ankara’da, Selanik Caddesi’nde. Oraya gider gelirdik yeni yetme, meraklı, ilgili ve kenara iki üç satır hayat biriktiren üniversite öğrencileri olarak. Kaan İnce daha yeni intihar etmişti ve derginin adıyla da özdeşleşmişti bu erken veda.

27 Aralık 2020 Pazar

2020 Sözlüğü


2020’de çok şey yaşadık, çok şey de öğrendik. Ya da belki de pek bir şey öğrenmedik.

Öğrenip öğrenmediğimizi geçmiş değil gelecek gösterecek. Ve geleceği, dünü, bugünü ve yarını birbirine bağlayabilenler kuracak.

Yılın bu son yazısı, kapitalizmin tekinsiz dünyasında yaşama kâh yıkılan binaların altında kalarak, kâh kardeş kavgasında er olarak, kâh dere yatağındaki evinde sele kapılarak, kâh yoğun bakımda tek başına kalarak erkenden veda edenlere, koruyamadıklarımıza gitsin. Bir kez daha anarak.

Ve hepsine borcumuzun yeni yıla devrettiğini de bilerek.

İşte bizim 2020 sözlüğümüz.

5 Eylül 2020 Cumartesi

Duvara Karşı'nın Cahit'i

Başka bir şey yazacaktım, teknik, bilimsel. Elon Musk’ın işte şu beyni çipe, çipi beyne bağlayan şeyi hakkında. Oturdum klavyenin başına, çat düştü önüme: “Birol Ünel yaşamını yitirdi!” diye. Durdum. Durdum ve 10-15 yıl öncesine gitti aklım, zihnim… İster istemez.

“Bazı filmler izlendikçe, bazı karakterler de gidince üzer insanı” demiş bir arkadaşım. Çok doğru. Aynen öyle oldu. Keza film yıllar öncesinde kalmıştı. Ama hikâyesi, karakterleri bir şekilde yaşayıp duruyordu işte, çevremde, aklımda, işimde. Saçma sapan bir duygusallık belki de. Üstümüze üstümüze geldikçe hayat ne kadar zamansız kayıp çıkarsa karşımıza, elimizden kayıp giden zamanı hatırlatıyor, anlatıyor bize. Birol Ünel de öyle oldu. Daha doğrusu Duvara Karşı’nın Cahit’i. Üzdü.

Ne vardı Duvara Karşı’da?

Bir tür yazgı. Hatta yazgı da değil; yazgı gibi işleyen bir tekrar. Kaybetmiş insanlar, imkânsız ve bir daha geri gelmeyecek zamanlar. Kaderini bir türlü değiştiremeyen çırpınışlar. Evet, çırpınışlar. Bir tür tanıdık, bildik savruluş hali. Frene hiç basmaksızın gidilen bir yol, sonunda duvar olduğu bilinen ama hiç bilinmiyormuş gibi yaşanan bir hayat. Hani yaşamın kıyısında gibi. Körlemesine, bodoslama, başını, sonunu düşünmeden.

O dönemlerde, yani filmi izlediğim zamanlarda sanırım bunlar geçmemişti aklımdan. Film daha çok duygusuyla, müzikleriyle ve anlarıyla kalmıştı zihnimde. Mesela “Yine mi Çiçek” sahnesiyle ve masaya serilen örtüsüyle. Birçok insana öyle olmuştu sanırım, film anlattıklarından daha çok oluşturduğu duyguyla kalmıştı geriye. Bir yandan da o dönemlerle özdeşleşmiş bir filmdi Duvara Karşı. AB müzakereleri, liberal umutlar, İstanbul’un yıldızının parlaması, ana akım dışı her şeyin ana akım haline gelmesi vs. vs. Hiç alakamız olmasa bile sanki bizim filmimizdi. Hayatın elimizin arasından kayıp gitmesinin, dağılmanın ve dağıtmanın filmiydi. Sanki…

26 Nisan 2020 Pazar

Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde

Polonya beni hep sıkmıştır. Öyle gidip gördüğüm için falan değil. Çocukluk mirası diyelim. Çünkü herhangi bir alakamın olmadığı bu ülkenin iki hikâyesi vardır bende. Kestirme sonuçlara vardığım iki hikâye. Gerçi kestirme sonuçlar iyi değildir; önyargılara yol açar, önyargılar da gereksiz hatalara. Ama bazen kestirme sonuçlar tüm uzak sonuçları da öngörebilir. Belli olmaz.

Polonya beni iki sebepten ötürü sıkmıştır. Birincisi papa ile ilgili. Papa John Paul'le ilgili...

Şimdilerde unutuldu gitti rahmetli ama o zamanlar yani ben çocukken çok ünlüydü. Bir Reagan, bir Gorbaçov, bir bizimkisi ve bir de o vardı sanki televizyonda. Sabah akşam çıkardı. Uğradığı suikast, suikastın failinin bizim buralardan olması, kaçabilmesi, yakalanması, suikast girişiminin neden yapıldığı, ne olduğu, bağlantılar, delilikler vs. vs. Bunların hepsi birer muammaydı ama sabah akşam televizyona çıkan bu papa Polonyalıydı. Açıkçası uyuz olmuştum adama ve de ülkesine. Zaten Doğu Bloğu dedikleri bir ülkeden neden papa seçmişlerdi ki? Ne bileyim, Arjantin falan varken neden papalı ülke Polonya'ydı ki? Yoksa papa içeriden satın mı alınmıştı? Bana göre falso daha oradan başlıyordu, satın alınmadan ve de satılık olmaktan. Ve bir de tüm o belirsiz işlerin ortasında sevimsiz, soğuk birine benziyordu.

Polonya konusunda beni bezdiren ikinci isim ise Lech Walesa'ydı. Ona da gıcık oluyordum, çünkü televizyon, gazeteler onu bir işçi önderi, demokrasi kahramanı olarak ermiş mertebesine çıkarırken aynı günlerde ne bileyim Güney Afrika'dakileri, Zonguldak'takileri vatan haini ilan ediyordu hepsi. İnsan çocuk da olsa "Hayırdır? Bu kayırma da nereden geliyor yahu? Nasıl bir hizmeti var ki bu posbıyığın?" diye sormadan edemiyordu.

Düşünsenize TRT izliyorsunuz, hatta sadece TRT izliyorsunuz (zaten o günlerde tek bir kanal var, bilemediniz iki) ve önce bu Walesa çıkıyor, alkış kıyamet kopuyor. Sonra bizim gariban madenci çıkıyor: Pis anarşist! Herifin bir yerden kesin sağlam torpili vardı ve o sevimli, gevrek, Katolik gülüşüyle çok popülerdi. Ve ben daha o ön ergen günlerimden itibaren popüler olan herkese gıcık olmayı huy edinmiştim. Walesa sağolsun!

Sonra büyüdük. İşte biliyorsunuz, duvar falan yıkıldı. Demir perde eridi. Ben tabii ki o zamanlar halen ön ergenlikteyim. İçimde kıpırtılar var ama öyle siyasi bir kimliğim falan yok. Nereden baksanız derli toplu bir dünya görüşü için en az sekiz yılım falan vardı daha önümde. Bir erişkin müsveddesi olarak etrafımda olup bitenleri kendimce kaydediyor ve işliyorum. O kadar! Ama Polonya’yı çoktan işe yaramaz bir yer olarak bellemiştim.

12 Nisan 2020 Pazar

Alışmakla şok olmak arasında bir yer değil, başka bir yer


Rüya gibi. Kabus gibi. Sürreel bir film gibi. Evet öyle, ama...

Ama bize gereken alışmakla, şaşırıp kalmak arasında bir yer değil. Başka bir yer, başka bir bakış. Başka bir anlayış. Hatta anlayış falan da değil, basbayağı başka bir mücadele. Bize gereken bu. Ama işi yokuşa sürüyoruz, o ayrı!

İnsan, kendisinin ve çevresinin olan bitene uyum sağlama, adapte olma ve kabullenme yeteneğine şaşırıyor. Hani ışık hızıyla her şey geride kalıyor gibi. Bir ay önce neredeydik, şimdi nerelerdeyiz? Korktuğumuz yere doğru gittikçe korktuğumuz yeri de, korktuğumuz yere doğru gittiğimizi de unutuyoruz. Ve sonra önümüzde yeni bir yer beliriyor ve hafızası olmayan bebekler gibi sevinerek o yeni yere doğru yuvarlanıyoruz.

Halimiz öyle olunca düşünmeden edemiyorum, şu büyük psikiyatrist, Elisabeth Kübler-Ross, kayıp ve yasın kuramcısı, yoksa haklı mı diye? Ne kadar da “evrensel” bir teori atmış ortaya! Bu kadar mı tıkır tıkır işler bir kuram, her koşulda ve her ortamda! Yuh! İnsan davranışına dair çağlar, yıllar ve yollar boyunca geçerli, böyle kaç teori vardır ki? Haklı mı ki acaba?

Mesela şok evresini geride bırakıp inkâr evresine mi geçiyoruz? Her şey böyle açıklanabilir mi? Mesela Cuma gecesi yaşanan panik!? Evrensel ve zamandışı bir kuram ile açıklanabilir mi? Yas kuramı ile. Mesela yas, bin yıl önce de böyle miydi? Olan biteni bir kaç günde kabullendiğimize göre öyle olsa gerek diye düşünmeden edemiyor insan.

Ama, cık! Değil!

Bir ay önce o ilk kişinin hastalanmasıyla toplumca hastalar olmuştuk. Endişeler sarmıştı bizi. Telaş ve evham. Ama şimdi binler hastalanıyor, biz sessiz, sakin bekliyoruz.

Neyi?

Onbinlerin hastalanmasını. Ve sonra da ona uyum sağlamayı. İşte bunları bekliyoruz.

29 Mart 2020 Pazar

Korona insanları

I.

Yeni gelmişim nöbete. Ortalık sakin. Alışkın değiliz servisin böyle olmasına ama tedirgin de değiliz. Normal zamanlarda havada bu tür bir sakinlik olsa diken üstünde oluruz. Sessizlik fırtınanın habercisi gibidir. Ama o gün fırtına beklemiyoruz. Fırtınayı o güne beklemiyoruz.

Odadan çıkıyor. Başında bonesi yok. Maskesi yüzünde. Gözleri küçülmüş. Biraz da kızarmış. Biliyorum, nereden baksak üç gündür burada. Kesintisiz. Belki bir iki saat ya uyumuş ya da uyumamış. Hafif sallanıyor ki normalde de böyle sallanmayı sever. Bir de gülmeyi. Yine gülüyor. Yüzünün ancak yarısını görsem de gözleriyle gülüyor. Kızıl gözleriyle.

“Naber?” diyorum. “Ne olsun be, bildiğin şeyler işte.” diyor. Fazla yaklaşmıyor. Uzak duruyoruz birbirimizden. Normalde dokunmayı sever. Ya elimi tutar ya koluma girer. Sevecenliğiyle hepimizi gülmekten kırar geçirir. Şimdi gardı bir tık düşmüş. Bilmem kaçıncı rounda çıkacak boksör gibi. Yediği yumruklarla kelimeler ağzından zor çıkıyor. “Yorgun görünüyorsun.” diyorum. “Eh işte! Yorulduk biraz. Herkes yoruldu.” diyor. “Haydi git, dinlen biraz artık!” diyorum. Dokunmuyoruz birbirimize. Gözlerimiz değiyor sadece. Selam verip çıkıyor. Normalde sarılır. Mutlaka. Ama gidiyor. Sallanarak.

Ardından bakıyorum. En güvendiğim eller orada. Sırtını hiç sorgusuz sualsiz yaslayacağın dağ. Yorgun ama huzurlu olduğunu biliyorum. Ama o böyle şeyleri umursamaz. Hep tetiktedir yine de. Her zaman. Şimdilerde daha çok. Atik ve tetikte.

26 Mart 2020 Perşembe

"Gerisi Hep Rivayet" Şarkıları


Şarkıların öyküsü olur da öykülerin şarkıları olmaz mı?

Bu listede yer alan şarkıların hepsi bir biçimde Gerisi Hep Rivayet’in içinde yer almışlardı. Hatta o zamanlar, yani öyküleri yazarken, her öykünün altına öyküye eşlik eden şarkıyı da eklemiştim ama sonradan, yani kitabı basarken şarkıları kitaba eklemeye çekindim. Hem hakkım yokmuş gibi geldi, hem gereksiz, fazla bir paylaşım gibi geldi. Hem de şarkıların Gerisi Hep Rivayet’in üstünü örtmesinden de çekindim. Sonuçta, evet, bu şarkılar oralarda bir şekilde yer almışlardı ama öykülerin ortaya çıkış sürecindeki anlamları ile kendi anlamları arasında da oldukça fark vardı. Bu nedenle listeyi hep aklımda taşıdım ama hiç paylaşmadım. Kendimle bile…

Ama madem ki şimdi araya yıllar girdi, hatta ben bile neyi, ne zaman ve nasıl yazdığımı (dinlediğimi) unutmaya başladım (evet, bellek böyle bir şey değil mi? Yıllar geçtikçe su alan ve yavaş yavaş batıp giden) ve madem ki Gerisi Hep Rivayet’e artık çevrimiçi olarak ulaşılabiliyor, şarkıları da geri çağırmanın zamanı geldi.

Bu şarkılar kâh öykülere eşlik ederek, kâh öykülerin ortaya çıkmasını sağlayarak, kâh da öykülerin içinde yer alarak bir araya geldiler. Şarkıları da vardı o günlerin. Gerisi Hep Rivayet şarkıları bunlar. Ve onlar da artık burada uyusunlar, öylece.

23 Şubat 2020 Pazar

İyi ve güzel şeyleri özlemek


Günlerinin kötürümlüğünü görüp de görmek istemeyen bir halk gibiyiz. Başka şeyler görmek istiyoruz. Bize iyi gelecek, azıcık teselli edecek, “buna da şükür” ya da “o kadar da değil, iyi şeyler de oluyor” dedirtecek şeyler. Haksız da sayılmayız. Her güne intiharlar, olası savaşlarla başlıyoruz. Kolektif, toplumsal gündemimiz herkesin fellik fellik kaçacağı işlerle dolu. Bireysel hayatlarımızı, gündemimizi ise sormayın: Uzunca süredir, herkesin kendi sarsıntılarını yaşadığı, kendi enkazlarının altında kaldığı koca bir ülkeyiz.

Tek sebep kötü giden bir hayatta bir yudum iyiye ve güzele olan ihtiyaç değil belki ama felsefe kitaplarını okuyup yutan Atakan tüm o çatışmaların üstüne iyi geldi. İyi geldi ve sonra da deyim yerindeyse kapışıldı. Koca bir ülke neredeyse üstüne atladı bu Atakan afacanlığının. Atakan’ın zihninin güzelliğine gölge düşürmek istemem (gerçi o “zihin” çoktan gölgelendi) ama koca bir toplum neredeyse “Daha, daha, daha” nidalarıyla talan etti onun imgesinde bulduklarını: akıl, özel olma, olgunluk gibi mesela.

Belli, herkes tüm bunların açlığını çekiyor; aklın, özellikli olmanın, olgunlaşabilmenin. Yırtmak için mi? Olabilir. Ama açlık çekmekte haksız da sayılmazlar.

Ama...

19 Ekim 2019 Cumartesi

Çocukluk Şarkısı | Peter Handke


Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
bir su birikintisinin de deniz olmasını.

Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orada değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor.
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…

Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu, bugün ki gibi
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzulardı hep,
Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
bugün de yaptığı gibi.

Çocuk daha henüz çocukken
zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
bugün hala titrer çomak o ağaçta.

* Çeviren: Oruç Aruoba

6 Ekim 2019 Pazar

Çavdar Tarlasında Çocuklar


Başka bir yazı hazırlamıştım. Bir başka kaybın 40. yılını anlatan bir yazı. Ama masanın başına oturduğumda Vail’in haberine denk geldim. Denk geldim ve “kalsın” dedim. Her şey! Yazı, hayat, katlandığımız ve aynı zamanda yudum yudum, gıdım gıdım mutluluk tattığımız şu hoyrat, salak ve trajik hayat kalsın dedim. Ne gerek var! Ne gerek var, hakikaten.

Perşembe günü, öğleden sonra bir çocuk kendini mezarlık kapısına aşmış. Kocaeli’de. Vail el Suud. Dokuz yaşındaymış. 9.

Suriye kökenli bir ailenin çoktan Türkiyeli olmuş çocuğuymuş, oğluymuş. İlkokul öğrencisiymiş. Beş kardeşin küçüğüymüş.

Perşembe günü, öğleden sonra bu çocuk, Vail, kendini mezarlık kapısına asmış.

Sebep nedir, sanırım tam belli değil. Belli ama belli değil. Bilinebilir mi, o da belli değil. Bekleyip göreceğiz. Ama...

Ama bu ülkede 9 yaşındaki bir çocuğa kendini astıracak bir hayat var! Ve bu ülkede hayat, kim bilir her gün kaç çocuğa daha aynısını düşündürüyor!

22 Eylül 2019 Pazar

Belki kaybedeceğiz ama...


Ne garip zamanlarda yaşıyoruz. “Gerçek” hayatlarımızda yalnızlaştıkça “sanal” hayatlarımızda daha kolektif hale geliyoruz. Başkalarının acısı bizim acımız oluyor. Başkalarının öfkesinde kendi öfkemizi buluyoruz. Biliyorum bir kısmı histerik bir hal taşıyor: abartılı, tiyatral. Ama bir kısmı da yalansız, katıksız, hesapsız, saf bir duygudaşlık. O kadar.

Garip zamanlarda yaşıyoruz. Neslican’ı ve hayatını, aklını, “mücadelesini” böyle tanımak, içselleştirmek bırakın bir kaç on yıl öncesini, on yıl önce bile mümkün müydü? Sanki değildi. Sanki şimdilerde daha kolay özdeşleşiyoruz Neslican’la, Zeynep teyzeyle, çocuklarla, kedilerle, yanan ormanlarla, ısınan dünyayla... Bir arayış var. Bir duygu seli.

Neslican’ı “tanımıyordum”. Yani sosyal medyada paylaştıklarından, durumundan haberdar değildim. Anladığım kadarıyla insanları bir çok yönüyle etkilemiş, kendisine, hayatına çekmiş.

Bir çok yönünün içinde ise sanki en çok cesareti etkilemiş insanları: hastalığını çekinmeksizin paylaşması (ki atlamayalım kanser, psikiyatrik hastalıklardan sonra en büyük korkumuz, tabumuz değil mi hâlâ?) ve genç bedeninden eksilen uzvuna rağmen “yenilmemesi” etkilemiş. İnsanlar kayıplardan sonra yıkılmaya, yenilmeye çok alışkın bizim buralarda. Küsmek milli bir değerimiz değil mi? Neslican küsmemiş, yılmamış.

Hikayesi “aman, boşver” ile orada kalmamış: kaybettiklerini işleyip yoluna devam etmiş. Mesela sormuşlar “Öfkelenmiyor musun, bacağını kaybettiğin için?” diye. O ise sağlığını/bedenini kaybetmeyi çoktan geride bırakmış: “Ben başıma gelenleri kabul ettim. artık bir sonraki aşamaya geçmek istiyorum” demiş. Bir sonraki aşama? Mücadeleye, yani bir anlamda yaşamaya, hayata tutunmaya devam etmek değil mi? Durmamış.

İnsanlar büyük ihtimalle onda bu “durmamayı” gördüler. Kendileri dururken, kendileri acıları, dertleri için harekete geçmezken, hatta tüm hayatlarını “kanser” gibi sarmış sorunları için harekete geçemezken, işte orada birisi durmuyormuş. Konuşuyormuş, paylaşıyormuş, çekinmiyormuş. Sevmişler. Acı çekse de ayağa kalkmış gencecik bir beden. Protez bacağını estetize etmeyi da başararak.

10 Eylül 2019 Salı

İthaka


İthaka'ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun. 
Ne Lestrigonlardan kork, ne Kikloplardan,
ne de öfkeli Poseidon'dan. 
Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer. 
Ne Lestrigonlara rastlarsın,
ne Kikloplara, ne azgın Poseidon'a, 
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça, 
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına. 

Dile ki uzun sürsün yolun.
Nice yaz sabahları olsun,
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
Durup Fenike'nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü başdöndürücü kokular;
bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
nice Mısır şehirlerine uğra,
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden. 

Hiç aklından çıkarma İthaka'yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın. 
Ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan.
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka. 
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın. 
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka. 

Onu yoksul buluyorsan,
aldanmış sanma kendini. 
Geçtiğin bunca deneyden sonra 
öyle bilgeleştin ki,
artık elbet biliyorsundur
ne anlama geldiğini İthakaların. 

Konstantinos Kavafis
(1863 - 1933) 

İthaka: İyon Denizi'nde bulunan bir adadır. Homeros'un İlyada Destanı'nda, Odisseus'un yurdu olarak anlatılır. Homeros, Odisseus'u adasına, yurduna, karısına dönmek isterken anlatır. Kavafis de aynısını yapar. Ama bu sefer varılacak yer değil, çıkılan yoldur önemli olan.

[Kavafis'ten Kırk Şiir, S. 26 - 27 | Çeviri: Cevat Çapan] 

21 Temmuz 2019 Pazar

Yaşlılığımız neye benzeyecek acaba?

Yaşlanacağız. Yani, umarım. 

Kimimiz şu eğlencelik uygulamaya bakarak yaşlanacak kimimiz ise bakmayarak. Kimimiz yüzünde beliren kırışıklıkları takarak yaşlanacak kimimiz takmayarak. Kimimiz yaşlanmamak için uğraşarak yaşlanacak kimimiz ise “hayat bu, bildiği gibi gelsin” diyerek. Kimimiz nasıl yaşlandığımızı umursamadan yaşlanacak kimimiz her anın nabzını tutarak yaşlanacak. Ve kimimiz umursamazlığını "özgürlük" sanarak yaşlanacak, kimimiz ise her bir anın hakkını vermeye çalışarak yaşlanacak.

Yaşlanacağız.

Ama mesela Ayaz ve Nupelda yaşlanmayacak. Hep oldukları yaşta kalacaklar. Ve başka çocuklar da, Suruç'taki gençler de mesela... Onlar da yaşlanmayacaklar. Bizler şu meşhur uygulamada yaşlılığımızı merak ederken, onlar hep oldukları yaşta kalacaklar.

Ne yazık! Ne kahredici. Ayaz ve Nupelda! İki güzel çocuk, iki güzel kardeş... Hep o güzel fotoğraflarındaki gibi kalacaklar.

Ama biz yaşlanacağız. Yani, umarım.

Şu meşhur uygulama ne gösterirse göstersin çocuklarını, yaşlılarını, doğasını ve aklını koruyamayan bir dünyada yaşlanacağız. 

Öyle değil mi?

19 Mayıs 2019 Pazar

100 yıl sonra

İzmir saat kulesi önünde Evzon askerleri | 16 Mayıs 1919


İlk ne zaman koptum, tam olarak hatırlamıyorum. Ama sanırım ortaokul günlerindeydi. Kurtuluş Savaşı’yla ilgili bol şatafatlı laflar ediliyordu sürekli ama “gerçek hayat” hiç de öyle değildi. Çünkü Kurtuluş’la, Cumhuriyet’le ilgili her ne varsa, açıktan ya da örtülü öğütülüyordu: okulda, sokakta, televizyonda. Sonu gelmeyen yüceltmeler, abartılı kutsamalar hayatın akışıyla, çevremde olup bitenlerle uyuşmuyordu. İşte o günlerde koptum önemli gün ve tarihlerden.

O önemli günleri, o tarihi öğüten dinamikleri ve sürecin öznesini ise henüz bilmiyordum.

Toplumlar öyle kolay kolay atılım yapmıyorlar. Atılımlar yaşanıp bitikten sonra da öyle kolayca anlaşılmıyorlar, ne yazık ki! Örneğin gıpta edilen Batı Avrupa ülkelerini düşünün bir. Kapitalizmse kapitalizm, gelişmişlikse gelişmişlik ama krallar, kraliçeler halen hayatta. Çocukları, torunları, düğünleri falan halen alkışlanıyor sokaklarda. Toplumsal maskaralık, ne garip! Ama nezih, düzenli ve rahat! Hâlbuki soyluluğu, kraliyeti ya da padişahlığı kaldırmak ne kadar da radikal bir adım! Bu pek umursanmıyor artık.

Hâlbuki efendiyi ve efendiliği bitirmiş, kralı, sultanı, padişahı başından atmış bir tarihin insanları olduğumuzu hissetmek ne kadar da önemli! Sınıf mücadelelerinde radikalleşebileceğini bilen, bilmese bile bunu hisseden bir tarihin parçası olmak ne kadar da önemli! Sanırım Türkiye’de 1980 sonrası, tam da benim ortaokul günlerime denk gelen dönem egemen sınıfın önce bundan, bu bilgiden, bu histen kurtulmak istediği günler oldu. Yani emekçi halkın radikalleşebilen geçmişinden kurtulma günleri oldu ortaokul günlerim. Bu nedenle, o süreklileşmiş yüceltme seansları “gerçek hayat” ile uyuşmuyordu.

6 Nisan 2019 Cumartesi

Mark Hollis ya da The Art of Disappearing Completely


Bazen önyargılı olmak bazı şeyleri ıskalamaya neden oluyor ne yazık ki!

Çok değil, birkaç ay önceydi. Guardian ve diğer İngiliz haber kanallarında 64 yaşında hayatını kaybeden bir müzisyenden bahsediliyordu. Adını hiç duymamıştım. Önemli birisi olmalıydı çünkü hem ölüm haberi sürmanşetten veriliyordu hem de hakkında ardı ardına yazılar çıkıyordu. Anlaşılan İngilizler için önemli birisiydi. Ama haberlerde “pop grubu Talk Talk’un solisti” diye geçtiğinden gözucuyla şöyle bir bakıp geçmiştim. Sıkıcı İngiliz pop müziğinin bir başka starıydı belli ki!

Aradan haftalar geçti. Kış geride kaldı. Hatta seçimler geride kaldı. Herkes bahar havasına girdi. Isıtan bir güneş gibisi yoktur. Hele de uzun bir kışın ardından geliyorsa. Bendeki kış devam etse de yağmurlar, tekrar yağmurlar ve de dinmeyen ayazlardan sonra olup bitenler değil ama güneş iyi gelmişti.

Böylesi güneşli günlerde yollarda olmayı seviyorum. Bir de Radyo 3'te ya da Radyo Defteris'te (Radyo 3'ün Yunan versiyonu; kendisini geçtiğimiz yıllarda Radyo 3'ün içine edildiği günlerde keşfetmiştim) güzel müziklere denk gelmeyi. Gündüz vakti herkes hayat telaşının içine düşmüşken başka alemlere kısa bir gidiş-dönüş imkânı sağladığı için. Mesela geçen aylarda yine böyle bir öğle vakti Mohsen Namjoo'ya denk gelmiştim Radyo 3'te. Tabii ki o zaman deli yağmurlar vardı. Deniz kenarına çekip arabayı Zolf 2'yi dinlemiştim, çarpılmış gibi. Ve geçen haftalarda da acayip bir albüme denk gelmiştim: Jin Jin/Firefly. Bob Brozman ve Takashi Hirayasu'nun.

Neyse, bunlara sonra geleceğim. Aklımda. Ama şimdi bir kaç gün öncesinin güneşli öğle arasında döneyim.

23 Aralık 2018 Pazar

Hacettepe Çıkmazı


Aslında tam olarak bir çıkmaz da sayılmazdı. Hacettepe’den Hamamönü’ne çıkılan bir sokaktı. Biraz yan yatmış ama yıkılmamak, ayakta durmak için birbirine yaslanmış eski binaların arasından kıvrılır ve sonunda dar bir geçitle ana caddeye açılırdı. Korna seslerinin tüm hayatı bastırdığı iki cadde arasında uzanırdı. Talatpaşa’yı Dumlupınar’a bağlardı. Ya da Dumlupınar’ı Talatpaşa’ya. Bir nevi, tarihi bir kısa geçitti yani.

Adı Sarıkadın Sokağı’ydı. Nam-ı diğer öğrenci sokağı. Ekmek arası patates kızartması yediğimiz bir sokak. Öğrenciyiz tabii ki ve yurtta kalıyoruz. Hacettepe Merkez Kampüsü yurtlarında.

Üç blok var: A, B ve C. Tıp Fakültesi için C blok ayrılmış. Herkesin ders çalıştığı bir blok yani. Çalışma salonlarında bazı kişilerin sabit yerleri var. Masanın, sandalyenin üstünde isimleri yazıyor, başkası oturamıyor. Çünkü molalar dışında hep salondalar. Bir nevi orada yaşıyorlar. Tıp için.

Ben ve benim gibiler ise pek hazzetmiyor bu gömülme halinden. Ders, bilim falan sevmediğimizden değil ama ders merkezli bir hayata mesafeliyiz. Bir yandan tıp okuyup bir yandan da hayatı kaçırmama derdindeyiz. Daha doğrusu doludizgin yaşayıp aradan tıbbı da çıkarma telaşındayız. Ama yapacak bir şey yok, tüm her şeyin arasında tıp da bazen kaçabiliyor.

Çalışma salonlarına nadiren uğruyoruz. Ama vaktimizi öğrenci sokağının bir kısmını dolduran kafelerde king oynayarak da geçirmiyoruz. Başka bir kafa var bizlerde. Hatta birbirimizi bile bilmeden o başka kafalarda yaşıyoruz. O kafeler ise başka türde bir çalışma salonu. Sigara, avarelik ve lagara lugara! Bize sorarsanız hepsi aynı yere çıkıyor: Düzene uygun kafalara!

C bloktakilerin önemli bir kısmı tıp çalışma salonlarından B bloktakilerin önemli bir kısmı ise king çalışma salonlarından mezun oldu. Tabii ki C bloktan bazı öğrenciler de vardı king ming masalarında. Onlar da kâğıt oyunları kralı olarak diplomalarını aldılar. Bir nevi yan dal uzmanlığı yani.

18 Kasım 2018 Pazar

Dünde kalan


Dün, uçağı kaçırdım. Hayatımda ilk kez. Belki de ikinci kez. Bilemiyorum. Böylece havaalanında da olsa kendimle başbaşa kalma imkanım oldu. Çok koşturdum çünkü. Bütün hafta. Zaman bulmanın böylesi, belki kötü. Ama bu mecburi durma, mecburi duraklama azıcık nefes almak anlamına da gelecekti, biliyordum.

Hafta boyunca ve gün boyu koşuşturmanın üstüne bir de uçak için koşturmuştum çünkü. Ama sonuçta altı dakikacık geç kalmıştım işte. Havayolları saatiyle bakarsak az değil, çok. Vardığımda kapıları kapatmışlardı çünkü. Altı dakikacık dediğim ise bilmem kaç milyonluk şehrin, bilmem kaç bin kişilik havalimanına çıkan, bilmem kaç şeritli yoluna, bilmem kaç alışveriş merkezi dikilmesine izin veren belediyesi için, o yapıları diken “yatırımcıları” için hiç bir şey. Onu da biliyorum. Kim takardı ki beni!

Modern hayatın kuralı böyle. Das Kapital istediğini yapar! Şehrin ana yollarına, meydanlarına istediği alışveriş merkezini diker ve benim gibi Yuh Kapital’ler de tıkanan, hem de kilometrelerce tıkanan trafikte sıkışıklığı seyreder. Modern balıkların modern istifi olarak.

Neyse. Mecburen 18:55 uçağına bilet aldım. En ucuzu oydu çünkü. Bilet satış ofisindeki, emekçi olan ama emekçi olmak dışındaki her tür kimliğe açık olan “arkadaş” sağolsun, yardımcı oldu, dönüş biletimin de yanmasını son anda engelledi. Çünkü uçuşun bir ayağını kaçırınca diğer ayak da otomatik olarak yanıyor. Böyle bir kural var. Çifte ceza gibi. Tabii ki tüm bunlar oraya, buraya ve şuraya alışveriş merkezi dikilmesine izin veren sosyal demorkat belediye başkanının ve bilimum kamusal yaşam semirgeninin pek umurunda değil. Onu biliyorum. Ama satış ofisindeki arkadaşın da pek umurunda değil. Onu da öğreniyorum. Hiç muhabbet edemiyoruz. Dertleşmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda bile. Bana sorsa aynı taraftayız ama sanırım ona sorsak uçağa yetişmeyi bile beceremeyen “beyaz yakalılar” tarafındayım. “Oh olsun!” demediğine şükredip yeni biletimle birlikte uzaklaşıyorum bilet satış ofisinden. Zaten kaybedenleri kim sever ki!


8 Eylül 2018 Cumartesi

Miniatures of Glauco Venier


For pianist Glauco Venier, Miniatures – his first solo album- is a kind of diary, atmospherically reflecting upon early memories, early experiences of music, and in turn casting its own quiet spell: “I grew up in a very small village in northern Italy, and I’m still living there. The Adriatic Sea is nearby, then rivers, lakes, hills. There’s a lot of silence.” There were no brass bands, he explains, in Gradisca di Sedegliano. “My approach to music, when I first discovered it, was through the organ in the local church. And I fell in love with that sound, and with the composers of music for the organ…I have memories, good memories, of playing the organ in the church, in the dark, through the cold winters.”

Several strands of influence are in fact woven together in the modestly-titled Miniatures whose eighteen tracks are episodes in an unfolding narrative. Although we hear mostly solo piano, Glauco plays gongs, cymbals and bells, the lightly-struck metals creating an attractive ambiance, at times like wind-chimes in the breeze. 

Much of Miniatures is improvised, but Glauco also brought in material, sometimes from different musical environments. “Gunam”, for instance, is a tune from singer-songwriter Alessandra Franco which Glauco had played with the author on her own album, while the Komitas and Gurdjieff pieces derive from arrangements he had drafted for the trio with Norma Winstone and Klaus Gesing. One context informs another. “Between the percussion music, the tunes from other situations, and free playing I had a lot of material prepared, at least in my mind…these three elements I felt, could account for maybe 50 per cent of the album, and the rest would be up to the spirit of the moment…”

Miniatures is an album which also should be listened as a soundtrack while reading André Aciman's touching novel or watching the unforgettable movie of Armie Hammer and Timothée Chalamet, Call Me By Your Name.

Glauco Venier | Miniatures | ECM | 2016 *****

25 Şubat 2018 Pazar

Soylu, uyumlu ve mutlu


Hayır; o, bu, şu değil de insan tam öfkelenecek, olup bitenler karşısında ağzı açık kalakalıyor. Her yeni olayda, her yeni gelişmede “eh, bu kadarı da fazla artık” diyecek oluyor insan ama olaylar bir Hitchcock filmi gibi gözünün önünden geçip gidiveriyor. Hatta tam “evet ya, tüm bunlar Hitchcock filmi gibi” diyecekken bir de bakıyor ki aslında Chaplin filmine denk gelmiş: "Aaaa! O da ne? Modern Zamanlar değil mi tüm bunlar?"

Evet, evet, modern zamanlar tüm bunlar! Hani bir hafta içinde olanları alt alta yazsak Dali bile delirir ülkenin, dünyanın gerçeküstülüğüne.

Ve bir de her şeyin üstüne, tüm olup bitenler içinde, bir kedinin sınıfına dönmesiyle bile umutlanıyoruz ya! Ölmemişiz daha. Onca katilin, onca cinayetin, onca silahın, şamatanın, çer çöpün arasında yaşayabiliyoruz, hâlâ.

Vallahi bravo!

Bravo da açıkçası kendi adıma, ekonominin bu kadar belirleyici olduğuna, olabileceğine inanmazdım. Tamam, teoride altyapının bir ağırlığı, son kertede belirleyiciliği falan vardı ama onca yıldır meseleyi naif ve nazikçe kavramaya çalışmıştım çalışmıştık. Arkadaşlarla. Kendimizce kaba Marksizme falan düşmeden teori patlatmaya, çatlatmaya çalışıyorduk ki tarih patladı, çatladı.

Ve şimdi, şu vardığımız insanlık durumunda, diyebiliriz ki kaba olan her şey doğruymuş ve kaba olan yeterliymiş. Kasmaya gerek yokmuş. Kâr oranlarındaki düşüş ve emperyalist rekabet; yaşadığımız tüm gerçeküstülük bunlarla açıklanabilirmiş.

Vay arkadaş, vay! Yazık oldu onca naifliğe, nazikliğe ve titizliğe.