Psikiyatri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Psikiyatri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2026 Pazartesi

Hakkımda

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (İng.) 2001 mezunuyum. Psikiyatri uzmanlığımı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda tamamladım. Uzmanlık tezimi “toplumsal eşitsizlikler ve psikozlar” üzerine yaptım. Tez araştırmam “TürkSch - Psikozlarda Gen-Çevre Etkileşimi için İzmir Akıl Sağlığı Araştırması”nın bir parçasıydı. Uzmanlık sonrasında üç yıl Sinop'ta görev yaptım ve 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım. 2014 yılında Hollanda Maastricht Üniversitesi'nde “kentsel sosyal çevre ve psikozlar” üzerine doktoramı tamamladım. 2018 yılında ise doçent unvanı aldım.

Dokuz Eylül Üniversitesi'ndeki mesleki ve akademik yaşamımı 2024 yılı başına kadar sürdürdüm. Ağırlıklı olarak şizofreni ve psikotik bozukluklar alanında çalıştım. Çoğunluğu epidemiyoloji, psikotik bozukluklarla ilgili olmak üzere yayınlanmış 120'nin üzerinde bilimsel ve mesleki makalem bulunuyor. Türkiye Psikiyatri Derneği'nin farklı kurullarında uzun yıllar görev aldım. Yine uzun bir dönem soL Haber Portalı'nda haftalık yazılarımla yer aldım.

Farklı kitaplarda (Tıp Bu Değil [2012]), Barış Kitabı [2015], Şizofreni ve Psikotik Bozukluklar [2017], Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm [2018]) yazılarım yer aldı. Yayınlanmış iki öykü kitabım (Gerisi Hep Rivayet [2016], Ruhlar Mezbahası İyi Günler Diler [2020]) bulunuyor. 

Çalışmalarımı İzmir, Alsancak'ta bulunan muayenehanemde sürdürüyorum.

6 Eylül 2026 Pazar

Psikoz: Bir terimin kökeni ve anlamı

[Görsel: Justin Renteria]
Psikoz nereden geliyor? Bir hastalık, zihinsel bir durum olarak değil de bir kelime olarak. Kökeni nereye dayanıyor? Bu yazıda psikoz kelimesinin hem kökenine hem de zaman içindeki değişimine bakacağız. Oldukça ilginç bir tarihi var psikoz kelimesinin. İlginç ve bugünkü anlamından da biraz uzak.

Bir terim olarak ilk kez1841 yılında kullanılmış psikoz muhtemelen. Öncesine dair bir kayıt yok. Yunanca kökenli iki kelimenin, “zihin” anlamına gelen psykhe ile “anormal durum” anlamına gelen -osis ekinin birleşmesiyle türetilmiş: psykhosis. Yunancada ise “hayatın bir lütfu, bahşedilen hayat/ruh” anlamına geliyormuş psykhosis. Yani kelime, antik dönemde hem doğrudan zihin ile ilişkili değildi hem de “olumsuz” bir durumu değil de olumlu bir durumu tanımlıyordu. En eski olarak...

Psikolojik bir terim olarak ise ilk kez 1845 gibi Avusturyalı doktor Ernst von Feuchtersleben (1806-1849) ya da Alman doktor Karl Friedrich Canstatt (1807-1850) tarafından kullanıldığı düşünülmekte. Canstatt terimi “psychic neurosis” kısaltması olarak kullanmış. Günümüzdeki anlamından oldukça farklı olarak “tüm zihinsel durumları, sorunları” tanımlamak istemiş: Tüm zihinsel sorunlar! Yani Canstatt psikoz ile spesifik bir hastalığı ya da sorunu tanımlamamış. Terimin içine melankoliyi de, tutulmaları da, aşık olma halini de katmış. Hatta o dönemde psikoz kelimesinin anlamı ve de dolaylı olarak kullanım alanı o kadar genişmiş ki 19. yüzyıl sonunda dahi psikiyatri ile hiç ilişkisi olmayan bir kitapta, örneğin bir botanik kitabında “köklerin psikozu [hayatı]” anlamında, “dendro-psychoses” olarak da yer bulabiliyormuş.

Demek ki psikiyatri tarihi içinde, hatta nöropsikiyatri tarihi içinde psikoz kelimesi bir uğrakta tüm zihinsel süreçleri/durumları tanımlamaktan çıkıp belirli bir zihinsel “anormalliği” tanımlar hale gelmiş.

Peki, bu geçiş ne zaman, nerede ve nasıl olmuş? Yani psikoz kelimesi bugünkü anlamına (sanrı, varsanı ya da dezorganize konuşma/davranışın görüldüğü bir zihinsel durumu tanımlama işlevine) nasıl kavuşmuş?

3 Eylül 2026 Perşembe

"Ölü" anneler ve çırpınan ölgün çocuklar

Evet, narsisizm çok konuşuluyor da neden ve nasıl ortaya çıktığı pek konuşulmuyor. Ve hatta tam olarak ne olduğu da... Sosyal medya, özellikle de Instagram sağolsun, hepimiz artık narsisizm kurbanı ve uzmanıyız. 

İyi mi bu farkındalık? Eh, evet, sayılır. Psikolojik aklın gelişmesi de bir tür arayış ve olgunlaşma göstergesi. Olmamasından çok daha iyidir. Nasıl olduğu tartışma gerektirse de. 

Mâlum, geniş bir narsisizm külliyatı var. Kişilik yapılanmasından terapisine, bireysel etkisinden toplumsal yansımalarına, siyasetten spora. Her boyutuyla oldukça kapsamlı bir bilgi sağlıyor bu külliyat. Utangaç olanından malign olanına kadar hepsine, her çeşidine hâkimiz artık. 

Narsisizmin derinlemesine anlaşılmasında ise bazı isimlerin ve hatta bazı makalelerin, kitapların özel bir yeri var. Bunlardan birisi de Andre Green'e ait. Green’in “Ölü Anne” makalesine...

Green bu önemli makalesini,  ilk olarak 1980'de kalem alıyor, La mère morte [Ölü Anne] olarak ve bu makale daha sonra, 1983'te yayımlanan "Narcissisme de vie, narcissisme de mort [Hayatın Narsisizmi, Ölünün Narsisizmi]" kitabında yer alıyor. Fransızca olarak. İngilizce çevirisi ise 1986 tarihli On Private Madness kitabında yer alıyor. Ve sonrası da geliyor... En azından psikanaliz camiasında.

Psikanalitik anlamda babanın işlevi çok erken dönenlerden beri iyi biliniyor. İşte Ödipus kompleksi, kastrasyon olarak. Dönemsel bir özellik olmaktan ziyade kişiliği ortaya çıkaran, yapılandıran bir dönemeç olarak üzerinde çok durulmuş bir konu baba. Lacan’daki eksik gibi mesela: Tüm bir kişiliği ortaya çıkaran, bir yapı baba.

Ama...

İnsanın ilk insanının (anne) ölmesi değil de varken yok (gibi) olması nelere yol açar? Nasıl bir yapı ortaya çıkmasına yol açar? Green’in sorusu bu. Ve uzun, kapsamlı yanıtı da tam buna dair. 

Ve burada narsisizme dair de özel [private] bir yanıt var. Burada, bir insanın erken dönemden itibaren kişiliğinin, zihinsel, ruhsal dünyasının yapılanmasına musallat olan bir boşluk var. Ve Ölü Anne [La mère morte] bu boşlukla kişinin nasıl başettiği, başederken de neyin ortaya çıktığına dair.

10 Haziran 2026 Çarşamba

Andre Green ve "ölü anne" meselesi

Psikanalizin hakikaten "parlak" birçok düşünürü ve uygulayıcısı var. Ne güzel! Örneğin Marksizm ve komünist hareket bu ikili bir aradalığa, yani aynı anda hem parlak bir düşünür hem de etkili bir uygulayıcı olmaya çok az isimle sahip olabilmiş. Malzeme belki de o alanda daha sert olduğu için... Az isim çıkmış. Ama psikanaliz öyle değil. 

André Green de psikanalizin en önemli, en özgün düşünür ve uygulayıcılarından birisi. 1927 Kahire doğulu olan Green Fransız bir psikanalist. Fransız psikanalizinin de en gelişkin zamanına denk gelmiş mesleki yaşantısı. Tıp ve psikiyatri eğitimini Paris'te tamamlamış. Lacan ve Laplanche gibi dönemin önemli isimlerini dinlemek, izlemek ve onlarla tartışmak, üretmek olanağına sahip olmuş. Parlak zihni sadece Fransızcada da kalmamış ve psikanalizin İngilizce dünyasını da çok yakından takip edip bizzat İngilizce yazıp düşünmüş. Özellikle de belirli bir olgunluktan sonra. 

Psikanaliz dünyasına bir çok farklı derinlikli kavram kazandırmış Green: "Ölü Anne", "Beyaz Psikoz" ve "Negatif" gibi. Bu kavramlarla aslında psikanalizde anahtar tartışma ve arayışlara da özgün katkılarda/müdahalelerde bulunmuş. "On Private Madness [Özel Delilikler Üzerine]" işte bu tür önemli kavramların ve onların işlendiği makalelerin bir raya getirildiği bir kitap. Green'in özellikle sınır durumlar, narsisizm üzerine yazdığı ama oralarda da kalmayıp psikanaliz üzerine özgün düşüncelerini geliştirdiği 14 makaleden oluşuyor. Hepsi önemli olmakla birlikte derlemenin en önemli makalesini ise "Ölü Anne" oluşturuyor. 

Green bu önemli makalesinde yaşamın çok erken evrelerinde birincil bakımverenin depresyonu, psikolojik olarak yokluğu ile başederek gelişen bir bebek-insanın içsel gelişiminin nerelere varacağını adım adım işliyor. Freud'dan devralınan birçok gelişimsel başlığı Klein'in görüşleri ile harmanlayarak erişkinlikte belirgin hale gelen ama yaşamın çok erken evrelerinden itibaren kişinin hayatına damga vuran bir gediği, kişiliği özel bir tipte yapılandıran bir eksiği ortaya çıkarıyor. 

Green'in belki de en önemli derlemesi Türkçe'de ne yazık ki yer almıyor. Yakın zamanlarda ise bazı kitapları çevrildi ya da yeniden basıldı: Hadım Edilme Kompleksi (Metis, 2004), Yazı ve Ölüm - Bir Psikanalistin Edebiyat Yolculuğu: Proust, Shakespeare, Conrad, Borges... (Metis, 2018), Bir Psikanalistin (Neredeyse) Serbest Çağrışımları - Maurice Corcos ile Söyleşiler (Yapı Kredi Yayınları, 2025).

26 Ocak 2026 Pazartesi

Bion ve Tereddütlü Düşünceler

Wilfred Ruprecht Bion (1897-1979) günümüz psikanalizinde en fazla üzerinde durulan, en esin verici kuramcılardan biri. Ben ise geç tanışmış oldum, bir seminer dizisi vasıtasıyla. Conatus Psikiyatri ve Psikoterapi bünyesinde klinik psikolog Yusuf Atabay tarafından düzenlenen "Derinlemesine Bion Seminer Dizisi"nde ben de psikozlar üzerine bir oturumla yer aldım. Ve bu sayede Bion'un düşünceleriyle yakından tanışma fırsatı buldum. Teşekkür ederim.

Bion, özellikle son yirmi yıl içinde kuramının geniş kapsamı ile daha da görünür hale gelmiş ve psikanaliz kliniğini derinden etkilemiş. Psikotik hastaları psikanaliz tekniğinde değişiklik yapmadan tedavi eden ilk analistlerden birisiymiş Bion. Yaşam pratiğinin (göç, ayrılık, kayıplar, savaşlar) de getirdiği derinlikli bir kavrayışı var, insanı, bilinci ve zihni. Bu derinlikli kavrayış psikozların da daha kapsamlı düşünülebilmesini sağlamış. "Tereddütlü Düşünceler" içinde [ki kitabın adının bu şekilde Türkçeleştirilmiş olması da ayrı hoş olmuş, keza özgün adı Second Thoughts] toplanan, ağırlıklı olarak 1950’li yıllara ait makaleleri psikotik düşünceyi enine boyuna araştırarak vardığı kuramsal ve teknik sonuçları sergileyen bir toplam. Bu açıdan da ayrıca önem taşıyor. Düşünme kuramına dair görüşleri de ilk olarak bu makalelerde dile gelmeye başlamış. Makaleler psikanalist Bion’un o dönem seansta nasıl çalıştığının örneklerini de sunuyor. Bion’un kuramı yıllar içinde psikanalizde yeni bir paradigma açan, başlı başına güçlü bir kuram olarak gelişmiş ve günümüzde giderek daha fazla ses getiriyormuş. Ve yeni kuşakları da etkiliyormuş. Bion ile tanışmak isteyenler için kitabı öneririm, özellikle de psikozları anlamak isteyenlere.

 W. R. Bion | Tereddütlü Düşünceler | çev. Nilüfer Erdem | 2017, 208 s.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Smyrna Buluşmaları II

"Dili olsa da anlatsa..." deriz. Mekânlar, sokaklar, binalar, yapılar, yerler için. Neler yaşandığını hayal ederek ya da belki de kulaktan kulağa yayılan, yazılan hikâyelerinden duyarak.

Evet, mekânın konuşmasa bile anlatan bir dili var. Hatırlatan, unutturmayan. Ya ruhu, belleği? Meselâ neden bazı yollarda kendimizi daha iyi hissederiz? Neden bazı şehirler bize bir türlü yaramaz? Neden bazı evler soğuktur? Ya da Asklepion mesela. Bir iyileşme mekânı değil miydi, binlerce yıl önce? O antik tünellerin içindeki fısıltılardan devasa yapılara geldik günümüzde. Ya zihnimiz? Nasıl etkiliyor ve nasıl etkileniyoruz mekandan? Mekân biraz da bellek değil midir? Hatırlanan, unutulan, gönülen ve geri gelen.

Bir psikiyatri hastanesinin koridorlarından tarihin yazıldığı sokaklara, bir besteye ilham veren kaldırımlardan psikanalizin divanına, silinen tabelalardan yerleşim yerlerinin değiştirilen isimlerine, tedirgin olmaktan hasret çekmeye, velhasıl kültürden psikiyatriye mekânın ruhunu ele almak üzere ikinci buluşmamıza davet ediyoruz sizleri.

ψυχή’nin her daim memleketi, mekanı olmuş İzmir'de. 28 Şubat ve 1 Mart 2026 tarihlerinde Alsancak'ta, Fransız Kültür Merkezi'nde bir arada olmak dileğiyle.

22 Mayıs 2025 Perşembe

Psikozların Sosyal Yönü


Psikozlar oldukça geniş bir kavram. Özellikle son 20 yıla yayılan yüzlerce araştırma sayesinde psikozun genel toplumda sadece klinik bir olgu olarak değil aynı zamanda daha geniş bir yelpaze (spektrum) olarak dağılım gösterdiğini artık biliyoruz (Kırlı ve Binbay 2018; Binbay ve Kırlı 2023). Yelpazenin bir ucunda belli belirsiz, sadece birkaç kez ortaya çıkan, geçici psikotik yaşantılar bulunuyor, diğer ucunda ise neredeyse yaşamboyu süren ve ağır bir klinik tabloya yol açan şizofreni ve benzeri bozukluklar bulunuyor. Ve yelpazenin hangi noktasına odaklanırsak odaklanalım, ister şizofreniyi ele alalım ister gelip geçici psikotik yaşantıları, tüm bu yelpaze boyunca ısrarla kendini gösteren ve farklı alanlara dağılmış sosyal (toplumsal) özellikler dikkat çekiyor. En genetik görünümlü durumlarda dahi cinsiyet, eğitim düşüklüğü, yoksulluk, etnik azınlık olma, göçmenlik gibi toplumsal etkenler öne çıkıyor (Binbay ve Kırlı 2023).

Bu yazıda yaşamın farklı dönemlerine dağılmış toplumsal etkenler/özellikler ile psikoz arasındaki ilişkiyi ele almaya çalışacağım. Söz konusu geniş ilişki ağını ele alırken de psikozu yelpazesinin tüm görünümleri içinde ele alacağım. Yani eşikaltı psikotik yaşantılardan ciddi yıkımla giden şizofreniye kadar tüm yelpazenin toplumsal özelliklerine bakacağım. Ancak özellikle klinik uçta çalışmaların daha çok şizofreniye odaklandığını da belirtmek isterim. Hâlbuki psikozun klinik görünümünün şizofreniden ibaret olmadığını biliyoruz. Birer klinik tablo olarak şizoafektif bozukluk, kısa psikotik bozukluklar, psikotik bulgulu duygudurum bozuklukları ve hatta demans, dissosiyasyonlar, kişilik bozuklukları da bu yelpazenin içinde bir yerlerde bulunuyor (Kırlı ve Binbay 2018). Ancak bu yazının temel olarak sanrı ve varsanılarla giden psikozlara ve psikozun belirleyici olduğu klinik tablolara (psikotik bozukluklar) odaklandığını belirteyim. Yani klasik anlamıyla şizofreni ve benzeri durumlar ile toplumsal özellikler arasındaki ilişkiye bakacağız. Daha ötesine değil.

12 Ocak 2025 Pazar

Karışan bir dünyada kırışıyor zihinlerimiz...


Ne hatırlıyorum? Bir çok şey…

Ama mesela üstünden oldukça uzun zaman geçmiş bir günden de şunu hatırlıyorum: Komşumuz ölmüş, Refik amca! Emekli öğretmen, emekli olmasına rağmen kravatını ve takım elbisesini çıkarmayan oyuncakçı Refik dede. Ben oldukça çocuğum. Hayata gözümü yeni açmış değilim ama dünyayı yeni yeni tanıyorum, artısıyla eksisiyle, sağıyla ve soluyla.

İşte bir yaz akşamüstünde, balkonda oynarken haberi gelmişti Refik amcanın. Oyuncak dükkanında yığılıvermişti: “kalp krizi” sözünü hatırlıyorum o günden ilk ve de 57 yaşında olduğunu. “İyi yaşamış!” demişlerdi o gün büyükler. Beyaz düşmüş saçları ve kırlaşmış bıyıklarıyla bana da öyle görünmüştü. Yeterince yaşamış, yeterince yaşlanmış… Ölmeyi bekleyecek, belki de hakedecek kadar. Çocuk aklı işte.

Evet, o zamanlar Türkiye’de beklenen yaşam süresi de o kadardı zaten. Neredeyse yarım asır önce. Bugünkü emeklilik yaşını yani 65’i bulan, fazladan gani gani yaşamış sayılıyordu. 90’ınını bulan neredeyse hiç yoktu, 80’inini geçen ise yüzyıl yaşamış muamelesi görüyordu “Nine sen Atatürk’ü gördün mü?” soruları arasında. Ve genellikle oldukça titrek ve yorgun bir sesle verilen “evet torunum, istasyonun orada fötr şapkasını sallamıştı bize” yanıtıyla. Büyülü zamanlardı, her çocukluk gibi.

Sonra hayat uzadı, ölüm biraz daha öteye uzaklaştı. Ama öyle durup dururken değil. Dünya “zenginleşti”, Türkiye “zenginleşti”. Ama öyle birden bire ve kendiliğinden değil: daha çok kişi eğitim aldı, daha çok kişi vasıf edindi, daha çok kişi üretim sürecine katıldı, daha çok kişi kentlere yığıldı; hayat zorluklarına rağmen milyonlar için geçmişe göre daha “konforlu” hale geldi. Bir başka şekilde söylersek sermaye ve emek tüm dünyayı değiştirmeye devam etti: milyonlarca yeni “üretici güç” katıldı her yıl üretim bandına; yollar, araçlar, binalar, yiyecekler ve giyecekler gibi milyonlarca yeni ihtiyaçla birlikte. Binlerce yeni teknoloji ortaya çıktı; ilaçlar, internet, görüntüleme ve iletişim araçları gibi binlerce yeni olanakla birlikte.

Evet, bunların bileşke çıktılarından birisi olarak da dünyada ve Türkiye’de ortalama yaşam uzadı. Her şeyden önce üretim sürecinin genişlemesi, çeşitlenmesi ve iki ana toplumsal sınıf arasındaki kimi zaman gönüllü kimi zaman da mecburi itiş kakış ile. Türkiye’de ortalama yaşam süresi 80’e dayandı ve kadınlarda ise oraları çoktan geçti (evet, kadınlar daha uzun yaşıyor, her yaşam döneminde; toplamda ise en az altı yıl fark atıyorlar erkeklere).

Peki sonuç ne?

Hayatın her alanına yayılan bir çok sonucu var ortalama yaşam süresinin uzamasının. Hatta devrim arayışını, ihtiyacını erteleyen bir etkisi bile var. Ciddi bir etki bu! Öyle yabana atılacak cinsten değil; tartışılmalı. Ama ben oralara girmeyeceğim şimdi. Hepimizin çevresinde ufaktan farkettiği ama herkesin de kendi felaketini yaşadığı bir başka temel sonuca değineceğim, güzel ve hüzünlü bir film üzerinden…

5 Ocak 2025 Pazar

Smyrna Buluşmaları

Zamanın ruhu için “bir çağın düşünce ve duygu biçimidir” diyor Wikipedia, kelimenin Almanca kökenine (zeitgeist) vurgu yaparak. Bir çağın düşünce ve duygu biçimi, duygu ve düşünceleri… Peki günümüzün düşünce ve duygu biçimi ne? Bir tane mi? Örneğin “yabancı tedirginliği” mi bu duygu? Sosyal medya iştahı mı? Çaresizlik ve paranoya mı? Göç arayışı ve iklim endişesi mi? Terapiye gitmek mi? Kendini keşfetmek mi? Acaba o uzak savaş bir gün gelir beni/bizi de bulur diye dertlenmek mi? Artan kaygı, depresyon ve kaybolan dikkat mi? Kadınlara ne oluyor bu ruhun içinde, erkeklere ne oluyor? Ya babalar, anneler ve de çocuklar? Zamanın ruhu eskiyi öğütüp yeniyi kötürüm mü bırakıyor?

Yoksa her şeyin ortasında yeniden ve de yeniden zamanın ruhunu yakalamak mı? Peki zamanın ruhu nasıl yakalanır? Bir tane midir bu ruh? Bir çağın egemen ruhu, kimin ve kimlerin düşünce ve duygularından oluşur? Herkes için zamanın ruhu tek ve aynı mıdır?

Ve psikiyatriye, psikolojiye nasıl renk vermektedir zamanın ruhu? Çoğalan tanılar, kaybolan hastalıklar, salgına dönüşen tablolar arasında kültürden psikiyatriye kendi alanımızın dolaşıklıkları üzerinden yola çıkıyoruz. ψυχή’nin yani zihnin her daim memleketi, diyarı olmuş İzmir’de. Narkissos’tan Myrrha’ya…

1 Aralık 2024 Pazar

Şizofreni tedavisinde 70 yıl sonra bir ilk: Xanomeline hakkında

Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, uzun  yıllardır, beyinde dopamini bloke eden ilaçlarla tedavi ediliyor. Daha doğrusu sanrı ve varsanılardan oluşan "pozitif" belirtiler (örn. sesler duymak, izlendiğini düşünmek) dopamin iletimini azaltan bu ilaçlarla tedavi ediliyor. Psikotik bozuklukların önemli bir parçası olan bilişsel bozukluklar ve negatif belirtiler (örn. içe çekilme, durgunlaşma, düşünce içeriğinde azalma) ise bu ilaçlarla pek düzeltilemiyor; ve hatta bu ilaçların etki mekanizmaları nedeniyle negatif belirtiler daha da artabiliyor, bilişsel yetiler zaman içinde daha çok bozuluyor. Bu durum ise hem hastaların hem de hasta yakınlarının antipsikotik tedavilerinden kısmen memnun olmasına ya da hiç memnun olmamasına neden oluyor. 1952'den bu yana...

Çünkü ilk antipsikotik 1952 yılında keşfedildi: klorpromazin. Hem de başka bir tıbbi durum için (anestezi) denenirken; biraz tesadüfen ve de iyi klinik gözlem ile. O tarihten bu yana da kullanıma giren tüm antipsikotikler az ya da çok dopamin blokajı yaparak tedavi sağlamaya çalışıyor. Ama şimdi şizofreni tedavisinde 70 yıl aradan sonra bir ilk yaşanıyor. Çünkü dopamin blokajı dışında etki mekanizmasına sahip olan bir ilaç [Xanomeline] tedavide kullanım için geçtiğimiz aylarda ABD'de onay aldı. Ve tarihin ironisi de denebilir: Farkı bir mekanizmaya sahip olan bu yeni ilaç da bir başka hastalık için (Alzheimer) denenirken keşfedildi.

26 Mayıs 2024 Pazar

Şizofreni tedavisinde neler eksik kalıyor?


"Anti-şizofrenik" bir ilaç tedavisi bulunmuyor. Yani şizofreni adı verilen ve farklı etiyolojik/patofizyolojik süreçlerin sonucu olan sendromun klinik görünümlerinin tamamı için bir tedavi bulunmuyor. Sendromun klinik görünümleri derken farklı belirti kümelerini kastediyorum; tanı sistemlerine giren (sanrılar, varsanılar, dezorganizasyon, negatif ve katatonik bulgular) ve girmeyen (bilişsel, duygudurum) belirtileri (Gülöksüz ve van Os, 2018). 1953’te kullanıma giren klorpromazinden bu yana (López-Muñoz ve ark. 2005) antipsikotikler tüm bu belirti kümelerinden sadece ilk üçü konusunda “başarılı” oldular: sanrılar, varsanılar ve dezorganizasyonun bir kısmı için. Şizofreni hastalarının önemli bir kısmında ise ikili, üçlü ya da ağızdan, aylık depo antipsikotik kullanımına rağmen bu belirti kümeleri bile tam iyileşme göstermiyor (Lehman ve ark. 2004).

Öte yandan şizofreni tedavisini bir "başarısızlık" olarak görmek hatalı olacaktır: tıbbın diğer branşlarındaki ilaç tedavilerinde de (özellikle de uzun süreli ve sendromal durumlarda) benzer tedavi oranları ve zorlukları bulunuyor (Dixon ve ark. 2016). Şizofreni için zorluklar beynin kompleks işleyişinden kaynaklanıyor: şizofreni muhtemelen beynin evrimsel/biyolojik temel yapısıyla/organizasyonuyla ilgili bir durum. Beyindeki sinirsel iletimden sorumlu molekülleri oldukça uzaktan ve özgül bir bölge olmaksızın etkileyen tek boyutlu bir tedavinin tam iyileşme sağlamasını beklemek beyni, sinir sistemini (ve tabii ki  evrimsel sürçleri) anlamamak anlamına gelecektir. Şizofrenide, tartışmalı bir "tam iyileşme" hedefine olanak tanımayan köklü bir evrimsel, nörogelişimsel arkaplan var. Yani, şizofreni adı verilen sendromal toplama dair epidemiyolojik, fenomenolojik ve patofizyolojik bilgilerimiz arttıkça "tedavi" ufkumuz da gelişecek. Tıbbın diğer alanlarında, örneğin Multiple Skleroz ya da romatolojik hastalıkların ilaçla tedavisinde sağlanan gelişmeler patofizyolojik bilgilerin artması sonrasında elde edildi. Benzer bir gereklilik şizofreni tedavisi için de gerekiyor, sinir sisteminin karmaşıklığının yarattığı zorluklara rağmen. Ve şizofreni için çok-boyutlu bir tedavi gerekiyor. Antipsikotikler iyi ki var ama bir yandan da daha ötesi, bu kompleks durumu daha bütüncül ele alacak bir tedavi yaklaşımı lazım (Insel 2016).

Peki genel olarak tedavide eksik kalanlar neler?

4 Nisan 2024 Perşembe

Şizofreni için yeni bir isim bulmak!

Başlığın karmaşıklığının farkındayım. Şizofreni ile ilgili damgalanmaya katkıda bulunurum tedirginliğiyle ve biraz da içime tam sinmeden tercih ettim başlığı. Güncel bir tartışmayı gündeme getirmek için…

Gündeme getirmek istedim çünkü bir süredir “şizofreni” terimi, tanısı tartışılıyor uluslararası psikiyatri camiasında. Tamamen kullanımdan kaldırılmasını savunanalar da var, yeni isim önerenler de var, terimin miadını henüz tam doldurmadığını düşünenler de var. Ve yakın zamanda dünyanın önde gelen “şizofreni” araştırmacıları, bu isimlendirme tartışmaları için görüşlerini ve yaşanan “hastalık “durumunun doğasına dair düşüncelerini yazdılar [1].

Yazdılar, çünkü bazı insanlık halleri -ki bunların önemli bir bölümü “tıbbi” hastalıklardır: verem, diyabet, AIDS gibi- toplum tarafından yeniden ve yeniden damgalanır. Tekinsiz bir durumu, bir olguyu ya da kişiyi bu şekilde, yani damgalayarak, etrafını çizerek “zararsız” hale getirmeye çalışır toplum. Çalışır ama esas olarak karşılaştığı durumu anlayamaz; kendince zararsız hale getirmeye çalışır! Zararsız hale getirmeye çalışırken de zarar verir.

Bunu fark etmez bile, yani toplumun yol açtığı zararı. Şizofreninin başına gelen tam da budur: damgalanma, dışlanma, fosforlu kalemle büyük bir daire içine alınma! En hafif tabiriyle “bir tuhaf” görülme!

Böylece çoğu kişi için yıkıcı sonuçları olan bir “hastalık” toplum tarafından da yeniden ve yeniden izole edilmiş olur. Sosyal olarak yalıtılır, uzaklaştırılır. Bu sosyal izolasyon için önceden büyük akıl hastaneleri gerekirmiş. Modern toplum tımarhaneyi gündelik hayatın içine taşımış.

Halbuki gaipten ses duyan ilk insan kimdi ki? Ve gaipten ses duyan ilk insanı garipseyen ilk insan kimdi ki?

Ya... Gaip ne zaman ortaya çıkmıştı ki?

İşte bunlar kaybolur bu izolasyon içinde.

15 Kasım 2020 Pazar

Bir başkadır benim memleketimin terapisi!


Ne diyelim? Güzel dizi olmuş. Öyle çok abartmadan güzel olmuş. Güzel çalışılmış, güzel çekilmiş, güzel düşünülmüş. Karakterleriyle, zıtlıklarıyla, müziğiyle. Yakalamış işte bir şeyleri ve bir dizi olarak o yakaladıklarına ses verip kısa bir sürede tabii ki çıkıp gidecek gündemimizden.

Biz Başkadır’dan bahsediyorum. İşte bir iki gündür konuşulan ve kendini konuşturan diziden. Yönetmenlikse yönetmenlik, senaryoysa senaryo, kameraysa kamera, oyunculuksa oyunculuk. Ve tabii ki hallerimizse hallerimiz. Tak diye düştü gündeme. Tam da her şey sınıfsal mı değil mi diye tartışılırken! Tam da her şey psikolojiye bağlanmışken! Sermaye sağolsun.

Aklıma Paris, Seni Seviyorum filmi geldi. 2006 tarihli. 15 yönetmenin beş dakikalık kısa filmlerinden oluşan bir Paris filmi. Çoğu birbirinden etkileyicidir kısa filmlerin. Ve bazıları da çok çarpıcıdır. Loin du 16e başlıklı bölüm gibi.

Paris’te genç bir göçmen kadının herhangi bir sabahına götürür yönetmen Walter Sellas izleyiciyi. Kadının çocuğunu sabahın köründe, daha gün ağarmamışken bakımevine bırakması ile başlar Loin du 16e. Vedalaşırken İspanyolca bir ninni söylemektedir bebeğine genç, göçmen anne. Ve sonra araya yollar girer. Sokaklar, merdivenler, metro hatları, kapılar, kapılar… Kadın Paris’in merkezinde bir eve gelir sonunda. Gün ağarmıştır. Evin hanımı günün yapılacaklarını iletir ve sonra da çıkar. Göçmen kadın evin içinde dolaşır. Bir odaya girer. Odadaki beşiğe yaklaşır ve…

Ve beşikte yeni uyanmakta olan bebeğe gözü yaşlarla dolarak bakar. Aynı İspanyolca ninniyi söyler. İzleyiciyi hiç beklenmeyen ama çok da mümkün bir sonla başbaşa bırakır yönetmen. Bir Başkadırı izlerken de öyle oldu.

Senaryoyu da yazan yönetmen karşıtlıkları çok güzel yakalamış. İnsan hallerini... Daha doğrusu olduğu gibi, olabileceği gibi yakalamış. Meryem’in işine gidişi, o işin içindeki ilişkiler ağını, kendi evindeki ilişkiler ağını... Ve hepsinin ortasında bizlere göz kırpan kendi hallerimizi, Türkiye’yi. Koca bir ilişkiler yumağı olarak Türkiye’yi! Ve oradan çok da mümkün bir kesitle sunmuş bizi, bizleri, Türkiye'yi.

Hepsi çok da zorlanılmadan yakalanmış.

Ferdi Özbeğen şarkıları üzerinden de “tatlı ve farklı” geçmişimize bağ kurulmuş. Ve sonra da her şey tatlıya, sevgiye, anlayışa, hoşgörüye, taassuba bağlanmış! Sanki, biraz da mecburen...

Daha ne olsun!

5 Eylül 2020 Cumartesi

Duvara Karşı'nın Cahit'i

Başka bir şey yazacaktım, teknik, bilimsel. Elon Musk’ın işte şu beyni çipe, çipi beyne bağlayan şeyi hakkında. Oturdum klavyenin başına, çat düştü önüme: “Birol Ünel yaşamını yitirdi!” diye. Durdum. Durdum ve 10-15 yıl öncesine gitti aklım, zihnim… İster istemez.

“Bazı filmler izlendikçe, bazı karakterler de gidince üzer insanı” demiş bir arkadaşım. Çok doğru. Aynen öyle oldu. Keza film yıllar öncesinde kalmıştı. Ama hikâyesi, karakterleri bir şekilde yaşayıp duruyordu işte, çevremde, aklımda, işimde. Saçma sapan bir duygusallık belki de. Üstümüze üstümüze geldikçe hayat ne kadar zamansız kayıp çıkarsa karşımıza, elimizden kayıp giden zamanı hatırlatıyor, anlatıyor bize. Birol Ünel de öyle oldu. Daha doğrusu Duvara Karşı’nın Cahit’i. Üzdü.

Ne vardı Duvara Karşı’da?

Bir tür yazgı. Hatta yazgı da değil; yazgı gibi işleyen bir tekrar. Kaybetmiş insanlar, imkânsız ve bir daha geri gelmeyecek zamanlar. Kaderini bir türlü değiştiremeyen çırpınışlar. Evet, çırpınışlar. Bir tür tanıdık, bildik savruluş hali. Frene hiç basmaksızın gidilen bir yol, sonunda duvar olduğu bilinen ama hiç bilinmiyormuş gibi yaşanan bir hayat. Hani yaşamın kıyısında gibi. Körlemesine, bodoslama, başını, sonunu düşünmeden.

O dönemlerde, yani filmi izlediğim zamanlarda sanırım bunlar geçmemişti aklımdan. Film daha çok duygusuyla, müzikleriyle ve anlarıyla kalmıştı zihnimde. Mesela “Yine mi Çiçek” sahnesiyle ve masaya serilen örtüsüyle. Birçok insana öyle olmuştu sanırım, film anlattıklarından daha çok oluşturduğu duyguyla kalmıştı geriye. Bir yandan da o dönemlerle özdeşleşmiş bir filmdi Duvara Karşı. AB müzakereleri, liberal umutlar, İstanbul’un yıldızının parlaması, ana akım dışı her şeyin ana akım haline gelmesi vs. vs. Hiç alakamız olmasa bile sanki bizim filmimizdi. Hayatın elimizin arasından kayıp gitmesinin, dağılmanın ve dağıtmanın filmiydi. Sanki…

14 Haziran 2020 Pazar

Floyd’u anarken Fanon’u hatırlamak


Bir genelleme yapmak ne kadar doğru olur bilemiyorum ama psikiyatri tıp bilimi ve pratiği içinde toplumsal yanı en belirgin dallardan bir tanesi. Sosyallik anlamında önde gelen dallar arasında elbette halk sağlığı, çocuk hastalıkları, göğüs hastalıkları da yer alır. Hatta tüm tıp pratiği eninde sonunda sosyal bir olgudur. Ama bu belirgin toplumsal yönü siyasetle birleştirmek konusunda psikiyatrinin bir tık önde olduğu sanırım söylenebilir. Bu anlamda psikiyatri sosyal olanı siyasi bir düşünme sistematiğine devşirme, siyasi bir bakış ve sorgulama kazandırma anlamında biraz daha farklı bir yere ve tabii ki tarihe sahip.

Çünkü psikiyatri, safi insana dairdir. Yani elbette ki genel anlamda tıp da insana dairdir ama psikiyatri, insana çok özgü özelliklerle ilgilidir: düşünceler, duygular, bellek, bilinç, sosyal ilişkiler, kişilikler, anılar, yargılama vs. vs. Hâl böyle olunca da psikiyatrinin bir ucu biyolojiye, kimyaya çıkarken bir ucu da felsefeye, siyasete çıkmış ve tarihi boyunca da psikiyatrinin içinde siyasi figürler, akımlar hiç eksik olmamış.

Hiç eksik olmamış ama özellikle iki dönem hem psikiyatri pratiğini hem de psikiyatri düşüncesini siyasetin kıyılarına çekmiş: Ekim Devrimi’nin hemen öncesi ve sonrası (ki 1910’lardan 1930’lara genişletilebilir) ve 1968’li yıllar (ki bu dönem de 1960’tan başlatılıp 70’lerin sonuna kadar uzatılabilir). İşte bu iki dönemde hem psikiyatrinin içinde temel değişimler olmuş hem de psikiyatriyi psikiyatri yapan isimler ortaya çıkmış. Bu isimlerden birisi de hiç kuşkusuz Frantz Fanon.

Fanon, Fransız bir psikiyatrist. Adının günümüzde halen yankı bulmasının nedeni ise hem Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın içinde yer alması hem de “sömürgecilik karşıtı” siyasetin bir nevi teorisyeni olarak görülmesi. Yani aslında psikiyatristliğinden ziyade psikiyatri bakışının getirdikleriyle siyasete kazandırdıkları üzerinden biliniyor. Daha çok ırkçılık, emperyalizm karşıtı, bağımsızlık mücadelesinin içinden birisi olarak biliniyor.

Ama Fanon, sömürgecilik karşıtı, Marksist-Leninist siyasi mücadeleden esinlenen siyasi görüşlerinden yola çıkarak psikiyatri pratiğine de yenilik getirir. Meslektaşları insanların kafataslarıyla ve ırklarıyla uğraşırken (evet, 1950’lerde Fransız ve Batı psikiyatrisi halen kafatasçıdır) o psikiyatriye sömürülenlerin gözünden bakacaktır.

Peki, kimdir Frantz Fanon?

3 Mayıs 2020 Pazar

Salgından sonra size çok iş düşecek!


Herkes böyle söylüyor. Bileni, bilmeyeni, yaşlısı, genci, sağlıkçısı, sağlıkçı olmayanı. Yani salgın geçtikten sonra herkesin “bozulan psikolojisi” için yardım arayacağını ima ediyorlar. Bu aralar kiminle karşılaşsam aynı şeyi söylüyor. Bize çok iş düşecek! Orası kesin.

Yaşadığı sıkıntıyı yumuşatmak ya da iğnelemek için işi dalgaya vurup “Müşteriniz artacak!” diyen de oluyor ama kamuda çalışmanın rahatlığıyla oradan da yırtıyoruz. Halen “hasta” görüyoruz. Tabii ki kimileri “hasta” dememize de uyuz oluyor. Danışan onlar, danışan! Öyle diyorlar, öyle dememizi istiyorlar. Olur, neden olmasın. Her şey olur. Piyasa bu, her şeyi değiştirir. İnsanın dili ne ki!

Ama işte bu aralar karşılaştığım herkes “size çok iş düşecek” diyor. Haklılar mı? Olabilirler. Tam bilemiyorum, içeriden dışarısını görmek bazen zor oluyor. Ve tabii ki zor zamanlar, zor duygular ortaya çıkarıyor. Bilim bunu söylüyor, açık ve net. Ama zor günler başımızdan ne zaman eksik oldu ki? Benim aklıma da bu soru geliyor.

Geride bıraktığımız hangi yıl kolaydı mesela? 2000’ler mi? Düşünüyorum… Bu günlerden bakınca hakikaten daha iyiymişiz. Nereden geldiğini bilmesek de bir para varmış mesela piyasada, herkese az biraz düşüyormuş ondan. Güzel aldırmazlık yılları! Avrupa hayalleri falan bayağı bir pembe dizi gibiymiş. Gözleri sağlam boyuyormuş o hayaller. Sağı bilemem ama soldan soldan acayip teorik çıkarımlar kasılıyormuş o pembiş siyasi pozisyonlar için mesela. Hey gidi günler, hey!

Sonrası ise mâlum. Yokuş aşağı iniş!

Öyle mi?

Aklı olan yutmaz bunu, yani “Her şey iyi gidiyordu ama sonradan inişe geçtik!” masalını. Yutmaz ve sorar: Öncesi çıkış mıydı? Bana sorarsanız pek değil. Hep iniş, hep! Yani yaşadığımız o yıllar, çıkarken bile hepimizi hep aşağıya indiren yıllardı. Yıldızımızın parladığı günler, yıllar değildi onlar. Alâkası olmadı!

Ama geldi, geçti. Sene oldu 2020!

24 Nisan 2020 Cuma

Salgınlar, enfeksiyonlar ve şizofreni: Bağlantı nerede?


Kulağa zorlayıcı geliyor, değil mi? Enfeksiyonlar ve şizofreni… Nasıl bir ilişki olabilir ki? Hele şizofreni gibi “genetik/biyolojik yanı” belirgin bir hastalık söz konusu iken virüsler, bakteriler böylesi bir duruma yol açabilir mi? Yani viral ya da bakterilere bağlı bir enfeksiyon geçireceksiniz ve sonrasında psikotik belirtiler ortaya çıkacak ve hatta bu belirtiler uzun süreli bir hastalığın başlangıcı olacak! Pek olası gelmeyebilir ama araştırmalar, hem de çok sayıda araştırma, şizofreni ile bazı enfeksiyonlar arasında ilişki olabileceğini söylüyor. Hem de öyle yabana atılmayacak bir ilişki…

Biraz tarihçe
İşin ilginç yanı şizofreni ile enfeksiyonlar arasındaki ilişki yeni bir konu değil. Her ne kadar son yıllarda oldukça ilgi gören, yeniden gündeme gelen bir konu olsa da oldukça eski bir tarihe sahip. Bu tarih içinde psikozlar ile enfeksiyonlar arasında bir ilişki olabileceğini ilk iddia eden psikiyatrist Fransız Jean-Étienne Esquirol (Severance ve Torrey 2019). İddiasını dile getirdiği tarih ise 1845. 

Esquirol, psikotik dönemlerin de tıpkı salgınlar gibi yatışmalar ve alevlenlenmelerle seyrettiğini gözlemlemesi üzerine bu tür bir bağlantı kurar. Zaten 19. yüzyıl psikiyatrisinin en önemli ayırıcı tanılarından birisi nörosifiliz ile organik olmayan, fonksiyonel durumları ayırmaktır. Bu nedenle enfeksiyonlar, her ne kadar etkenleri henüz bilinmese de, psikiyatrinin ana gündemlerinden birisidir (Severance ve Torrey 2019). Ve yüzyılın sonuna doğru bu durumdan Alman psikiyatristler de etkilenir. Emile Kraepelin de erken bunamanın, yani 1911’de Eugen Bleuler tarafından isimlendirilen haliyle şizofreninin enfeksiyona verilen yanıt (oto-entoksikasyon) sonucunda ortaya çıktığını düşünür. Buna göre enfeksiyonlar bazı toksinlerin birikmesine ve beynin etkilenmesine yol açmaktadır (Noll 2004). 

Geçtiğimiz yüzyılın başında ise psikozun tifo, verem, difteri, sifiliz ve diğer ensefalit tablolarıyla birlikte sık görülmesi şizofreninin enfeksiyonlarla ilişkisine dair yeni ipuçları sağlar (Yolken ve Torrey 2008). Ama iki dünya savaşının ardından Batı psikiyatrisinin temel olarak dinamik psikiyatri etkisine girmesi bu tür nedenlerin göz ardı edilmesine neden olur. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkesi diğer sosyalist ülkelerde şizofreni ile enfeksiyonlar arasındaki ilişki araştırılmaya devam ederken Batı’da bu konu neredeyse 50 yıl boyunca uykuya yatırılır (Severance ve Torrey 2019). 1970’lerden itibaren ise sinir sistemini tutan (nörotrofik) enfeksiyon ajanlarının keşfedilmesiyle birlikte konu tekrar gündeme gelmeye başlar.

15 Nisan 2020 Çarşamba

Koronavirüs salgını şizofreni hastalarını nasıl etkiler?


Günlerdir koronavirüs salgınını konuşuyoruz. Olağandışı günlerden geçtiğimiz aşikâr. Ve daha ne kadar daha böyle geçer, onu da bilemiyoruz. Açıkçası kimse de bilmiyor. Hastalanma olasılığının ve salgın tehdidinin yanına olağandışılık ve belirsizlik de ekleniyor. Hani neredeyse dünyanın hemen hemen her yerinde eşzamanlı ortaya çıkan bir altüst oluş yaşıyoruz. Toplumsal ve bireysel hayatlarımızda.

Peki, bu olağandışı durum, olağandışılığı sık sık yaşayan şizofreni hastalarını nasıl etkiliyor olabilir? Evet, bu soruya henüz “klinik” bir yanıt vermek için çok erken. Salgının şizofreniye etkisine dair elimizde hemen hemen hiç veri yok. Başka, geçmiş salgınlardan kalmış çok dolaylı bilgilerimiz var. Ayrıca toplumsal tarihimiz açısından çok özgün, daha önce eşi, benzeri hiç görülmemiş bir durumdan geçiyoruz ve kıyaslamak da yetersiz kalabilir. Geçmiş deneyimlerin işaret ettikleri de kısıtlı bilgi sağlıyor. Ama sormakta, düşünmekte fayda var: Toplumların oldukça dezavantajlı kısmını oluşturan şizofreni hastalarını bu salgın günlerinde neler bekliyor?


Şizofreni hastaları için Covid-19 riski daha mı yüksek?
Bunu henüz bilmiyoruz. Yani şizofreni hastaları arasında yeni koronavirüs enfeksiyonu açısından genel topluma göre risk daha mı yüksek, henüz bu sorunun yanıtını bilemiyoruz. Ancak geçmiş salgınlardan ve toplumsal büyük olaylardan biliyoruz ki bu tür altüst oluşlardan sonra psikiyatrik sorunlar artıyor (Brooks ve ark. 2020). Ayrıca şizofreni gibi kronik psikiyatrik hastalıklarda kronik enfeksiyon hastalıkları da genel topluma göre daha yüksek olma eğiliminde (Partti ve ark. 2015).

10 Nisan 2020 Cuma

Selfitis ya da kapitalizmde sosyal olmak!


10 yıl önce söyleseydik... Ama pek inanmazdık: Sosyal medya, çeşitli halleriyle kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkinin temel platformu olmaya doğru gidiyor. Bir taraftan bir bilim-kurgu filmi sahnesinde gibiyiz. Gerçek hayatlarımızda yalnızlaştıkça ve çözüldükçe sanal hayatlarımızda daha kalabalık ve kolektif hale geliyoruz.

Toplumun geniş kesimlerinin zihin dünyalarını birleştiren, ortaklaştıran sıra dışı olaylar ya da felaket günlerinde bu sanal bir aradalık hali daha belirgin hale geliyor. Ve yıllar içinde önümüze çıkan her yeni olayda, özellikle de Arap Baharı’ndan bu yana (hatırlayın, o baharı aynı zamanda twitter devrimi olarak ilan etmemişler miydi?) bu belirginleşmenin dozu artıyor. Sosyal medya toplumla, toplumsal olaylarla ilişki kurmanın neredeyse temel alanı haline geliyor.

Ama sadece “sosyolojik” bir durumla karşı karşıya olmadığımız ortada. Aynı zamanda psikolojik bir durumla da karşı karşıyayız. Hatta sosyal medya neredeyse baştan sona psikolojik bir soruna dönüşmüş durumda: linçleriyle, beğeni alma telaşıyla, takipçi edinme baskısıyla, sürekli yazma stresiyle, dışında kalınca ortaya çıkan huzursuzluğuyla, trendleriyle. Neredeyse psikiyatrik bir hastalık tarifi gibi!

Sosyal medya herkesin seraplar içinde kendi vahasını aradığı uçsuz bucaksız bir çöl gibi. Bireyler son güçleriyle, canhıraş o vahaya varmaya çalışıyor. Siyaset de orada kuruluyor tabii ki. Egemeninden muhalifine, basit atışmalardan en kritik konulardaki açıklamalara kadar sosyal medya (hatta sadece ve sadece Twitter) kullanılıyor. Sol da orada devrimi, muhalifliği arıyor. Ama bu yazının konusu sol değil; sosyal medyanın psikiyatrik yanı: Sosyal medya kullanımı psikiyatrik bir sorun olabilir mi?

19 Ocak 2020 Pazar

Sarı kantaronun tadı...


Ülke, dünya, toplum, etrafımız. Her şey sarı kantaron tadında. Bu ara...

Nedir sarı kantaron?

Bir bitki. Kılıç otu olarak da biliniyormuş, KoyunKıran olarak da. Latince adı Hypericum Perforatum. Yani “ısıtıp delen”. Türkçe tam karşılığı böyle oluyormuş. Aynı zamanda, Anglo-Sakson dünyasındaki popüler “Aziz John Mayası (St. John Wort)” isimli şurubun içindeki bitki. Bu maya ise bir tür kocakarı ilacı. Endüstriyel ilaçların olmadığı zamandan kalma. O dönemden bir çok karışım tarihin çöplüğüne karışırken o kalmış. Hâlâ her yerde bulunabiliyor.

Depresyon ve anksiyete bozukluklarında işe yaradığı biliniyor. Ama, öyle “süper” işe yarar bir şey değil. İşe yarıyor işte. Üçüncü, dördüncü sıra bir seçecek olarak. Mesela etkisi her gün düzenli olarak yapılan 30 dakikalık egzersiz kadar değil. Depresyonda ve anksiyete bozukluğunda düzenli egzersiz çok daha etkili. Ama Aziz’in mesirinin seveni ve efsanesi çok, o ayrı. Bir tür mesir macunu işte.

Peki, bu ara neden gündeme geldi?

Adedidir bu otun. Böyle beş-on yılda bir hatırlatır kendini. Sapından bir tutanı olur, yolar da yolar. Yolduktan sonra da binbir vaatle saçar ortalığa.

En son, geçtiğimiz hafta içinde yine birisi, adının yanına apolet gibi MD/PhD-C/MsC yazmayı seven (ve tabii ki tüm bu apoletlerin bir karşılığı olduğunu da gayet iyi bilen) “pop birisi” ortalığa saçtı Aziz John’un otunu. “Depresyonda ilacı milacı boşverin, sarı kantaron çayı için” diyerek.