muhalif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
muhalif etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2017 Çarşamba

A real angry revolver: Sepultura | Chaos A.D.


The story of Sepultura has been always stranger (and more entertaining) than fiction. Just like an impossible climb in full sweat and blood, from third-world obscurity to international stardom.

In the late 1980's and early 90's, in a time of massive upheaval, the Soviet Union had started falling apart with a semi-victory of neoliberalism against almost everything that symbolizes the former three decades, from cultural revolution to the state communism. And all the garbage was left in the periphery of the world: Latin America was seeing a massive crime wave in some nations and the last of its US-backed dictators being deposed in others.

Thrash metal was using up all of its old ideas and looking for new ones, and it was a way of expressing rage, anger and aggression against the system in the periphery of the world. Sepultura had been taking note of all this happening around them and over time their focus had shifted from simple speed and brutality with lyrics about the occult towards slower and more crushing fight-grooves with songs about the much more real horrors of pollution, illness, callous businesses, abusive and corrupt governments, unreliable media, bigotry, and war. 

Chaos A.D. (1993) with its highly political natural ingredients, a bit controversial for the habitat of metal music, was a real answer to the semi-victorious neo-liberalism which was circulating and suffocating the world. Album immediately became Sepultura’s defining work, which still stands as arguably one of the most distinctive moments in heavy metal history. It’s an unprecedented fusion of metal with Latin rhythms; the riffs are prominently undercut with dense layers of ensemble percussion and field recordings of the indigenous Xavante people of Brazil’s interior. 

Album was not only referring explicitly to injustices in Brazil, but also was an indicator of the near future which we live now: from the rise of Biotech to the Slave New World, from harsh capitalist Propaganda to the We Who Are Not As Others. And of course War For Territory. Chaos A.D., with its each song and lyrics, was a real revolver straightened to the world order, and also was a catalog of our current life.

Sepultura | Chaos A.D. | 1993 | Roadrunner Records

10 Haziran 2017 Cumartesi

Kişilik, karakter, mizaç


Psikiyatrinin, hele de günümüzün biyoloji ağırlıklı psikiyatri kuramının en kenara itilmiş başlıklarından birisidir kişilik, karakter, mizaç. Klinik uygulamasının da çok farklı olduğu söylenemez: Kişiliğe pek yer yoktur moleküller dünyasında.

Hâlbuki bizzat hayat gibi psikiyatrik durumlar da kişilik özellikleriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Örneğin depresyon, tamam az çok tanımlanabilir bir klinik hâldir ama kişilik özelliklerinden çok etkilenir. Hatta demans bile öyledir: Mayanız yumuşaksa beyniniz yavaş yavaş solarken içinizden aynı yumuşaklık çıkar. Ama mayanız sert ve çalkantılıysa sizden geriye daha beter bir fırtına kalır.

Yine de yapılandırılması zor olduğu ve biraz da psikolojiye kaydığı için psikiyatri genel olarak kıyısında tutar kişiliği, karakteri ve mizacı.

Marksizm ve insan meselesi ise daha da karışıktır. Zaten Marx’ın neredeyse her şeyi yazmış olmasını bekleyen bir istek hep var içimizde. Felsefe, siyaset, sanat değil bir tek. Örneğin etik, kimlik, cinsiyet ve tabii ki insan doğası üzerine de bizzat oturup yazmış olmasını bekleyen bir yan bu.

Ama siyasi/pratik bir dert peşindeydi Marx ve o dert onu nereye götürürse, yani o derdi en anlaşılır, en görünür hale getirmesi nasıl mümkün olabilecekse oraya gitti. Örneğin geriye derli toplu bir siyaset teorisi dahi bırakması imkânsızdı, çünkü derdi teori bırakmak değil işleyen, dinamik bir teori kurmaktı.

Üstüne insan konusundaki “boşluğu” dışsal kaynaklarla çözmeye, gidermeye çalışan yüzyıllık Marksizm külliyatını da eklersek, bize kalanın karmaşa ve karışıklık olduğunu söyleyebiliriz.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Sol, isyan ve madde kulanımı


“Yaşamın dozunu yükselt, örgütlen!” diyerek uyuşturucu madde kullanımıyla mücadele çağrısı yapan Türkiye Komünist Gençliği, gençler arasında giderek yaygınlaşan uyuşturucu kullanımına karşı  aynı başlıklı bir de açıklama yayınladı. Uyuşturucunun “Egemen sınıfların gençleri esir almak için kullandığı bir araç” olduğunu belirten bu çağrıyı ve Türkiye'de madde kullanımının bulaşık olduğu muhalif kültürü PsikesoL Kolektifi ile konuştuk.

Madde kullanımı ve bağımlılığı Türkiye için bir sorun mu?
Evet, hem de ciddi bir sorun. Ama durumu hepimiz hafife alıyoruz. Uyuşturucu ile mücadele devletli bir iş olarak görüldüğü için Türkiye solu daha da hafife alıyor. Geçen yıl darbeden önce cezaevlerindeki hükümlülerin üçte biri uyuşturucu madde ile ilgili suçlardan yatıyordu örneğin. Madde kullanım yaşı ise sürekli düşüyor. Arkadaşlarımızın İzmir’de yakın zamanda yaptığı bir araştırma son altı yıl içinde esrar kullanımının dört kat arttığını gösterdi. Devletin rakamları da benzer bir eğilimi gösteriyor: Madde kullanımı özellikle genç nüfus içinde son on yılda azalmadı, arttı.

Bunlar elbette ki buzdağının görünen yüzü. Bu iş sadece bir grup gencin içine düştüğü bir tuzak falan değil. Ciddi bir sektör, kolay yoldan para kazandıran bir iş. Ama toplumsal boyutta çürüten, asalaklaştıran, insanı kendine yabancılaştıran bir süreç. Sağlığa zararlı ama diğer yandan kapitalizm için de kârlı bir düzenek.

Peki, madde kullanımı neden bir sorun? Mesela beyni nasıl etkiliyor uyuşturucu maddeler?
Uyuşturucu maddeler beynin ödül yollarını uyaran maddeler. Ödül yolağı yiyecek, içecek, seks gibi doğal yollarla aktive olduğunda biz haz deneyimliyoruz. İnsanlık yüzyıllar içinde bu yolağı değişik maddelerle uyarmanın yollarını buldu. Yaşamın ızdırabını geçici olarak rahatlatmaya çalıştılar ama kapitalizmle birlikte bir sanayi haline geldi bu. Aslında madde kullanımı meselesinin şeker ile ilişkimizin tarihinden pek bir farkı yok. 1800’lü yılların başında kişi başı yıllık tüketim bir çay kaşığı kadar iken şimdilerde bu rakam neredeyse bir çuval kadar. Uyuşturucu maddeler de böyle. Kaygıyı azaltmak, günlük hayatın içinde ulaşılmayan haz ve doyuma kısa yoldan ulaşmak için kullanılıyor bu maddeler. Ama tek bir kullanımları bile beyindeki ödül yolağını başka hiçbir doğal yöntemle uyarılamayacak kadar etkiliyor.

Ve sonra beyin değişiyor. Hücre düzeyinde dahi değişiyor. Hatta molekül düzeyinde değişiyor. Hızlı, anlık ve güçlü doyumların yanında uzun vadeli her şey gözden düşüyor; sorumluluklar, emek verme ve insani hedefler gibi! Üretime değil tüketime yöneltiyor. Kullanan kişi aynı hazzı, aynı rahatlamayı özlemeye, istemeye başlıyor. Ve kişi günlük hayatını sürdürmekte zorlandığı bir yoksunluk durumuna doğru yuvarlanıp gidiyor. Keyif ya da haz için başlanan madde, bir süre sonra kendi yarattığı krizin giderilmesi için aranan bir maddeye dönüşüyor.

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Anaïs Mitchell: Hadestown at the age of late-late capitalism



From operas by Monterverdi, Glück, and Offenbach, to a film by Cocteau and a play by Tennessee Williams, to (one half of) a record by Nick Cave, the myth of Orpheus has provided inspiration for artists, writers, and musicians across the centuries. Anaïs Mitchell’s latest album Hadestown thus situates itself in a venerable cultural tradition, spinning an ambitious 20-track song-cycle—or self-styled “folk opera”—out of the myth. 

Alongside arranger Michael Chorney and director Ben T. Matchstick, Mitchell originally developed Hadestown for the stage: the work was performed by Mitchell and a revolving crew of musicians in a tour across New England. For the album version, however, Mitchell and producer Todd Sickafoose have opted for some deluxe casting, with Ani DiFranco taking on the role of Perspehone, Bon Iver’s Justin Vernon as Orpheus, Greg Brown as Hades, The Low Anthem’s Ben Knox Miller as Hermes, and the Haden Triplets (Tanya, Petra, and Rachel) as The Fates—not forgetting Mitchell herself as Eurydice, of course. The results are incredibly good: With Hadestown, Mitchell and her collaborators have crafted an Americana classic that doesn’t require a Classics degree to appreciate. 

Hadestown follows the structure of the Orpheus myth closely, while providing a fresh, novel framework for it. The album’s underworld is, in Mitchell’s phrase, “an exploitative company town” in an epoch evocative of Depression-era America. Here, Orpheus wields a banjo not a lyre, while Hades is a “sadistic, wall-building boss king” whose wife Persephone “moonlights as the proprietress of a Speakeasy”. The context informs the musical approach, or vice versa, which moves seductively through folk forms: blues, jazz, ragtime, swing. The accomplished band includes Sickafoose, Rob Burger, Jim Black, Josh Roseman, Nate Wooley, Marika Hughes, and Tanya Kalmanovich, amongst others. 

8 Ekim 2016 Cumartesi

Ses etme!


Althusser’i severim. Ne zaman aklımızı tam da on ikiden vuran görsel bir iş dolaşıma girse hemen ona başvururum. Yazıp çizdiklerinin siyasete tedavülü zor olsa da toplumsal halleri, tutulmaları, histeriyi anlamak açısından bir farklı olduğunu düşünürüm.

Althusser hep tetiktedir, hatta biraz fazla tetiktedir. İşte bu tetikte olma hallerinden birisinde çok önemli bir söz söyler Althusser: “Modern dünyada hemen her şeyin, özellikle de babası belli olmayan doğumların önlemi çok önceden alınmıştır,” der. Doğum, dünyaya gelme kurumsallaşmıştır. Öyle sürprizlere, beklenmedik gebeliklere, sarsıcı doğumlara yer yoktur. Ayrıca babasız evlatlara, dünyaya gelmenin bedeli de ağır ödetilir: Ya ehlîleştirilirler ya da hemen önemsizleştirilirler.

Modern dünya babasızlığa ve babanın yasasının çiğnenmesine katlanamaz.

Lafı Athena’ya getireceğim. Son yayınladıkları klibe.

Diyeceksiniz ki ne lakası var? Althusser’le, kafasına göre takılıp giden ve babanın yasasını (örneğin cinsiyet sınırları) başkalarına göre pek bedel ödemeden çiğneme lüksünü ellerinde tutan müzisyenlerin ne alakası var? Ama dedim ya görsellik, görsel tutulma Althusser’i çağırıyor.

12 Aralık 2007 Çarşamba

Anarşik Armoni*

1960’larda işçi sınıfının hareketliliğiyle çalkalanan Avrupa kentleri eylemcilerle birlikte işyeri işgallerinde, grevlerde, gösterilerde müziklerini çalan, gösterilerini sunan estetik savaşçılarına da tanık olmuştu. AMM ve MEV (Musica Electronica Viva) gibi topluluklar düzeni yıkmayı amaçlayan bir estetiğin savunuculuğunu yaparken Paris’te yüzlerce öğrenciyle birlikte Odeon’u işgal eden Living Theatre oyuncuları ve yeryüzünün lanetlilerinin çığlığı olan özgür caz, sokakları, alanları dolduran, değişim isteyen kitlelerin siyasal amaçlarının estetik yansımalarını sergiliyordu. Her ne kadar devrimci dalganın esas etkisinin yanında ürettikleri birer ‘şok’ saldırısına dönüşmüş olsa da! (1)

Bu devrimci patlama diliminde çeşitli gruplar ve müzisyenler, ürettikleri estetik yankıları fabrikalarda, kampüslerde, sendika salonlarında ve hapishanelerde yaratıcılarıyla buluşturdular. Ama devrimci dalganın geri çekilmesi, estetiği politikayla birleştiren müzisyenler kuşağının önemli bir kısmını düzen içine savurdu, geriye kalanları da yıllarca çakılı kalacakları yer altına itti.

“Yirminci yüzyıl kapanırken o güzelim yıkma arzusu bir kez daha uyandı. Hani şu yaratma dürtüsünü besleyen, büyüten arzu” diye son kitabı Anarşik Armoni’de yeni devrimci kuşağı selamlayan Halil Turhanlı, bu iki dönemin öncü estetik savaşçılarını ele almış (2). Tek bir kitaba sığmayacak denli zengin ve karmaşık bir geleneği, Avrupa ve ABD’nin isyan ve mücadele geleneğini, siyasal ve felsefi temellerini ihmal etmeden ancak müziğin penceresinden harmanlayarak işlemiş. Altı bölüm boyunca, Turhanlı otuz yıl öncesinin avantgard ve devrimci müzik felsefesinin en diri unsurlarıyla son beş yılın yeni devrimci kuşağının ilişkisine dair ipuçları sunuyor ve hiç de zayıf olmayan bağları ortaya çıkarmaya, göstermeye çalışıyor.

Kitap, emperyalizmin yönlendirdiği dünya nesnelliğine karşı çıkan, yer yer emekçi karakteri kazanabilen ama ağırlıklı olarak orta sınıflara dayanan savaş karşıtı, küreselleşme karşıtı hareketlerin müziğine odaklanırken Rage Against The Machine, Manic Street Preachers, Massive Attack, Manu Chao, Radiohead gibi popüler gruplar yerine, düzen karşıtı estetik arayışlarını müziklerine de yansıtan, bu anlamda müziği parçalayabilen ya da ehlileştirici ritme karşı gürültünün estetiğini işleyebilen, daha dipten ve derinden akanlara yer veriyor. 

Tek bir disiplinden çok, sesin düzen karşıtı örgütlenişine omuz veren her müzisyeni, her grubu mercek altına alıyor. Bu nedenle de konçerto bestecileri ile özgür cazcılar, gürültü teknisyenleri ile ses kaydı işleyicileri rahatlıkla bir araya gelmiş. Bu müzisyenler farklı üslup ve anlayışları benimsemiş olsalar da, varolan toplumsal düzeni köklü bir biçimde reddetmeleri ve insani varoluşun koşullarının oluşumuna katkıda bulunacak bir müzik yaratma çabası içinde olmaları, onları birleştiriyor.