Sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sınıf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2020 Pazar

Nefes alamıyoruz!


Sanırım dönüp dolaşıp hep oraya geleceğiz. Yıllarca biriken ve sonra da ansızın tutuşan gerilimlere, karmaşanın içinde yol alan arayışlara ve rengini bir türlü bulamayan isyanlara.

Geleceğiz ama hep başka bir şey gerekecek bize. Başka bir şey!

Bugünler tam da yıldönümü: Gezi'nin, Haziran günlerinin içeriğinde de bunlar yok muydu? Birikmiş türlü gerilimler, karmaşa, arayış ve rengini bir türlü bulmayan isyan.

Tüm bunların izdüşümünü Arap Baharı’nda da görebiliriz, öncesinde kabaran küreselleşme karşıtı hareketlerde de. Ve elbette 2008’de, Atinalı küçük Alexis için tutuşan öfkede de. Unutmak mümkün mü? O hep 15 yaşında kaldı ve bir başka Alexis de gelip o öfkenin ateşiyle düzenin belini doğrulttu. Unutmak mümkün değil!

Şimdi George Floyd’un ardından tutuşan ateş de benzeri bir öfkeyi içermiyor mu? Ansızın tutuşan tarihsel bir gerilim ve rengini arayan koca bir isyan. Gördüğümüz bu.

Kapitalizmin başı her yerde belada. O süslü, bol yaldızlı Amerika hariç değil işte!

Ama isyanlar zor, muhaliflikler kolay. Ne yazık ki!

28 Ocak 2020 Salı

Depremler, salgınlar ve dükkânın önü...


Öncelikle depremi ve yıkımı yaşayanlara geçmiş olsun. Deprem anına dair görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla oldukça şiddetli bir depremdi yaşanan. Ve hatta yıkım daha fazla olabilirdi, sanırım görece kısa sürmesi hasarın büyüklüğünü önledi. Keza 99 depremi neredeyse bir dakika boyunca devam etmişti... Ama süre ve şiddet bir kenara, bölgede yaşayanlara, etkilenenlere tekrar geçmiş olsun. Kayıplar yaşayanlara ise sabırlar diliyorum.

Öte yandan bu depremde, kulak verildiğinde bilimin, hatta dikkatli bir gözlem ve bilgi süzgecinin sağladıklarını, sağlayabileceklerini görmek de (bir kez daha) sarsıcı oldu sanırım.

Mutlaka izlemişsinizdir, geçtiğimiz Ekim ayında Prof. Dr. Naci Görür’ün katıldığı bir televizyon programına dair görüntüler paylaşıldı depremden hemen sonra. Prof. Görür o programda yaptığı konuşmasında tarihsel bilgilere ve teorik bilgiye dayalı olarak neredeyse nokta atışıyla, “Sivrice gölü çevresi” diyerek Cuma akşamı yaşanan depremi haber veriyor. Haber vermekle de kalmıyor, bir an önce önlem alınması gerektiğini söylüyor.

Yazık ki bilmek sadece “para” ediyor günümüzde. Çoğu kişi oraya bakıyor. Hâlbuki bilmek kolektif bir eylem. Kimse bir bilgiyi tek başına ortaya çıkarmıyor. Koca bir birikimi ardına alıyor. Bu nedenle bilmek kamusaldır, kolektiftir; aynı zamanda, öngörmek, uyarmak, önlemek, müdahale etmek demektir. Bir süredir bunları unutmuş olsak da...

Prof. Görür’ün verdiği bilgilere bakarsak depremin şiddetinin beklenenden biraz daha düşük olduğunu, tarihte bu bölgede daha şiddetli depremler yaşandığını ve yaşanan depremin başka depremlerin habercisi olabileceğini de anlıyoruz. Zaten kendisi Ekim ayında dile getirdiği bu bilgileri depremden hemen sonra birçok kanaldan tekrarladı. Altını bir kez daha çizerek.

Bilim, böyle bir şey: Tarihsel bilgiyi sentezlemek, yorumlamak ve öngörmek. Son haftalarda çok yara almıştı bu “bilimsi” bakış. Hani neredeyse liberal ve muhafazakar bir dalgayla hırpalanmıştı. Gereksiz yere. Somut bir acıya ihtiyaç vardı etrafına çöken kirliliğin dağılması için. Çin’de yaşanan koronovirüs salgını, Elazığ’daki deprem hemen dağıtıverdi bu çürük yapıyı.

İlginçtir ki kimse salgınlar ve deprem yaraları için sarı kantaron vs. önermiyor. Önermeye cesaret edemiyor. Somut bir iki olay bu orta sınıf kökenli idealist hedehödöyü dağıtıverdi. Ya da en azından şimdilik seslerini kısmak zorunda bıraktı. Ne denir? "Güzel!"

1 Aralık 2019 Pazar

Biçarenin ölümü


Sanırım bir şarkıda geçiyordu: “Binlerce insanı öldürürsen fatih, birkaç kişiyi öldürürsen katil olursun” diye.* Hakikaten savaşların böyle her şeyi düzleyici bir yanı var. Sayılar, yasalar, toplumsal kurallar ve uzlaşılar hükmünü kaybediveriyor. Bir tür kısa devre gibi oluyor savaşlar. Her şey mubah oluyor.

Ama bu kısa devre hali bir tek savaşlarla sürmüyor. Daha doğrusu savaş hali savaş yokken de devam ediyor: Savaş oldukları ancak farklı bakınca anlaşılabilen örtük savaşlarla. Kimse bu örtük savaşları savaştan saymıyor. Koca bir sınıfsal özgürlük bu. Mesela istatistik olarak çıkıyor karşımıza. Diyebiliriz ki istatistik bu örtük savaşların bilimidir.

Ve öyle örtük savaşlar var ki başka savaşlarda ölmediği kadar çok insan hayatını kaybediyor. Hem de her şeyin bir savaşta olup bittiğinin bile farkına varmadan. 

Ne garip!

Geçtiğimiz günlerde önemli bir araştırmanın sonuçları yayınlandı. Öyle çok sessiz sedasız değil. Tartışıldı, istatistiksel olarak ele alındı. Araştırma, Amerika Birleşik Devletleri’nde 1959’dan günümüze kadar ortalama yaşam süresindeki değişimi inceliyordu. Sonuçlar ise örtük bir savaşın izdüşümüydü. Vahimdi.

Önce bir giriş: İnsanın ortalama yaşam süresi “tarih” boyunca hep arttı. Öyle boşlukta, saksıda değil. Maddi hayatın üretimi içinde. Sınıflı toplumlarla birlikte. Yani, sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçiş de bir zamanlar bir “ilerleme” sağladı. Ortalama ömür, doğa karşısındaki zorluklara ve üretici güçlerdeki (şimdi sahip olduğumuz –ya da sahip olamadığımız- her şey: teknoloji, genel biyoloji ve beden/sağlık bilgisi vs.) yetersizliğe rağmen bin yıllar boyunca yavaş yavaş arttı. Evet, bu artış uzun yıllar aldı ve günümüze göre çok ama çok yavaştı. Ama arttı. Yakın zamanda ise çok hızlı arttı. 

5 Ekim 2019 Cumartesi

Poulantzas olsa ne derdi acaba?

Daha önce bir başka yazıda bahsetmiştim, Nicos Poulantzas'ın ayrı bir yeri vardır bende. Yazıp çizdikleriyle değil de kişisel tarihimdeki yeriyle ilgilidir. Benim için bir kaybın, bir yarım kalmışlığın, tamamlanmamamışlığın simgesidir Poulantzas. Neredeyse on beş on altı yıl öncesinden.

Hayatıma, bir kesinti gelivermişti o zaman. Bir kavşakta kaybolmak gibi bir dönemdi. Ve o kesintiye eşlik eden kitap da Poulantzas'ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'ıydı. Kötü ve eksik çevirisi karşısında İngilizce çevirisini arayarak (ama o yıllarda bulmayarak), bir yandan da altını çize çize okumaya çalışmıştım kitabı. Sonra bir çok şey yarım kaldı, tabii ki kitap da.

Bugün, Poulantzas'ın ölümünün 40. yılı. 3 Ekim 1979. Yıllar geçivermiş. Yazdıkları benimle yaşıt. Zamanında çok tartışılmış, ciddiye alınmış. Şimdi ise tam da kapitalist devlet tüm haşmetiyle ortada iken az hatırlanıyor. Bir tek Poulantzas değili tüm o tartışmalar. Utangaç bir amnezi bu.

Poulantzas bir biçimde gündemimden çıkmadı. Bir milat olarak hep kaldı aklımda. Sanki “devlet, siyasi iktidar ve sınıflar” arasındaki karmaşık ilişkiye dair anahtar noktaları tüm berraklığıyla onun kitabında bulacaktım da işte bir şekilde geçmişin içine gömülüp kalmıştı o “parlak fırsat”. Ergenekon’dan ve Gezi’ye kadar geçen süreçte ise ara ara hep sordum “Poulantzas olsa ne derdi acaba olan bitene?” diye.


25 Ağustos 2019 Pazar

Sermaye-bilim ilişkisinde sıradan haller!


Biliyorsunuz, çok kolay alıcı bulan, kabul gören bir söylem var: Buna göre bilim herkesten ve her şeyden bağımsız olmalıdır. Günümüz bilimi bu “bağımsız” vitrin görüntüsünü kolayca yaratabiliyor. Bir taraftan bazı konuların, araştırmaların arkasında “şirketlerin” olduğu iyi biliniyor; hatta bu konuda sık sık ses de çıkarılıyor ama sonra bilim ile sermaye arasındaki ilişki unutuluveriyor. Parıltılı, özgür vitrin geri geliyor.

Ama sermaye ile bilim arasındaki ilişki sadece fonlama, sponsorluktan ibaret değil. Sermaye ile bilim arasında başka “türde” ilişkiler de var.

Nereden çıktı bu konu derseniz yakın zamanda Amerika’da yaşanan bir “istismar” tartışmasının ortalığa saçılan bilgileri arasında bilim ve sermaye ilişkisine dair bazı dolaylı veriler de yer aldı. Ortaya saçılan bilgiler günümüzün finans zenginleri ile bilim insanları arasındaki ilişkiye dair çok içeriden ilginç veriler içeriyor.

İstismar iddialarının odağındaki kişi milyarder Jeffrey Epstein’dı. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü Haziran ayında cinsel saldırı ve küçük yaştaki kadınları alıkoymak suçlamalarıyla tutuklanan Epstein geçtiğimiz hafta New York’ta tutulduğu hapishanede ölü bulundu. Ölümüyle ilgili kısa sürede açıklama da yapıldı: Çeşitli ihmaller sonucunda Epstein hücresinde kendisini tavana asmıştı. Böylece bu tartışmalı isim birçok soruyu cevapsız bırakarak çekip gitmiş oldu.

Peki kimdir Epstein? 

12 Aralık 2007 Çarşamba

Anarşik Armoni*

1960’larda işçi sınıfının hareketliliğiyle çalkalanan Avrupa kentleri eylemcilerle birlikte işyeri işgallerinde, grevlerde, gösterilerde müziklerini çalan, gösterilerini sunan estetik savaşçılarına da tanık olmuştu. AMM ve MEV (Musica Electronica Viva) gibi topluluklar düzeni yıkmayı amaçlayan bir estetiğin savunuculuğunu yaparken Paris’te yüzlerce öğrenciyle birlikte Odeon’u işgal eden Living Theatre oyuncuları ve yeryüzünün lanetlilerinin çığlığı olan özgür caz, sokakları, alanları dolduran, değişim isteyen kitlelerin siyasal amaçlarının estetik yansımalarını sergiliyordu. Her ne kadar devrimci dalganın esas etkisinin yanında ürettikleri birer ‘şok’ saldırısına dönüşmüş olsa da! (1)

Bu devrimci patlama diliminde çeşitli gruplar ve müzisyenler, ürettikleri estetik yankıları fabrikalarda, kampüslerde, sendika salonlarında ve hapishanelerde yaratıcılarıyla buluşturdular. Ama devrimci dalganın geri çekilmesi, estetiği politikayla birleştiren müzisyenler kuşağının önemli bir kısmını düzen içine savurdu, geriye kalanları da yıllarca çakılı kalacakları yer altına itti.

“Yirminci yüzyıl kapanırken o güzelim yıkma arzusu bir kez daha uyandı. Hani şu yaratma dürtüsünü besleyen, büyüten arzu” diye son kitabı Anarşik Armoni’de yeni devrimci kuşağı selamlayan Halil Turhanlı, bu iki dönemin öncü estetik savaşçılarını ele almış (2). Tek bir kitaba sığmayacak denli zengin ve karmaşık bir geleneği, Avrupa ve ABD’nin isyan ve mücadele geleneğini, siyasal ve felsefi temellerini ihmal etmeden ancak müziğin penceresinden harmanlayarak işlemiş. Altı bölüm boyunca, Turhanlı otuz yıl öncesinin avantgard ve devrimci müzik felsefesinin en diri unsurlarıyla son beş yılın yeni devrimci kuşağının ilişkisine dair ipuçları sunuyor ve hiç de zayıf olmayan bağları ortaya çıkarmaya, göstermeye çalışıyor.

Kitap, emperyalizmin yönlendirdiği dünya nesnelliğine karşı çıkan, yer yer emekçi karakteri kazanabilen ama ağırlıklı olarak orta sınıflara dayanan savaş karşıtı, küreselleşme karşıtı hareketlerin müziğine odaklanırken Rage Against The Machine, Manic Street Preachers, Massive Attack, Manu Chao, Radiohead gibi popüler gruplar yerine, düzen karşıtı estetik arayışlarını müziklerine de yansıtan, bu anlamda müziği parçalayabilen ya da ehlileştirici ritme karşı gürültünün estetiğini işleyebilen, daha dipten ve derinden akanlara yer veriyor. 

Tek bir disiplinden çok, sesin düzen karşıtı örgütlenişine omuz veren her müzisyeni, her grubu mercek altına alıyor. Bu nedenle de konçerto bestecileri ile özgür cazcılar, gürültü teknisyenleri ile ses kaydı işleyicileri rahatlıkla bir araya gelmiş. Bu müzisyenler farklı üslup ve anlayışları benimsemiş olsalar da, varolan toplumsal düzeni köklü bir biçimde reddetmeleri ve insani varoluşun koşullarının oluşumuna katkıda bulunacak bir müzik yaratma çabası içinde olmaları, onları birleştiriyor.