28 Temmuz 2016 Perşembe

Maklube (*) ve sinik pragmatizm

Böylesi zamanlarda, yani bedenimize bir zarar gelmemesine rağmen yaşanan vahşet ve karmaşa karşısında zihnimizin zorlandığı zamanlarda, insanın kendini onarmasının bir yolu da geçmişe gitmek ve kendini onarabilecek bazı anları hatırlamaktır. Ben de öyle yaptım bu bir haftada… Ve düşünürken kendim bile şaşırdım; geçmişin üstünden 25 yıl geçmiş. “Vay be!” dedim.

Hikaye aslında biraz klasik. Bir Eylül ayıydı. Ortaokuldaydık ve çocukluktan yeni yetmeliğe geçişin belli belirsiz dünyasında olduğumuz için La Bamba ile her Cuma namazını başka camide kılma arasında gidip geliyorduk. İbrahim Tatlıses’in İnsanlar albümünün ardından gelen günlerdi.

Dedim ya, hikaye aslında biraz klasik. Başarılı öğrencilerdik ve sınav zamanı gelip kapımızı çalmıştı. İyi bir fen lisesini kazanmak için çok güçlü adaylardık. Yaşadığım şehirde bir ya da iki dershane vardı. Onlar da piyasada alternatifsiz olmanın avantajını kullanıyordu; öyle indirimmiş, ödülmüş, pek işleri olmuyordu. Ciddi para vermek gerekiyordu.

İşte o günlerde, yani sınav meselesinin ufukta belirdiği o günlerde yeni bir dershane açıldı şehirde. Bu yeni dershane büyük beklentilerle inşa edilmiş ama kaderine terk edilmiş, bomboş duran, atıl belediye işhanına tabela asmıştı. Üstüne bir de ödüllü sınav düzenlemişti. Girdik ve kazandık. Ücretsiz olarak dershaneye gidebilecektik.

10 Temmuz 2016 Pazar

Müziğin gücü

Sanırım hep böyle bir şeye inandım. Müziğin değiştirebildiğine.

Beni ilk etkileyen şarkı hangisiydi diye düşünüyorum şimdi? Değiştiren. İçimdeki tarif edemediğim hisleri işleyen ve dile getiren şarkıları düşünüyorum.

Aklıma kasetler ve yeni yetmelik günleri geliyor. İlginçtir ama İbrahim Tatlıses’i tartıştığımızı hatırlıyorum ilk. İbrahim Tatlıses’in “İnsanlar” şarkısı ikiye bölmüştü bizi; ortaokul sıralarındaki küçük bir arkadaş grubunu. Kızların çoğunlukta olduğu bir kesim şarkıyı da Tatlıses’i de kaba ve basit buluyordu. Haklıydılar. İçinde yer aldığım diğer grup ise yeniyetmeliğin beceriksiz kurlarıyla, hani kızlara inat, şarkıyı deyim yerindeyse böğürerek yeniden ve yeniden söylüyordu.

Arabesk yasaklıydı ve şarkı basitçe “hoş” bir şarkıydı. Aldatılma ve kırılma üzerine. Sevgiliye yazılmış ama neredeyse tüm insanlığa seslenen: “İnsanları anlamak, insanları tanımak.” diye sözleri vardı. Bir de nakarat kısmında “Öylesine zor” diyordu Tatlıses; hani neredeyse içimizi okurcasına. O günlerde hiç kimse, özellikle de zihnimizde kim ve ne olduğunu tam bilemediğimiz “ah o sevgili öteki” bizi anlamıyordu. Ne zordu anlaşılmak!

Tamam, şarkının basit, kaba falan olduğunu alttan alta hissediyordum ama aynı şarkı içimde tarifi imkânsız bir malzemeyi işleyip derdimi anlatır hale getiriyordu. Ergenliğin inat, öfke, hayal kırıklığı dünyasının bir anlığına yanık sesiydi işte.

Ama o kadardı. Arabesk de, o tür şarkılar da, o ruh hali de bir yerde tıkanıyordu. Daha doğrusu hep aynı malzeme üzerine oynuyordu: Kaybetmişlik, aldatılmışlık ve çaresizlik. Küçük bir itiraz bile yoktu orada. Sitem ve mağrur bir kabullenme vardı. Ben ise keşfetme, gidebildiğim yere kadar gitme ve kendini kurma derdindeydim. İsyan ve itiraza açıktım. Çok kısa süre sonra müzikte bambaşka yerlere açıldım.

27 Haziran 2016 Pazartesi

Ezilenlerin yumruğu


Bizim işimiz hakikaten zor. Ya da genelleştirmeyeyim de benim işim zor diyeyim. Popüler kültür içinde kime sempati duysam bir süre sonra sempatim elimde kalıyor, bir soru işaret gelip yerleşiyor, “idol” ile arama.

İdol, tapılan nesne, kişi demek. Bir nevi “kahraman” olarak da düşünebiliriz. Ama içindeki sihirli içsel yatırımı da hesaba katarsak. Tabii ki idolün idealize edilmiş, yani mükemmelleştirilmiş bir yanı var. İdol, dinmeyen özlemlerimizin, endişelerimizin bir nesnesi, simgesi oluyor aslında.

Solun, sosyalizm mücadelesinin bir çok kahramanı ve idolü var. Bazıları çok tartışmasız. Onlar konusunda az çok netiz. Ama bir de arafta olanlar, ortalıkta kalanlar var. Bir süreliğine “bizim” tarafta gibi görünseler de işin heyecanı geçtikten sonra bakıldığında aslında hiçbir zaman aynı tarafta olmadığınızı gördüğümüz kişiler, isimler, semboller…

Yakın tarihte üç dönemin bu tür idoller yarattığını söyleyebilirim. Bu üç dönemim ortak özelliği devrim ve karşı-devrim arasında gidip gelmesidir. Birincisi 1848 ile başlayıp Paris Komünü ile biten dönemdir. Bu dönemim idolleri hiçbir sınır tanımamıştır. Sanattan siyasete nerede bir kalkışma, yenilik ve direniş varsa ülkeden ülkeye, şehirden şehire peşinden koşmuşlardır. Aile, din, okul gibi yapıları sorguladıkları ve parçası olmadıkları için genel toplum için bir tür anti-kahramana da dönüşmüşlerdir.

Diğeri 1908 ile başlayıp 1928 ile biten dönemdir. Siyasetten sanata bir çok idol, kahraman çıkar bu dönemde. Hem de hemen her coğrafyada. İlkinden daha amorf bir dönemdir. Örneğin Erik Satie’yi Fransa Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi’nde görebilirsiniz. Ya da Andre Breton’u. Bir süre sonra yan yana bile düşünülemeyecek isimler dönemin rüzgarıyla bir aradadır. Sovyet sosyalizmi ile Dadaizm gibi.

Üçüncü dönem ise 1960lar ile başlar ve 1980 dalgası ile biter. İşte bu dönem, kitlelere mal olan pop kültürde bile gedikler açarak “bizim tarafa” çok fazla insanı çekmiştir. Hem de hemen her ülkede. Afrika’dan Amerika’ya, Kabil’den New York’a kadar her yerde toplumların önemsedikleri kişiler muhalif bir kimlikle anılmıştır.

Ama tartışmalarla birlikte.