18 Mayıs 2015 Pazartesi

Addin

Trianna büyük bir ülkeydi. Büyük ve karışık. Güzel yerleri de vardı, gidenin bir daha uğramak istemeyeceği yerleri de… Farklı farklı insanlar, farklı farklı hayvanlar ve elbette ki farklı farklı bitkiler de yaşardı bu ucu bucağı yokmuş gibi görünen ve iki yakası bir araya gelse o yakayla bu yakanın birbirine hiç benzemediği düşünülecek ülkede. Her şey çeşit çeşitti ya işte, birbirinden farklı halkları da vardı. Bir araya gelseler birbirlerine benzedikleri düşünülmekle birlikte ayrı coğrafyaların insanları oldukları şıp diye anlaşılacak halkları vardı bu koca ülkenin.

Herkesin kendince mutlulukları ve yine herkesin kendince dertleri vardı. Ve elbette ki herkesin kendince çareleri de vardı var olmasına ama Trianna’nın doğusunda yaşayanların ayrı bir derdi vardı. Aslında ayrı demek yanıltıcı olurdu; çünkü birbirine benzemeyen ovaların, göllerin, denizlerin olduğu ülkenin bütün dertleri sanki derlenmiş toplanmıştı da doğuya, oralara yığılmıştı.

Dağlıktı oralar. Hem de nasıl! Dağların yamaçlarına tutunmuş köyler, hani dokunsan düştü düşecekti. Keçiler, katırlar, insanlar patikalardan geçer ve geçit vermez sarp kayalıkları, dik tepeleri bin bir zahmetlerle aşarlardı. Ve oraların insanları en çok belli bir yolu yürüdükten sonra tepeye vardıklarında güneye ve batıya doğru uzanıp giden düzlükleri seyretmeyi severlerdi. Yeri gelir bir kartal olurlar, yeri gelir bir güvercin, o düzlüklere doğru süzüldüklerini hayal ederlerdi; yaralı, bitkin ve ter içinde…

5 Mayıs 2015 Salı

Güne Zizek'in "Sinik İdeoloji"siyle Başlamak

Sabah, daha az önce hastane bahçesinde servise doğru yürürken Zizek'in "sinik ideoloji" dediği insanlık hali ile karşılaştım.

Bahçeyi temizleyen iki temizlik işçisi kendi arasında konuşuyorlardı. El arabasını taşımakta olan yerleri süpürerek kendisinden uzaklaşan arkadaşına seslendi: "Bakma sen söylenenlere; AK Parti yine gidip oyları alacak; adamlar çalsalar da çarpsalar da çalışıyorlar!" Arkadaşına neredeyse bağırarak ve biraz da keyif alarak söylediği sözlerinin son kısmında göz göze geldik. Bana bakarak yarım ağız da gülmeyi eksik etmedi; ön dişlerinin bir iki tanesi dökülmüştü (ve tabii ki yerine konamamıştı) ve konuşmasında hafif bir peltekleşmeye yol açmıştı eksik dişler.

Onun muzipliğine (ve sonradan farkettiğim sinik haline) kapıldım ve "Yapma yahu!" dedim, hem sitem eder gibi yaparak hem de gülümseyerek. Hatta ellerim montumun cebindeydi ve onları çıkarmadan bedenim "Bu kadarı da olmaz!" dediğimi belli etmek istercesine zıpladı, kıvrıldı, bir şeyler oldu işte.

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Acıları karşılaştırmak acınızı daha görünür yapmaz!

Ölüm olunca duruyorum, duruyoruz. Hayat ağır bastığından değil, bir tek; çeşitli imkânlar, birbirinden farklı olasılıklar artık geride kaldığından. Ölüm, anahtarı, kolu olmayan bir kapı gibi: Kapanır ve kalanları biçare bırakır.

Ama beni esas şaşırtan biçare kalmak değil! Kendi acısına yönelmiş hoyratlığa, o acıyı hep başka acılarla kıyaslamaya şaşırıyorum.

Türkiye sağ siyaset, Myanmar'daki Müslümanlara, Urumçi’deki Türklere, Irak’taki Türkmenlere, Hocalı’daki Azerilere, Erzurum'da öldürülenlere ancak ve ancak başka acılar gündeme geldiğinde hatırlanmalarını armağan etmiştir. Bu acılar, ne yazık ki başka acılarla tokuşturulur. Sanki başka acılardan bağımsız, onlarla bir şekilde kıyaslanmadan hatırlanamayacak gibidir bu acılar.