28 Eylül 2014 Pazar

Sol, 12 Eylül ve Travmatik Yas

Yoksulluk ve benzeri toplumsal sorunları istismar ederek harekete geçen komünistler toplumdaki ‘huzur ve sükûn ortamını’ bozmuş, kitle katliamları ve terör hareketleri ortalığı kaplamıştır. Meclislerin ve hükümetlerin etkisiz kalması karşısında artık ikazların da bir işe yaramadığını gören ordu yönetime el koymuştur.[1]

*
Bir kaybın ardından bireyin yaşadığı psikolojik bir uyum süreci olan yas, toplumlar, toplumsal gruplar için de geçerli olabilir mi? Aynı kaybı kolektif olarak eşzamanlı yaşayan bireyler kendi içlerinde tekil keder süreçleri yaşarken taraf oldukları grup da paralel bir psikolojik yas sürecinden geçebilir mi? Ya da birey kaybın ortaya çıkardığı değişikliği ancak yas gibi istemdışı bir tepki ile içselleştirebiliyorsa, bireylerin bir araya gelerek oluşturdukları ama toplamlarından daha farklı bir anlam taşıyan grup, kayıplara nasıl tepkiler üretir, hangi süreç ya da süreçler aracılığıyla kaybedilene uyum sağlar?

12 Eylül darbesi Türkiye solu için ardından yas tutulmasını gerektiren bir kayıp yaratmış mıdır? Tarihi boyunca birçok kayıp yaşayan sol için 12 Eylül farklı bir anlam taşımış mıdır ya da bir farklılık varsa bu nereye dayanmaktadır? Türkiye’de sol 12 Eylül sonrasında aşağılandı, şiddet gördü, yaralandı ama bir yandan da en çok kendisiyle uğraştı. Yas sürecinin aşamalarını, yas sorunlarını 12 Eylül öncesindeki ve sonrasındaki Türkiye soluna uyarlamak ve toplumsal, siyasal, kuramsal sonuçlarının yasla olan paralelliklerini aramak bir yanıt oluşturabilir mi? Bu yazı solun artık belki de geride kalmış bir kederine yine kederin kendisinden yola çıkarak ışık tutmaya çalışıyor.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Sanrısal Fısıltılar Yılkısı

Dimska geldi az önce. On gün oldu ve on gündür hep burada. Şarap getirmiş. Ev yapımı. Nereden bulur bunları? Sağolsun, küçük bir hazine gibi.

İçeriye girince uzun uzun yüzüme baktı. Ağlıyordu. Ağlıyordum. Ellerimden tutup ‘Sen otur biraz!’ dedi. Bir kenara kıvrıldım. Şarap renkten renge giriyor. Kırmızı olurken birden mavileşiyor, sonra sararıp gül kurusu oluyor ve tekrar kırmızı, tekrar mavi… Dimska arada yüzüme bakıyor, bir şey söyleyecekmiş gibi ama susuyor. Belki de senin renkten renge giren şu küçük hazineyi ne kadar çok sevdiğini söylemek istiyordur ama susuyor. Zor geliyor.

Eşyalarını toplamak zor geliyor çünkü. Seni kendimden ayırmak gibi. Hepsini O paketliyor şimdi. Sanki senin ellerini, ellerindeki özeni de getirmiş yanında. Bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da bellekkaplarını, anısaklarını, görmüşlüklerini, duymuşluklarını, biriktirdiğin kırık dökük eski bibloları, ağırlıksız taşlarını, kurumuş eskizlerini teker teker ayırıp paketliyor. Hepsi geçmişsilicide yakılacak bu akşam. Sen yokken, artık sen yokken, senden kalanlara dayanamayacağım için. Her şey ama her şey sesini, gülüşünü, susuşunu, ellerini hatırlatırken…

Haftalardır yaşamkabından çıkamıyorum. Cesaret edemiyorum. Bir anlığına, küçük bir an için bile ayrılacak olsam sanki seni terkedecekmişim gibi geliyor. Dışdünya soğukmuş. Buzul soğuğu gelmiş yeniden. Buzkeserler gökyüzünde aralıksız çalışıyormuş. Ay dolunaymış. Anlamsız. Çok anlamsız. Dışarısı beni ilgilendirmiyor. İhanet gibi geliyor. Bir tek yaşamkabında kalıp seni beklemek istiyorum. Dışarısını düşününce, ay, soğuk, buzkeserler… Düşünmek bile sana ihanet etmekmiş gibi geliyor.

18 Eylül 2014 Perşembe

Kâğıt Bardak, Kâğıt Mendil*

Mehmet, Gülabi ile Dil-tarih'in avlusunda. Sene büyük ihtimalle 1996...
Şu fani hayatta tanıdığım az sayıdaki Bakhtinyen insanlardan bir tanesiydi Mehmet; şenlikli, şölenliydi. Hayatı bir karnaval haline getirirdi. Uğraştığı, ilgilendiği, elinin değdiği her şey, her an, bir şenliğe dönüşüverirdi. Dostumdu, sesi aklımın bir köşesinde hep yankılanan bir dostumdu.

Hatta, aklım beni yanıltmıyorsa, tanışmamız bile şenlikliydi: Sanırım 1996 yılıydı. 1997 de olabilir, tam emin değilim. 1 Mayıs da olabilir, bir başka eylem, yürüyüş, miting de... Ama Ankara'da Sıhhıye meydanına yürünen bir miting vardı. Sıhhıye'deki tren köprüsünün hemen altına yakın bir yerde durmuş alana doğru ilerleyen kortejlere bakıyordum. Bayraklar, flamalar, pankartlar, sloganlar geçiyordu önümden. Köprü altında sesler yankılandığı için her kortej köprüye yaklaştıkça daha yüksek sesle bağırmaya başlıyordu. Dolayısıyla coşku da artıyordu. Ekiplerden bir tanesi köprüye yaklaşınca Dil-Tarih'in önünde bir süre durdu. Üzerinde herhangi bir yazı, amblem olmayan kızıl bayraklar taşıyorlardı. Sonra 'devrim' diye bağırarak aniden koşmaya başladılar. Gençlik ateşi, cümbüş ve sloganlar kaplamıştı ortalığı. İşte o sırada bir kızıl bayrak sopasından çıkıp havada dalgalanmaya başladı ve sonra da süzüle süzüle önüme düştü. Flamanın taşıyıcısı ise koşturarak çoktan köprüyü geçmiş ve alandaki kalabalığa karışmıştı.

Yerdeki kızıl bayrağı ne yapacağımı düşünürken birisi seslendi: "Şişşt, şişşt... Çocuk! Bakıp durma! Al bayrağı yerden!" Bir an tereddüt ettikten sonra bana seslenen kişinin yüzündeki sevecen muzipliği görünce aldım bayrağı yerden. "Bayrak yere düşmemeli çocuk!" diyordu hem ciddi hem de ironik gülümsemesiyle. Baktım, bir pankartın ucundan tutuyor. Üstünde 'Tiyatro Hareketi' yazan bir pankart. Kafamı sallayıp gülümsedim ve elimde kızıl bayrakla pankartın arkasına geçtim ben de. Dört ya da beş kişilerdi. "Ben" dedi bana yarı muzip gülümsemesiyle bayrağı yerden aldıran ses, "Ben, Mehmet." İşte böyle şenlikli tanışmıştık O'nunla, Tiyatro Hareketi'yle. Ve o bayrak hâlâ durur bende, yere düşmesin diye...