27 Haziran 2016 Pazartesi

Ezilenlerin yumruğu


Bizim işimiz hakikaten zor. Ya da genelleştirmeyeyim de benim işim zor diyeyim. Popüler kültür içinde kime sempati duysam bir süre sonra sempatim elimde kalıyor, bir soru işaret gelip yerleşiyor, “idol” ile arama.

İdol, tapılan nesne, kişi demek. Bir nevi “kahraman” olarak da düşünebiliriz. Ama içindeki sihirli içsel yatırımı da hesaba katarsak. Tabii ki idolün idealize edilmiş, yani mükemmelleştirilmiş bir yanı var. İdol, dinmeyen özlemlerimizin, endişelerimizin bir nesnesi, simgesi oluyor aslında.

Solun, sosyalizm mücadelesinin bir çok kahramanı ve idolü var. Bazıları çok tartışmasız. Onlar konusunda az çok netiz. Ama bir de arafta olanlar, ortalıkta kalanlar var. Bir süreliğine “bizim” tarafta gibi görünseler de işin heyecanı geçtikten sonra bakıldığında aslında hiçbir zaman aynı tarafta olmadığınızı gördüğümüz kişiler, isimler, semboller…

Yakın tarihte üç dönemin bu tür idoller yarattığını söyleyebilirim. Bu üç dönemim ortak özelliği devrim ve karşı-devrim arasında gidip gelmesidir. Birincisi 1848 ile başlayıp Paris Komünü ile biten dönemdir. Bu dönemim idolleri hiçbir sınır tanımamıştır. Sanattan siyasete nerede bir kalkışma, yenilik ve direniş varsa ülkeden ülkeye, şehirden şehire peşinden koşmuşlardır. Aile, din, okul gibi yapıları sorguladıkları ve parçası olmadıkları için genel toplum için bir tür anti-kahramana da dönüşmüşlerdir.

Diğeri 1908 ile başlayıp 1928 ile biten dönemdir. Siyasetten sanata bir çok idol, kahraman çıkar bu dönemde. Hem de hemen her coğrafyada. İlkinden daha amorf bir dönemdir. Örneğin Erik Satie’yi Fransa Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi’nde görebilirsiniz. Ya da Andre Breton’u. Bir süre sonra yan yana bile düşünülemeyecek isimler dönemin rüzgarıyla bir aradadır. Sovyet sosyalizmi ile Dadaizm gibi.

Üçüncü dönem ise 1960lar ile başlar ve 1980 dalgası ile biter. İşte bu dönem, kitlelere mal olan pop kültürde bile gedikler açarak “bizim tarafa” çok fazla insanı çekmiştir. Hem de hemen her ülkede. Afrika’dan Amerika’ya, Kabil’den New York’a kadar her yerde toplumların önemsedikleri kişiler muhalif bir kimlikle anılmıştır.

Ama tartışmalarla birlikte.

11 Haziran 2016 Cumartesi

Şelaleleri Başaşağı Çevirmek

Geçtiğimiz ay içinde, sanat tarihçisi ve yazar Barış Acar'ın Sel Yayıncılık'tan Ters Dönmüş Bir Kaplumbağa ile Sanat Üzerine Konuşmalar ve Kült Neşriyat'tan Ekphrasis – Görünür ve Söylenir Arasında Geçitler kitapları birbiri ardına yayımlandı. Ters Dönmüş Kaplumbağa, avangardizm, sanatın politikası, küratörlük tartışmaları gibi daha kuramsal sorunlara odaklanırken; Ekphrasis, çağdaş sanat eleştirisi ve kimi sergiler üzerinden bu süreçteki yapıt üretme mantığı üzerine gidiyordu. Barış Acar'la Ters Dönmüş Bir Kaplumbağa ile Sanat Üzerine Konuşmalar çerçevesinde Türkiye'de çağdaş sanatın durumu ve sorunları üzerine konuştuk.

Kitap bu on yıla yayılan yazılarından oluşuyor. “Ters Dönmüş Kaplumbağa” daha çok çağdaş sanat tarihini temsil ediyor ama bir yandan da sanki özneleşmek için çırpınan koca bir tarihi temsil ediyor.

Haklısın. Ben sanat tarihini görüyorum nereye baksam. Ama örneğin kitabın giriş yazısı “Kaplumbağalara ve Tavşanlara Dair Eksik Bir Mesel”, Osman Hamdi'den bugüne dek sanat algımızı yöneten yanlış bir algı üzerinde duruyor ve bu kesinlikle özneleşme anlayışımızla ve ürettiğimiz öznelik pozisyonlarıyla ilgili.

Özneliğin bir tür kapılma biçimi, devletleşme aygıtı olduğunu algılamak zor. Özneliğin bu yönü belirgin olarak 60'lı yıllarda Althusser felsefesinde detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Özneleşme ise bir sürecin ismidir. Her seferinde sınırları yeniden tanımlayan, üzerine konuşulan ve konuşanın kimliğini yeniden belirleyen, mekân ve zamanı organize ederek olanaklar yaratan bir süreçtir bu. Ranciere'in siyasalın oluşumu üzerine açıkladığı gibi, ele geçmesi imkânsız gibi görünen bir özgürleşme ufku gizlidir orada. Bireysellikler, hatta birey öncesi bir araya gelişler (insanlar, hayvanlar ve nesnelerle oluşan dizilimler) farklı dünyaların aynı anda mümkün olduğu bir dünya kurar.

Elbette burada bu tartışmayı özetlememiz imkânsız. Ama özellikle entelektüel dünyamıza baktığımızda ne demek istediğimi hemen anlayabilirsiniz. Örneğin Türkiye'de “aydın” kavramı öznenin “devlet” karakterini çok güzel yansıtır. Osman Hamdi'nin ressam olmak isterken Akademi'ye müdür olması, arkeolog olmak isterken müze müdürü olması bu trajik tarihi harika örnekler: Bireyselleşemeden özne haline gelmiş karakterler. Kaplumbağa terbiyecisinin asıl melankolisi burada gizlidir. Kaplumbağaların (halkın) yola gelmemesinde değil, “kendi” olmayı başaramamış bir öznenin ruh halini topluma yansıtma çabası asıl melankolik olan.

1 Haziran 2016 Çarşamba

Prova Bitti

Apartmanı baştan sona saran koridorlarda bir süre çınladı acı bir çığlık.

Kumaşın içinde kalan dikiş iğnesini fartmemişlerdi. Ta ki provalar bitip de elbiseyi üstüne geçirinceye kadar.