23 Aralık 2015 Çarşamba

Barış Kitabı için son okuma

Böyle bir sorumluluğum da var; çok değil, yılda bir iki kez, yayınlanacak kitaplar için son okuma yapıyorum. Üyesi olduğum Türkiye Psikiyatri Derneği’nin yayınevi tarafından basılacak kitaplar için. Birkaç meslektaşımla birlikte gözden kaçan yazım hatalarını, dizgi yanlışlıklarını düzeltiyorum. Barış Kitabı da son okumasını yaptığım son kitap. Çok değil, daha geçtiğimiz hafta yayınlandı.

Psikiyatri garip bir disiplin; el mecbur, moleküllerden sokaklara, evlere, ilişkilere, kandırılmalara, vazgeçişlere, acılara, sevinçlere, çaresizliğe ve de umuda, yani neredeyse tüm hayata uzanıyorsunuz. Psikiyatrinin doğası böyle; yapacak pek bir şey yok. Psikiyatrist olunca kendinizi ne laboratuara ne de ameliyathaneye kapatabiliyorsunuz. Hayat dönüp dolaşıp buluyor sizi.

Tabii ki hayat, derneğin yayınlarını da dönüp dolaşıp buluyor. “Örgütsel Bellek” diye yayın çıkaran kaç meslek derneği vardır bilemiyorum? Ya da afet deneyimlerini, etkinliklerini ve karşılaştığı zorlukları kitap olarak basan (Van Kitabı) kaç dernek vardır? Tıp dışında, mutlaka vardır; ama tıp içinde, bilimsel (ki o da Türkiye’de ne kadar mümkünse artık) yayıncılığını toplumsal dertlerinden ayırmayan çok az meslek grubu var. TPD belki bu anlamda tek…

İşte ben de hayatın kapısını sık sık çaldığı bu derneğinin içinde ara ara son okumalar yapıyorum. Kitaplar, paragraflar, satırlar, matbaaya gitmeden önce gözlerimin önünden geçiyor.

Gelelim Barış Kitabı’na…

15 Aralık 2015 Salı

İnandık! İnandık beynimizle!..*


Şimdi ne düşünüyorum, biliyor musun? Aslında uzun bir süre aklımla, beynimle inanmadım, ben. Salt yüreğimle inandım; öyle olsun istedim. Hatta bir ara işi kedilere kadar vardırdım; “Onlar da sosyalizm istiyorlar!” dedim, kendi kendime. Deli miyim, neyim? Şimdi ‘deli’ kelimesini kullanması yasaklı bir mesleğin içindeyim. Hâlbuki ara ara kendi kendime düşünür, güler ve konuşurdum. Hâlâ da öyle…

Mesela bu aralar aklıma Hacettepe yurtlarından bir Cumartesi sabahı çıkıp yakınlardaki pazaryerine yürüyüşümüz geliyor. Gülümsüyor ve de gülüyorum, tabii ki… Kafası dumanlı, kanı deli deli akan iki insan, heyecanla gitmiştik Emek, Barış, Özgürlük Bloku’nun seçim mitingine. Belki hiç söylememişimdir sana; kendimizi, bizi, dağları devirecek kadar güçlü, azgın dalgaları alt edecek kadar cesaretli, hiç bilmediğimiz kapkara dehlizlere dalacak kadar gözüpek hissetmiştim, pazaryerindeki o dağınık kalabalığa yaklaştıkça.

Toplum bizi kesmiyordu. Müzik bizi ikna etmiyordu; dizeler yetmiyordu ve kitaplar da bilmiyordu. O zamanlar… Daha farklısı değil, daha kökten olanı lazımdı bize. Biz de daha radikal olmalıydık. Yarın, öbür gün ne olur, ne düşünürüz diye düşünmemeliydik. O zamanlar hesapsızdık… İnsan beyni de hesapsızmış aslında, biliyor musun?

Şimdi bu hesap uzmanlığı niye? Neden hesap uzmanlarına dönüştü herkes?

30 Ekim 2015 Cuma

Siyasi bir talep olarak yas, mümkün mü?

Psikiyatri içinde kendimi bir biçimde yakın bulamadığım bazı konular vardır. Yakın bulamadığım derken açıklamaların, detayların ve öne sürülen kalburüstü yaklaşımların aksadığını düşünürüm; tabiri caizse yazılanların, düşünülenlerin dikiş tutmadığını gördüğüm konulardır bunlar.

Bu konulardan, alanlardan bir tanesi intihardır. Psikiyatri kitapları intiharı enine boyuna ele alır ama örneğin en temel soruya, Brecht’ten ödünç alarak söylersek bizleri neyin hayatta tuttuğuna hiç yer vermezler. Hayat neden yaşanası olsun ki? Bu sorunun yanıtı yoktur hayatı yaşamaya değer bulmayanlar üzerine yazılan bölümlerde, kitaplarda.

Dikiş tutmayan konulardan bir diğeri de yastır. Halbuki psikiyatride bir çok yakınmanın, bir çok psikiyatrik belirtinin, sürüp giden ve bir türlü dinmek bilmeyen bir sürü insanlık halinin altında ‘tutulamamış bir yas’ olduğunu söyler kitaplar. Kişi “kayıplarıyla baş edemediği için” çeşitli belirtiler geliştirmiştir. Ya da “zaten baş edilemeyecek bir kayıp vardır” klinik tablonun altında.

Psikiyatri yası neredeyse baş köşeye koyduğu kadar aslında tam olarak nereye yerleştirceğini de bilememektedir. Örneğin geçtiğimiz yıllarda psikiyatrik bozuklukları sınıflandırmak için Amerikan psikiyatrisi öncülüğünde yapılan uzun tartışmalarda yas neredeyse bir hastalığa dönüştürüldü. Yani kayıptan sonra ortaya çıkan üzüntü, isteksizlik, hayattan keyif almamak, insanın tadının tuzunun olmaması, bungunluk “nasıl olsa eninde sonunda tedavi ediyoruz” denilerek depresyondaki dışlama kriterleri arasından çıkarıldı. Artık ‘yas=depresyon’, yani mutlaka ama mutlaka tedavi edilmesi gereken bir durum.

Velhasıl yas, psikiyatri içinde dahi tam olarak kestirilemeyen bir konu. Ya çok önem atfediliyor (ve böylece kökten bir sorgulamadan da uzaklaşılmış oluyor) ya da insani bir hâl olmaktan çıkarılıp iyiden iyiye tıbbileştiriliyor (ve böylece kökten bir sorgulamaya hiç gerek kalmıyor).

Şimdi ise politik bir talep olarak yasın yükselişiyle karşı karşıyayız. Türkiye’de…