26 Temmuz 2014 Cumartesi

Güç Belâ, Osmanlı

Bir ülkenin egemenleri siyasi söylemlerinde demokrasiyi ne kadar çok anıyorsa o ülkede en temel haklar o kadar çok gasp ediliyordur. İktidar sahipleri özgürlüğü ne kadar çok parlatıyorsa esaret o kadar çok yayılıyordur. Ekonomik büyüme ne kadar çok övülüyorsa eşitsizlik o kadar çok artıyordur. İktidardakiler adaleti tesis ettiklerinden ne kadar çok bahsediyorsa, hukuk o kadar çok çiğneniyordur. Ve geçmiş ne kadar çok yüceltiliyorsa bugün o kadar çok kaybediliyordur.

Bir süredir geçmiş bombardımanı altında yaşıyoruz: Tarih, kurmaca diziler üzerinden tartışılıyor ve yazılıyor; ecdat gerçekliğe sığmayacak ölçüde şişiriliyor; övgüler düzülen saltanatın tuğraları her yere takılabilen aksesuarlara dönüşüyor.

Anlaşılan o ki siyasetin gündeminde kendisine merkezi bir yer bulan geçmiş toplumsal hayatta da bir yerlere dokunuyor. Politik bir hedef olduğu kadar ideolojik bir seslenme olan Osmanlı, günümüze dair sıkıntıların ve arayışların bir alameti olarak düşünce dünyalarını meşgul ediyor.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Cogito'suz Ergo Sum

"Düşünüyorum öyleyse varım da düşünmüyorsam ve yine varsam?
[Dağınık bilinç • Atay’dan Descartes’e bir kısa devre]

Tamam, bireylerin öyle de olsa böyle de olsa, farkında olsalar da olmasalar da bir bilinci var. İyi de bireylerin ötesinde ve tek tek bireylerin bilinç toplamından daha farklı olan ve bu nedenle başka bir düzlemde yer alan bir toplumsal bilinç de var mı? Belki daha ötesi de sorulmalıdır: Toplumlar ortak bir bilinçle tavır alırlar mı? Toplumsal katmanların davranışlarının, tercihlerinin altında ortak bir bilinç yatar mı? Günümüz toplumlarından, son 20-30 yılın toplumlarından bahsediyorsak solun, solcunun arzuladığı tepkileri göstermeyen modern toplumlar, ölümcül bir bellek yitiminden, iflah olmaz bir akıl tutulmasından mı muzdariptir? Toplumları köklü değişimlere götürecek özne ortadan kalkmış mıdır? Özne potansiyel olarak vardır da gerçeklik olarak dağılmış ya da etkisizleşmiş midir? Toplumlar toplumsal öznelerin yön veremeyeceği, müdahale edemeyeceği kadar kapalı, kendi içinde yasallıkları bulunan yapılara mı dönüşmüştür?

Aslında daha basit bir soru asıl merak edilenin sorgulanmasını sağlayabilir: Ekim Devrimi ve Küba devrimi dışında on yıllardır neden devrim olmamaktadır? Daha da temel düzeyde, içimizden geldiği gibi sorarsak “Ne olmaktadır ya da ne olmamaktadır da proletarya burjuvaziyi bir kez daha altedememektedir?

Tüm bu sorular bizi bilinç sorununun tam da önüne götürmektedir.

11 Temmuz 2014 Cuma

Mülksüzler İçin Bahane Kalmadı*

Bir kitaptan tam da en canalıcı yeri nedeniyle uzak durulabilir mi? Eğer o canalıcı yer içi boşaltılmaya açık kılıyorsa kitabı, kitabın en incinebilir yanını oluşturuyorsa ve zamanın ruhu bu korunaksızlığı istediği yöne çekip çevirebiliyorsa uzak durulabilir.

Mülksüzler, bu anarşist ütopya, içinde yer alan bir söz dizisi nedeniyle, en canalıcı yerinden korunaksızlaştırılmış bir kitaptır. “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak.” demektedir bu vurucu söz dizisi. İlginçtir ama pek dile getirilmemekle birlikte okuyucuya köklü bir çağrıda bulunan bu söz dizisi, devrim yapmaya çalışmayı bırakın devrimin hülyasından bile kaçırılan bir nesil için kolay ulaşılır bir çıkış noktası sunuvermiştir. Bir bahane olmuştur, özenle politik olandan uzak tutulan ve kalan bir nesil için.