25 Mayıs 2016 Çarşamba

Ramallah Night Club

Her ayrılık cenazesi bir türlü kaldırılamayan bir ölüm değil mi?

Hâlâ aklımdadır, evden giden siyah-beyaz televizyonun arkasından ağlamışlığım. Yerine renklisi gelmişti ama sanki ben evden birisini kaybetmiştim, öyle hislenmiştim. Ve her kaybın kaderidir, bir süre içinde ve hatta daha ilk andan başlayarak unutulmak. Kimisi, etrafın uğultusu içinde kaybolur: Şaşkınlıklar, öfkeler, bağırış, çığırış kaybın, ayrılığın, ölümün önüne geçer. Kimisini ise sessizlik yutar; insanların, etrafın sessizliği kara bir örtü gibi üzerlerine örtülür.

İşte biz böyle bir sessizlikte kaybolup gidiyorduk ve kimse farkında değildi. Biz dediğim, çok değil, üç, bilemediniz dört kişidir. Kahveci Eşref abi, Recep, ara sıra bize takılan bekar Süleyman ve ben. Biz bu kadardık işte, dünya ise pek çoktu, pek çok. Sessizliğin içinde kaybolup gidiyorduk ama cenazemiz bir türlü kalkmıyordu. Bekliyorduk, beklediğimizi bilmeden.

Sessizliğin bizi biraz daha içine çektiği o gün, öğleden sonra ortalıklarda daha pek kimsecikler yokken, ben Eşref'in kahvede oturmuş düşünüyordum. "Oğlum" dedi Eşref abi, "edebiyat dediğin bu devirde kaybedenlerin işidir. Eski bir Hacı Murat ile hava atmaya çıkmak gibi. Sen kolunu dayarsın cama, artistik bir hareketle direksiyonu tutarsın, hatta güzel bir kaset de takarsın teybe ama nafile olur be yavrum. Bakmaz kimse senin gibisine." Önümdeki defteri görmüştü. Arasıra çiziktirdiğim defteri. Aslında pek göstermezdim onlara. Yazıp çizdiğimi bilirlerdi bilmesine ama öyle ileri geri konuşmalarını, gereksiz yere sorular sormalarını da istemezdim. Yazdığımı kendime bile söylemezken bir de bunu onlardan duymak zor gelirdi bana. Utanırdım.

[16.07.2013]

24 Mayıs 2016 Salı

Colin Stetson: Sorrow

"What is most surprising about avant-garde saxophonist Colin Stetson’s Sorrow - A Reimagining of Gorecki's 3rd Symphony is how fully it embraces the music’s inherent sweep. Stetson’s often known for bracing music, and his fans might have expected him to cut this big souffle with quinine. But from the first movement’s opening canon, with Stetson blowing long, low notes mimicking the orchestra’s double basses, it’s pretty obvious: Whatever this piece has meant to decades of listeners, it has meant something similar to Stetson. He clearly loves it, and his recreation is nothing it not a personal act of love. - Jayson Greene | Pitchfork Media"

17 Mayıs 2016 Salı

Küba, sağolsunlar...

Hepimiz daha iyi yaşamayı hakediyoruz. Kuşkusuz Küba da hakediyor, daha iyi günleri, daha fazla nefes alabilmeyi, insanlarına daha fazla olanaklar sunabilmeyi. Hatta fazlasıyla hakediyor.

Küba çeşitli zorlukları olan bir ülke. Ambargo bir yana, coğrafi konum olarak da ciddi zorlukları var. Ve sosyalist düzenin de sorunları birkmiş durumda. Zaten kimse bunu inkar etmiyor. Kimse böylesi zorluklar hiç yokmuş gibi davranmıyor.

Sanırım doğru olan da bu. Zorluklarla yol alabilmek. Dürüstçe ve kendine sahip çıkarak. Kendinden vazgeçmeyerek... Zor olan bu, yani bile isteye yine de zor olanı tercih etmek.

Kolay gibi görüneni, kısa yolları tercih etmeye ise siyasette pragmatizm deniyor ve ne yazık ki gerek Türkiye'de gerekse dünya solunda bol bol var pragmatizm.

Küba ise zor olana alışmış bir ülke. Tabii ki handikapları var bunun. Ama bir kesiminin değil tüm ülkenin o yıl boyunca neredeyse açık sınırında yaşadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Reel sosyalizmin çözülmesi bir gecede Küba'yı yapayalnız bırakmış. Yapayalnız derken bayağı bir yalnız kalmış Küba. O derece ki on yıl boyunca tüm ülke günde iki öğün yemeğe talim etmiş. Kollektif bir diyet gibi düşünün. Hep beraber altına girişilen zorlu bir süreç olarak düşünün. Hep beraber, kollaktif falan derken de yaklaşık on milyonluk bir nüfusu düşünün.

Az bir fire dışında hep beraber zor olanı tercih etmişler.  Ve altından da kalkmışlar. Yara bere içinde kendilerinde ısrar etmişler. Tüm dünya 90lar boyunca kapitalist gelişimin hızlanmasının getirdiği yeni nimetlerinin (AVMler mesela, o dönemin nimeti değil miydi?) tadını çıkarırken Küba başka bir yolda, tek başına ısrar etmişti. 

İşte yukarıdaki fotoğraf bunun bir hatırlatması. Eğilip bükülmeden de kendinde ısrar etmenin mümkün olduğunun, hatta kendinde ısrar etmenin tek yolunun fotoğrafı.

Bir an, bir kare: ABD başkanı (ki ne yalan söyleyeyim, Obama Küba ziyaretinin başından, hatta öncesinden sonuna kadar çok sevimliydi; bir CEO ne kadar sevimli olabilirse o kadar. Yani nhereden baktığınıza bağlı; etkileyici de bulabilirsiniz, guru olarak da görebilirsiniz; doğrudan soytarı diyip geçe de bilirsiniz! İşte aynen öyleydi...) Raul Castro'ya sarılmak için hamlede bulunuyor ve Raul "Gel bakalım koca oğlan!" yaklaşımıyla "diplomatik taammülleri" de zorlayan bir sınır çekiyor başkana. Sarılmaya çalışan kolunu alıp yukarı kaldırıyor, "pazarsa buyrun, Dünya pazarına sunalım sizi, özgürce" der gibi. Emperyalizme, kapitalizmin baş temsilcisine, hepimiz adına, sosyalizm adına "Ağır ol bakalım!" diyor.

Bunu söyleyebilen ne kadar az siyaset çizgisi kaldı dünyada farkında mısınız? Reel sosyalizmin çözülüşü, eğilip bükülmemeyi, kendi olarak kalabilmeyi de götürdü yanında.

Evet, Küba'nın işi, geleceği kolay değil. Sanırım hiç kolay olmadı da. Hepimizin olduğu gibi. Ama başka bir onur, haysiyet, vicdan taşıyanların olduğunu yeniden hatırlatmak bile yeter Küba için.

Sağolsunlar.