14 Eylül 2026 Pazartesi

Hakkımda

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (İng.) 2001 mezunuyum. Psikiyatri uzmanlığımı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda tamamladım. Uzmanlık tezimi “toplumsal eşitsizlikler ve psikozlar” üzerine yaptım. Tez araştırmam “TürkSch - Psikozlarda Gen-Çevre Etkileşimi için İzmir Akıl Sağlığı Araştırması”nın bir parçasıydı. Uzmanlık sonrasında üç yıl Sinop'ta görev yaptım ve 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım. 2014 yılında Hollanda Maastricht Üniversitesi'nde “kentsel sosyal çevre ve psikozlar” üzerine doktoramı tamamladım. 2018 yılında ise doçent unvanı aldım.

Dokuz Eylül Üniversitesi'ndeki mesleki ve akademik yaşamımı 2024 yılı başına kadar sürdürdüm. Ağırlıklı olarak şizofreni ve psikotik bozukluklar alanında çalıştım. Çoğunluğu epidemiyoloji, psikotik bozukluklarla ilgili olmak üzere yayınlanmış 120'nin üzerinde bilimsel ve mesleki makalem bulunuyor. Türkiye Psikiyatri Derneği'nin farklı kurullarında uzun yıllar görev aldım. Yine uzun bir dönem soL Haber Portalı'nda haftalık yazılarımla yer aldım.

Farklı kitaplarda (Tıp Bu Değil [2012]), Barış Kitabı [2015], Şizofreni ve Psikotik Bozukluklar [2017], Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm [2018]) yazılarım yer aldı. Yayınlanmış iki öykü kitabım (Gerisi Hep Rivayet [2016], Ruhlar Mezbahası İyi Günler Diler [2020]) bulunuyor. 

Çalışmalarımı İzmir, Alsancak'ta bulunan muayenehanemde sürdürüyorum.

6 Eylül 2026 Pazar

Psikoz: Bir terimin kökeni ve anlamı

[Görsel: Justin Renteria]
Psikoz nereden geliyor? Bir hastalık, zihinsel bir durum olarak değil de bir kelime olarak. Kökeni nereye dayanıyor? Bu yazıda psikoz kelimesinin hem kökenine hem de zaman içindeki değişimine bakacağız. Oldukça ilginç bir tarihi var psikoz kelimesinin. İlginç ve bugünkü anlamından da biraz uzak.

Bir terim olarak ilk kez1841 yılında kullanılmış psikoz muhtemelen. Öncesine dair bir kayıt yok. Yunanca kökenli iki kelimenin, “zihin” anlamına gelen psykhe ile “anormal durum” anlamına gelen -osis ekinin birleşmesiyle türetilmiş: psykhosis. Yunancada ise “hayatın bir lütfu, bahşedilen hayat/ruh” anlamına geliyormuş psykhosis. Yani kelime, antik dönemde hem doğrudan zihin ile ilişkili değildi hem de “olumsuz” bir durumu değil de olumlu bir durumu tanımlıyordu. En eski olarak...

Psikolojik bir terim olarak ise ilk kez 1845 gibi Avusturyalı doktor Ernst von Feuchtersleben (1806-1849) ya da Alman doktor Karl Friedrich Canstatt (1807-1850) tarafından kullanıldığı düşünülmekte. Canstatt terimi “psychic neurosis” kısaltması olarak kullanmış. Günümüzdeki anlamından oldukça farklı olarak “tüm zihinsel durumları, sorunları” tanımlamak istemiş: Tüm zihinsel sorunlar! Yani Canstatt psikoz ile spesifik bir hastalığı ya da sorunu tanımlamamış. Terimin içine melankoliyi de, tutulmaları da, aşık olma halini de katmış. Hatta o dönemde psikoz kelimesinin anlamı ve de dolaylı olarak kullanım alanı o kadar genişmiş ki 19. yüzyıl sonunda dahi psikiyatri ile hiç ilişkisi olmayan bir kitapta, örneğin bir botanik kitabında “köklerin psikozu [hayatı]” anlamında, “dendro-psychoses” olarak da yer bulabiliyormuş.

Demek ki psikiyatri tarihi içinde, hatta nöropsikiyatri tarihi içinde psikoz kelimesi bir uğrakta tüm zihinsel süreçleri/durumları tanımlamaktan çıkıp belirli bir zihinsel “anormalliği” tanımlar hale gelmiş.

Peki, bu geçiş ne zaman, nerede ve nasıl olmuş? Yani psikoz kelimesi bugünkü anlamına (sanrı, varsanı ya da dezorganize konuşma/davranışın görüldüğü bir zihinsel durumu tanımlama işlevine) nasıl kavuşmuş?

23 Ağustos 2026 Pazar

Round Midnight Project • Nocturnes

Albümler vardı bir zamanlar. Gerçi halen de var ama geçmişte sanki albümler daha önemliydi. Tekil şarkılar değil de tüm bir albüm olarak. Bir tek öne çıkan şarkı değil tüm albümün ardındaki hikâye, ortaya çıkış süreci, bir alt anlamı olup olmadığı da merak edilirdi. Kapak tasarımından, içindeki alıntılara, paylaşılan bilgilerden kayıt yerine kadar sanatçının ya da müzik grubunun dünyasına bir davetiyeydi albümler. Şarkılarla ve o şarkıların ardındakilerle yakın bir temas olanağı sağlardı.

Müzik dinleme biçimlerinin değiştiği ve çoğu zaman tekil şarkılara daraldığı bir çağda insana iyi gelebilecek, belli dönemlere, hallere, duygulara ses verecek, belki de bazı anların işlenmesini sağlayacak albümleri hatırlamak, bulmak gerekiyor sanki.

İşte “Bu Aralar Bir Çentik” postlarının altında tam da bu türden albüm önerileri bir araya gelecek. Yakın temas olanağı sağlayan, insana iyi gelecek kitap, film, yer ve mekân önerileriyle birlikte. Küçük birer çentik olarak. Günlerin içinden içinden çıkıp gelen, onlara eşlik eden.

İlk albüm ise geçip gitmekte olan yaz için. Geceler hafif bir meltemle salınırken, balkonda tek başına demlenecek bir albüm: Nocturnes.

Round Midnigt Project, Leonidas Ioannides (trompet, kornet ve flugelhorn) ve Yorgo Mikros'tan (piyano) oluşmakta. Yunan bestecilerin farklı şarkılarını piyano ve trompet için yeniden düzenledikleri bir proje Round Midnight. 2022 tarihli bu albümlerini ise Theodorakis’e adamışlar, ölümünün hemen ardından. Onun içimize kök salan müziği için. Şöyle demişler: “Ruhlarımızı harika müziğinle doldurduğun için teşekkür ederiz Mikis ve bize sunduğun her şey için sana en güzel duygularımızı adıyoruz.” İyi ki de öyle yapmışlar. Albüm, Theodorakis'in çok bilinen "Ksimeroni" ve "Omorfi Poli" gibi bestelerinin yanı sıra film müziklerinden de örnekler içeriyor. Tüm şarkıları caz formatında yeniden düzenleyen ikiliye ise vokalde Valia Tsirgioti eşlik ediyor.

Yaz geçerken, Ağustos sonu, Eylül başı gibi, tam gece yarısı civarı her şarkısıyla dalıp gitmek için güzel bir albüm yapmışlar. Belki ufak bir uzo ya da bir kaç kadeh şarap eşliğinde, geçip giden günleri düşünmek, demlenmek ve dinle(n)mek için. Teşekkürler.

Round Midnight Project • Nocturnes Mikis Theodorakis • FM Records • 2022

23 Mart 2026 Pazartesi

Confusion of Tongues Between Adults and the Child - Sándor Ferenczi

IT WAS A MISTAKE to try to confine the all too wide theme of the exogenous origin of character formations and neuroses within a Congress paper. I shall, therefore, content myself with a short extract from what I would have had to say on that subject. Perhaps it will be best if I start by telling you how I have come to the problem expressed in the title of this paper. In the address given to the Viennese Psycho-Analytic Society on the occasion of Professor Freud's seventy-fifth birthday, I reported on a regression in technique (and partly also in the theory) of the neuroses to which I was forced by certain bad or incomplete results with my patients. By that I mean the recent, more emphatic stress on the traumatic factors in the pathogenesis of the neuroses which had been unjustly neglected in recent years. Insufficiently deep exploration of the exogenous factor leads to the danger of resorting prematurely to explanations—often too facile explanations—in terms of “disposition” and “constitution.”

The — I should like to say imposing - phenomena, the almost hallucinatory repetitions of traumatic experiences which began to accumulate in my daily practice, seemed to justify the hope that by this abreaction large quantities of repressed affects might obtain acceptance by the conscious mind and that the formation of new symptoms, especially when the superstructure of the affects had been sufficiently loosened by the analytic work, might be ended. This hope, unfortunately, was only very imperfectly fulfilled and some of my patients caused me a great deal of worry and embarrassment. The repetition, encouraged by the analysis, turned out to be too good. It is true that there was a marked improvement in some of the symptoms; on the other hand, however, these patients began to suffer from nocturnal attacks of anxiety, even from severe nightmares, and the analytic session degenerated time and again into an attack of anxiety hysteria. Although we were able to analyse conscientiously the threatening symptoms of such an attack, which seemed to convince and reassure the patient, the expected permanent success failed to materialize and the next morning brought the same complaints about the dreadful night, while in the analytic session, repetition of the trauma occurred. In this embarrassing position I tried to console myself in the usual way—that the patient had a much too forceful resistance or that he suffered from such severe repressions that abreaction and emergence into consciousness could only occur piecemeal. However, as the state of the patient, even after a considerable time, did not change in essentials, I had to give free rein to self-criticism. I started to listen to my patients when, in their attacks, they called me insensitive, cold, even hard and cruel, when they reproached me with being selfish, heartless, conceited, when they shouted at me: “Help! Quick! Don't let me perish helplessly!” Then I began to test my conscience in order to discover whether, despite all my conscious good intentions, there might after all be some truth in these accusations. I wish to add that such periods of anger and hatred occurred only exceptionally; very often the sessions ended with a striking, almost helpless compliance and willingness to accept my interpretations. This, however, was so transitory that I came to realize that even these apparently willing patients felt hatred and rage, and I began to encourage them not to spare me in any way. This encouragement, too, failed to achieve much, for most of my patients energetically refused to accept such an interpretative demand although it was well supported by analytic material.

26 Ocak 2026 Pazartesi

Bion ve Tereddütlü Düşünceler

Wilfred Ruprecht Bion (1897-1979) günümüz psikanalizinde en fazla üzerinde durulan, en esin verici kuramcılardan biri. Ben ise geç tanışmış oldum, bir seminer dizisi vasıtasıyla. Conatus Psikiyatri ve Psikoterapi bünyesinde klinik psikolog Yusuf Atabay tarafından düzenlenen "Derinlemesine Bion Seminer Dizisi"nde ben de psikozlar üzerine bir oturumla yer aldım. Ve bu sayede Bion'un düşünceleriyle yakından tanışma fırsatı buldum. Teşekkür ederim.

Bion, özellikle son yirmi yıl içinde kuramının geniş kapsamı ile daha da görünür hale gelmiş ve psikanaliz kliniğini derinden etkilemiş. Psikotik hastaları psikanaliz tekniğinde değişiklik yapmadan tedavi eden ilk analistlerden birisiymiş Bion. Yaşam pratiğinin (göç, ayrılık, kayıplar, savaşlar) de getirdiği derinlikli bir kavrayışı var, insanı, bilinci ve zihni. Bu derinlikli kavrayış psikozların da daha kapsamlı düşünülebilmesini sağlamış. "Tereddütlü Düşünceler" içinde [ki kitabın adının bu şekilde Türkçeleştirilmiş olması da ayrı hoş olmuş, keza özgün adı Second Thoughts] toplanan, ağırlıklı olarak 1950’li yıllara ait makaleleri psikotik düşünceyi enine boyuna araştırarak vardığı kuramsal ve teknik sonuçları sergileyen bir toplam. Bu açıdan da ayrıca önem taşıyor. Düşünme kuramına dair görüşleri de ilk olarak bu makalelerde dile gelmeye başlamış. Makaleler psikanalist Bion’un o dönem seansta nasıl çalıştığının örneklerini de sunuyor. Bion’un kuramı yıllar içinde psikanalizde yeni bir paradigma açan, başlı başına güçlü bir kuram olarak gelişmiş ve günümüzde giderek daha fazla ses getiriyormuş. Ve yeni kuşakları da etkiliyormuş. Bion ile tanışmak isteyenler için kitabı öneririm, özellikle de psikozları anlamak isteyenlere.

 W. R. Bion | Tereddütlü Düşünceler | çev. Nilüfer Erdem | 2017, 208 s.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Smyrna Buluşmaları II

"Dili olsa da anlatsa..." deriz. Mekânlar, sokaklar, binalar, yapılar, yerler için. Neler yaşandığını hayal ederek ya da belki de kulaktan kulağa yayılan, yazılan hikâyelerinden duyarak.

Evet, mekânın konuşmasa bile anlatan bir dili var. Hatırlatan, unutturmayan. Ya ruhu, belleği? Meselâ neden bazı yollarda kendimizi daha iyi hissederiz? Neden bazı şehirler bize bir türlü yaramaz? Neden bazı evler soğuktur? Ya da Asklepion mesela. Bir iyileşme mekânı değil miydi, binlerce yıl önce? O antik tünellerin içindeki fısıltılardan devasa yapılara geldik günümüzde. Ya zihnimiz? Nasıl etkiliyor ve nasıl etkileniyoruz mekandan? Mekân biraz da bellek değil midir? Hatırlanan, unutulan, gönülen ve geri gelen.

Bir psikiyatri hastanesinin koridorlarından tarihin yazıldığı sokaklara, bir besteye ilham veren kaldırımlardan psikanalizin divanına, silinen tabelalardan yerleşim yerlerinin değiştirilen isimlerine, tedirgin olmaktan hasret çekmeye, velhasıl kültürden psikiyatriye mekânın ruhunu ele almak üzere ikinci buluşmamıza davet ediyoruz sizleri.

ψυχή’nin her daim memleketi, mekanı olmuş İzmir'de. 28 Şubat ve 1 Mart 2026 tarihlerinde Alsancak'ta, Fransız Kültür Merkezi'nde bir arada olmak dileğiyle.

21 Eylül 2025 Pazar

Eleftaria Bulvarı'nda Geri Gelen Mektup

Yaz, sıcak. Balkondayım. Bulvara bakıyorum uzanıp. Ağaçlar, araçlar ve tüm şehir nemli bir uykunun içinde debeleniyor. Gece ve sessizlik içinde Eleftaria. Bezgin bir kedi geçiyor karşıya. Ağırdan, sakin ve umarsız. Saat az daha ilerlese sabaha dönecek gece, ama sıcak halen bunaltıcı. Hiç serinlemedi, artık serinler mi o da belli değil. Sabahı, öğle vaktini ve öğleden sonrayı düşünüyorum. Nasıl geçecek ki gün! İçimi bir sıkıntı daha kaplıyor. Çipurodan son yudumu da çekiyorum, o da ısınmış. Dünyayı ve beni yatıştıracak herhangi bir serinlik yokmuş gibi geliyor artık.

Bir işaret bekliyorum hayattan, bir mesaj. Yok! Hayatın benden ve hatta herkesten yana yok olduğu zamanlardayız sanki. Dünyaya yaşam veren güneş bile kavuruyor hayatı. Her yer, her şey yanıyor, daha ne olsun! Ama beklememe, hayattan bir beklenti içinde olmama da şaşırıyorum. Bir şaşkınlık içinde hafif bir esinti arıyorum balkonda. İnsan kendine yarım asır sonra da şaşırmamalı! “Acımasızlık bu…” diye düşünüyorum. Tuzlu bir yanı var çünkü beklemenin. Ruhunuz lime lime dökülüyor. “Hep böyle miydim ki?” diye irkiliyorum geceye uzanan Elefteria’ya bakarken.

Az öncenin kedisi kaldırımı salına salına adımlayıp tam karşımda duruyor. İki ayağını altına alıp balkona, bana bakıyor. Uzağı çok da iyi göremiyorum. Göz göze miyiz, seçemiyorum gecenin içinde. Ama biliyorum, hayattan bir beklentisi yokmuşçasına duruyor karşımda. Yarı kör düşünüyorum, günlerimin ve gecenin kördüğümü içinde. Ve bir işaret bekliyorum hayattan.

İşte o sıra bir mektup çıkıp geliyor geçmişten. Gece esmiyor ama zihnim az da olsa esiyor diye teselli buluyorum. En azından Seferis gibi değilim diyorum kendi kendime. Urlalı şairin sıcaktan yakınırken zihninin yazları çalışmadığına dair sızlandığı geliyor aklıma. Yaz, sıcak, gece… Zor. Mektup ufak bir kıpırtı oluyor şu serinlemeyen Atina gecesinde. Gün doğsa, ne olacak ki? İçeri geçip bir sigara daha sarıyorum. Müziğin sesini açıyorum az daha, Theodorakis… Yaz Evi.

15 Haziran 2025 Pazar

Unutuş

Oturuyoruz. Yıldızların altında, serin bir gece uzanıyor. Biz de içindeyiz gecenin. Ara ara harlanan ateş yüzlerimizde dalgalanıyor. Kahkahalar, yükselen sesler ve her ne kadar kendimizi tutmaya çalışsak da geçmiş için dolup taşan gözlerimiz arasında 18 yaşımıza gidip geliyoruz. Hatta 18’iz o an, orada, ateşin başında, yıldızların altında ve gecenin içinde. 18’iz ama çoktan yarım yüzyılı devirmişiz. “Yapacak bir şey yok, zaman geçiyor işte, hem de hızlanarak” diye düşünüyorum. Maddenin hareketi ve zamanın geçişi… Yapacak bir şey yok buna. En başından beri böyle. Karşımda Umut’un yüzü aydınlanıyor. Sevimli, sıcak ve kardeşçe. Gülmesini özlemişim. Özlenen birçok şeyin yanı sıra.

“Oğlum hatırlamıyor musunuz?” diyor Erkin, elindeki bira şişesini bizlere doğru savurarak. Dibinde az kalmış, onlar da damlalara bölünerek birer ateş böceği gibi parlıyorlar havada ve üstümüze yağıyorlar. Fen lisesi gecelerimizden birini anlatıyor Erkin, belki yüzüncü kez ama yüzüncü kezde de heyecanlanarak. Okulun bahçesindeki toprak sahada potaya bastığı smaçlar geliyor aklıma, basket topuyla adeta dans ederek çembere asılışı. Bir balet bile ancak o kadar zarif oynayabilirdi sanki o oyunu, o toprak sahada. Tüm ergen kabalığımızın içinde bir başka estetikti o smaçlar, Erkin’in Haldun’la birlikte sürüklediği maçlar.

Gürleyen sesiyle “hatırlamıyor musunuz” diyor yeniden ama ben yüzüncü kez dinlesem de hatırlamıyorum Karadenizli müdür yardımcısının arabasını, arabasıyla Kütahyalı çocukları Ozan Arif konserine götürüşünü. Aklımdan başka ve karışık sahneler geçiyor. Evet, oradayım, Erkin’in kahkahalar içinde andığı ve bizimkilerin de hararetle eşlik ettiği her andayım ama zihnimde en küçük bir iz bile bulamıyorum bazılarına dair. Sanki orada öylece durmuşum ve kaydetmeksizin bakmışım hayata. O kadar…

“Hatırlamak,” diyorum kendi kendime, “seçerek unutmaktır”. Keşke başka şeyleri seçseymişim diye düşünüyorum. İster istemez bir burukluk doluyor içime, ağır, metal gibi, geri gelmeyecek ve mühürlü. Alevlerin kıpırtısı yüzümde gezinirken muhtemelen bir gölge dolanıyor suratımda, Haldun elini atıyor omzuma. “Daldın?…” diyor. Dalmış mıydım ki! O zamanlar da, lisede, üniversitede? Nereye, nerelere? Hangi zamana?

22 Mayıs 2025 Perşembe

Psikozların Sosyal Yönü


Psikozlar oldukça geniş bir kavram. Özellikle son 20 yıla yayılan yüzlerce araştırma sayesinde psikozun genel toplumda sadece klinik bir olgu olarak değil aynı zamanda daha geniş bir yelpaze (spektrum) olarak dağılım gösterdiğini artık biliyoruz (Kırlı ve Binbay 2018; Binbay ve Kırlı 2023). Yelpazenin bir ucunda belli belirsiz, sadece birkaç kez ortaya çıkan, geçici psikotik yaşantılar bulunuyor, diğer ucunda ise neredeyse yaşamboyu süren ve ağır bir klinik tabloya yol açan şizofreni ve benzeri bozukluklar bulunuyor. Ve yelpazenin hangi noktasına odaklanırsak odaklanalım, ister şizofreniyi ele alalım ister gelip geçici psikotik yaşantıları, tüm bu yelpaze boyunca ısrarla kendini gösteren ve farklı alanlara dağılmış sosyal (toplumsal) özellikler dikkat çekiyor. En genetik görünümlü durumlarda dahi cinsiyet, eğitim düşüklüğü, yoksulluk, etnik azınlık olma, göçmenlik gibi toplumsal etkenler öne çıkıyor (Binbay ve Kırlı 2023).

Bu yazıda yaşamın farklı dönemlerine dağılmış toplumsal etkenler/özellikler ile psikoz arasındaki ilişkiyi ele almaya çalışacağım. Söz konusu geniş ilişki ağını ele alırken de psikozu yelpazesinin tüm görünümleri içinde ele alacağım. Yani eşikaltı psikotik yaşantılardan ciddi yıkımla giden şizofreniye kadar tüm yelpazenin toplumsal özelliklerine bakacağım. Ancak özellikle klinik uçta çalışmaların daha çok şizofreniye odaklandığını da belirtmek isterim. Hâlbuki psikozun klinik görünümünün şizofreniden ibaret olmadığını biliyoruz. Birer klinik tablo olarak şizoafektif bozukluk, kısa psikotik bozukluklar, psikotik bulgulu duygudurum bozuklukları ve hatta demans, dissosiyasyonlar, kişilik bozuklukları da bu yelpazenin içinde bir yerlerde bulunuyor (Kırlı ve Binbay 2018). Ancak bu yazının temel olarak sanrı ve varsanılarla giden psikozlara ve psikozun belirleyici olduğu klinik tablolara (psikotik bozukluklar) odaklandığını belirteyim. Yani klasik anlamıyla şizofreni ve benzeri durumlar ile toplumsal özellikler arasındaki ilişkiye bakacağız. Daha ötesine değil.

12 Ocak 2025 Pazar

Karışan bir dünyada kırışıyor zihinlerimiz...


Ne hatırlıyorum? Bir çok şey…

Ama mesela üstünden oldukça uzun zaman geçmiş bir günden de şunu hatırlıyorum: Komşumuz ölmüş, Refik amca! Emekli öğretmen, emekli olmasına rağmen kravatını ve takım elbisesini çıkarmayan oyuncakçı Refik dede. Ben oldukça çocuğum. Hayata gözümü yeni açmış değilim ama dünyayı yeni yeni tanıyorum, artısıyla eksisiyle, sağıyla ve soluyla.

İşte bir yaz akşamüstünde, balkonda oynarken haberi gelmişti Refik amcanın. Oyuncak dükkanında yığılıvermişti: “kalp krizi” sözünü hatırlıyorum o günden ilk ve de 57 yaşında olduğunu. “İyi yaşamış!” demişlerdi o gün büyükler. Beyaz düşmüş saçları ve kırlaşmış bıyıklarıyla bana da öyle görünmüştü. Yeterince yaşamış, yeterince yaşlanmış… Ölmeyi bekleyecek, belki de hakedecek kadar. Çocuk aklı işte.

Evet, o zamanlar Türkiye’de beklenen yaşam süresi de o kadardı zaten. Neredeyse yarım asır önce. Bugünkü emeklilik yaşını yani 65’i bulan, fazladan gani gani yaşamış sayılıyordu. 90’ınını bulan neredeyse hiç yoktu, 80’inini geçen ise yüzyıl yaşamış muamelesi görüyordu “Nine sen Atatürk’ü gördün mü?” soruları arasında. Ve genellikle oldukça titrek ve yorgun bir sesle verilen “evet torunum, istasyonun orada fötr şapkasını sallamıştı bize” yanıtıyla. Büyülü zamanlardı, her çocukluk gibi.

Sonra hayat uzadı, ölüm biraz daha öteye uzaklaştı. Ama öyle durup dururken değil. Dünya “zenginleşti”, Türkiye “zenginleşti”. Ama öyle birden bire ve kendiliğinden değil: daha çok kişi eğitim aldı, daha çok kişi vasıf edindi, daha çok kişi üretim sürecine katıldı, daha çok kişi kentlere yığıldı; hayat zorluklarına rağmen milyonlar için geçmişe göre daha “konforlu” hale geldi. Bir başka şekilde söylersek sermaye ve emek tüm dünyayı değiştirmeye devam etti: milyonlarca yeni “üretici güç” katıldı her yıl üretim bandına; yollar, araçlar, binalar, yiyecekler ve giyecekler gibi milyonlarca yeni ihtiyaçla birlikte. Binlerce yeni teknoloji ortaya çıktı; ilaçlar, internet, görüntüleme ve iletişim araçları gibi binlerce yeni olanakla birlikte.

Evet, bunların bileşke çıktılarından birisi olarak da dünyada ve Türkiye’de ortalama yaşam uzadı. Her şeyden önce üretim sürecinin genişlemesi, çeşitlenmesi ve iki ana toplumsal sınıf arasındaki kimi zaman gönüllü kimi zaman da mecburi itiş kakış ile. Türkiye’de ortalama yaşam süresi 80’e dayandı ve kadınlarda ise oraları çoktan geçti (evet, kadınlar daha uzun yaşıyor, her yaşam döneminde; toplamda ise en az altı yıl fark atıyorlar erkeklere).

Peki sonuç ne?

Hayatın her alanına yayılan bir çok sonucu var ortalama yaşam süresinin uzamasının. Hatta devrim arayışını, ihtiyacını erteleyen bir etkisi bile var. Ciddi bir etki bu! Öyle yabana atılacak cinsten değil; tartışılmalı. Ama ben oralara girmeyeceğim şimdi. Hepimizin çevresinde ufaktan farkettiği ama herkesin de kendi felaketini yaşadığı bir başka temel sonuca değineceğim, güzel ve hüzünlü bir film üzerinden…

5 Ocak 2025 Pazar

Smyrna Buluşmaları

Zamanın ruhu için “bir çağın düşünce ve duygu biçimidir” diyor Wikipedia, kelimenin Almanca kökenine (zeitgeist) vurgu yaparak. Bir çağın düşünce ve duygu biçimi, duygu ve düşünceleri… Peki günümüzün düşünce ve duygu biçimi ne? Bir tane mi? Örneğin “yabancı tedirginliği” mi bu duygu? Sosyal medya iştahı mı? Çaresizlik ve paranoya mı? Göç arayışı ve iklim endişesi mi? Terapiye gitmek mi? Kendini keşfetmek mi? Acaba o uzak savaş bir gün gelir beni/bizi de bulur diye dertlenmek mi? Artan kaygı, depresyon ve kaybolan dikkat mi? Kadınlara ne oluyor bu ruhun içinde, erkeklere ne oluyor? Ya babalar, anneler ve de çocuklar? Zamanın ruhu eskiyi öğütüp yeniyi kötürüm mü bırakıyor?

Yoksa her şeyin ortasında yeniden ve de yeniden zamanın ruhunu yakalamak mı? Peki zamanın ruhu nasıl yakalanır? Bir tane midir bu ruh? Bir çağın egemen ruhu, kimin ve kimlerin düşünce ve duygularından oluşur? Herkes için zamanın ruhu tek ve aynı mıdır?

Ve psikiyatriye, psikolojiye nasıl renk vermektedir zamanın ruhu? Çoğalan tanılar, kaybolan hastalıklar, salgına dönüşen tablolar arasında kültürden psikiyatriye kendi alanımızın dolaşıklıkları üzerinden yola çıkıyoruz. ψυχή’nin yani zihnin her daim memleketi, diyarı olmuş İzmir’de. Narkissos’tan Myrrha’ya…

15 Aralık 2024 Pazar

Sen şarkılarını söyle

Ergenlik güzeldir ama aynı zamanda zordur da… Ve kimileri için çok daha zordur. Yalpalamadan, az ya da çok sağa sola toslamadan geçilecek bir yaşam dönemi değil ergenlik. Ama tam da o yalpalama, düşme kalkma ve de yara bere içinde yürüme, hatta koşma hali nedeniyle güzel. Yine de ergenlik aynı zamanda kifayetsiz savrulmaların, önü alınamayacak kafa göz yarmaların ve altından kalkılamayan karmaşaların da diyarı. Bazıları için kayboldukları, kaybolur gibi oldukları bir dünya. Bu nedenle zor. Bazıları için ergenlik, yaşam uçurumundan aşağılara doğru yuvarlanırken tutunacak herhangi bir dal, bir kaya parçası, bir çıkıntı bile bulamadıkları keskin bir dönemeç.

Coen biraderlerin 2013 tarihli “Sen Şarkılarını Söyle” (Inside Llewyn Davis) filmi de tam buraya bakıyor: erişkinliğe geçememe sıkıntıları içinde debelenen bir geç ergenin hayatından yaklaşık bir haftalık bir kesite. Bir dayak ile başlıyor ve o dayağa giden günleri, ergenliğe damgasını vuran o yuvarlanma halini anlatmak üzere bir hafta öncesine dönüyor. Film boyunca Lleywn’in şarkılarına ve de ergenlikten erişkinliğe geçişindeki (ya da geçemeyişindeki) yalpalayan ayak izlerine eşlik ediyoruz.

Filmde temel olarak, Llewyn’in sonuna varmak üzere olduğu ergenlik uçurumundaki son metrelerini izleriz. Önceki yıllarda, yani ergenliğin önceki yıllarında var olduğunu düşünebileceğimiz heyecan, umut, bir zamanların yeni yetme iyimserliği artık geride kalmıştır. Ve anlarız ki geride kalan o günlerde Llewyn’in hayatı ve el attığı her şey sarpa sarmıştır. Zaten filmin bir yerinde, kendisinden hamile kalıp kalmadığını bile bilmediği kız arkadaşı öfkeyle şöyle seslenir Llewyn’e: “El attığın her şeyi kurutuyorsun!” Onca çırpınışa rağmen Llewyn’in yaşam kaynakları artık kurumuş gibidir: müziği, arkadaşları, dostları, babası, ablası ve iş yapmak üzere el attığı herkes.

1 Aralık 2024 Pazar

Şizofreni tedavisinde 70 yıl sonra bir ilk: Xanomeline hakkında

Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, uzun  yıllardır, beyinde dopamini bloke eden ilaçlarla tedavi ediliyor. Daha doğrusu sanrı ve varsanılardan oluşan "pozitif" belirtiler (örn. sesler duymak, izlendiğini düşünmek) dopamin iletimini azaltan bu ilaçlarla tedavi ediliyor. Psikotik bozuklukların önemli bir parçası olan bilişsel bozukluklar ve negatif belirtiler (örn. içe çekilme, durgunlaşma, düşünce içeriğinde azalma) ise bu ilaçlarla pek düzeltilemiyor; ve hatta bu ilaçların etki mekanizmaları nedeniyle negatif belirtiler daha da artabiliyor, bilişsel yetiler zaman içinde daha çok bozuluyor. Bu durum ise hem hastaların hem de hasta yakınlarının antipsikotik tedavilerinden kısmen memnun olmasına ya da hiç memnun olmamasına neden oluyor. 1952'den bu yana...

Çünkü ilk antipsikotik 1952 yılında keşfedildi: klorpromazin. Hem de başka bir tıbbi durum için (anestezi) denenirken; biraz tesadüfen ve de iyi klinik gözlem ile. O tarihten bu yana da kullanıma giren tüm antipsikotikler az ya da çok dopamin blokajı yaparak tedavi sağlamaya çalışıyor. Ama şimdi şizofreni tedavisinde 70 yıl aradan sonra bir ilk yaşanıyor. Çünkü dopamin blokajı dışında etki mekanizmasına sahip olan bir ilaç [Xanomeline] tedavide kullanım için geçtiğimiz aylarda ABD'de onay aldı. Ve tarihin ironisi de denebilir: Farkı bir mekanizmaya sahip olan bu yeni ilaç da bir başka hastalık için (Alzheimer) denenirken keşfedildi.

25 Eylül 2024 Çarşamba

The Lost Daughter

Kayıp kızlar, kayıp oğullar… 

Filme klinik psikolog Şule Öncü’nün bir paylaşımında denk geldim. İyi ki de denk gelmişim… Annesi tarafından çok az tutulan ya da hiç tutulmayan çocuklara ne olur? Zihinleri nasıl şekillenir? Film böylesi bir çocuğun, artık yaşını almış bir kadının karanlık, karmaşık, acımasız, gitgelli ve sancılar yayan/yaşayan zihnini anlatıyor. 

İnsanın ilk insanından mahrum kalması, telafi edilmesi uzun zaman ve çaba isteyen kocaman bir delik yerleştiriyor insanın içine. Ve o deliği de hayat bir biçimiyle dolduruyor. Artık ne denk gelirse… Çok az örnekte güzelce ama çoğunlukla karartarak, eğip bükerek. Ve bazen de yok ederek. 

Müzikleriyle, oyunculuklarıyla, geçmişe gidip gelen görüntüleri, romanı ve öyküsüyle insanın içine işleyen bir filmmiş Karanlık Kız. Kaçırmışız ama bir gün sinemada yeniden izlemek de mümkün olur umarım. 

Düşe kalka da olsa kendini aramakta bir biçimde inat eden tüm kayıp kızlara ve oğullara…

The Lost Daughter | 2021 | yön. Maggie Gyllenhaal

*

Not: Filmin senaryosunun dayandığı roman ve yazarı Elena Ferante üzerine bir yazı da önermek isterim. Ferante, "meçhul bir yazar" olmasıyla da biliniyor.  

26 Mayıs 2024 Pazar

Şizofreni tedavisinde neler eksik kalıyor?


"Anti-şizofrenik" bir ilaç tedavisi bulunmuyor. Yani şizofreni adı verilen ve farklı etiyolojik/patofizyolojik süreçlerin sonucu olan sendromun klinik görünümlerinin tamamı için bir tedavi bulunmuyor. Sendromun klinik görünümleri derken farklı belirti kümelerini kastediyorum; tanı sistemlerine giren (sanrılar, varsanılar, dezorganizasyon, negatif ve katatonik bulgular) ve girmeyen (bilişsel, duygudurum) belirtileri (Gülöksüz ve van Os, 2018). 1953’te kullanıma giren klorpromazinden bu yana (López-Muñoz ve ark. 2005) antipsikotikler tüm bu belirti kümelerinden sadece ilk üçü konusunda “başarılı” oldular: sanrılar, varsanılar ve dezorganizasyonun bir kısmı için. Şizofreni hastalarının önemli bir kısmında ise ikili, üçlü ya da ağızdan, aylık depo antipsikotik kullanımına rağmen bu belirti kümeleri bile tam iyileşme göstermiyor (Lehman ve ark. 2004).

Öte yandan şizofreni tedavisini bir "başarısızlık" olarak görmek hatalı olacaktır: tıbbın diğer branşlarındaki ilaç tedavilerinde de (özellikle de uzun süreli ve sendromal durumlarda) benzer tedavi oranları ve zorlukları bulunuyor (Dixon ve ark. 2016). Şizofreni için zorluklar beynin kompleks işleyişinden kaynaklanıyor: şizofreni muhtemelen beynin evrimsel/biyolojik temel yapısıyla/organizasyonuyla ilgili bir durum. Beyindeki sinirsel iletimden sorumlu molekülleri oldukça uzaktan ve özgül bir bölge olmaksızın etkileyen tek boyutlu bir tedavinin tam iyileşme sağlamasını beklemek beyni, sinir sistemini (ve tabii ki  evrimsel sürçleri) anlamamak anlamına gelecektir. Şizofrenide, tartışmalı bir "tam iyileşme" hedefine olanak tanımayan köklü bir evrimsel, nörogelişimsel arkaplan var. Yani, şizofreni adı verilen sendromal toplama dair epidemiyolojik, fenomenolojik ve patofizyolojik bilgilerimiz arttıkça "tedavi" ufkumuz da gelişecek. Tıbbın diğer alanlarında, örneğin Multiple Skleroz ya da romatolojik hastalıkların ilaçla tedavisinde sağlanan gelişmeler patofizyolojik bilgilerin artması sonrasında elde edildi. Benzer bir gereklilik şizofreni tedavisi için de gerekiyor, sinir sisteminin karmaşıklığının yarattığı zorluklara rağmen. Ve şizofreni için çok-boyutlu bir tedavi gerekiyor. Antipsikotikler iyi ki var ama bir yandan da daha ötesi, bu kompleks durumu daha bütüncül ele alacak bir tedavi yaklaşımı lazım (Insel 2016).

Peki genel olarak tedavide eksik kalanlar neler?

4 Nisan 2024 Perşembe

Şizofreni için yeni bir isim bulmak!

Başlığın karmaşıklığının farkındayım. Şizofreni ile ilgili damgalanmaya katkıda bulunurum tedirginliğiyle ve biraz da içime tam sinmeden tercih ettim başlığı. Güncel bir tartışmayı gündeme getirmek için…

Gündeme getirmek istedim çünkü bir süredir “şizofreni” terimi, tanısı tartışılıyor uluslararası psikiyatri camiasında. Tamamen kullanımdan kaldırılmasını savunanalar da var, yeni isim önerenler de var, terimin miadını henüz tam doldurmadığını düşünenler de var. Ve yakın zamanda dünyanın önde gelen “şizofreni” araştırmacıları, bu isimlendirme tartışmaları için görüşlerini ve yaşanan “hastalık “durumunun doğasına dair düşüncelerini yazdılar [1].

Yazdılar, çünkü bazı insanlık halleri -ki bunların önemli bir bölümü “tıbbi” hastalıklardır: verem, diyabet, AIDS gibi- toplum tarafından yeniden ve yeniden damgalanır. Tekinsiz bir durumu, bir olguyu ya da kişiyi bu şekilde, yani damgalayarak, etrafını çizerek “zararsız” hale getirmeye çalışır toplum. Çalışır ama esas olarak karşılaştığı durumu anlayamaz; kendince zararsız hale getirmeye çalışır! Zararsız hale getirmeye çalışırken de zarar verir.

Bunu fark etmez bile, yani toplumun yol açtığı zararı. Şizofreninin başına gelen tam da budur: damgalanma, dışlanma, fosforlu kalemle büyük bir daire içine alınma! En hafif tabiriyle “bir tuhaf” görülme!

Böylece çoğu kişi için yıkıcı sonuçları olan bir “hastalık” toplum tarafından da yeniden ve yeniden izole edilmiş olur. Sosyal olarak yalıtılır, uzaklaştırılır. Bu sosyal izolasyon için önceden büyük akıl hastaneleri gerekirmiş. Modern toplum tımarhaneyi gündelik hayatın içine taşımış.

Halbuki gaipten ses duyan ilk insan kimdi ki? Ve gaipten ses duyan ilk insanı garipseyen ilk insan kimdi ki?

Ya... Gaip ne zaman ortaya çıkmıştı ki?

İşte bunlar kaybolur bu izolasyon içinde.

18 Temmuz 2023 Salı

Terk-i Dünya Kilisesi'nin Bahçesinde...

Terk-i Dünya Kilisesi'nin bahçesine oturdum. Bir badem ağacının altına, gölgedeyim. Hava sıcak ama hafif bir esinti de var. Kilise görevlisi az şekerli bir kahve getirecek az sonra. Antakyalı, Arap Ortodoks. Kiliseyi ve manastırı bekliyormuş, uzun zamandır. Gelenlere de kahve ikram ediyormuş. Kiliseye destek olalım diye. Sessiz, sakin ve tam dünyayı terk etmelik bir yer burası. İnsanın içine dönmesi, bakması için mavi bir deniz uzanıyor, güneşe doğru. 

Ve evet, cır cır böcekleri de var. Ve bir de aşağıdaki koydan ara ara yükselen cıstak cıstak müzik. Saçma. Kiliseye, adına ve doğanın çağrısına tezat. Bol bol dünyevi. Bense kilisenin bahçesinde oturmuş kahvemi bekliyorum ve önümde uzanıp giden sonsuzluğa bakarak buraya gelmeden önceki vedalaşmayı düşünüyorum.

25 Nisan 2022 Pazartesi

Şiir[im]in kesik damarları


Eskiden edebiyat piyasası yoktu. Vardı da bu kadar büyük, güçlü, belirleyici ve baştan çıkarıcı değildi. Küçük, mütevazi bir uğraştı edebiyat bir zamanlar. Etkisi olursa da çeşitli adanmışlıklarla büyüyor bu etki: aşk, halk, yoksulluk, devrim, gelecek gibi. Kimsenin aklında iki roman çıkarıp köşeyi dönmek yoktu mesela. İki roman yayınlamak için insanlar bir araya gelip kooperatifler kuruyordu. İki dergi basmak için (varsa) tüm memur maaşları bir araya getirilip matbaaya yatırılıyordu. Edebiyat demek her şeyden önce karşılıksız bir emek demekti.

İşte o günlerde bin bir çaba ile çıkan edebiyat dergileri de vardı. Henüz “profesyonel” olmamış, hiçbir zaman da olmayacak; “amatör” ama iddialı; derinlikli dergilerdi bunlar. Taraf olan dergilerdi onlar. Örneğin öyle banka reklamı ya da herhangi bir reklam derginin sayfalarını kaplayamazdı. Düşünsel olarak uymazdı böyle şeyler. Birisi maddi olarak yardım edecekse de reklam vererek değil doğrudan destekte bulunarak dergiye yardım edebilirdi. Mütevazi, direngen, öyle kolay zaptedilemeyen ve kendiyle barışık (ama dünyayla kavgalı) bir uğraştı edebiyat, dergicilik.

İşte öyle bir zamanda rastlamıştım Hayati abiye. Rastlamıştım derken yüz yüze hiç karşılaşmadık o günlerde. Ama Ankara’da çıkan edebiyat dergilerinde (İzlek, Edebiyat ve Eleştiri, promete) adını, yazılarını, şiirlerini ve en önemlisi de o dönem yeni çıkmış olan kitaplarının tanıtımına denk geliyordum: Şiirin Kesik Damarları - İntihar Eden Şairler Kitabı. Sanırım ilk kez İzlek dergisinde görmüştüm kitabı. Küçük bir bürosu vardı derginin, Ankara’da, Selanik Caddesi’nde. Oraya gider gelirdik yeni yetme, meraklı, ilgili ve kenara iki üç satır hayat biriktiren üniversite öğrencileri olarak. Kaan İnce daha yeni intihar etmişti ve derginin adıyla da özdeşleşmişti bu erken veda.

27 Aralık 2020 Pazar

2020 Sözlüğü


2020’de çok şey yaşadık, çok şey de öğrendik. Ya da belki de pek bir şey öğrenmedik.

Öğrenip öğrenmediğimizi geçmiş değil gelecek gösterecek. Ve geleceği, dünü, bugünü ve yarını birbirine bağlayabilenler kuracak.

Yılın bu son yazısı, kapitalizmin tekinsiz dünyasında yaşama kâh yıkılan binaların altında kalarak, kâh kardeş kavgasında er olarak, kâh dere yatağındaki evinde sele kapılarak, kâh yoğun bakımda tek başına kalarak erkenden veda edenlere, koruyamadıklarımıza gitsin. Bir kez daha anarak.

Ve hepsine borcumuzun yeni yıla devrettiğini de bilerek.

İşte bizim 2020 sözlüğümüz.

15 Kasım 2020 Pazar

Bir başkadır benim memleketimin terapisi!


Ne diyelim? Güzel dizi olmuş. Öyle çok abartmadan güzel olmuş. Güzel çalışılmış, güzel çekilmiş, güzel düşünülmüş. Karakterleriyle, zıtlıklarıyla, müziğiyle. Yakalamış işte bir şeyleri ve bir dizi olarak o yakaladıklarına ses verip kısa bir sürede tabii ki çıkıp gidecek gündemimizden.

Biz Başkadır’dan bahsediyorum. İşte bir iki gündür konuşulan ve kendini konuşturan diziden. Yönetmenlikse yönetmenlik, senaryoysa senaryo, kameraysa kamera, oyunculuksa oyunculuk. Ve tabii ki hallerimizse hallerimiz. Tak diye düştü gündeme. Tam da her şey sınıfsal mı değil mi diye tartışılırken! Tam da her şey psikolojiye bağlanmışken! Sermaye sağolsun.

Aklıma Paris, Seni Seviyorum filmi geldi. 2006 tarihli. 15 yönetmenin beş dakikalık kısa filmlerinden oluşan bir Paris filmi. Çoğu birbirinden etkileyicidir kısa filmlerin. Ve bazıları da çok çarpıcıdır. Loin du 16e başlıklı bölüm gibi.

Paris’te genç bir göçmen kadının herhangi bir sabahına götürür yönetmen Walter Sellas izleyiciyi. Kadının çocuğunu sabahın köründe, daha gün ağarmamışken bakımevine bırakması ile başlar Loin du 16e. Vedalaşırken İspanyolca bir ninni söylemektedir bebeğine genç, göçmen anne. Ve sonra araya yollar girer. Sokaklar, merdivenler, metro hatları, kapılar, kapılar… Kadın Paris’in merkezinde bir eve gelir sonunda. Gün ağarmıştır. Evin hanımı günün yapılacaklarını iletir ve sonra da çıkar. Göçmen kadın evin içinde dolaşır. Bir odaya girer. Odadaki beşiğe yaklaşır ve…

Ve beşikte yeni uyanmakta olan bebeğe gözü yaşlarla dolarak bakar. Aynı İspanyolca ninniyi söyler. İzleyiciyi hiç beklenmeyen ama çok da mümkün bir sonla başbaşa bırakır yönetmen. Bir Başkadırı izlerken de öyle oldu.

Senaryoyu da yazan yönetmen karşıtlıkları çok güzel yakalamış. İnsan hallerini... Daha doğrusu olduğu gibi, olabileceği gibi yakalamış. Meryem’in işine gidişi, o işin içindeki ilişkiler ağını, kendi evindeki ilişkiler ağını... Ve hepsinin ortasında bizlere göz kırpan kendi hallerimizi, Türkiye’yi. Koca bir ilişkiler yumağı olarak Türkiye’yi! Ve oradan çok da mümkün bir kesitle sunmuş bizi, bizleri, Türkiye'yi.

Hepsi çok da zorlanılmadan yakalanmış.

Ferdi Özbeğen şarkıları üzerinden de “tatlı ve farklı” geçmişimize bağ kurulmuş. Ve sonra da her şey tatlıya, sevgiye, anlayışa, hoşgörüye, taassuba bağlanmış! Sanki, biraz da mecburen...

Daha ne olsun!