17 Kasım 2016 Perşembe

Oyun: Kurmacanın prova sahası


Çevrimdışı İstanbul’un önceki sayısında yazınsal yaratıcılık, kurmaca ve bir zihinsel faaliyet olarak rüya arasındaki ilişkiyi ele almıştım [1]. Ve şöyle demiştim: Rüyalar, kurmacanın panayır alanıdır. Bu sayıda ele alacağımız oyun ise kurmacanın, yazınsal yaratıcılığın prova sahasıdır; alıştırma yeri, ön sahnesi ve ısınma odasıdır. Ancak oyun ile yazınsal yaratıcılık arasındaki tek ilişki bu ön prova durumundan ibaret de değildir. Evet, oyun bir tür deneme, esneklik, serbestlik ve sınır denemesidir ama bir yandan da keşfe dayalı bir onarımdır. Oyun yazınsal yaratıcılık içindeki kişinin kendisini yeniden keşfederek onardığı alandır. Oyun kişinin yaratıcılığının ve kendisini onarmasının, kurmasının alanıdır.

Peki yaratıcılık, özel olarak da yazınsal yaratıcılık söz konusu olduğunda psikanaliz nasıl bir oyundan bahsetmektedir? İsterseniz şimdi gelin, oyun ve kurmaca arasındaki ilişkiye biraz daha yakından bakalım.

Psikanalizde Oyun ve Oynama
Edebiyat kuramını da derinden etkileyen psikanalizde oyunun uzunca bir süre belirsiz bir yeri olmuştur. Freud ve ardılları, özellikle de Melanie Klein oyunun kendisiyle değil de oyunun kullanılış biçimiyle ilgilenmişlerdir. Oyun, tıpkı rüyalar gibi bilinçdışı zihinsel süreçlerin bir izdüşümü olarak görülmüştür. Buna göre oyun bir tekrarlamadır. Erken çocukluk deneyimleri oyun içinde tekrarlanarak o deneyim tanımlı hale getirilir. Bu tekrarlama da belirtinin kendisidir. Oyunun kendisindeki anlama ise pek bakılmamıştır.


Oyunun çocuk dünyasındaki ve erişkinlikteki yerini, oyunun kendisini ve tabii ki yaratıcılıkla olan ilişkisini ise İngiliz psikanalist D.W. Winnicott açığa çıkarmıştır. Winnicott, kendinden önceki psikanalistlerden farklı olarak oyuna insanın gelişiminde, hem çocukluk çağındaki hem de yetişkin yaşamdaki gelişiminde merkezi bir yer tanımlamıştır. Bu nedenle de oyun ve oyun üzerinden gerçekliğin ve tabii ki yaratıcılığın kurulmasını incelemiştir (özellikle bakınız: D. W. Winnicott, Oyun ve Gerçeklik, çev. Tuncay Birkan, 3. baskı, 2014, Metis Yayınları).

Winnicott öncelikle oyun ile bir eylem olarak oyun (oynama) arasında ayrım yapmıştır. Oynamaya merkezi bir önem vermiştir. Neredeyse tüm kültürün, bir tek sanatsal üretime dayalı kültürün değil, bilimden spora, edebiyattan yazarlığa birçok farklı insan eyleminin yeni bir biçimde anlaşılmasını sağlamıştır. Winnicott, geniş anlamdaki bu kültürü, oynamanın gelişkin ve karmaşık bir biçimi olarak ele almıştır.

Winnicott’a ve onun yaklaşımına dayanan psikanalitik kuramlara göre oyun, iç dünyamız ile dış gerçeklik arasındaki alanda olan her şeydir. Oyun mutlaka hayalimizde, imgelemimizde olması gerekmez ya da dış gerçekliğin içinde kalmak zorunda da değildir. Oyun imgelemimizin dış dünyada olup bitenleri pek de zorlanmadan, pek de kaygı (angst) deneyimlemeden yoğurabildiği alandadır. Çünkü genelde dış dünya deneyimlerine, insan varoluşuna, düşünce dünyasına kaygı eşlik eder ve kaygının düzeyi her ne kadar kişiden kişiye değişse de fazla olduğunda oyun bozulur, aksar, oynanamaz. Kaygı dış gerçekliğin iç dünyada yoğrulmasını bozduğu gibi o ara alanı da oyuna kapatır.

Bu anlamda oyun örneğin bir zorunlulukla birlikte olamaz. Gemlenmeye gelmez. Oyun, dış gerçekliği yoğururken uysal ya da itaatkâr olmaktan çok kendi yolunu bulur, kurar. Ve bu yolu iç dünyanın, iç gerçekliğin kimi parçalarıyla oluşturur, onların izleğinde ilerler. Belirli bir yol tutmak zorunda değildir; hiç izleği olmayacağı anlamına gelmemekle birlikte bir şiirin kendi yatağında akması gibi başka kurallara uymak zorunda değildir.

Hangi oyun yaratıcılığa çıkar?
Oynamanın ve de yazınsal yaratıcılığın içinde kendi izleğini bulan, kuran bir özgürlük, akışkanlık vardır ve yazınsal yaratıcılık ancak bu akışkanlığın içinde kalma kapasitesiyle ortaya çıkabilir. Yani yazınsal yaratıcılık olgular, durumlar arasında keyfekeder değil belki ama serbestçe bağlantılar kurabilen, aralarında dolanan, farklı imgeleri birbirine bağlayan ve onları özgürce yeniden kurabilen bir alandan çıkar.

Diğer yandan sık sık karıştırıldığı gibi oyun bireysel bir tatmin değildir. Evet, oynamanın içinde bir doyum vardır, ama bu doyum daha çok deneyimleyerek, işleyerek, yoğurarak ortaya çıkan bir doyumdur. Tüketen değil, dış gerçekliği yeniden kuran ve iç dünyayı da zenginleştiren bir deneyimdir.

Yazınsal yaratıcılık da bu anlamda dış gerçekliğin iç dünyanın bazı parçaları aracılığıyla yeniden kurulmasıdır ve kendine yönelmiş bir doyumdan ziyade kendini de çoğaltan bir doyuma dayanır. Elbette ki yaratıcılığın bir özdoyuma, yani mastürbasyona hiç çıkmadığı söylenemez ama bu sefer o sürece yaratıcılık demek pek doğru olmaz. Çünkü oyun oynama belli bir esneklik ister. Esneklik ise serbestlikten biraz daha farklıdır. Örneğin oyunun içinde korku yer alabilir. Kişi korku ile güven, endişe ile merak arasında gidip gelebilir. Oynarken korkunu ve kendisinin sınırlarını keşfeder, dolanır. İşte bu dolanma (ki aynı zamanda yazınsal bir dolanmada olabilir) belli bir esneme gerektirir. Kendini terk etmeden kendinden çıkmak ve geri dönebilmektir, esneklik. Ancak ne zaman ki oynama korkudan ibaret hale gelmeye başlar, işte o zaman esneklik de biter. Oynama katılaşır ve oyun da sona erer. Benzer biçimde oynama ne zaman ki bir özdoyuma yönelir işte o zaman oynama biter ve yazınsal yaratıcılık da sönümlenir.

Gündelik insan deneyimi genellikle başka gerekliliklerle doludur. Her şeyden önce çalışılır. Çalışma çoğu zaman ve hatta hemen her zaman zorunluluklardan oluşur. Bu tür dışsal zorunlulukların yanı sıra bir de insanların iç dünyasındaki akışa izin vermeyen, kendiliği bir anlamda gömen iç zorunluluklar da vardır. Dış gerçekliğin dayattığı ve iç dünyaya yayılmış zorunluluklar oynamayı, o içsel esnekliği ve de aynı anlama gelmek üzere yaratıcılığı budar, köreltir. Ama ne yazık ki insan yaşantısının çok büyük bir kısmı belirli bir gayesi olan bu tür zorunlu etkinliklerden oluşur. Bu nedenle gündelik hayatın içinde yaratıcılığı ortaya çıkarmak için başka bir özellik gerekir.

İşte oyun oynama en temel düzeyde, kendinden başka bir gayesi olmayan bir durumun deneyimlenmesini sağlar. İçinde zorunluluğun olmadığı bir deneyimin yaşantılanmasını sağlar. Bu tür bir deneyimleme içinde, güvenden ve zorunluluğun ortadan kalmasından oluşan bu alanda kişinin kendisini savunup durması, kendisini ketleyen bir kaygı yaşaması gerekmez; tam tersine bir açıklık vardır ve bu açıklık serbest çağrışıma olanak sağlar. Bir çağrışım bir başkasını çağırabilir ve böylece oynama yaratıcılığın serpilip gelişebileceği, kültürün, ekinin sönmeyeceği bir ortam sağlar. Daha doğrusu geniş anlamda kültürel yaratıcılık oyunun içinde saklı duran bu açıklık ile mümkün olur.

Oynayarak yaratmak
Elbette ki erişkin dünyasındaki bu oyunculuk çocuk dünyasındaki oyunun kapladığı yerden çok daha karmaşıktır ama az çok aynı temele dayanır. Daha da ötesi erişkinin oynayabilmesi, yaratabilmesi için o temelde yer alan esnekliği, akışkanlığı ve serbestliği yeniden keşfetmesi gerekir. Erişkin yazarın tüm bunları dönüp bulabileceği yer, farkında olsa da olmasa da çocukluk oynama yaşantılarıdır. Ama örneğin yazarın yazınsal yaratıcılığını bulacağı yer sadece oyun oynaması değildir, aynı zamanda gündelik hayatının o zamanki akışıdır, hem de keyfince akmasıdır.

İşte oyunun içinde bulunan ve bir anlamda hatırlanması, yeniden çıkarılması gereken bu yaratıcılık aynı zamanda kişinin kendisini de keşfetmesinin kapısını açacaktır. Erişkin kişi kendisini ve yaratıcılığını ancak oynayarak hatırlayabilir. Tabii ki bu hatırlama bir yeniden yaratım, kişiliğin yeniden kurulması olmayacaktır ama kişinin kendisini yeniden kurmasının başlangıcı olabilecektir.

Bu yanıyla oyun keşfetmenin kapısıdır. Zorunlulukların olmadığı ve akışkan bir durumda bireyin nasıl olabileceğine, neler yaratabileceğine, iç dünyasından neler çıkarabileceğine ve elbette ki kendisine çıkan kapıdır. Bu anlamda oyun, kaybolan kişiliğin onarımı işlevi de görür. Zorunluluklar, rutinler ve uyum nedeniyle körelmiş olan birçok yan dallanmaya başlar. Oyunla birlikte keşif de başlar. Sadece dış gerçekliğin iç dünyada nasıl yoğrulduğu değildir keşfedilen, bizzat iç dünyanın kendisi keşfedilir.

Oyun dış gerçeklik ve iç dünya ile yeni ve başka bir anlama sahip bir yeniden (onarılmış) karşılaşma sağlar. Ve yazınsal yaratıcılık işte bu yeniden karşılaşmanın içinden çıkar. Orada kişinin kendisi, iç dünyanın oyuncu örnekleri ve dış gerçekliğin parçaları vardır. Oyun kişinin kendisini ve kurmacalarını denediği, bulduğu prova sahasıdır. Oyun, kişinin yaratıcılığıdır.

Çevrimdışı İstanbul, sayı 5, Ocak 2017

*

[1] Tolga Binbay, Kurmacanın Şenlik Alanı: Rüyalar, Çevrimdışı İstanbul, sayı 4, Eylül-Ekim, 2016.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder