
Beyin ilginç bir organ. Hatta bir tek beyin değil, bir bütün olarak Homo Sapiens beyni, uyku, uyanıklık ve bilinç de sıra dışı, ilginç fenomenler. Beyin ve işlevleri bir anlamda hayatın kendisi demek ve “insan gördüğü şeylerin toplamı kadar uyanık, görmediği şeylerin sonsuzluğu kadar uykuda oluyor.”[i] Yani, hayat belki de ikiye ayrılabilir; uyanıklık ve uyku olarak. Tamam, uyanık olduğumuzda da neye, ne kadar uyanık olduğumuz tartışmalı ama uyku kısmı da ayrı bir tartışma.
İşte uykudaki bir durak olarak rüya ise gerçeklikte bambaşka bir kapı açan zihinsel bir deneyim. Öyle ki rüya bazen gerçeğin yerini alabilir ya da gerçeğe gölge düşürebilir. Tıpkı bir kelebeğin rüyasında olduğu gibi: “Bir gün, Zhuang Zhou rüyasında kelebek olduğunu görür; kanatları titreyerek etrafta uçuşan, kendisinden hoşnut ve istediğini yapan bir kelebek. Kendinin Zhuang Zhou olduğunu bilmez. Birden uyanır ve işte oradadır; yekpare ve şaşmaz biçimde Zhuang Zhou’dur. Ama artık rüyasında bir kelebek olduğunu gören Zhuang Zhou mı olduğunu yoksa rüyasında Zhuang Zhou olduğunu gören bir kelebek mi olduğunu bilmemektedir.”[ii] Hangisi gerçek, hangisi rüyadır? Yani uyanık olduğumuzu düşündüğümüzdeki, o şekilde muhakeme ettiğimiz hayatımız mı gerçek yoksa uykuda içine çekildiğimiz rüyalar mı?
Hâlbuki uyku ve rüya, yemek yemek, nefes almak gibi sıradan bedensel etkinliklerdir. Ama uykudaki görsel ve işitsel bir beyin faaliyeti olan rüyalara yüzyıllardır çeşitli anlamlar atfedilmiştir. Kutsal kitaplar rüyalardaki simgeleri, olayları birer mesaj, birer haberci olarak sık sık işlenmiştir. Örneğin Talmud rüyayı bir mektuba benzetir ve yorumlanmayan her rüyanın “okunmamış bir mektup” olduğunu söyler.
