30 Ocak 2016 Cumartesi

Şizofreni için bir adım daha (mı?)*

Yok, toplumsal bir durumdan bahsetmeyeceğim. Gerçi ülkede bir anlığına da olsa telefonunun dinlendiğini, takip edildiğini ya da başının belaya girmesine ramak kaldığını zaman zaman düşünmek durumunda kalan geniş bir kesim var artık. Toplumsal gerçekliğimiz oldukça bozulmuş durumda.

Ama toplumun küçük bir kesimi için bu tür şüphe, korku ve endişe dolu algılar ne yazık ki bir anlığına olup biten geçici haller değil. Bu tür algılar, çoğunlukla ergenliğin sonlarına doğru başlayan ve peşlerini neredeyse hayat boyu bırakmayan bir hastalığın belirtileri.

Şizofreni, siyasette, basında, edebiyatta, hatta maç kritiklerinde gelişigüzel kullanılsa da bu tür yaşantıları, düşünceleri ve algıları bir türlü geçmeyen insanlar için doyumlu bir hayat yaşamalarına engel olan ciddi bir sağlık sorunu.

Ama bir tek sağlık sorunu da değil. Çünkü psikiyatrinin içinde bile hep köklü tartışmaların odak noktasında olmuş bir durum şizofreni. Örneğin, 60lı yıllarda anti-psikiyatri akımı, özellikle de R. D. Laing’den etkilenen birçok psikiyatrist ve klinik psikolog, şizofreninin bir hastalık olmadığını, aileden başlayıp toplumun her yanına uzanan bir sistem sorunu olduğunu söylüyordu (1).

Şizofreni hep tartışıldı. Tim Crow’a göre Homo Sapiens’in Homo Sapiens olmasının, yani dil, iletişim ve kendisi üzerine düşünebilme özelliklerini edinmesinin belki de bedeli olan bu sendrom (2), psikiyatri içinde de biyoloji ile sosyoloji arasında gidip geldi geçtiğimiz yüzyıl boyunca.

Ocak ayında ise şizofreninin geleceğini etkileyecek, hatta belki de köklü olarak değiştirebilecek bir araştırma yayınlandı, Nature’da (3).

Aslında köklü bir buluşun er ya da geç geleceği son on yıl içinde yavaş yavaş kendisini belli etmişti. Deyim yerindeyse, büyük buluş “Geliyorum!” demişti. Keza 2008 yılında yine aynı dergide yayınlanan bir başka makale, şizofreni için ilk kez elle tutulur bir genetik kanıt sunmuştu (4).

Şizofrenide genetik bir yan olduğu uzun zamandır biliniyordu. Hastaların bir kısmının yakın akrabalarında benzer hastalıklar genel topluma göre daha sık görülüyordu. Kalıtımsal olarak aktarılan bir şey olmalıydı ama neyin aktarıldığı bir türlü bulunamıyordu.

İşte 2008 yılında iki önemli gelişme oldu: Birincisi şizofrenide kopya sayısı farklılıkları adı verilen bazı genetik farklılıklar tepsi edildi (4). Buna göre hastalarda bazı gen dizilimlerinde tekrarlar ve eksilmeler bulunuyordu. Bu farklılıklar muhtemelen ebeveynlerin üreme hücrelerinde meydana gelen mutasyonlardan kaynaklanıyordu. Yani anne baba hastalığa yol açan genleri taşımıyordu. Ama sperm ya da yumurtanın genetik yapısında yer alan bu mutasyonlar çocuklarında hastalığa yol açıyordu. Bazen, belki de tek bir gen bölgesinde çok nadir görülen yeni bir mutasyon hastalığın ortaya çıkmasına neden oluyordu.

İkincisi geçtiğimiz yıllarda, şizofreni hastaları ile herhangi psikiyatrik bir hastalığı olmayan kişilerin gen dizilimlerinin neredeyse tamamını karşılaştırmak mümkün hale geldi. Bir genetik çalışması için daha önce akla hayale gelmeyecek sayıda kişinin (örn. 100.000) neredeyse tüm gen dizilimini kısa sürede taramak, hastalarda farklı olan bölgelerin saptanmasını sağladı. Böylece 100’ü aşkın gen bölgesinin şizofrenide farklı olduğu saptandı (5, 6).

Ancak yeni teknolojiye rağmen, saptanan bu genetik bölgeler, bir şehrin (örneğin İzmir’in) farklı aylarda ve düşük çözünürlükte çekilmiş iki fotoğrafının üstü üste konup farklılıkların saptanması kadar mükemmeldi. Yani saptanan gen bölgeleri, örneğin Kadifekale’den İzmir’e bakıp Çiğli’de bir bölgeyi işaretlemek kadar bilgi veriyordu. Hâlbuki hastalığa yol açan genetik farklılık muhtemelen o bölgedeki tek bir sokaktan, hatta o sokaktaki bazı evlerin, bazı odalarından kaynaklanıyordu.

İşte 27 Ocak’ta yayınlanan araştırma şizofreniye yol açıyor olabilecek o odalardan bir tanesini (belki de çoğunu) bulduğunu iddia ediyor (3). 2008’de ve 2013’te yaptıkları gen taramalarında 100’ü aşkın bölgeyi bildiren araştırmacılar öne çıkan bölgelere daha yakından bakmak için yeni bir yol bulmuşlar.

Sözkonusu önceki araştırmalarda en güçlü sinyalin alındığı gen bölgesi ne sinir hücreleriyle ilgiliydi ne de beyin dokusunu doğrudan ilgilendiren diğer proteinlerle. Sözkonusu bölge, ilginç olarak bağışıklık sistemiyle ilgili genlerin yer aldığı bir bölgeydi (6. kromozomda, bağışıklıktan ve bu arada nakillerde organ reddinden sorumlu olan geniş bir gen bölgesi).

Geniş bir hasta ve kontrol grubunda (yaklaşık olarak 29.000 ve 36.000 kişi) yaptıkları analizler o bölgedeki belli bir gen grubuna (C4A ve B geni) ve o genin ürettiği proteinlere (complement component 4) işaret etmiş. Özellikle C4A’nın uzun formu artmış şizofreni riski ile ilişkili bulunmuş.

Araştırmacılar, buldukları genetik farklılığın şizofreniyle ilişkisini anlamak için üç önemli adım daha atmışlar. Önce, vefat etmiş yaklaşık 700 kişinin beyin dokusunda genetik farklılık (kopya sayısı) ile gen ürünü (RNA) dağılımı arasında ilişki olduğunu göstermişler. Sonra şizofreni hastalarının ve kontrollerin beyin dokusunda genin ürettiği ürünlere (RNA) bakmışlar. Ve şizofreni hastalarının beyin dokusunda C4A ürünlerinin daha fazla olduğunu bulmuşlar. Daha sonra da C4A’nın beyinde ne yaptığını incelemişler. Bunun için bir fare modeli kurgulamışlar.

Sinir hücrelerinin dikensi yapılara benzeyen uzantıları vardır. Bu uzantılar ve uzantıların birbirlerine dokundukları kavşaklar (sinaps) duygu, düşünce, algılama ve davranışın altında yatan biyolojik yapılardır. Özellikle anne karnında, erken çocuklukta ve ergenlikte bu uzantıların ve oluşturdukları kavşakların şekil alması, budanması olağan beyin işleyişi için gereklidir ve insanı, yani Homo Sapiens’i diğer primatlardan ayıran en önemli evrimsel özellikler arasında yer almaktadır.

Genetik farklılığa bağlı olarak fazla miktarda üretilen C4A ise özellikle ergenlikte sinir hücrelerindeki budanmanın fazla olmasına neden oluyor. Sinir hücrelerindeki fazla budanma ise beyin işlevlerinin yani duygu, düşünme ve algılamanın farklı olmasına neden oluyor olabilir. Keza şizofreni belirtileri daha çok ergenlikte, özellikle de sinir hücrelerindeki budanmanın bittiği geç ergenlikte ortaya çıkıyor.

Böylece şizofreni ile beyinde olup biten biyolojik işleyiş arasında ilk kez doğrudan bir ilişki kurulmuş oldu. Bu bulgu, eğer doğruysa, şizofreni ile ilgili birçok bilgiyi, belki de tamamını değiştirebilir. Ve hastalığın bambaşka biçimde anlaşılmasını, tedavi edilmesini sağlayabilir. Belki de bu bireysel acı için daha iyiye giden kapı aralandı. Toplumsal gerçekliğimizdeki bozulmayı değiştirecek kapı ise hâlâ açılmayı bekliyor. Kim bilir…

İlgili makaleler:

1. Laing RD (1960) The Divided Self: An Existential Study in Sanity and Madness. Harmondsworth: Penguin.

2. Crow TJ (2000) Schizophrenia as the price that homo sapiens pays for language: a resolution of the central paradox in the origin of the species. Brain Res Brain Res Rev. 2000 Mar;31(2-3):118-29.

3. Sekar A ve ark. (2016) Schizophrenia risk from complex variation of complement component 4. Nature, 530: 177–183

4. Stefansson H ve ark. (2008) Large recurrent microdeletions associated with schizophrenia. Nature. 455: 232-6.

5. International Schizophrenia Consortium (2009) Common polygenic variation contributes to risk of schizophrenia and bipolar disorder. Nature 460(7256):748-52.

6. Schizophrenia Working Group of the Psychiatric Genomics Consortium (2014) Biological insights from 108 schizophrenia-associated genetic loci. Nature. 511(7510):421-7.

* soL Portal’da 19.01.2016 tarihinde yayınlanmıştır. Ayrıca TPD Bülteni 2016 (1) içinde yer almıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder