28 Aralık 2025 Pazar

Hakkımda

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (İng.) 2001 mezunuyum. Psikiyatri uzmanlığımı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda 2009'da tamamladım. Uzmanlık eğitimim sırasında “TürkSch - Psikozlarda Gen-Çevre Etkileşimi için İzmir Akıl Sağlığı Araştırması” ekibi içinde yer aldım. Uzmanlık tezimi “toplumsal eşitsizlikler ve psikotik yaşantılar” üzerine yaptım. Uzmanlık sonrası Sinop'ta görev yaptım ve 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım. 2014 yılında Hollanda Maastricht Üniversitesi'nde “kentsel sosyal çevre ve psikozlar” üzerine doktoramı tamamladım. 2018 yılında ise doçent unvanı aldım.

Dokuz Eylül Üniversitesi'ndeki mesleki ve akademik yaşamımı 2024 yılına kadar sürdürdüm. Ağırlıklı olarak şizofreni ve psikotik bozukluklar alanında çalıştım. Çoğunluğu epidemiyoloji, psikotik bozukluklarla ilgili olmak üzere yayınlanmış 120 üzerinde bilimsel ve mesleki makalem bulunuyor. Türkiye Psikiyatri Derneği'nin farklı kurullarında uzun yıllar görev aldım. Yine uzun bir dönem soL Haber Portalı'nda haftalık yazılarımla yer aldım.

Farklı kitaplarda (Tıp Bu Değil [2012]), Barış Kitabı [2015], Şizofreni ve Psikotik Bozukluklar [2017], Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm [2018]) yazılarım yer aldı. Yayınlanmış iki öykü kitabım (Gerisi Hep Rivayet [2016], Ruhlar Mezbahası İyi Günler Diler [2020]) bulunuyor. Çalışmalarımı İzmir, Alsancak'ta bulunan muayenehanemde sürdürüyorum.

21 Eylül 2025 Pazar

Eleftaria Bulvarı'nda Geri Gelen Mektup

Yaz, sıcak. Balkondayım. Bulvara bakıyorum uzanıp. Ağaçlar, araçlar ve tüm şehir nemli bir uykunun içinde debeleniyor. Gece ve sessizlik içinde Eleftaria. Bezgin bir kedi geçiyor karşıya. Ağırdan, sakin ve umarsız. Saat az daha ilerlese sabaha dönecek gece, ama sıcak halen bunaltıcı. Hiç serinlemedi, artık serinler mi o da belli değil. Sabahı, öğle vaktini ve öğleden sonrayı düşünüyorum. Nasıl geçecek ki gün! İçimi bir sıkıntı daha kaplıyor. Çipurodan son yudumu da çekiyorum, o da ısınmış. Dünyayı ve beni yatıştıracak herhangi bir serinlik yokmuş gibi geliyor artık.

Bir işaret bekliyorum hayattan, bir mesaj. Yok! Hayatın benden ve hatta herkesten yana yok olduğu zamanlardayız sanki. Dünyaya yaşam veren güneş bile kavuruyor hayatı. Her yer, her şey yanıyor, daha ne olsun! Ama beklememe, hayattan bir beklenti içinde olmama da şaşırıyorum. Bir şaşkınlık içinde hafif bir esinti arıyorum balkonda. İnsan kendine yarım asır sonra da şaşırmamalı! “Acımasızlık bu…” diye düşünüyorum. Tuzlu bir yanı var çünkü beklemenin. Ruhunuz lime lime dökülüyor. “Hep böyle miydim ki?” diye irkiliyorum geceye uzanan Elefteria’ya bakarken.

Az öncenin kedisi kaldırımı salına salına adımlayıp tam karşımda duruyor. İki ayağını altına alıp balkona, bana bakıyor. Uzağı çok da iyi göremiyorum. Göz göze miyiz, seçemiyorum gecenin içinde. Ama biliyorum, hayattan bir beklentisi yokmuşçasına duruyor karşımda. Yarı kör düşünüyorum, günlerimin ve gecenin kördüğümü içinde. Ve bir işaret bekliyorum hayattan.

İşte o sıra bir mektup çıkıp geliyor geçmişten. Gece esmiyor ama zihnim az da olsa esiyor diye teselli buluyorum. En azından Seferis gibi değilim diyorum kendi kendime. Urlalı şairin sıcaktan yakınırken zihninin yazları çalışmadığına dair sızlandığı geliyor aklıma. Yaz, sıcak, gece… Zor. Mektup ufak bir kıpırtı oluyor şu serinlemeyen Atina gecesinde. Gün doğsa, ne olacak ki? İçeri geçip bir sigara daha sarıyorum. Müziğin sesini açıyorum az daha, Theodorakis… Yaz Evi.

15 Haziran 2025 Pazar

Unutuş

Oturuyoruz. Yıldızların altında, serin bir gece uzanıyor. Biz de içindeyiz gecenin. Ara ara harlanan ateş yüzlerimizde dalgalanıyor. Kahkahalar, yükselen sesler ve her ne kadar kendimizi tutmaya çalışsak da geçmiş için dolup taşan gözlerimiz arasında 18 yaşımıza gidip geliyoruz. Hatta 18’iz o an, orada, ateşin başında, yıldızların altında ve gecenin içinde. 18’iz ama çoktan yarım yüzyılı devirmişiz. “Yapacak bir şey yok, zaman geçiyor işte, hem de hızlanarak” diye düşünüyorum. Maddenin hareketi ve zamanın geçişi… Yapacak bir şey yok buna. En başından beri böyle. Karşımda Umut’un yüzü aydınlanıyor. Sevimli, sıcak ve kardeşçe. Gülmesini özlemişim. Özlenen birçok şeyin yanı sıra.

Oğlum hatırlamıyor musunuz?” diyor Erkin, elindeki bira şişesini bizlere doğru savurarak. Dibinde az kalmış, onlar da damlalara bölünerek birer ateş böceği gibi parlıyorlar havada ve üstümüze yağıyorlar. Fen lisesi gecelerimizden birini anlatıyor Erkin, belki yüzüncü kez ama yüzüncü kezde de heyecanlanarak. Okulun bahçesindeki toprak sahada potaya bastığı smaçlar geliyor aklıma, basket topuyla adeta dans ederek çembere asılışı. Bir balet bile ancak o kadar zarif oynayabilirdi sanki o oyunu, o toprak sahada. Tüm ergen kabalığımızın içinde bir başka estetikti o smaçlar, Erkin’in Haldun’la birlikte sürüklediği maçlar.

Gürleyen sesiyle “hatırlamıyor musunuz” diyor yeniden ama ben yüzüncü kez dinlesem de hatırlamıyorum Karadenizli müdür yardımcısının arabasını, arabasıyla Kütahyalı çocukları Ozan Arif konserine götürüşünü. Aklımdan başka ve karışık sahneler geçiyor. Evet, oradayım, Erkin’in kahkahalar içinde andığı ve bizimkilerin de hararetle eşlik ettiği her andayım ama zihnimde en küçük bir iz bile bulamıyorum bazılarına dair. Sanki orada öylece durmuşum ve kaydetmeksizin bakmışım hayata. O kadar…

Hatırlamak,” diyorum kendi kendime, “seçerek unutmaktır”. Keşke başka şeyleri seçseymişim diye düşünüyorum. İster istemez bir burukluk doluyor içime, ağır, metal gibi, geri gelmeyecek ve mühürlü. Alevlerin kıpırtısı yüzümde gezinirken muhtemelen bir gölge dolanıyor suratımda, Haldun elini atıyor omzuma. “Daldın?…” diyor. Dalmış mıydım ki! O zamanlar da, lisede, üniversitede? Nereye, nerelere? Hangi zamana?