caz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
caz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2026 Pazar

Round Midnight Project • Nocturnes

Albümler vardı bir zamanlar. Gerçi halen de var ama geçmişte sanki albümler daha önemliydi. Tekil şarkılar değil de tüm bir albüm olarak. Bir tek öne çıkan şarkı değil tüm albümün ardındaki hikâye, ortaya çıkış süreci, bir alt anlamı olup olmadığı da merak edilirdi. Kapak tasarımından, içindeki alıntılara, paylaşılan bilgilerden kayıt yerine kadar sanatçının ya da müzik grubunun dünyasına bir davetiyeydi albümler. Şarkılarla ve o şarkıların ardındakilerle yakın bir temas olanağı sağlardı.

Müzik dinleme biçimlerinin değiştiği ve çoğu zaman tekil şarkılara daraldığı bir çağda insana iyi gelebilecek, belli dönemlere, hallere, duygulara ses verecek, belki de bazı anların işlenmesini sağlayacak albümleri hatırlamak, bulmak gerekiyor sanki.

İşte “Bu Aralar Bir Çentik” postlarının altında tam da bu türden albüm önerileri bir araya gelecek. Yakın temas olanağı sağlayan, insana iyi gelecek kitap, film, yer ve mekân önerileriyle birlikte. Küçük birer çentik olarak. Günlerin içinden içinden çıkıp gelen, onlara eşlik eden.

İlk albüm ise geçip gitmekte olan yaz için. Geceler hafif bir meltemle salınırken, balkonda tek başına demlenecek bir albüm: Nocturnes.

Round Midnigt Project, Leonidas Ioannides (trompet, kornet ve flugelhorn) ve Yorgo Mikros'tan (piyano) oluşmakta. Yunan bestecilerin farklı şarkılarını piyano ve trompet için yeniden düzenledikleri bir proje Round Midnight. 2022 tarihli bu albümlerini ise Theodorakis’e adamışlar, ölümünün hemen ardından. Onun içimize kök salan müziği için. Şöyle demişler: “Ruhlarımızı harika müziğinle doldurduğun için teşekkür ederiz Mikis ve bize sunduğun her şey için sana en güzel duygularımızı adıyoruz.” İyi ki de öyle yapmışlar. Albüm, Theodorakis'in çok bilinen "Ksimeroni" ve "Omorfi Poli" gibi bestelerinin yanı sıra film müziklerinden de örnekler içeriyor. Tüm şarkıları caz formatında yeniden düzenleyen ikiliye ise vokalde Valia Tsirgioti eşlik ediyor.

Yaz geçerken, Ağustos sonu, Eylül başı gibi, tam gece yarısı civarı her şarkısıyla dalıp gitmek için güzel bir albüm yapmışlar. Belki ufak bir uzo ya da bir kaç kadeh şarap eşliğinde, geçip giden günleri düşünmek, demlenmek ve dinle(n)mek için. Teşekkürler.

Round Midnight Project • Nocturnes Mikis Theodorakis • FM Records • 2022

19 Temmuz 2020 Pazar

El camino de los vientos

The album’s title, translating as The Way of the Winds, refers to the many musical traditions Matthieu Saglio’s music has absorbed. A jazz pulse informs many of the album’s tracks, and classical influences, reflecting the French-born cellist’s formal training in Rennes, surface in the baroque “Las Cathédrales”, the album’s final piece. Saglio has lived in Valencia since 2002, and has absorbed that city’s vibrant cultural mix. The result is a richly flavoured musical stew, downbeat in tone, and spiced by a gentle, but compelling rhythmic drive. North African laments and Andalusian blues are prominent ingredients and tango is a distinct strand. 

The album opens with the contrasting moods, Arabic scales and exemplary musicianship of “L’appel du Muezzin”. The composition begins as a mournful cello extemporisation over a sustained multi-tracked drone then cuts suddenly to the percussion-fuelled bounce of a village dance. “Bolero Triste” comes next, belying its title with the flavours of French chanson. Here Saglio supports Vincent Peirani’s accordion with gentle plucks and strums and both solo lyrically. As the album continues, compositions mix traditions and change direction as though cued from within. Thus, the cellist introduces “Metit” with syncopated jazz, but the body of the piece is a showcase for the Senegalese-born singer Abdoulaye N’Diaye. “Amanecer” delivers broody Nils Petter Molvaer trumpet, “Caravelle” the sting of Nguyên Lê’s guitar and both feature plangent jazz-inflected cello and lilting 5/4 support. The cellist can soar into the upper register with the dexterity and sonic register of a violin, and when actual violinist Léo Ullman combines with Saglio on “El Abrazo” and “Sur le Chemin”, their phrasing is so close it is hard to tell them apart. Indeed, Saglio’s vibrant tone, touch and technique stand out on every track, but, impressively, never at the expense of his guests. [Mike Hobart - ft.com]

Matthieu Saglio • El Camino De Los Vientos • ACT • 2020

17 Eylül 2019 Salı

Diyorlar ki Hiç Bir Şey Aynı Kalmaz!

Tigran Hamasyan geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız yeni bir albüm yayınladı. Daha doğrusu bir film için yazdığı müzikleri yayınladı. "Diyorlar ki Hiç Bir Şey Aynı Kalmaz" (Aru sendou no hanashi [They Say Nothing Stays the Same]) isimli film Japonya'da oldukça sevilen bir aktör olan Joe Odagiri'nin ilk yönetmenlik denemesiymiş. Filmin prömiyeri ise Eylül ayında düzenlenen Venedik Film Festivali'nde yapılmış. 

Anlaşılan o ki yönetmen Odagiri bu film için "dokunaklı" bir iş ortaya çıkarmak istemiş. Japonya kırsalında artık kaybolup gitmekte olan bir yaşam tarzına odaklanan film için Odagiri bir yandan Christopher Doyle ile çalışmış bir yandan da Tigran Hamasyan ile. Doyle bir çok film için hatırlanabilir ama herhalde dönemsel bir unutulmaz atmosfer denince akla gelecek ilk filmi "Aşk Zamanı [In The Mood for Love]" olacaktır. Hamasyan'ın ezgilerinin de bu atmosfere yakın olduğu düşünülürse filmde görüntünün ve müziğin dokunaklı bir birlikteliği sağlanmış olacağını sanırım kolayca anlayabiliriz. 

Her ne kadar filmin fragmanı oyunculuklarda oturmamışlık varmış izlenimi uyandırsa da filmin müzikleri "bir film müziği" olduklarını hemen belli ediyorlar. Zamanın yavaş aktığı bir orman, acelesi olmayan bir nehir, bir yere (hatta kendilerine bile) yetişmek zorunda olmayan insanların müziği, Hamasyan'ın müziği. Zaten hemen her albümü sinematografik bir anlatı olan Hamasyan umarım filmini de bulmuştur. Güzel ve duygu dolu bir albüm olmuş çünkü.

Tigran Hamasyan • They Say Nothing Stays the Same (Original Motion Picture Soundtrack) • Seeebedon Records • 2019***** 

8 Eylül 2018 Cumartesi

Miniatures of Glauco Venier


For pianist Glauco Venier, Miniatures – his first solo album- is a kind of diary, atmospherically reflecting upon early memories, early experiences of music, and in turn casting its own quiet spell: “I grew up in a very small village in northern Italy, and I’m still living there. The Adriatic Sea is nearby, then rivers, lakes, hills. There’s a lot of silence.” There were no brass bands, he explains, in Gradisca di Sedegliano. “My approach to music, when I first discovered it, was through the organ in the local church. And I fell in love with that sound, and with the composers of music for the organ…I have memories, good memories, of playing the organ in the church, in the dark, through the cold winters.

Several strands of influence are in fact woven together in the modestly-titled Miniatures whose eighteen tracks are episodes in an unfolding narrative. Although we hear mostly solo piano, Glauco plays gongs, cymbals and bells, the lightly-struck metals creating an attractive ambiance, at times like wind-chimes in the breeze. 

Much of Miniatures is improvised, but Glauco also brought in material, sometimes from different musical environments. “Gunam”, for instance, is a tune from singer-songwriter Alessandra Franco which Glauco had played with the author on her own album, while the Komitas and Gurdjieff pieces derive from arrangements he had drafted for the trio with Norma Winstone and Klaus Gesing. One context informs another. “Between the percussion music, the tunes from other situations, and free playing I had a lot of material prepared, at least in my mind…these three elements I felt, could account for maybe 50 per cent of the album, and the rest would be up to the spirit of the moment…

Miniatures is an album which also should be listened as a soundtrack while reading André Aciman's touching novel or watching the unforgettable movie of Armie Hammer and Timothée Chalamet, Call Me By Your Name.

Glauco Venier | Miniatures | ECM | 2016 *****

6 Nisan 2018 Cuma

Janne Mark with Arve Henriksen | Pilgrim


Janne Mark writes hymns. And yet there is nothing about her that is stuck in a fusty tradition. She writes in the here and now, she is socially aware and committed, and in her work she draws on the freedom of jazz and all of the breadth of the Scandinavian folk tradition. And that is how her songs have established their place outside the canon of sacred music and in the secular space. As she explains herself, “the music of ‘Pilgrim’ is written for people who are unfamiliar with the church as well as for those who know it well.”

Henriksen is an important figure in Nordic jazz, and is also known for his work with Lars Danielsson on projects such as the “Liberetto” albums. Henriksen’s unique flute-like trumpet sound with all its emotion and expressiveness fits in superbly. In fact Mark had wanted to incorporate it into her music for a long time. “Arve’s sound reaches into the deepest layers of human existence,” she says. “When I first heard it, it affected me so completely and totally, I knew I had to follow the path of that sound.”

The Danish hymn tradition is agrarian. Most hymns were written in the countryside where the majority of Danes used to live, but Mark incorporates the urban space into her hymn-writing more than any other modern practitioner, and has found a unique way to reinvent the Danish hymn-writing tradition. Indeed she has been described as being like a musical cornflower at the hub of the city.

“Pilgrim" is an engaging and thoughtful album with plenty in it to discover. It is a haven of peace and quiet in a world beset with restlessness and uncertainty. It is also the portrait of a fascinating artist who is little known as yet outside Denmark. Janne Mark has embarked upon a path between hymns, songwriting, folk and jazz, and has done so with great success.

Janne Mark with Arve Henriksen | Pilgrim | ACT | 2018 | *****

23 Nisan 2017 Pazar

Mutlu İnsanların Öyküsü Yoktur!

Yüksel Arslan’a

Uzun yıllardır zihnimde döner durur Kuzey İrlandalı rock grubu Therapy’nin Stories şarkısının nakaratı. Mutlu insanların öyküsü yoktur der şarkının nakaratı. Bu sözü ara ara yeniden hatırlar ve uğraşır dururum kendimce. Hak vererek, doğru bularak ve doğru bulduğum için de kendimi çaresiz hissederek. Çünkü sözün tam da iddia ettiğinin tersinin peşinde değil miyim? Hikayeler mutlu insanların olsun istemiyor muyum? Bunun için uğraşmıyor muyum? Mutluluğun hikâyesi olsun istemiyor muyum?

Ama durup yeniden ve yeniden düşünüyorum, şarkının nakaratını.

İki anlamı, doğrudan iki çıktısı olabilir bu sözün. İlki yalın: Mutlu insanlar için geriye artık anlatılması gereken bir hikâye kalmamıştır. Bir dert kalmamıştır ve anlatmaya da gerek kalmamıştır. Ne de olsa mutluluk anlatılmaz, yaşanır. İşte sözün bu yalın anlamına kapıldıktan sonra sorarım kendime: Ne zaman anlatmaya başlarız? Anlatı ne zaman başlar?

Bir dertle başlamaz mı anlatı? Ya bir kayıp vardır temelinde ya da bir imkânsızlık. Olmamışlık ve olmayacağını bilme, sezme hali. Olmayacağını bilmek, hissetmekle başlar dert, anlatı. Buradan da sözün ikinci anlamına gelirim: Tamlık hikâyeye alan bırakmaz. Tamamına ermiş olanın, o erme sürecinin hikâyesi olur ama tamlığa vardıktan sonra hikâye için alan yoktur artık. Hikâye için, anlatı için, hatta belki de her türden, evet sanatsal olan da dahil, her türden yaratıcılık için olmamışlık, eksiklik gerekir.


28 Mart 2017 Salı

Drei Tage in Berlin


Prelude
"I was in Berlin, in winter. The light had no light, the sky had no heaven. The air was white like wet bread. And from my window a vacant arena, bitten by the teeth of winter.

Suddenly driven out by a man, ten horses surged through the mist. Like waves of fire, they flared forward and to my eyes filled the whole world, empty till then. Perfect, ablaze, they were like ten gods with pure white hoofs, with manes like a dream of salt. Their rumps were worlds and oranges. Their color was honey, amber, fire. Their necks were towers cut from the stone of pride, and behind their transparent eyes energy raged, like a prisoner.

There, in silence, at mid-day, in that dirty, disordered winter, those intense horses were the blood the rhythm, the inciting treasure of life. I looked. I looked and was reborn: for there, unknowing, was the fountain, the dance of gold, heaven and the fire that lives in beauty.

I have forgotten that dark Berlin winter. I will not forget the light of the horses."

22 Mart 2017 Çarşamba

Mette Henriette: A sound that takes you to the places in time and space


I like sound. Because, it is invisible. Just like the sand, it finds its way on your skin and takes you to the places in time and space.

One of the first sounds I remember is the sound of the owl. I remember sitting in my grandmother's post-garden, imitating the different owl calls. In fact the second title on the album is the sound of an owl. Perhaps you noticed.

Another sound that I remember vividly is the sound of my father's stereo. I would wake up in the mornings - I was an earlybird - and have breakfast listening to his records. I guess I was a curious kid. I talk to strangers, train my black poodle, bee balm, hunted, fly fished, made perfume from forest flowers. I wrote letters with my communist grandfather and band them with pots and pans on the kitchen floor.

Then I got a saxophone. The saxophone allowed me to paint with sound colours and tell stories with no words. When I picked it up, time disappeared and we were one. All the people I need, all the places I see… The sense, their smells, and flavours and tastes. Every sensory impression and personal expression influence me as a human being and as an artist.

My name is Mette Henriette. Mette means pearl. Henriette is derived from my Sami grandmother. Because of the impression of the indigenous people of Norway, I am the first generation in my family carry this Sami heritage with pride. I'm sure you can hear this in my music.

10 Şubat 2017 Cuma

Temize çekilmiş şarkılar


Bir zamanlar yıl sonlarında o yıl kulağımın pasını gideren sesleri temize çekiyordum. Bir tür liste hazırlıyordum yani. Son yıllarda ise bir şekilde bu listeleme, yılın müzikal izlerinin temize çekme işini yapamamıştım. İşte aksatmış olmanın da ukdesiyle bu yıl hazırlıklara önceden başlamıştım. Yılbaşından önce ya da hemen sonra müzikal izlerim derleyip toparlayacaktım. Ama hayat işte! Dinlediklerimi, kulağımdan çıkmayan albümleri ve aklımda kalan şarkıları Aralık ayının son haftasına yine yetiştiremedim. Araya tabii ki bireysel ve toplumsal bir dolu garabet de girince benim temize çekme meselesi yine yılbaşı sonrasına ve hatta Şubat ortasına kaldı. Eh, ne yapalım! Hiç yoktan iyidir.

Tabii ki bu liste keyfe keder; daha doğrusu dünlerin köpüğü kıvamında. Hayat meşgalesi nedeniyle onu, bunu ve de şunu çok yakından takip ettiğimi söyleyemem. Buraya depoladığım albümler bir şekilde denk gelen, günlerimin parçası haline dönüşen ve baştan sona içime işleyen albümler. Bir de şarkılar var. Yolda, bir mekanda, arkadaş tavsiyesiyle falan denk geldiğim şarkılar. Bazısının öbür şarkılarını da merak ettim ve dinledim ama ilgim, merakım birer albüm boyutuna varmayınca içinde yer aldıkları albümler de günlerimin parçası haline gelemedi. Ama onlardan da bir kuple koydum aşağıya. Tabii ki 2016 şarkılarının tamamı burada yer alıyor.


Albümler
Kaan Tangöze - Kaan Tangöze | Kamasi Washington - The Epic | Avishai Cohen - Into The Silence | Benjamin Clementine - At Least for Now | Tayfun Erdem - Sessiz bir Kelebeğin Rüyaları ve Dansları | Itamar Borochov - Boomerang | Miss O'paque - Small Things | Cihan Mürtezaoğlu - Bitsin Bu Delilik | Tigran Hamasyan, Arve Henriksen, Eivind Aarset and Jan Bang - Atmospheres | Lars Danielsson - Liberetto 

Şarkılar
Itamar Borochov - Wanderer Song | Grand Corps Malade - Roméo kiffe Juliette | Oscar Isaac [Inside Llewyn Davis OST] - Hang Me, Oh Hang Me | Ferenc Snétberger – In Concert [ECM Album Teaser] | Sun Kil Moon - Richard Ramirez Died Today of Natural Causes | Benjamin Clementine - Condolence | Mikis Theodorakis - Ξημερώνει | Avishai Cohen - [ECM Album Teaser] | Michael Kiwanuka - Black Man In A White World | Michael Kiwanuka - Always Waiting | Glauco Venier - Miniatures [ECM Album Teaser] | Mette Henriette - Mette Henriette [ECM Album Teaser] | Chassol - Litttle Krishna & The Girls | Cyril Mokaiesh - Communiste | Youn Sun Nah - La Chanson d'Helene | Stephane Belmondo Trio - La Chanson d'HéléneΔημήτρης Μητσοτάκης - ΑΝ (Θυγατρικό) | Tigran Hamasyan - Mother, Where Are You | Greg Haines - The Spin | Tigran Hamasyan - Lilac | Bajar - Ogit | Charles Bradley - Why Is It So Hard? | Άγνωστα τραγούδια του Δημοκρατικού Στρατού Ελλάδας - Αυγερινός | Fazıl Say Serenad Bağcan - Masalların Masalı | Hanan Townshend [To The Wonder OST] - Marina's Theme, Overture | LP - Lost on You | Eλενη τσαλιγοπουλου - ειναι ενταξει μαζι μου | Kalben - Saçlar | Kimbra - Plain Gold Ring | Hozier - Take Me To The Church | Kat Edmonson - You Can't Break My Heart | Γιάννης Πουλόπουλος - Το άγαλμα | Benjamin Clementine - Condolence | Mikis Theodorakis - On The Streets (Serpico OST) |
 

2 Şubat 2017 Perşembe

Atmosphères


Atmospheres is based on such a kind of configuration that present a beautiful collection of jazzy, moody, and, yes, atmospheric tone poems. Recorded in June of 2014, this double album from pianist Tigran Hamasyan, trumpeter Arve Henriksen, guitarist Eivind Aarset, and sampler Jan Bang. Hamasyan plays some careful piano in the vein of Keith Jarrett, while Bang and Aarset provide some slowly morphing sonic textures and Henriksen adds in some long held notes.

As the young Armenian pianist Tigran Hamasyan made plain from the start, his ancestry would always anchor his music however eclectic and westernised it became. Hamasyan’s folk references (notably to Komitas, Armenia’s legendary composer-priest) bring a timeless lyrical lilt to the contemporary sound of this new electro-acoustic quartet, which features the luminous trumpet sound of Arve Henriksen, guitars by Eivind Aarset and cutting-edge electronics from Jan Bang.

The pairing of Hamasyan and Henriksen, meanwhile, brings an unexpectedly song-based seductiveness to an all-improv session including such hi-tech experimenters as Aarset and Bang. Throughout the collection, Henriksen doesn’t play his horn like he’s the leader of a peppy band, instead, he plays slowly and carefully, holding his notes until they become like someone wailing over a lost love. Hamasyan plays like he’s contemplating every mode, often just hitting one note and then waiting, sometimes for a few seconds.

But while much of Atmospheres is dark, moody, and, yes, atmospheric, some of the songs mix things up, including some of the “Traces” tracks. Most of the songs were written by Hamasyan during the recording of his widely aclaimed 2015 album Luys i Luso with prominent references to Armenain folk music and culture, genocide and the music of Komitas. While the album does have a coherence — thanks to all of the songs sharing both the same instrumentation and style in which those instruments are played — there are times when the things are still atmospheric, just not as darkly so.

Atmospheres | Tigran Hamasyan Arve Henriksen Eivind Aarset Jan Bang | ECM 2014

15 Kasım 2016 Salı

Itamar Borochov ve geride bırakılabilenlere ağıt


Ortada Ortadoğu diye bir yer kalmamışken biz yanık ezgilerini, ya da onların makyajlanmış hallerini, Brooklyn'li müzisyenlerin çıktığı jazz clublarda mı bulacağız? Buna kimin hakki vardı ki? İsim isim hayatını kaybeden insanların müziklerinden yeni bir ağıt piyasası oluşuyor (farkında mısın?) Bu bir isyan müziği değil, kavgacı bir müzik değil,toprağını geri isteyen bir müzik hiç değil. 

İbrahim Maalouf'u dinledim yolda. Ümmü Gülsüm'e adadığı albümü. Elbette ki öncelikle soyadı çekti, merak ettik, Semerkand'ı hatırladık da öyle dinledik, biliyorum. Ama acı vermeye başladı bu müzikler.

Tanıdık bir müzik evet, ailemiz gibi geliyor bize, beğeniyoruz, türkü tutturur gibi dolanıyor hatta dilimize. Ama bu müzikler sadece geride bırakılana, geride bırakabilenlerin yaktığı bir ağıt. O da en fazla. Geride bırakamayanlar, düşenler, Palmyra'nin arkeologu, onların hesabini sormuyor bu müzikler. İste o yüzden canımı acıtıyor artık dinlemek. Jazz da değil o yüzden. Ya da belki artık jazz da o değil. Hani hep denir ya bize yeni bir şarkı gerek diye. İşte o, o klişe bir cümle değil. 

Itamar Borochov | Boomerang | Laborie 2016

15 Haziran 2016 Çarşamba

Benjamin Clementine: The barefoot troubadour who whispers

Some beauties remain under-the-radar, which is, to some extent, not so bad. No one had heard of Benjamin Clementine a year ago. His debut album, ‘At Least For Now’, released in January, 2015 and received limited attention. However, after one year he was on the radar of awards and Charles Anazovour. 

Channeling influences such as Erik Satie and Antony Hegarty, he writes songs like singing poems. Clementine’s metier is torch songs, most of which tend to follow a unique pattern — an opening of piano chords that ebbs and flows with Clementine gliding over the top before launching into a full-throated outburst of emotion, recalling absolutely Nina Simone. 

Clementine got his start busking on the Paris Metro, where he was discovered by a producer. He went on, by way of an appearance on well-known shows, to land a recording contract. His resulting debut album is by turns bold, brave, beautiful and at times quite brilliant. Clementine cites Antony Hegarty as a formative influence, and certainly there are vocal similarities. But for the most part these piano-led songs sound unique, the lonely despair of Then I Heard A Bachelor's Cry and the arresting lyricism of Condolence signalling an exciting unique talent. Please welcome this barefoot troubadour who whispers directly to our hearts.

20 Nisan 2015 Pazartesi

Yağmurlu, Soğuk Bir Mart Akşamıydı ve Kavşakta Bekleyen Chet Baker'dı...

chet baker çalıyor içerde trompetini
incinerek
incinerek çalıyor
içinden tutuşan kristal bir top gibi geliyor üstüme
bir pencereden yuvarlanıverir gibi
usulca
incitmeden
blues'u, eroini, erkekleri, uzun yolları, hızlı arabaları sever gibi
tehlikeye düşkün olmadan tehlikeli her şeyi seven
o korkunç ve kırılgan mahlûkların hüznüyle

yataktayım
terliyorum
dışardan akşamın son sesleri geliyor
yazla çıldırmış çocuk çığlıkları
sana, ardına bakmadan
omzu seyirse de
göz ucuyla olsun ardına bakmadan yaşayan
o duman gibi adamları anlatmak istiyorum
ardında acı bir yanık kokusu bırakarak ufuk çizgisinden siliniveren
seni unutup unutmayacağını dahi bilmediğin
unutmakla unutmamak arasında varolmayan
yürüdükçe zaman diye bildiğin o ardardalığı anlamsız kılan adamları

chet baker çalıyor içerde
bir pencereden kendini usulca bırakır gibi
sana, soluğunla yüzleri buğulanan
ellerini tuttuğunda tutsak ettiğini sandığın
hiçbir şeye karşı koymayan adamları anlatmak istiyorum
kelebek gibi dokunan
şiddeti bile rüyadaymış gibi yaşayan adamları
hep uzaklara bakarken yakaladığım
ağlamayı bilmeyen
ağladığında bir hayvan gibi böğüren
seni bıçakladıklarında
bunu bir yazgıymış gibi alçakgönüllülükle karşılayan
o masum katilleri anlatmak istiyorum sana

chet baker çalıyor içerde
müzik yapar gibi değil
bildiğimiz hiçbir şey yapar gibi değil
korkuyla dönüyorum yatakta
bu yaz bitmeyecek..
bilemediğimiz onca şeyle birlikte bu yaz..

[Chet's Romance - Yıldırım Türker - Defter]

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Lisa Ekdahl: Bir Ferah Yeniyetmelik

Su gibi akıcı, kendi yolunu bulan bir sesi var Lisa Ekdahl'ın. İlk kez 2002 yazında, İzmir'de, sıcak mı sıcak bir Ağustos gecesinde, püfür püfür esen bir terasta duymuştum, "Now or Never" diye soran sesini. Eğlenceli, kıvrak bir şarkıydı. Sıradandı ama bir o kadar da sıradışıydı.
Sonradan bir kaç albümü daha dolandı kulaklarıma ama 'eğlencelik'ten öteye gitmedi benim için bu çocuksu ses. Ama tam bir çocuksuluk değil zaten sesindeki. Çocukluktan çıkış aralığının ses tonu. Koşuşturmacaların bitmediği ama aklın da daha alıp başını kaçmadığı ara bir devrenin. Eğlenceli, neşeli ve rahat.
Ekdahl'ın son albümü ise bir konser kaydı: Lisa Ekdahl at the Olympia, Paris. Görsel bir kayıt aynı zamanda. Konser kayıtlarını hep sevmişimdir; stüdyo kayıtlarına göre biraz daha saftır, daha az işlenmiştir, üstünde daha az oynanmıştır ve dinleyici de ister istemez bir parçasıdır konser kayıtlarının. Ekdahl'ın konser kaydını bana sevdiren ise bu az işlenmişliğin yanısıra yarım yüzyıllık şarkıların yorumlanışı oldu. Hem de bir konser sırasında: Nature Boy, April In Paris, Tea For Two en etkileyici olanları. Su gibi, doğal ve rahat. Öylece akıp gidiyor. Tüm şarkılar.
O ilk ergenliğin, o çocuksu yeni yetmeliğin ferahlığıyla. Dertsiz, tasasız. Hesapsız. Aklı bir karış havada olarak, sanki. Sanki...

4 Aralık 2012 Salı

Altı Şarkıda Piyasaya Düşmek ya da Düşmemek

Öncelikle, arkadaşlarımı kutlamama izin verin; önemli bir meseleye dair can alıcı bir uyarı yayınladıkları için. Hemen ardından da kolaylıklar dilememe izin verin. Köşelerinde demlenip gitmek varken onca yıldan sonra kendilerini politik müzik kulvarına attılar.


Bandosol'un 'Piyasaya Düşme!' albümünden bahsediyorum.

Biz dinleyiciler genelde şarkıların, albümlerin ortaya çıkış aşamasını, sancılarını, heyecanlarını pek bilmeyiz. Şarkıları ilk duyduğumuzda tereddütler, tartışmalar, vazgeçişler çoktan geride kalmış olur. Bandosol albümü ise benim için biraz farklı. Şarkıların ardındaki süreci uzaktan da olsa az çok biliyorum.

Bandosol ekibi, müziğe sıfırdan başlamadı. Ama oraya çok yakın bir yerden yola çıktılar. Politik mücadeleye müzikle başlamadılar ya da müzik onları politik mücadeleye taşımadı. Yıllardır içinde oldukları politik mücadele onları müziğe taşıdı. Çok güzel flüt çalıyorlardı, yetinmediler, saksafon eklediler enstrümanlarına. Gitar çalıyorlardı, perdesiz bas gitar eklediler.

Duvarların yıkıldığı, köşelerin dönüldüğü, herkesin ve her şeyin piyasaya düştüğü bir dönemde onlar ‘bırak bu işleri’ ayartıcılıklarına aldırmadan devam ettiler. Arkadaşları, dostları zamanla şiirlerden, şarkılardan vazgeçti. Birçoğu akıllarını gündelik telaşlara, endişelere, konfora, bahanelere kaptırdı, yitti gitti. Onlar ise siyasette ve müzikte inat ettiler.

Piyasaya nasıl düşüldüğüne dair oldukça deneyimliler yani. Bu nedenle meseleye tam da en can alıcı yerinden girmeyi tercih etmişler. Ne de olsa bir insanın (ki bu insan herhangi bir insandır, mutlaka solcu, devrimci, sosyalist olması gerekmiyor) piyasaya düşmesinde kritik aşama 'bu işler böyle gelmiş böyle gider, fazla kasmamak lazım' demeye başlaması değil midir? Bu akıl tutulması insanın en başta kendisine kazık atması değil midir? İşte bu nedenle ‘Piyasaya Düşme!’ çok da yerinde bir uyarı. Çünkü piyasa, çeşitli kılıklara bürünerek, çaktırmadan içimize işleyiveriyor ve birçoğumuz da 'uçuyorum' diye havalara girerken aslında düşmekte oluyoruz.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Bir Geceliğine Erik Truffaz Olmayı Düşleyen Arkadaşım

Tuhaf birisiydi işte. En büyük hayali, küçük loş bir barda, bir geceliğine Erik Truffaz olmaktı. Sanki günlerinin getirdiği bütün sıkıntıyı Truffaz olarak çaldığı trompete üfleyecek ve gecenin sonunda, gün ağarırken yeni birisine dönüşecekti. Ya da gün ağarıp da Truffaz olmaktan çıktığında bedeni yanmaya başlayacak ve külleri sabah serinliğinde bomboş sokaklarda savrulacak, kayboluverecekti. Öyle düşler dururdu kendisini.

Truffaz'ın yaşadığı Paris'e gitmişliğini bırakın kendi şehrinden dışarıya adım atmışlığı bile yoktu. Bir ırmağı vardı şehrinin. Ve o şehirde, Erik Truffaz'a dönüştüğü o belirsiz geceyi düşlediği bir mekanı vardı. Pencere kenarından ırmağı izleyebildiği bir bar.

Öğleden sonraları ortalıkta kimsecikler yokken gelirdi bara. Çölden çıkıp gelmiş yorgun, mağlup ve de kırgın bir Mağrip gibi pencere kenarına dertli dertli kurulurdu. Bir, bilemediniz iki bira içerken dudakları mırıldanır dururdu. My Funny Valentine olsun Manon olsun, Truffaz'ı, Truffaz'ın içli şarkılarını dinlerken hem dudakları kıpırdanır hem de sanki kendi ağır dertlerine dalar ve gözleri dolardı. Sonra O gözyaşlarını silerken Flamingos başlardı. Yanık nağmelerle eşlik ederdi Truffaz'a. Hatta Mounir Troudi'den daha içli söyleyebilmek için bir ara Arapça öğrenmeye bile kalkışmıştı. Troudi havalandırdığı şarkırlarla kendinden geçerken sanki çalan, söyleyen hakkaten de kendisiymiş gibi alnı boncuk boncuk ter içinde kalırdı. Tabii ki Fransızca öğrenmeyi de her zaman çok istemişti. Sanki siyah-beyaz bir Fransız filminde oynuyormuş gibi gırtlaktan çıkardığı kelimeler mırıldanırdı kendi kendine.

Mırıldanır ve Truffaz'ı dinlerken çeşit çeşit düşlere dalıp gittiği için önünde öylece bekleyen birasından birkaç yudum alırdı. Sonra gözlerini ayırmadan dışarıya bakardı bir süre. Hayat oradaydı, dışarıda. Ama kendisini Erik Truffaz olarak düşleyip pencereden o hayata bakarken, hayat herkese ve herşeye çok uzak kalırdı. Sanki hayat, bir filmin girişine, ilk sahnelerine dönüşür ve o da o filme şarkılarla katılırdı. Sanki paltosunun yakasını hafifçe yukarı kaldırıp saçlarını incecik dişleri olan bir tarakla tarardı. Ve Truffaz çalarken O sanki şiir okurdu: L'enfent Seul. Sanırım kendisini ara ara Truffaz olarak Truffaut'un 400 Darbe filminde de hayal ediyordu. Antoine filmin son sahnesinde özgürlüğüne koşarken sanki trompetiyle ona eşlik ediyordu.

Bizim gibi iş bilenlere göre onun iş bilmeyen bir yanı vardı. Hani "önüne çıkan fırsatları iyi değerlendirse şimdi nerelerde olurdu, kim bilir?" denilenlerdendi. Herkes onda sönüp gitmiş, kurumuş ayrı bir cevher sezer ve kendince dertlenirdi. Hani ne bileyim, önemli bir yazar olabilecekken yararı olmayan işlerde, sadece kendi etrafını ışıtan yazılarda eğlenmişti. Aslında O ne kaybetmek için bir uğraş vermişti ne de kazanmaktan fellik fellik kaçmıştı. O kendini, kendisine bırakmıştı. Sadece kendisi olmakta ısrar etmiş ve geriye kalanlarla aklını hiç yormamıştı.

Tuhaf birisiydi işte. En büyük hayali, küçük loş bir barda bir geceliğine Erik Truffaz olmaktı.

Nikbinlik, Bahar 2016, sayı: 40, sf. 82

15 Mayıs 2012 Salı

Yo Roberto Fonseca Yo


Ne zaman Roberto Fonseca dinlesem aynı anda hem hayranlık hem de öfke duyuyorum. Bir yanım şarkıları, şarkılardaki havayı çok seviyor, hemen o havanın içine giriyor. Bir yanım ise yaratıcılığını ve yeteneğini pazarlamak konusunda bu kadar istekli bu adamın hallerine öfkeleniyor. Bu nedenle her Roberto Fonseca albümü aynı duyguları hatırlatıyor: Hayranlık ve öfke. Geçtiğimiz aylarda yayınladığı yeni albümü "Yo" (Ben) ise hayranlıktan çok öfkeyi hatırlattı.

Tanımayanlar için söyleyeyim, Roberto Fonseca Küba'lı bir caz piyanisti. Caz dünyası içinde ismi gittikçe daha fazla duyulan Fonseca uluslararası alanda adını ilk olarak meşhur Buena Vista Social Club ile duyurdu. Grubun emektar piyanisti Rubén Gonzaléz'in yerini aldı ve grubun dünyanın dört bir yanındaki konser turnesi sırasında pişti. Sonrası ise Fonseca için daha hızlı gelişti. 2007 yılında kendi ezgi dünyasının içinden kopup gelen melodilerle yoğurduğu ilk albümü Zamazu'yu çıkardı. Albüm aslında Fonseca'nın kendi müzikal evreninde işlemeye odaklandığı kültürel parçaları bir araya getiriyordu: Küba'daki Afrika kültürü, caz ve klasik müzik ile Latin havalarının bir karışımı. 2009 tarihli Akokan albümü ise müzisyenin bulduğu bu geniş kültürel damarı daha derinlemesine işlediği bir uğrak oldu.

Yeni albümü "Yo" işte bu kaynakları yeni bir enerjiyle harmanladığı bir altyapıya sahip. Hatta Fonseca bu yeni albüm ile Küba ve latin cazından daha fazla uzaklaşırken müziğinde Afrika etkilerine daha çok yer açmış.

31 Mart 2012 Cumartesi

Giovanni Mirabassi: Devrimci Şarkılar Geçidi


Toplumsal mücadeleler için yazılmış devrimci şarkıların Fransız Devrimi’ne kadar uzanan bir geçmişi var. İnişli çıkışlı bu geçmişin içinde hemen her ülkede mutlaka ama mutlaka bir şarkı, bir marş ya da bir türkü popüler olmuş, dillere dolanmış, kulakları dolaşmış. Okullar, işyerleri, sokaklar ve meydanlar, bu mücadelelerin taşıyıcıları kadar şarkıları, türküleri ve marşları da ağırlamış.

Ancak bir çok ezgi, sesi oldukları kalabalıklar dağıldığı için unutulmaya da yüz tutmuş. Bu nedenle geçmişin tozlu raflarında acılar ve sevinçler kadar geniş bir müzikal hazine de yatıyor. Ama sanmayın ki bir zamanların bu direngen ezgileri hoş bir seda olup kaldılar şu gök kubbede. Ara sıra hünerli bir el, bir ses, bir topluluk çıkıyor ve sihirli bir dokunuşla geri çağırıyor onları.

Caz piyanisti Giovanni Mirabassi, devrimci müzikal geçmişi yeniden işleyen ender isimlerden bir tanesi. İtalyan kökenli olmasına rağmen uzun yıllardır Fransa’da yaşıyor. Alaylı bir piyanist. Çocuk yaşlardan itibaren, kendi kendisinin öğretmeni olmuş ve herhangi bir eğitim almadan öğrenmiş piyano çalmayı. Folklorik İtalyan kantatlarının yanına Fransız şansonları eklenmiş ve gittikçe yetkinleşen piyanistin parmakları zamanla Oscar Peterson, Charles Mingus, Charlie Parker, Pat Metheny, Astor Piazzolla gibi isimlere de uzanmış.

Mirabassi’nin melodik, dokunaklı ve lirik bir tarzı var. Kendisi tarzında Amerikan caz piyanistleri Bill Evans ve Keith Jarrett kadar bir başka İtalyan caz piyanisti Enrico Pieranunzi’nin de etkisi olduğunu belirtiyor. Geçmişte Chet Baker gibi isimlerle çalmış olması da hüzünlü, karanlık bir yan katmış şarkılarına.

İlk dönemlerden itibaren devrimci şarkılara özel bir ilgi duymuş Mirabassi. Bu gönül vermişlik, daha ilk solo albümünde caz piyanonun devrimci şarkılarla buluşmasını sağlamış. 2000 yılında yayınlanan ‘Avanti!’ bir tek caz dünyasında değil, müzik camiasının genelinde çok ender rastlanabilen türden bir eser. Şili’deki Halk Cephesi’nden II. Dünya Savaşı’nın partizanlarına, Fransız devriminden Komün’e kadar uzanan geniş bir müzikal hazineyi içerdiği için.

Farklı müzisyenlerle ve kendi caz üçlüsüyle albümler kaydetmeye devam eden Mirabassi, yayınladığı albümlerde bir-iki politik şarkıya yer vermeye devam etmekle birlikte sadece devrimci şarkılara adanmış yeni bir albüm kaydetmeyi de istiyormuş. Araya giren bir düzine albüme ve giderek artan tanınırlığa rağmen o heyecan, o istek devam etmiş.

Geçtiğimiz yıl, 1 Mayıs arifesinde, uzun zamandır gitmek istediği Küba'nın yolunu tutmuş. Havana sokaklarında, Malecon’da yürümüş. Devrim Meydanı’nda kalabalıklara karışmış ve ardından piyanosunun başına oturup yeni albümünü, Adelante’yi 1 Mayıs’ta, Havana’da kaydetmeye başlamış.

Yayın tarihi Ekim 2011 olan Adelante aslında Avanti ile aynı adı taşıyor. Birisi İspanyolca’da, diğeri ise İtalyanca gibi bir dizi Güney Avrupa dilinde ‘ileri’ anlamına geliyor. Albümde yer alan parçalar, yüzyıllardır dört bir yanda süregiden toplumsal mücadelelerin zengin tarihini bir kez daha yansıtıyor.

Enternasyonal ile, yani tüm devrimci mücadelelere selam vererek açılan Adelante’de piyanist, daha önce solo piyano olarak yorumladığı Hasta Siempre’ye bir kez daha yer vermiş. Bu sefer Kübalı müzisyenler de eşlik etmiş kendisine. ‘The Partisan’ ya da orijinal Fransızca adıyla ‘La Complainte du Partisan’ (Partizanlar İçin Ağıt) ise II. Dünya savaşı sırasında Nazi işgaline karşı örgütlenen direniş hareketiyle özdeşleşmiş bir şarkı. 1960lı yıllarda Leonard Cohen tarafından da yorumlanmış ve yeniden popüler olmuştu.

‘A Luta Continua’ (Mücadele Devam Ediyor) Afrika’da bağımsızlık mücadelelerinin sembol şarkılarından. Sözleri ve bestesi Güney Afrika’daki ırkçılık karşıtı mücadelenin yine sembol isimlerinden şarkıcı Miriam Makeba ve kızkardeşine ait. Portekizce olan şarkıyı Makeba, Mozambik’in Portekiz’den bağımsızlığını kazanmasının hemen ardından 1975 yılında yazmış.

‘Le Déserteur’ (Asker Kaçağı) savaş karşıtı bir Fransız şarkısı. Sözleri, daha çok romanlarıyla bilinen ama kısacık hayatına farklı yaratıcılıkları sığdırmayı bilmiş Boris Vian’a ait. 1954 tarihli parça, Fransa’da uzun yıllar yasaklı kalmış. Bir yandan da, Fransız sömürgelerindeki savaşlara anlam veremeyen ve askerliğe gitmek istemeyen halk arasında yayılmış.

Katalan şarkıcı Lluís Llach’ın bestesi olan “La Estaca” (Istaka - Kazık), 1968’de Franco diktatörlüğüne karşı yazılmış. Uluslararası popülaritesini ise 1980li yıllarda Polonyalı Solidarność (Dayanışma) hareketine borçlu. Keza şarkı yönü, doğrultusu ve anlamı halen tartışmalara konu olan 20. yüzyılın bu son kitlesel işçi hareketinin yarı-resmi marşı olmuş.

Politik şarkılar arasında en meşhurlarından olan ‘Lili Marleen’ sıradan bir Alman aşk şarkısı iken tarihin ironik tesadüfleri sonucunda savaş karşıtı bir şarkıya dönüşmüş. II. Dünya Savaşı’nda farklı cephelerde, farklı ülkelerin askerleri tarafından çok sevilerek dinlenen şarkı ne zaman radyoda çalınsa cephede tüm çatışmalar dururmuş ve herkes vatanındaki sevdiklerini düşünerek kısa bir süreliğine de olsa cepheden uzaklara gidermiş.

Albümde Latin Amerika’nın kızgın topraklarına ve o toprakların dinmek bilmeyen toplumsal mücadelelerine ses veren şarkılar da var. Örneğin “La Carta” (Mektup) Şilili ozan Violeta Parra’ya ait bir ağıtsal bir mücadele şarkısı. “Assentamento” askeri diktatörlük boyunca uzun yıllar sürgünde yaşamak zorunda kalan Brezilyalı ozan Chico Buarque’ye ait. Modern tangonun en önemli ismi Arjantinli Astor Piazzola’nın ‘Libertango’su, Kübalı Pablo Milanes’in ‘Yo Me Quedo’su (Kalıyorum), Venezuela’dan “Uno de Abajo” (Bir Altta) albümün Latin Amerika kısmını oluşturan diğer şarkılar.

Mirabassi’nin albüm için seçtiği İspanyol şarkısı ‘Gallo Rojo Gallo Negro’ (Kızıl Horoz, Kara Horoz) faşist Franco güçlerine karşı bir araya gelen Uluslararası Tugay’ın marşlarından bir tanesi. Avrupa’daki devrimci mücadeleler söz konusu olunca Mirabassi Fransa’ya ağırlık vermiş. Leo Férré’nin sinik burjuva dünyasına yönelik keskin dilini yansıtmak için büyük ozanın ‘Graine d'Ananar’ını (Ananar Tohumu) seçmiş. Hemen ardında yer alan ‘Le Temps du Muguet’ (Zambak Zamanı) ise Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası Fransa’sındaki popülerliğini temsil ediyor. Zira 1959 tarihli şarkı, o dönemde farklı Avrupa dillerine aktarılan bir çok Rus şarkısından bir tanesinin, dokunaklı Moskova Geceleri'nin Fransa’da o dönem çok meşhur olan bir yorumu. ‘Le Chant de Canuts’ ise 19. yüzyılda oldukça ağır koşullarda çalışan Lyonlu ipek işçilerinin şarkısı.

Albüm yine Latin Amerika’ya uzanarak Violeta Parra’nın ‘Gracias a la Vida’sıyla bitiyor. Hayata, tarihe ve dört bir kıtada süregiden mücadelelere teşekkür ederek. Avanti ve Adelante, mutlaka İleriye!

soL Portal, 17 Kasım 2012

14 Aralık 2010 Salı

Yıldız İbrahimova | Çocukça Şarkılar

2010'un en önemli keşfi hiç kuşkusuz Yıldız İbrahimova'nın bu şahane albümüydü. Dostluk, dostlar sağolsun. Sanırım bir ömürlük misafirimiz için bundan daha güzel bir hediye olamazdı. Albümü hemen hemen her sabah ve akşam ailece çevirip çevirip dinledik, dinliyoruz. İbrahimova da kızını, annesini, yeğenini yanına alıp sırtını eşine dayamış ve genç Cumhuriyet'in unutulmaya yüz tutmuş çocuk şarkılarını yeniden hayata döndürmüş. Bir tek şarkıları diriltmekle kalmamış, insani duyguları, emeğin kutsandığı bir tarih dilimini, toplumsal aklın insanı köreltmediği bir aralığı da ölü yatağından kaldırmış. Şarkılardaki armonik işçilik ve orkestra uyumu ise değme caz albümlerine taş çıkartacak cinsten. Gerçi bir iki şarkıda kulağı tırmalayan bazı sözler ver; onları da ulus devlet inşasının kantarın topuzunu kaçıran heyecanına verebiliriz. Diğer yandan albümde yer alan 17 şarkı daha sonra enstrümantal olarak da yer almakta. Çocuklar da şarkıları kendileri de söylebilsin diye. Çok sevdik biz bu albümü, çok.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Gilad, hava döndü mü gerçekten?


Daha önce Sanat Cephesi’nde ve soL’da değindiğim Gilad Atzmon ve ekibi Orient House Ensemble (OHE) geçtiğimiz günlerde onuncu yıllarını kutladılar. Hem de yeni bir albüm (The Tide Has Changed) ve oldukça dolu bir konser programıyla. 

Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı çıkışta da andığı Gilad Atzmon, medya tarafından daha çok anti-siyonist olarak görülen bir isim. Grubunun ismi, Filistin yönetiminin Kudüs’teki yönetim binasının adını taşıyor. Çünkü Atzmon 20. yüzyılı ve günümüzü yalanlar ya da uydurma hikâyeler üzerine kurulmuş bir düzen olarak görüyor. Bu nedenle grubun albümlerinden bir tanesi ekseni kaydırılmış 20. yüzyılı yeniden düzenlemeye adanmıştı. Zaten Batılı caz standartlarını doğulu bir havayla, yanık yanık çalarken öfkesini notalarda gezdiriyor. Bir Yahudi halk şarkısı yerlerinden yurtlarından edilmiş Filistinlilerin ağıtına, haykırışına dönüşüyor.

Gilad Atzmon, Orient House Ensemble’ı İsrail’i terk edip yerleştiği Londra’da 2000 yılında vurmalılarda Asaf Sirkis, piyanoda Frank Harrison ve basta Oli Hayhurst’la birlikte kurmuş. Dörtlü farklı müzisyenlerle işbirliği yaparak altı albüm yayınladı, birçok ülkede konserler verdi, farklı ödüller kazandı ve hem müzik dünyasında hem de siyasal arenada sürekli ilgi topladı. 

OHE günümüz cazının en üretken gruplarından birisi olarak görülüyor. Konserler ve albümlerle (ki içlerinde Filistin’le dayanışmak için düzenlenmiş sayısız etkinlik de bulunuyor) geçen on yılı kutlamak için ise en parlak albümleri olarak niteledikleri “The Tide Has Changed” yayınladılar. Albüm hemen geniş ilgi gördü, grup iki ayı bulan bir konser turnesi serisine başladı ve İsrail gazetesi Ha’aretz bile Atzmon’la yaptığı röportajı sansürlemeden yayınladı. Ki röportajın yapıldığı günlerde Atzmon müzisyen arkadaşlarını da yanına alarak kuşatma altındaki Gazze ile dayanışmak için Jazza isimli büyük bir festival düzenlemişti.

Atzmon ve OHE’ın ortaya çıkardıkları müzik, tarzlar arasındaki ayrımları silikleştiren bir yapıya sahip. Arap halk ezgileri, yüksek tondan çalınan doğaçlama cazla birleşirken arkadan bir Kurt Weill ironisi beliriveriyor. Hisli bir tango ezgisine yaylı çalgıların tellerinden yayılan bir nostalji eşlik ediyor. Atzmon müzikleri üzerine çeşitli yerlerde yaptığı söyleşilerde yaptıkları üretime baskı, zulüm ve direnişten enerji çıkardıklarını sık sık dile getiriyor. Bu anlamda da aslında grup son yılların cazındaki en önemli politik odağı temsil ediyor. Zülüm altındakilerin haykırışları OHE şarkılarında başkaldırının özgürlüğüne dönüşüyor. Bu sayede cazı şanlı geçmişin takıntıları arasında debelenip duran eski tarz bir sanatsal biçim olmaktan çıkarıp günümüz direnişinin, baskılara karşı başkaldırılarının dinamik bir üretim alanı haline getiriyorlar: And So We have.