Marksizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marksizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2019 Cumartesi

Poulantzas olsa ne derdi acaba?

Daha önce bir başka yazıda bahsetmiştim, Nicos Poulantzas'ın ayrı bir yeri vardır bende. Yazıp çizdikleriyle değil de kişisel tarihimdeki yeriyle ilgilidir. Benim için bir kaybın, bir yarım kalmışlığın, tamamlanmamamışlığın simgesidir Poulantzas. Neredeyse on beş on altı yıl öncesinden.

Hayatıma, bir kesinti gelivermişti o zaman. Bir kavşakta kaybolmak gibi bir dönemdi. Ve o kesintiye eşlik eden kitap da Poulantzas'ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'ıydı. Kötü ve eksik çevirisi karşısında İngilizce çevirisini arayarak (ama o yıllarda bulmayarak), bir yandan da altını çize çize okumaya çalışmıştım kitabı. Sonra bir çok şey yarım kaldı, tabii ki kitap da.

Bugün, Poulantzas'ın ölümünün 40. yılı. 3 Ekim 1979. Yıllar geçivermiş. Yazdıkları benimle yaşıt. Zamanında çok tartışılmış, ciddiye alınmış. Şimdi ise tam da kapitalist devlet tüm haşmetiyle ortada iken az hatırlanıyor. Bir tek Poulantzas değili tüm o tartışmalar. Utangaç bir amnezi bu.

Poulantzas bir biçimde gündemimden çıkmadı. Bir milat olarak hep kaldı aklımda. Sanki “devlet, siyasi iktidar ve sınıflar” arasındaki karmaşık ilişkiye dair anahtar noktaları tüm berraklığıyla onun kitabında bulacaktım da işte bir şekilde geçmişin içine gömülüp kalmıştı o “parlak fırsat”. Ergenekon’dan ve Gezi’ye kadar geçen süreçte ise ara ara hep sordum “Poulantzas olsa ne derdi acaba olan bitene?” diye.


30 Aralık 2018 Pazar

Sası bir yılın ardından...

Ressam Namık İsmail'in 1919 yılında Kurtuluş gazetesi için çizdiği Karl Marx çizimi.*


Gerçi insanın yeni yılı kutlayası gelmiyor ama madem 18’den 19’a geçiyoruz en azından geride kalanı nasıl hatırlayacağımızı düşünebiliriz. Hatta “Hatırlayacak mıyız?” diye de sorabiliriz. Çünkü serbest çağrışımla düşünürken 2018 için aklıma “sası” kelimesi geliyor: Tatsız, renksiz, ruhsuz anlamında. Öyle bir yıldı sanki 2018. “Hatırlayacak mıyız!” sorusu oradan geliyor.

Hâlbuki bazı çok önemli yıldönümleri vardı geride bıraktığımız şu yılda. Mesela Mayıs 68’in 50. yılıydı 2018. Tüm o şamatalı tarihe rağmen ne kadar da sönük geçti anmalar, kutlamalar. Sanki tedavülden kalkmış bir 68 vardı 2018’de. Tüm o laforizmalardan geriye kala kala Macron kaldı ya!

Ve Mayıs 68 ile bağlantılı bir diğer yıldönümü de psikiyatri tarihindeydi: 2018, Avrupa’da akıl hastanelerinin kapatılmasını simgeleyen ya da başlatan Basaglia Yasası’nın 40. yılıydı. Başını psikiyatrist Franco Basaglia’nın çektiği bir hareket, on yıla varan mücadelenin sonunda, İtalya’da çıkan yasa ile akıl hastanelerinin kapatılmasını ve kronik psikiyatri hastalarının toplum içinde, yaşamdan kopmadan tedavi olmasını sağlamıştı. Tüm bu yasa serüveninin arkasında ise eklektik yapısıyla İtalyan solu vardı. İçinde demokratından Maoistine, katoliğinden İtalyan Komünist Partisi’ne herkesin yer aldığı bir hikâyedir Basaglia Yasası. On yıllar sonra sonu birçok hizmet kaleminin özelleştirilmesiyle biten demokratik bir hikâye!

Mayıs 68 ve Basaglia tarihin salınımı içinde bir kutbu simgeliyorsa tam karşısında da bir başka kutup vardı. İzleri Marx’ın hayatına kadar sürülebilen bir kutup. İşte bu kutbu 2018’de 100 yılını geride bırakan Yunanistan Komünist Partisi tarihinde de bulmak mümkün. Militan ve inanmış bir partinin, bir çizginin 100 yılı geride kaldı. KKE’nin mücadele tarihinde uzlaşı, çok renklilik, işbirliği karşısında sabır, ısrar ve netlik arayışını bulabiliyorsunuz. Sası olmayan bir şeyleri. Tıpkı Marx’ın hayatı gibi.

2018’de Marx’ın 200. yaşını geride bıraktık. Birçok kutlama yapıldı bu özel yaş için. Ama iki tanesini yeniden hatırlatmak isterim: Wilhelm Liebknecht’in “Karl Marx: Biyografik Anılar” kitabının yayımlanmasını ve Madde, Diyalektik ve Toplum dergisinde hazırladığımız Karl Marx dosyasını.

16 Eylül 2018 Pazar

Demiş ki “Psikoloji hâlâ Newton’unu beklemekte”


Aslında hep görürdüm adını. Mesela Murat Belge’nin Marksist Estetik kitabının kapağında. Merak da ederdim, kimdir, nedir, ne söylemiştir diye. Ama sanırım gereksiz laf dolambaçlarıyla karşılaşmaktan korkup uzak durdum. Yıllarca.

Ama yanılmışım. Keşke daha önce göz atsaymışım. Bazı tesadüfler, bazı denk gelişler gerekti Christopher Caudwell ile karşılaşmak için.

En başta Bülent Cengiz’e teşekkür etmeliyim. Çünkü bu karşılaşmayı ona borçluyum. Geçtiğimiz haftalarda yayınladığımız ortak kitabımızda, Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm’de yer alan kendi bölümüne Caudwell’i anarak başlıyordu Bülent abi. Diyalektik materyalist yöntemle bilinç olgusuna baktığı yazısında Caudwell’den bir alıntı yapmıştı: “bugün burjuva kültüründe psikoloji gibi insan bilgisi için son derece önemli ve yaşamsal olan bu bilimin, kendi alanındaki en basit öğe (bilinç) üzerinde bile anlaşmaya varmamış olması kadar ümit kırıcı bir sahne olamaz.

Bilinç üzerine onca mesleki arayış ve okumadan sonra tam da ihtiyaç duyduğum, yakın zamanlarda içimde giderek daha çok olgunlaşan bir cümleydi bu. Mesela aylardır elimde Saffet Murat Tura’nın Zor Problem: Bilinç kitabını gezdiriyordum ve bir eleştiri yazmak istiyordum. Daha doğrusu eleştirel bir bakış açısı geliştirmek ihtiyacına giderek daha çok ikna olmuştum. Ve bu çarpıcı cümle birçok noktayı benim için özetliyordu. Caudwell’i okumak, onunla buluşmak artık şart olmuştu. Hemen gidip Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler kitabını aldım.

Aslında iki ayrı kitaptan oluşan bir kitap İncelemeler. Daha ilk sayfasında, Christopher Caudwell’in çarpıcı hayatıyla karşılıyor insanı. Hayatına dair o satırları okurken hatırladım, aslında Orhan Gökdemir, Caudwell’in sadece 29 yıl süren hayatını, soL’da yazmıştı. Ama sanırım hem yazının bağlamı hem de ülkenin ortamı ister istemez Caudwell’e değil de doktora tezini Caudwell üzerine yapan Murat Belge’ye odaklanmama neden olmuştu. Hâlbuki hiç de gerek yokmuş.

25 Şubat 2018 Pazar

Soylu, uyumlu ve mutlu


Hayır; o, bu, şu değil de insan tam öfkelenecek, olup bitenler karşısında ağzı açık kalakalıyor. Her yeni olayda, her yeni gelişmede “eh, bu kadarı da fazla artık” diyecek oluyor insan ama olaylar bir Hitchcock filmi gibi gözünün önünden geçip gidiveriyor. Hatta tam “evet ya, tüm bunlar Hitchcock filmi gibi” diyecekken bir de bakıyor ki aslında Chaplin filmine denk gelmiş: "Aaaa! O da ne? Modern Zamanlar değil mi tüm bunlar?"

Evet, evet, modern zamanlar tüm bunlar! Hani bir hafta içinde olanları alt alta yazsak Dali bile delirir ülkenin, dünyanın gerçeküstülüğüne.

Ve bir de her şeyin üstüne, tüm olup bitenler içinde, bir kedinin sınıfına dönmesiyle bile umutlanıyoruz ya! Ölmemişiz daha. Onca katilin, onca cinayetin, onca silahın, şamatanın, çer çöpün arasında yaşayabiliyoruz, hâlâ.

Vallahi bravo!

Bravo da açıkçası kendi adıma, ekonominin bu kadar belirleyici olduğuna, olabileceğine inanmazdım. Tamam, teoride altyapının bir ağırlığı, son kertede belirleyiciliği falan vardı ama onca yıldır meseleyi naif ve nazikçe kavramaya çalışmıştım çalışmıştık. Arkadaşlarla. Kendimizce kaba Marksizme falan düşmeden teori patlatmaya, çatlatmaya çalışıyorduk ki tarih patladı, çatladı.

Ve şimdi, şu vardığımız insanlık durumunda, diyebiliriz ki kaba olan her şey doğruymuş ve kaba olan yeterliymiş. Kasmaya gerek yokmuş. Kâr oranlarındaki düşüş ve emperyalist rekabet; yaşadığımız tüm gerçeküstülük bunlarla açıklanabilirmiş.

Vay arkadaş, vay! Yazık oldu onca naifliğe, nazikliğe ve titizliğe.

9 Şubat 2018 Cuma

Freud ve Lacan* | Louis Althusser


Freud ve Lacan, Louis Althusser'in bu meşhur makalesi/konuşması hem Althusser'in hayatında hem de Marksizm ve psikanaliz karşılaşmalarının tarihinde ayrıksı bir yere sahiptir. Hani bir tür başlangıç noktası gibi. Bir milat değil belki ama başka bir başlangıç noktası.

Aslında Althusser makaleyi 1959 gibi bir tarihte kurmaya başlar. Psikanalizle ve Lacan'la tanıştığı, tartıştığı yıllardır. Aynı zamanda Fransız Komünist Partisi'nin yükselen yapısalcılıkla başetmekte zorlandığı yıllardır. FKP yapısalcılıktan nasibini alan, içlerinde psikanalizin de yer aldığı yeni tartışmalara şüphe ile bakmaktadır ve uzak durmaktadır. Bu dönemde partinin önde gelen teorisyenlerinden Lucien Seve bu başa çıkma zorluklarının üzerine gider ve Marksizmle insan psikolojisini birlikte yorumlayan yazılar, kitaplar kaleme alır. 

Althusser'in derdi ise başkadır. Yapısalcılık ve Lacancı psikanalizden bazı kuramsal çıkarımlar yapmaktadır ki bu çıkarımlar o dönem Marksizm'inde baskın olan hümanizme  karşı daha yapısalcı bir yaklaşım geliştirmesine de yardımcı olacaktır. Tüm bu sürecin ana ürünü İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları olacaktır. Ancak Althusser, o yıllarda Lacan'ın ve psikananlizin de bir tür izsürücüsüne dönüşür. Analize başlar; Freud ve Lacan üzerine düşünmeye de başlar. İşte bu izsürücülüğü yıllarının ürünüdür Freud et Lacan. 

Önce partinin teorik yayın organına göndermek ister ama çekinir ve sonra partiye yakın bir başka teorik yayına gönderir. Böylece makale La Nouvelle Critique dergisinin 161/162 sayısında Aralık 1964'te yayınlanır. Beklediği gibi büyük fırtınalar da koparmaz. Makalenin İngilizce çevirisi ise New Left Review dergisinin Mayıs-Haziran 1969 sayısında basılır. Makalenin ilk Türkçe çevirisi ise 1982 yılında Selahattin Hilav tarafından yapılır. Yazko Felsefe Yazıları Dergisi'nin ilk sayısında yayınlanır. 

Aşağıda bu Türkçe çeviriyi bulabilirsiniz.

18 Aralık 2017 Pazartesi

Tanı(ma)dığım Nicos Poulantzas


Geçtiğimiz aylarda bir kaybın ardından sersem bir halde neler olup bittiğini anlamaya çalışırken Nicos Poulantzas'a denk geldim. Tesadüfen. Hayatını kaybetmeden önce verdiği son söyleşi diyordu denk geldiğim yazı. Sanırım hayatta olmadığını bir biçimde biliyordum ama hayatını neden kaybettiğini hiç merak etmemiştim. Benim için zaten ayrı bir kaybın, başka bir yarım kalmışlığın, tamamlanmamamışlığın simgesiydi Poulantzas. Neredeyse on beş on altı yıl öncesinden.

Hayata, belki ansızın değil ama bir kesinti gelivermişti; bir kavşakta kaybolmak gibi. Ve o kesintiye eşlik eden kitap da Poulantzas'ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'ıydı. Kötü  ve eksik çevirisi karşısında İngilizce çevirisini arayarak (ama o yıllarda bulmayarak), bir yandan da altını çize çize okumaya çalışıyordum kitabı. Sonra bir çok şey yarım kaldı, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar gibi.*

Kitap yıllarca kitaplığımda gezdi, bir daha satırlarının altı çizilmedi, çizili yerlerin de üstünden geçilmedi. Ve epey süre sonra da bir şekilde elimden çıktı, gitti. Sanki orada, o kesinti girmeseydi hayata, her şey farklı bir yerlere gidecekti. Kitap bu nedenle sanki bir tür mezar taşı gibiydi. Her şeyin yarım kaldığı yerdeki Poulsntzas'a, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'a dönmek ara ara aklımdan öylece geçip giden bir avuntuydu. Ama yarım kalanın ardına bakmayı da aklıma hiç getirmemiştim. Hepsi bu. 

Ve hayat yine hafiften karmaşık bir hal alıp bazı şeyler yarım kalırken yeniden karşılaştım Nicos'la. Yazı, yazıya götürdü ve o son fotoğrafındaki bakışına, ölümüne gittim. Şöyle diyordu Michale Löwy "Tanıdığım, bildiğim Poulantzas" isimli söyleşisinde:
He was a warm guy. He was a Mediterranean character, just what you imagine Greeks to be like… He had a great sense of humour, he was always joking around. He was generous, particularly with the students, among whom he was very popular. Our classes were packed to the rafters, hundreds of students would attend. Nicos Poulantzas was the opposite of a sectarian – a Marxist full of joy. In retrospect, his 1979 suicide might give the impression that he had a dark personality, but that wasn’t the case. 
Ve devam ediyor:
Nicos had been depressed for more than a year. In 1978, he had what he called an accident, though some of us wondered if it was in fact a suicide attempt. I don’t believe that he had the feeling that the Left had lost, so I for my part wouldn’t say that his suicide was related to any political defeat. Certainly there was a crisis in the Union of the Left, which his attentions were principally devoted to at that time, but there was nothing irreversible about that, it was no tragedy.
Nicos’s great friend Constantin Tsoukalas, who is a friend of mine, too, was with him at the moment he did it. He says that Nicos started by throwing his books out of the window, saying that what he had written was worthless, and that he had failed in his theoretical effort – and then he threw himself out of the window. So certainly he had a feeling of personal failure. But no one will ever know – it’s an inexplicable tragedy…
Ne denir? Her ölüm erkendir mi? Yeterli olur mu?

Kim bilir...

8 Kasım 2017 Çarşamba

Psikopolitik: Kitleler, grup psikolojisi ve sınıf


Sevgili arkadaşlar, İzmir Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde sekiz hafta boyunca yürüteceğimiz Psikopolitik Atölyesi'nin ilk oturumuna hoş geldiniz.

Sizlerin de farkında olduğu gibi dünya ve Türkiye ilginç bir dönemden geçiyor, geçti. Belki her dönem ilginçtir, sıra dışıdır. Ama herhalde son on yılın toplumlarda, toplumumuzda birçok ana gündemi salladığını kabul edebiliriz sanırım. Ve zaman zaman yer sarsıntılarına, depremlere de neden olan bu sallantılar hem bireysel hem de toplumsal zihnimizde de yankı buldu, buluyor.

Kimi zaman telaşlandık, kimi zaman felaketin içinde gibi hissettik, kimi zaman her şeyin bittiği düşüncelerine kapıldık, nadiren de olsa sevindik, ferahladık, mutlu olduk.

Bazen her şeyin geri dönülmeksizin bittiğini, geride kaldığını düşündük, bazen de geçmişi özledik ve istedik. Bazen de her ne olursa olsun bir an önce kurtulmak istedik.

Velhasıl hem kişisel olarak hem de toplumsal olarak zorlandık. Hem de Türkiye değişirken…

Türkiye ve dünya bir yerlerden geçip şimdi başka bir yere geldi. Bir ara savaş kapımıza dayandı. Mülteciler geçti önümüzden, izledik. Kapalı kapılar ve mutabakatlar ardında silahların susmasını bekledik. Ve Türkiye değişti.

Örneğin artık daha kentli bir toplumuz. Örneğin kentlerimiz artık daha kalabalık, daha beton, daha belirsiz. Olanaklar kadar karmaşa da arttı.

Örneğin artık daha eğitimli bir toplumuz. Özel okulların sayısı kamu okullarının sayısını geçti; paralı üniversite sıradan bir gerçeğe dönüştü. İmam hatip sayısı artarken din hanesini boş bırakmak yaygınlaştı.

İç dünyamız, sarsıntılar arasında sarsıntılarla birlikte var olmaya da alıştı. “Buna da şükür” derken yakaladık kendimizi ara ara. Ve belki de farkında değiliz; yırttığımızı düşündüğümüz bir savaşın tam da içindeyiz.

Velhasıl Türkiye değişti, toplum değişti.

Değişti ve Türkiye daha psikolojik bir toplum oldu.

İşte bu atölyede bu değişimi anlamaya çalışacağız. Bir ayağımız Marksizm’de kalacak, bir diğerini psikanalitik teoriye basmaya çalışacağız. 

10 Haziran 2017 Cumartesi

Kişilik, karakter, mizaç


Psikiyatrinin, hele de günümüzün biyoloji ağırlıklı psikiyatri kuramının en kenara itilmiş başlıklarından birisidir kişilik, karakter, mizaç. Klinik uygulamasının da çok farklı olduğu söylenemez: Kişiliğe pek yer yoktur moleküller dünyasında.

Hâlbuki bizzat hayat gibi psikiyatrik durumlar da kişilik özellikleriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Örneğin depresyon, tamam az çok tanımlanabilir bir klinik hâldir ama kişilik özelliklerinden çok etkilenir. Hatta demans bile öyledir: Mayanız yumuşaksa beyniniz yavaş yavaş solarken içinizden aynı yumuşaklık çıkar. Ama mayanız sert ve çalkantılıysa sizden geriye daha beter bir fırtına kalır.

Yine de yapılandırılması zor olduğu ve biraz da psikolojiye kaydığı için psikiyatri genel olarak kıyısında tutar kişiliği, karakteri ve mizacı.

Marksizm ve insan meselesi ise daha da karışıktır. Zaten Marx’ın neredeyse her şeyi yazmış olmasını bekleyen bir istek hep var içimizde. Felsefe, siyaset, sanat değil bir tek. Örneğin etik, kimlik, cinsiyet ve tabii ki insan doğası üzerine de bizzat oturup yazmış olmasını bekleyen bir yan bu.

Ama siyasi/pratik bir dert peşindeydi Marx ve o dert onu nereye götürürse, yani o derdi en anlaşılır, en görünür hale getirmesi nasıl mümkün olabilecekse oraya gitti. Örneğin geriye derli toplu bir siyaset teorisi dahi bırakması imkânsızdı, çünkü derdi teori bırakmak değil işleyen, dinamik bir teori kurmaktı.

Üstüne insan konusundaki “boşluğu” dışsal kaynaklarla çözmeye, gidermeye çalışan yüzyıllık Marksizm külliyatını da eklersek, bize kalanın karmaşa ve karışıklık olduğunu söyleyebiliriz.

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Erol Abi, Ernesto Laclau ve bizim bahçe


Nasıl diyeyim? Bilirsiniz işte. Kurumsal dertlerin, işleyişteki aksaklıkların hep sistem sorunu olduğu düşünülür. Bana da soracak olursanız devlet kurumlarının hantallığı ve çürümüşlüğü, özel sektörün doymak bilmezliği ve züppeliği birer sistem sorunudur. Hatta küçük bir kurumdaki çeşitli aksaklıklar sistemden kaynaklanır; başka bir şeyden, mesela insan faktöründen değil. Yani a kişisi de gelse b kişisi de gelse köhnelik sürer gider. İşte böyle düşünürdüm.

Sonra ne mi oldu?

Erol Abi gitti. Daha doğrusu Erol Abi’yi işten çıkardılar. İçiyor ve küfrediyor diye.

23 Nisan 2017 Pazar

Mutlu İnsanların Öyküsü Yoktur!

Yüksel Arslan’a

Uzun yıllardır zihnimde döner durur Kuzey İrlandalı rock grubu Therapy’nin Stories şarkısının nakaratı. Mutlu insanların öyküsü yoktur der şarkının nakaratı. Bu sözü ara ara yeniden hatırlar ve uğraşır dururum kendimce. Hak vererek, doğru bularak ve doğru bulduğum için de kendimi çaresiz hissederek. Çünkü sözün tam da iddia ettiğinin tersinin peşinde değil miyim? Hikayeler mutlu insanların olsun istemiyor muyum? Bunun için uğraşmıyor muyum? Mutluluğun hikâyesi olsun istemiyor muyum?

Ama durup yeniden ve yeniden düşünüyorum, şarkının nakaratını.

İki anlamı, doğrudan iki çıktısı olabilir bu sözün. İlki yalın: Mutlu insanlar için geriye artık anlatılması gereken bir hikâye kalmamıştır. Bir dert kalmamıştır ve anlatmaya da gerek kalmamıştır. Ne de olsa mutluluk anlatılmaz, yaşanır. İşte sözün bu yalın anlamına kapıldıktan sonra sorarım kendime: Ne zaman anlatmaya başlarız? Anlatı ne zaman başlar?

Bir dertle başlamaz mı anlatı? Ya bir kayıp vardır temelinde ya da bir imkânsızlık. Olmamışlık ve olmayacağını bilme, sezme hali. Olmayacağını bilmek, hissetmekle başlar dert, anlatı. Buradan da sözün ikinci anlamına gelirim: Tamlık hikâyeye alan bırakmaz. Tamamına ermiş olanın, o erme sürecinin hikâyesi olur ama tamlığa vardıktan sonra hikâye için alan yoktur artık. Hikâye için, anlatı için, hatta belki de her türden, evet sanatsal olan da dahil, her türden yaratıcılık için olmamışlık, eksiklik gerekir.


21 Ocak 2017 Cumartesi

Geçmişin gölgesi


Belki daha önce yazmalıydım, mesela geçen hafta. Mektubunu aldıktan hemen sonra. Ama yazamadım işte. Bir süre düşünmem gerekti.

Mektubun geldiğinde ben de tam o günleri, geçmişi düşünüyordum. Ne de çabuk geçti zaman! Hayat, bir yerden sonra yokuş aşağıymış değil mi?

Şimdi düşünüyorum da altı üstü üç yılmış o günlerimiz. Takvimlere yeniden ve yeniden bakıyorum ama işte tam o kadarmış.

Şimdi üç yıl ne kadar da kısa geliyor. Üç yıl ne ki şimdilerde!

Ama işte o zamanlar, üç yılı geçtim bazen tek bir günün içine koca bir hayat sığıyordu. Ertesi sabah yeni bir insan olarak uyanıyorduk, yeni insanlar olarak çıkıyorduk sokaklara, yeni bir insan olarak bakıyorduk dünyaya. Bazen tek bir paragrafla, tek bir şarkıyla değişiyordu dünya. Değişiyordu hayat. Biz değişiyorduk.

Bazen tek bir kelimenin bile bizi değiştirdiği oluyordu, değil mi?

Hani demişsin ya “anlık duygusal bir çıkış değil sanırım bu. Zaman zaman nüksediyor çünkü. Ama yazmasam geçer giderdi eminim. Telefon edip söylemeye bile üşenirdim...” İyi ki yazmışsın. Sağolasın.

O günleri düşününce şiirler geliyor aklıma. Brecht ve Nâzım. Bir de Mayakovski. Ve tabii ki Yesenin’le Yevtuşenko: “Gençlere yalan söylemek suçtur” diyen Yevtuşenko’ydu değil mi? Yesenin ise “Elveda dostum” demişti. Ardından Mayakovskiasıl güç olan yeni bir hayata başlamak” demişti. Şimdi anladım ki “şu yaşamda en kolay işmiş” yaşarken ölmek.

Biz öyle olmadık, değil mi? Yaşayan ölüler olmadık değil mi?

Hep bir ağızdan şiir okuyanlar var mıdır yine? Unutmam, basamakları satır satır, mısra mısra hep beraber inişimizi. Hep bir akıldan sorular soranlar var mıdır? Unutmam, kitapları satır satır anlamaya çalışmamızı. Ne çok konuşurduk! Ne çok okur, ne çok yürür ve ne de çok düşünürdük!

4 Ekim 2016 Salı

Laclau Çıkmazı

Ernesto Laclau hemen hemen tüm kuramsal ve poltik arayışının altında özcülükten (essentialism) kurtulmak, uzak durmak yattığını belirtir. Buna göre "klasik Marksizmin" içinde belirlenimci (fazla indirgemeci) bir yan vardır ve bu baskın yan siyasal çözümlemenin, kuramsal kavrayışın derinleşmesine engel olmaktadır. Örneğin "sınıf, sınıf mücadelesi, kâr oranlarının azalması eğilimi" gibi tanımlamalar soyutlamanın çok daha erken bir aşamasında, çok da yüzeyde devreye girmekte, özün yerini almakta ve derinleşmeye olanak tanımamaktadır. İşte bu sınıf özcülüğe ve tarihsel belirlenimciliğe saplanmamak, o habitata dalmamak ve toplumsal değişimin güncel, yenilenmiş dinamiklerini ortaya çıkarabilmek için psikanaliz teorisine, söylem analizine ve dilbilime yönelir.

Ancak bu yönelişte Marksizmin bazı temel özelliklerden uzaklaştıkları birbirinden oldukça farklı yaklaşımlarda dile getirilmiştir (Çulhaoğlu 1998; Madra 2008).

Laclau'nun temel tezi aslında çok yalındır: nesneler "söylemsel bağlam" dışında oluşa sahip değildir, yalnızca varlığa sahiptir. Nesnelerin oluşları konusundaki hakikat ancak kuramsal ve söylemsel bağlam içinde kurulabilir, her türlü bağlam dışında kalan bir hakikat fikri anlamsızdır (Laclau ve Mouffe 1987). Aslında Laclau'nun Lacancı psikanalizden geldiği analistin o ünlü sözü hatırlanacak olursa kolaylıkla görülebilir: Cinsellik yoktur! Benzer biçimde siyasal söylemin dışında sınıf, sınıf mücadelesi de yoktur.

Mesele dönüp dolaşıp "özne, toplumsal varoluş ve bilinç" meselesine, Marx'ın 1856'da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın Önsözü'ne yazdığı o meşhur cümleye gelip dayanmaktadır: İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değildir, tam tersine bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.

24 Eylül 2016 Cumartesi

Şorttan kurtuluş yok ama şortla kurtuluş da yok!


Türkiye bir süredir simgelerle yaşıyor. Simgeler, düşünmenin bir tık öncesidir; genellikle zihinsel işleyişte bir gerilemeye, gerileme de bir sıkışmaya işaret eder. Sıkışırsınız, düşünemezsiniz, konuşamazsınız, ifade edemezsiniz ve simgelere sarılırsınız.

Türkiye, sonu bir türlü gelmeyen bir sıkışmışlığın içinde simgelere sarılıyor sık sık. Neredeyse her hafta simgesel bir olay oluyor ve o simge üzerinden taraflaşıyoruz.

Şort da bizi ayrıştırdı, taraflaştırdı.

Bir yandan bu taraflaşma, bu yoğun tartışma ve saflaşma bir tür canlılık işareti. Türkiye süreklileşmiş sıkıntıya rağmen, söyleyebiliriz ki yaşıyor, canlılık alametleri gösteriyor. Ama öbür yandan da aksayan bir yan var bu canlılık ve taraflaşmada. Bir eksiklik var.

Şort Türkiye’yi ikiye böldü. Bir kesim “Nasıl olur da bireysel özgürlüğe tekme atılabilir!” dedi. Öbür taraf ise “Meczubun biri tekme atmış, ne var ki bunda! Siz esas şu çürüten hayatınıza bir bakın!” dedi. Şort modern hayatın simgesine dönüştü. Bir taraf için modern hayatın savunusu oldu, bir diğer taraf için ise modernist arsızlığın sembolü.

Ama tüm bu simge mücadelesi içinde esas olan toplumsal sıkışmışlıktı. Bir kesim sıkışmayı, şort ile simgelenenlerden kurtularak atlatabileceğini ifade ederken (hatta mırıldanırken) diğer kesim ise üstüne üstüne gelen ve neredeyse varoluşunu tehdit eden bu savunma görünümlü saldırı halini, şort ile simgelenenlere gözleri bağlı bağlanarak savuşturabileceğini düşündü.

Simgeleri ve simgeleşmeleri çözümlemek bizi arka planda akmakta olanları anlamaya götürecektir. O zaman soralım: Şort ve tekme bugün neyi anlatmaktadır?

4 Haziran 2016 Cumartesi

Simirna Kızılı


Polisiyenin müptelası çoktur ama pek edebiyattan görmeyeni de vardır. Bir polisiye okuru olduğumu söyleyemem. Yaratıcılık anlamında zekice, edebiyat anlamında biraz risksiz bulduğumu söyleyebilirim. Ayrıca modern insanın bastırmak için uğraştığı dürtülerini ya da bazı olaylar karşısındaki anlık yoldan çıkmalarını başka türlere göre çok daha iyi işlediğini de söyleyebilirim. Yine de bilgim ve ilgim kısıtlı. Ve adının da bende bir tür alerji yarattığını ekleyebilirim.

Aklımın bir kenarında tuttuğum polisiye kitapları vardır; çok değil, birkaç tane. İlki aslında tam olarak bir polisiye kitabı değil; polisiye üzerine yazılmış bir kitap. Aslında başucu kitaplarım arasında olduğunu da söyleyebilirim. Çünkü, bir tek polisiyse üzerine yazılmış bir kitap değil. Evet, temel derdi polisiye edebiyatı ama Marksizmin farklı bir alanda nasıl yeniden üretilebileceğini de gösteriyor.

Ernst Mandel’in “Hoş Cinayet” kitabından bahsediyorum. Polisiye ve marksizm ile tanışmak isteyenler için sağlam bir kaynak olduğunu söyleyebilirim. Ekonomi-politikteki değişim ile toplumların değişimi ve polisiye içeriğinin, biçiminin değişimini yalın bir yetkinlikle anlatıyor Mandel. Polisiye edebiyatının 2000lere kadar olan değişimini iz bırakan kitaplar eşliğinde tanımak isteyenler için de Marksizmi tanımak isteyenler için de tavsiye edebilirim.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

İmkânsız ol, gerçeği iste!

İnsan bazı sözleri ancak zamanla anlayabiliyor.

İlk ne zaman rastladığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen 1996 ya da o civar yıllarda işte. Bir şekilde beğenmiş ve öğrenci odamın duvarını süsleyen kâğıtların, fotoğrafların, yazıların arasına sıkıştırmıştım o sözü: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!”

Sanırım uzun yıllar sözün kime ait olduğunu bile öğrenmedim. İhtiyaç duymadım; sadece hoşuma gitmişti ve hem duvara hem de aklıma yerleşmişti. Sonra Che Guevara’ya ait olduğunu öğrendim. Muhtemelen birkaç yıl sonra.

Ama aklımda cümleyle uğraşmaya devam ettim: Anlamını bir türlü oturtamıyordum; anlamı aksıyordu, düşündükçe takılıp kalıyordum. Söylenmek istenen “imkânsız olan (devrim, aşk, sosyalizm, anarşi, kopup gitmek vs.) istenecek ama gerçekçi olunacak” mıydı, acaba? Vurgu hangi tarafaydı? Bir türlü kestirtemiyordum. Bu nedenle de cümleyi sevmekle sevmemek arasında gidip geliyordum. Ama duvarda duruyordu işte. Ve vurguyu gerçeğe değil de imkânsıza yapmayı tercih etmiştim zaman içinde.

Uzun yıllardır da anlamı tam oturmamış olarak yerinde duruyordu. Ta ki son bir yıldır giderek alıp başını giden “gerçekçi” olma çağrılarına kadar. Çağrılar arttıkça söz de aklımda daha fazla dönüp durmaya başladı. Ben de oturdum biraz araştırdım, biraz daha düşündüm, biraz daha anladım.

18 Nisan 2015 Cumartesi

İdeolojinin İçindeki Psikoloji

Louis Althusser'den önce ideoloji bir yanılsamaydı, yanlış bilinçti. Alametifarikası Marx'ın “bilmiyorlar, ama yapıyorlar” sözüydü.

Daha sonra Althusser, 1970’de “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”nda Lacan'ın bazı psikanaliz kavramlarını (özne, büyük Öteki, Baba’nın Adı, simgesel vb.) Marksist ideoloji çözümlemesine uyarladı. Böylece ideoloji çözümlemesinde ve tanımında "zihinsel olana" farklı bir yer açılmış oldu.

Ancak yine de önemli bir eksik kaldı geriye. Büyük olasılıkla Althusser de bu eksiğin farkındaydı. Farkındaydı, keza Lacan’a olan düşkünlüğü, kendi psikanalizi ve teorik katkıları geride kaldıktan sonraki bir tarihte, 1977'de, meçhul bir kişiye (olasılıkla bir aşkına) yazdığı mektupta dile getirir bu eksikliği: "Sana belirli bir kesinlikle (ki bir zamanlar yazmış olduklarımla oldukça uzak ilişkiler içinde olduğumu da hesaba kataraktan) söyleyebileceğim tek şey ideoloji (ya da somut ideolojik oluşumlar) ile bilinçdışı arasındaki ‘ilişkiler’ konusunda seni de ilgilendiren soruya varmadan önce (bariz biçimde) durduğumdur.” (Writings on Psychoanalysis, sf. 4)

Yine aynı mektupta ideoloji ile bilinçdışı arasında bir ilişki olması gerektiğini ama bunu icat etmeyi kendisine yasakladığını ve ideoloji üzerine yazdığı makalelerde bilinçdışı bağlantılar için henüz geçilmemiş bir sınır kaldığını belirtir. Varolduğunu bildiği ilişkiyi "kavramsal olarak nasıl ele alabileceğini göremediğini” de yazar.

Althusser'in göremediği için durduğu (ve de eksik bıraktığı) yerden ise Zizek devam eder ve Marx’ın sözünü tersine çevirir: “Ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar, ama yine de yapıyorlar.” (İdeolojinin Yüce Nesnesi, sf. 44). Böylece ideoloji ‘yanlış bilinç’ olmaktan ‘sinik bilinç’e dönüşür: Kişi yanlışlığı gayet iyi bilmektedir, ama onu yine de reddetmez. Örneğin yolsuzluk olması için devletin kasasının soyulması gerektiğine, devletin kasası soyulmuyorsa ona yolsuzluk denemeyeceğine inanır; hem de tüm kalbiyle.

22 Mart 2015 Pazar

An Introduction

De te fabula narratur!
(Horace, Satires) cited by Karl Marx, Das Kapital, 1867


And the paranoid builds it again, not more splendid, it is true, but at least so that he can once more live in it. He builds up by the work of his delusions. The delusional formation, which we take to be pathological product, is in reality an attempt at recovery, a process of reconstruction.
Sigmund Freud, Psychoanalytische Bemerkungen über einen autobiographisch beschriebenen Fall von Paranoia (Dementia paranoides), 1911
(translated by Andrew Webber, The Schreber Case, Penguin Books)



People are strange, when you're a stranger
Faces look ugly when you're alone
Women seem wicked, when you're unwanted
Streets are uneven, when you're down

When you're strange -faces come out of the rain
When you're strange -no one remembers your name
When you're strange, when you're strange, when you're strange

The Doors, People Are Strange, 1967

7 Şubat 2015 Cumartesi

“Everything little little…”


Tüm bu yaşananlar sırasında anladım ki hep yöntemin peşinde olmuşum. Bütünlüklü, kapsayıcı, köktenci, derinlikli, açıklayıcı ve yeni kapılar açan bir yöntemin.

Bütünlüklü, köktenci bir yöntem açık olamaz!” dediğini duyar gibi oluyorum. Haklı da olabilirsin. Ama teorinin kendisini tartışmaya girmek istemiyorum şimdi. Velhasıl teorinin kendisine dair tartışmalar biraz zor gelir bana. Ama söyleyeyim, Althusser yüzünden. Daha doğrusu Lenin ve Felsefe’si yüzünden. Çünkü teorinin kendisi üzerine tartışmanın aslında yüzeyde gezinmek olduğunu düşünmüşümdür. Bedenin kendisiyle değil de gölgesiyle uğraşmak, gölgeden bedene dair bir kestirimde bulunmaya çalışmak gibi gelmiştir bana. Hâlbuki sanırım hep bedenin kendisine ulaşmayı tercih ettim. Derinlik aradım.

İşte bu nedenle, farkettim ki örneğin mesleki felsefemde, yani psikiyatri felsefesinde bilişsel-davranışçı kurama yakın hissedemedim kendimi. Arkasında bir felsefe, bir gövde yoktur diyemem, vardır. Ama bilişsel-davranışçı kuramın insan davranışlarını, bilişini ve duygularını anlamaya çalışırken yüzeyde kaldığını, derine inemediğini, bütünlüklü, açıklayıcı bir arkaplana sahip olamadığını düşündüm. Neye göre? Psikanalize göre… Psikanaliz bana göre psikiyatrinin hâlâ ve hâlâ temel felsefesi, temel gövdesidir. Onca karmaşaya rağmen. Istırap çeken ve çeşitli belirtiler (semptom) yaşayan insanı anlamanın bütünlüklü ve derinliği olan, çözümleyici yoludur.

Bütünlüklü olma ve derinlik arayışımın karşılığı bir tek psikanaliz mi? Değil. Daha öncesi var. Tarihi ve toplumsalı anlamanın bütünlüklü yolu da Marksizmden geçiyor gibi geldi bana hep.

28 Eylül 2014 Pazar

Sol, 12 Eylül ve Travmatik Yas

Yoksulluk ve benzeri toplumsal sorunları istismar ederek harekete geçen komünistler toplumdaki ‘huzur ve sükûn ortamını’ bozmuş, kitle katliamları ve terör hareketleri ortalığı kaplamıştır. Meclislerin ve hükümetlerin etkisiz kalması karşısında artık ikazların da bir işe yaramadığını gören ordu yönetime el koymuştur.[1]

*
Bir kaybın ardından bireyin yaşadığı psikolojik bir uyum süreci olan yas, toplumlar, toplumsal gruplar için de geçerli olabilir mi? Aynı kaybı kolektif olarak eşzamanlı yaşayan bireyler kendi içlerinde tekil keder süreçleri yaşarken taraf oldukları grup da paralel bir psikolojik yas sürecinden geçebilir mi? Ya da birey kaybın ortaya çıkardığı değişikliği ancak yas gibi istemdışı bir tepki ile içselleştirebiliyorsa, bireylerin bir araya gelerek oluşturdukları ama toplamlarından daha farklı bir anlam taşıyan grup, kayıplara nasıl tepkiler üretir, hangi süreç ya da süreçler aracılığıyla kaybedilene uyum sağlar?

12 Eylül darbesi Türkiye solu için ardından yas tutulmasını gerektiren bir kayıp yaratmış mıdır? Tarihi boyunca birçok kayıp yaşayan sol için 12 Eylül farklı bir anlam taşımış mıdır ya da bir farklılık varsa bu nereye dayanmaktadır? Türkiye’de sol 12 Eylül sonrasında aşağılandı, şiddet gördü, yaralandı ama bir yandan da en çok kendisiyle uğraştı. Yas sürecinin aşamalarını, yas sorunlarını 12 Eylül öncesindeki ve sonrasındaki Türkiye soluna uyarlamak ve toplumsal, siyasal, kuramsal sonuçlarının yasla olan paralelliklerini aramak bir yanıt oluşturabilir mi? Bu yazı solun artık belki de geride kalmış bir kederine yine kederin kendisinden yola çıkarak ışık tutmaya çalışıyor.

13 Aralık 2012 Perşembe

İdeolojinin kara delikleri


Kara delik derken "her türlü maddenin ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan" yoğunlaşmış maddeyi kastediyorum. Kara deliklerin güçlü çekimini ve yoğunlaşmışlığını ideoloji çözümlemelerine de uygulayabilir miyiz? Sanırım deneyebiliriz.

Bazı kelimeler vardır. Bazı tavırlar, jestler, söylemler, kalıplar, rutinler. Tüm bunlar ve benzerleri kendilerine yönelen eleştiriyi içine alan, yutan ve etkisizleştiren bir etkiye sahiptir. Örneğin Erdoğan'ın Davos'taki one minute çıkışı böylesi bir kara deliktir. Yüksek bir çekim gücüne sahiptir. Kendisine yönelen her eleştiriyi yutar ve etkisizleştirir. Hatta yutmakla da kalmaz, o eleştiri tam da eleştirdiği, tutarsızlığını ortaya çıkarmaya çalıştığı durumun, olayın altını çizer. Deyim yerideyse gücüne güç katar.

Örneğin siyasi bir söylem olarak demokrasinin de yutucu ve etkisizleştirici bir yanı vardır. Herkes demokrasiden bahsedebilir, demokrasi isteyebilir. Ama sağın ya da solun demokrasi söylemini sınıflara dayanan yanından değil de başka bir yönden, örneğin demokratik haklar yanından eleştirmeye kalkıştığınızda demokrasi kavramı etrafında kurulmuş olan toplumsal söylem eleştirinizi yutar ve etkisizleştirir.

Egemen siyasetin demokrasi söylemini etkisizleştirmek ve ideolojiniz, siyasetiniz için kurucu bir öğeye çevirmek istiyorsanız hiç tereddüt etmeden tek bir şey yapmalısınız: Egemen demokrasi söylemine tutarsız olduğu tek yerden yani sınıfsal arkaplanından yaklaşmanız gerekir. Sınıfsal arka planı atladığınız zaman ise eleştiriniz egemen söylem tarafından bir tek yutulmakla kalmaz bir de egemen demokrasi söylemini güçlendirmiş, beslemiş olursunuz.