imalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2020 Pazar

Kötülüğün sırıtkanlığı


Tanımına, kullanım biçimi bana uymasa da “kötülük” denilen geniş insan hali yine her yerdeydi bu hafta. Kışladan Trump’ın suratına, bürokrasiden büyük acılara her yerde kendisini ve izini gördük kötülüğün, rahatlığın, nasıl olsa yırtacak olmanın.

Bilemiyorum, birkaç gün önce tepkiler çeken şu “asker videosu”na denk geldiniz mi? Bir kışla yatakhanesinde çekilmiş bir video. “Çömeze hoşgeldin” videosu. Aşağılama, tehdit ve sırıtış doluydu video. Kendini odanın ağası olarak tanıtan “kıdemli” bir asker (çavuş), kışlaya yeni gelmiş acemi bir askere efeleniyor, dayılanıyor, dikleniyor ve saçma sapan emirler verip tehdit ediyordu. Odadaki diğer askerlerin desteği ve tezahüratıyla. Asker şakası gözüyle bakılıp geçilebilir ama videoda Hababamvari bir şakanın ötesi vardı. Hafiften bir linç havasıyla çekilmişti video.

Tehdit edilen, sıkıştırılan asker ise hem durumun vahametini anlamaya çalışıyordu hem de gururunu ezdirmemeye. Çünkü çok açıktı: karşısındakiler kendisine olan saygısını, gururunu, onurunu çiğnemeye çalışıyorlardı. Şaka yoluyla… Hatta belki de videoyu da “toprağımmmm” diye yeni terhis olmuş devredaşlarına göndereceklerdi. Onlar da memlekette sağa sola göstersinler ve eğlensinler diye. Sıradan bir sırıtışın sıradan bir paylaşımı olarak!

Videoda bir küçük ayrıntı daha vardı. Odada aşağılanan er gözlüklüydü. Az çok okumuş, eğitimli birisi izlenimi uyandırıyor. Bu nedenle keyifle çekilen o videoda işin içine kesin okumuş, hafif aydın olana yönelik bir öfke de olduğunu atlamamak gerekiyor. Tehdit eden asker dile gelmese de belli ki bunu da gözetiyor. İçinin yağları eriyor; sanki karşısındakinden köklü bir öç alıyor. Rahatlılığıyla ve gevrek gevrek sırıtışıyla.

31 Mayıs 2020 Pazar

Nefes alamıyoruz!


Sanırım dönüp dolaşıp hep oraya geleceğiz. Yıllarca biriken ve sonra da ansızın tutuşan gerilimlere, karmaşanın içinde yol alan arayışlara ve rengini bir türlü bulamayan isyanlara.

Geleceğiz ama hep başka bir şey gerekecek bize. Başka bir şey!

Bugünler tam da yıldönümü: Gezi'nin, Haziran günlerinin içeriğinde de bunlar yok muydu? Birikmiş türlü gerilimler, karmaşa, arayış ve rengini bir türlü bulmayan isyan.

Tüm bunların izdüşümünü Arap Baharı’nda da görebiliriz, öncesinde kabaran küreselleşme karşıtı hareketlerde de. Ve elbette 2008’de, Atinalı küçük Alexis için tutuşan öfkede de. Unutmak mümkün mü? O hep 15 yaşında kaldı ve bir başka Alexis de gelip o öfkenin ateşiyle düzenin belini doğrulttu. Unutmak mümkün değil!

Şimdi George Floyd’un ardından tutuşan ateş de benzeri bir öfkeyi içermiyor mu? Ansızın tutuşan tarihsel bir gerilim ve rengini arayan koca bir isyan. Gördüğümüz bu.

Kapitalizmin başı her yerde belada. O süslü, bol yaldızlı Amerika hariç değil işte!

Ama isyanlar zor, muhaliflikler kolay. Ne yazık ki!

10 Nisan 2020 Cuma

Selfitis ya da kapitalizmde sosyal olmak!


10 yıl önce söyleseydik... Ama pek inanmazdık: Sosyal medya, çeşitli halleriyle kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkinin temel platformu olmaya doğru gidiyor. Bir taraftan bir bilim-kurgu filmi sahnesinde gibiyiz. Gerçek hayatlarımızda yalnızlaştıkça ve çözüldükçe sanal hayatlarımızda daha kalabalık ve kolektif hale geliyoruz.

Toplumun geniş kesimlerinin zihin dünyalarını birleştiren, ortaklaştıran sıra dışı olaylar ya da felaket günlerinde bu sanal bir aradalık hali daha belirgin hale geliyor. Ve yıllar içinde önümüze çıkan her yeni olayda, özellikle de Arap Baharı’ndan bu yana (hatırlayın, o baharı aynı zamanda twitter devrimi olarak ilan etmemişler miydi?) bu belirginleşmenin dozu artıyor. Sosyal medya toplumla, toplumsal olaylarla ilişki kurmanın neredeyse temel alanı haline geliyor.

Ama sadece “sosyolojik” bir durumla karşı karşıya olmadığımız ortada. Aynı zamanda psikolojik bir durumla da karşı karşıyayız. Hatta sosyal medya neredeyse baştan sona psikolojik bir soruna dönüşmüş durumda: linçleriyle, beğeni alma telaşıyla, takipçi edinme baskısıyla, sürekli yazma stresiyle, dışında kalınca ortaya çıkan huzursuzluğuyla, trendleriyle. Neredeyse psikiyatrik bir hastalık tarifi gibi!

Sosyal medya herkesin seraplar içinde kendi vahasını aradığı uçsuz bucaksız bir çöl gibi. Bireyler son güçleriyle, canhıraş o vahaya varmaya çalışıyor. Siyaset de orada kuruluyor tabii ki. Egemeninden muhalifine, basit atışmalardan en kritik konulardaki açıklamalara kadar sosyal medya (hatta sadece ve sadece Twitter) kullanılıyor. Sol da orada devrimi, muhalifliği arıyor. Ama bu yazının konusu sol değil; sosyal medyanın psikiyatrik yanı: Sosyal medya kullanımı psikiyatrik bir sorun olabilir mi?

24 Kasım 2019 Pazar

Psikopolitik alâmetler


Kitle psikolojisi kapitalizmle birlikte ortaya çıktı. Öncesinde küçük nüfuslar için geçerli olan ortak zihinsel haller, duygular, hikâyeler, söylenceler, efsaneler kapitalizmle birlikte çok daha büyük yığınlar için geçerli hale geldi. Meta üretimi nasıl tüm topluma yayıldıysa ve hatta bizzat toplumun kendisi nasıl bir metaya dönüştüyse ortak duygular, davranışlar da tüm toplum içinde yayıldı, tekleşti, merkezileşti. Daha doğrusu egemen sınıfın hikâyesi, değerleri, zihni tüm toplumun hikâyesi, değerleri, zihni haline geldi. Feodal ve hatta daha öncesine ait psikolojiler ise ya soyları tükendi, ya eriyip kayboldu ya da yok edildi.

Kapitalizm ortak bir zihin hali yaratmak konusunda tarihte ayrıcalıklı bir yere sahip. Çoğunluk daha önce yoktu; varsa bile saray ve etrafından ibaretti. Kapitalizm çoğunluğu icat etti ve çoğunluğu hem yönetti hem de olanaklarını sonuna kadar genişletti. Sosyal medya ve günümüzün giderek tırmanan tepkiselliği bu eğilimin güncel, uç hallerini yansıtıyor. Bugün kitlelerin psikolojisi hiç olmadığı kadar homojenleşebilme ve yayılabilme olanağına sahip. Kim ne derse desin, sosyal medya ve benzeri araçlar, egemenler için büyük bir nimet.

İronik belki ama sosyal medya sayesinde görmüşsünüzdür: Nazi Partisinin 1936’daki Nürnberg mitinginin fotoğraflarını. Uçsuz bucaksız bir kitle. Günümüz partilerinin ise çok daha büyük olanakları var. Kitlesel bir ortak zihin hali, düşünce ve duygu ortaklığı için milyonları aynı yere toplamaları artık gerekmiyor. Günümüzde milyonlar, bir arada olmadan tek bir yerde buluşabiliyor. Günümüzün burjuva partileri, parti olmayan partileri, çok daha ucuza kapatıyorlar bu tür ihtiyaçları. Homojenleşme kolay, yayılma hızlı.

Bu homojenleşme ölçülebilir ve yönlendirilebilir bir olgu. Artık her an, her hareket, her yaşantı bir veri, data. Herkesin büyük bir teslimiyetle kontrol edildiği antikomünist 1984’te değil herkesin büyük bir arzu, iştah ve gönüllülükle kontrol edildiği (ve hatta kontrol edilmelerine bile gerek kalmayan) bir 1984’te yaşıyoruz.

13 Ekim 2019 Pazar

Coğrafya kader midir?


Kader değil midir?

Bir süredir bu sözle uğraşıyorum kafamda: “Coğrafya kaderdir!” Bir tarafıyla anlıyorum; sözün tarif ettiği sanki çok açık, hatta kocaman bir gerçek. Zaten coğrafya her şeyimizi belirlemiyor mu? Dilimizi, sesimizi, bakışımızı, aklımızı, yolda yürürken ölme ve öldürülme ihtimalimizi, karşıdan karşıya geçerken sakat kalma olasılığımızı ve kazasız belasız yaşayıp gitme şansımızı. Bunların hepsi coğrafyadan coğrafyaya değişmiyor mu? Değişiyor! Öyleyse sözün ima ettiği, içine hapsolduğumuz şu kader gerçek, doğru ve kaçınılmaz.

Öte yandan, mesela yüzyıllardır savaş yaşamamış ülkeler de var dünya üzerinde, ne garip! Ama zaten buradaki coğrafya sadece dağları, düzlükleri ve iklimleriyle bir coğrafya değil. Gerçi onlar da var: kutuplarda güneş çarpmaz, çöllerde vücudumuz buz kesmez! Ama buradaki coğrafya esas olarak insanlar, sınıflar, üretici güçler, sınıf mücadeleleri ve bunların çeşitli görünümleri, halleri. Coğrafya bunları içeren, bunlardan oluşan bir isim. Coğrafya, ismin sınıf mücadelesi hali!

Coğrafya aynı zamanda içerisini ve dışarısını ayıran bir sınır: içeriyi inşa eden, dışarıyı tarif eden. Bu nedenle içinde dil, din, kültür, ırk, ulus ve halk da var. Onlar da görünümler, haller. Birebir yansımalar değiller belki ama onlar da sınıf mücadelesi denen toplumsal çatışmaların, karşıtlıkların görünümleri.

E, öyle de olsa böyle de olsa, "coğrafya kaderdir" demeli ve geçmeli miyiz?

5 Ekim 2019 Cumartesi

Poulantzas olsa ne derdi acaba?

Daha önce bir başka yazıda bahsetmiştim, Nicos Poulantzas'ın ayrı bir yeri vardır bende. Yazıp çizdikleriyle değil de kişisel tarihimdeki yeriyle ilgilidir. Benim için bir kaybın, bir yarım kalmışlığın, tamamlanmamamışlığın simgesidir Poulantzas. Neredeyse on beş on altı yıl öncesinden.

Hayatıma, bir kesinti gelivermişti o zaman. Bir kavşakta kaybolmak gibi bir dönemdi. Ve o kesintiye eşlik eden kitap da Poulantzas'ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'ıydı. Kötü ve eksik çevirisi karşısında İngilizce çevirisini arayarak (ama o yıllarda bulmayarak), bir yandan da altını çize çize okumaya çalışmıştım kitabı. Sonra bir çok şey yarım kaldı, tabii ki kitap da.

Bugün, Poulantzas'ın ölümünün 40. yılı. 3 Ekim 1979. Yıllar geçivermiş. Yazdıkları benimle yaşıt. Zamanında çok tartışılmış, ciddiye alınmış. Şimdi ise tam da kapitalist devlet tüm haşmetiyle ortada iken az hatırlanıyor. Bir tek Poulantzas değili tüm o tartışmalar. Utangaç bir amnezi bu.

Poulantzas bir biçimde gündemimden çıkmadı. Bir milat olarak hep kaldı aklımda. Sanki “devlet, siyasi iktidar ve sınıflar” arasındaki karmaşık ilişkiye dair anahtar noktaları tüm berraklığıyla onun kitabında bulacaktım da işte bir şekilde geçmişin içine gömülüp kalmıştı o “parlak fırsat”. Ergenekon’dan ve Gezi’ye kadar geçen süreçte ise ara ara hep sordum “Poulantzas olsa ne derdi acaba olan bitene?” diye.


25 Ağustos 2019 Pazar

Sermaye-bilim ilişkisinde sıradan haller!


Biliyorsunuz, çok kolay alıcı bulan, kabul gören bir söylem var: Buna göre bilim herkesten ve her şeyden bağımsız olmalıdır. Günümüz bilimi bu “bağımsız” vitrin görüntüsünü kolayca yaratabiliyor. Bir taraftan bazı konuların, araştırmaların arkasında “şirketlerin” olduğu iyi biliniyor; hatta bu konuda sık sık ses de çıkarılıyor ama sonra bilim ile sermaye arasındaki ilişki unutuluveriyor. Parıltılı, özgür vitrin geri geliyor.

Ama sermaye ile bilim arasındaki ilişki sadece fonlama, sponsorluktan ibaret değil. Sermaye ile bilim arasında başka “türde” ilişkiler de var.

Nereden çıktı bu konu derseniz yakın zamanda Amerika’da yaşanan bir “istismar” tartışmasının ortalığa saçılan bilgileri arasında bilim ve sermaye ilişkisine dair bazı dolaylı veriler de yer aldı. Ortaya saçılan bilgiler günümüzün finans zenginleri ile bilim insanları arasındaki ilişkiye dair çok içeriden ilginç veriler içeriyor.

İstismar iddialarının odağındaki kişi milyarder Jeffrey Epstein’dı. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü Haziran ayında cinsel saldırı ve küçük yaştaki kadınları alıkoymak suçlamalarıyla tutuklanan Epstein geçtiğimiz hafta New York’ta tutulduğu hapishanede ölü bulundu. Ölümüyle ilgili kısa sürede açıklama da yapıldı: Çeşitli ihmaller sonucunda Epstein hücresinde kendisini tavana asmıştı. Böylece bu tartışmalı isim birçok soruyu cevapsız bırakarak çekip gitmiş oldu.

Peki kimdir Epstein? 

28 Temmuz 2019 Pazar

Yaşımız, yaşantımız ve yaşayamadıklarımız


Yaşımız yetmezse yaşantımız yeter!” demiş Adana’daki çocuklardan birisi. Hamile kediyi köpeğe parçalattıkları için karakola götürülürken.

Muhtemelen görmek istediler. Parçalanma nasıl oluyor, işte onu görmek, izlemek istediler. Ne istediklerini pek bilmeden. Kendi parçalanmışlıklarını kendi bedenleri, kendi yaşantıları dışında görmek, izlemek istediler. Yani en iyi bildikleri şeyi…

Zaten ağzından bir çırpıda çıkıveren söz de onu anlatmıyor mu, “Yaşımız yetmezse yaşantımız yeter!” Yani: “Size, hayata, âleme yaşımız yetmezse içinde bize çok şey yaşatan yaşama biçimimiz yeter!

Bu “büyük” lafı söyleyen çocuğu kimin, kimlerin, neyin parçaladığı ise pek gündeme gelmedi. Gelmez de zaten. Cevabı belli işte: yoksulluk, eğitimsizlik, parçalanmış aile vs. vs. Üstünde durmaya değmez şeyler bunlar. Heyecanı yok!

Görüntüler tepki çekince gözaltına alındı çocuklar. Hâlbuki dillerden düşmeyen dizilerin çocukları değil mi onlar? Yakın zamanın meşhur Adana temalı dizilerinin çocukları değiller mi? Bu çocukları ekranda izlemek, kitaplarda okumak güzel de gerçek hayatta karşılaşmak... İşte onu kimse istemiyor. Zaten kim sever ki böylesine kaybedenleri!

Ama çocuk, “polis abi”lerinin kolları altında karakola girerken, gazetecilere, kameramana o “büyük” lafı söylerken pek kaybeden gibi değildi. Daha çok eğlenen, eğlendirdiğini de bilen bir umursamazlık içinde konuşuyordu. Sanki.

Hamile kediyi köpeğe parçalatmak... Bir çocuk neden böyle şeyler yapar biliyor musunuz? Kendi başına gelenleri kendinden uzaklaştırmak için, zihninden uzakta kılmak için.

9 Haziran 2019 Pazar

Lost in Chernobyl after The Game of Thrones!*


Hayat hiç masalsız olur mu? Olmaz!

Masal dediğiniz rivayetler, anlatılar. Gerçeğin yeniden kurulduğu uydurmacalar. Gerçeğin kırık dökük anlatıldığı fanteziler de diyebiliriz masallara. Dilden dile dolaşan yarı-fantastik hikayeler. Günümüzde ise masallar, özellikle de büyükler için olanları, öyle dilden dile anlatılmıyor artık. Günümüzde masallar ekranlarda izleniyor. Filmlerde, reality şovlarda, dizilerde...

Bir çok ünlü dizi geldi geçti. Mesela şimdi, Dallas ya da Köle Isaura’yı hatırlayan var mı? Bir dönem ülkemiz Isaura’nın dramı ve Ceyar’ın (evet, o kadar bizden biri olmuştu ki “Jr.” Ceyar olmuştu) mendeburluklarıyla yatıp kalkıyordu. Sonra Kara Şimşek, Ziyaretçiler ve Yalan Rüzgarı geldi geçti. Toplumun kendisinin bile farkında olmadığı fantezileri canlandırdılar. Bu nedenle milyonları arkalarından sürüklediler. Fanteziye gerçeklik kazandırdıkları için. Ama sıraları geçti.

Sonra diziler kesmez oldu. Özellikle de “okumuş” kesim arasında. Başka şeyler olmaya başladı: Gariban ama akıllı öğrenci evleri boy boy Tolkien’lerle doldu. İlk Hobbit’i hatırlıyorum. Sonra Yüzüklerin Efendisi geldi, cilt cilt. Sanki öncesinde ve sonrasında hep Tolkien vardı. Muhabbetler “Abi, Orta Dünya nasıl bir yer yav!!!” ile başlayıp “Gandalf’ın sakalı” ile devam ediyordu. Azıcık aklı basan bir çok kişi tutulmuş gibiydi Orta Dünya fantezilerine. Hem de öyle böyle değil: her evde, her mahallede, her amfide bir 'Hobbit uzmanı' yaşıyordu artık. Ortalık haritalar, stratejiler ve de efsanelerden geçilmiyordu.

Alternatif bir gerçeklik arayışı olarak gören de vardı Yüzüklerin Efendisi’ni. Ama esas olan sanırım gerçeğe alternatif olmasıydı. Bir kaçış limanı gibi. Oraya gidildi ve bir kaç yıl içinde (üniversite, doktora falan bitince) efendi efendi dönüldü o limandan. Büyümüş ve tatmin olmuş olarak. Böylece o günlerden geriye cilt cilt Tolkien kitaplarıyla bol miktarda beyaz yakalı kalmış oldu. Tolkien bu masalları büyükler için yazdığını belirtmişti ama o büyüklere masalların varacağı yer de belliydi: Tüm o fantastik dünya çoktan büyük bir ekonomiye dönüşmüştü. Haliyle gişede de sağlam iş yaptı Yüzüklerin Efendisi.

Sonra internet çağı geldi ve kitlesel büyüleme sırası yeniden dizilere geçti: Lost ile!

23 Eylül 2018 Pazar

İşte bunların hepsi psikolojik!


Sanırım Fransız Komünist Partisi’nin eski bir üyesi, önemli bir psikanalist olan Elisabeth Roudinesco söylemişti: “21. yüzyıl şimdiden Lacan’cıdır” diye. Siyasal devrim ile öznel devrim arasındaki ilişkide biraz da öznel olana çubuk bükerek. Eh, haksız da sayılmaz. Öyle bir zamandan geçtik. İşçi sınıfı siyasetinin ve örgütlülüğünün geri çekildiği bir dönemden yani.

Bu nedenle bir haklılık payı var Roudinesco’nun sözünde. Ama siyaset-birey gerilimi anlamında değil. Tuhaf zamanlar tuhaf düşünürlere ihtiyaç duyuyor. Lacan ise geçtiğimiz yıllar için yeterli derecede ilginç bir düşünür.

Ama yine de Roudinesco’nun sözü yüzyılımıza dair biraz erken karar vermiş bir içeriğe sahip. Çünkü tuhaf zamanlara sanki daha yeni giriyoruz. Geçtiğimiz yıllar ise sanırım sadece peşrevdi. İşte Roudinesco’nun sözünü o peşrev dönemi için biraz değiştirip kullanırsak diyebiliriz ki “21. yüzyıl şimdilik psikolojiktir!”. Çünkü ortalık psikolojiden geçilmiyor. Psikoloji her yerde!

Mesela para birimleri yarım saatin içinde bir iniyor, bir çıkıyor ve yaşanan sıkıntıların “rasyonel değil, psikolojik olduğu” söyleniyor. Evlilik programını açıyorsunuz stüdyoda “ego, psikoloji, panik, atak” kelimeleri uçuşuyor. Orta sınıflar deseniz ya terapide ya da yoga merkezinde. E, zaten üniversite sınavına hazırlanan her yedi gençten biri psikoloji okumak istiyor. Dünyayı geçtik ama Türkiye sanki psikoloji içinde yüzüyor.

Toplumsal örgütlülük yok ama bol bol psikoloji var!

16 Eylül 2018 Pazar

Demiş ki “Psikoloji hâlâ Newton’unu beklemekte”


Aslında hep görürdüm adını. Mesela Murat Belge’nin Marksist Estetik kitabının kapağında. Merak da ederdim, kimdir, nedir, ne söylemiştir diye. Ama sanırım gereksiz laf dolambaçlarıyla karşılaşmaktan korkup uzak durdum. Yıllarca.

Ama yanılmışım. Keşke daha önce göz atsaymışım. Bazı tesadüfler, bazı denk gelişler gerekti Christopher Caudwell ile karşılaşmak için.

En başta Bülent Cengiz’e teşekkür etmeliyim. Çünkü bu karşılaşmayı ona borçluyum. Geçtiğimiz haftalarda yayınladığımız ortak kitabımızda, Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm’de yer alan kendi bölümüne Caudwell’i anarak başlıyordu Bülent abi. Diyalektik materyalist yöntemle bilinç olgusuna baktığı yazısında Caudwell’den bir alıntı yapmıştı: “bugün burjuva kültüründe psikoloji gibi insan bilgisi için son derece önemli ve yaşamsal olan bu bilimin, kendi alanındaki en basit öğe (bilinç) üzerinde bile anlaşmaya varmamış olması kadar ümit kırıcı bir sahne olamaz.

Bilinç üzerine onca mesleki arayış ve okumadan sonra tam da ihtiyaç duyduğum, yakın zamanlarda içimde giderek daha çok olgunlaşan bir cümleydi bu. Mesela aylardır elimde Saffet Murat Tura’nın Zor Problem: Bilinç kitabını gezdiriyordum ve bir eleştiri yazmak istiyordum. Daha doğrusu eleştirel bir bakış açısı geliştirmek ihtiyacına giderek daha çok ikna olmuştum. Ve bu çarpıcı cümle birçok noktayı benim için özetliyordu. Caudwell’i okumak, onunla buluşmak artık şart olmuştu. Hemen gidip Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler kitabını aldım.

Aslında iki ayrı kitaptan oluşan bir kitap İncelemeler. Daha ilk sayfasında, Christopher Caudwell’in çarpıcı hayatıyla karşılıyor insanı. Hayatına dair o satırları okurken hatırladım, aslında Orhan Gökdemir, Caudwell’in sadece 29 yıl süren hayatını, soL’da yazmıştı. Ama sanırım hem yazının bağlamı hem de ülkenin ortamı ister istemez Caudwell’e değil de doktora tezini Caudwell üzerine yapan Murat Belge’ye odaklanmama neden olmuştu. Hâlbuki hiç de gerek yokmuş.

22 Temmuz 2018 Pazar

Toplumsal kurtuluşa karşı toplumsal direniş


Bu psikolojiden nasıl çıkılır diye soracaktım ki ülke, tarih, nesnellik sağolsun! Seçim sonrasının "şok" hali hızla dağılmaya başladı. Hatta diyebilirim ki yeni bir seçim atmosferine, kitlelerin kendisini kaptıracağı o büyülü hava için bir yola az çok girildi bile. Yaz geçsin, siz siyaseti o zaman görün! Raydan çıkan bir gelecek, son khk'lar, ilk ck’lar, şirketleşen bir devlet, kaybolan çocuklar, kaybolan bir ülke, dört bir yana saçılmış kedicikler, İntizar falan derken bol bol uyum işaretleri belirdi çünkü.

Ama herkesin hissedebildiği gibi seçim sonrasının "yandık, bittik" hali de her yeni gündemin büyük bir "tepkiyle" karşılanmasına neden oluyor. Ve haliyle de daha bir kaç gün öncesine kadar "vahim" olarak görülen başlıklar da hızla unutulup geçiliyor.

Mesela Arda Sel ve simgesi haline dönüştüğü tren kazası ne kadar da hızlı unutuldu. Kazanın teknik yanını enine boyuna konuştuk belki ama onca kayıp arasından neden Arda Sel'in seçildiğini, simgeleştirildiğini konuşamadık.

Ardından bu hafta muhafazakârından modernine tüm aile mevhumunu derinden sarsması gereken ama sarsmayan Ceceli ve İntizar olayı geldi. Geldi gelmesine ama mesele bir kimlik meselesi olarak kaldı. Ve düzenin kimlikler üzerinden kendini nasıl da ayakta tuttuğu, tutabildiği atlandı.

O, şu, bu değil de homofobik söylemler, Ceceli'nin neleri temsil ettiği ve mağdurla özdeşim sırasında sanki bir şeyler, çok temel bir şeyler unutuldu: Türkiye güncelliğinin mayası, unutuluverdi.

Benimkisi bir iddia olsun ve ben yanılayım ama bu yaşananlardan "kahraman" ya da en azından toplumdaki genel kabulleri sarsan bir itiraz çıkmaz. Öyle çok zaman sonra değil, en fazla seneye, bol umre yapmış bir İntizar çıkar ve der ki: "Kendimi kaybetmişim. Anladım ki bu bir hastalıkmış, bir illet. Gittim hocamdan af diledim. Tövbe ettim. Ruhumu temizledim ve temizlendim. Şimdi hem ahret için hem de bu dünya için yeniden hazırım."

Olur mu? Olur. Ben yanılırsam ne âlâ, ama gözlerini koca koca gerçeklere kapatanlar yanılırsa... Ve hep yanılıyorlarsa? O zaman ne âlâ!

Neden böyle oluyor? Bu hız, bu tepki gösterme ve hızlıca bir sonraki tepkiye geçme seferberliği neyi anlatıyor? Bunları konuşamadık. Konuşmadan geçiyoruz.

Açıkçası tüm bu alametleri Türkiye toplumunun kendisini çağıran, davet eden çağrıya karşı bir direnişi olarak görüyorum.

25 Mart 2018 Pazar

NöroonSayns!


Sonra biz indirgemeci, kaba falan oluyoruz, “dünyanın şu düzeni içinde her bilimsel gelişme sermayeyi tadacaktır” dediğimizde.

İyi niyetli çok arkadaşımız var. Kapılarına çarpıp kaldığımız bir sürü iyi niyetli arkadaş bunlar. Brecht’in şiirindeki gibi, biliyoruz, iyiler.

İyiler ama bilim dediğiniz de öyle boşlukta bilim olmuyor. Tüm iyi niyetliler için üzgünüm ama boşlukta bilim yetişmiyor. Üstünden piyasa falan geçiyor.

Keza geçtiğimiz günlerde Cambridge Analytica meselesi patladı. Daha doğrusu çoktan patlamıştı da yeniden patlattılar: Britannica çağrışımlı Analytica, Facebook verilerini kullanarak Trump’a ve İngiltere’deki Brexit kampanyalarına veri sağlayan bir şirket! Zaten kıyamet de buradan koptu: Kişisel verileri nasıl olur da kullanabilirler, diye!

Günümüz artık mega-veri çağı. Her yer ve her an artık birer veri. Sermayenin tekleşmesi gibi veri de tekleşiyor. Ve herkes de bu sürecin farkında. Nereye gidiyorsunuz, kimlerle yaşıyorsunuz, kimleri seviyorsunuz, neleri beğeniyorsunuz, nelere öfkeleniyorsunuz, hatta hangi saat, nerede ve nasıl yaşıyorsunuz! Tüm bunlar artık veriye dönüşebiliyor. Ve tek elde toplanabiliyor. Bilseniz de bilmeseniz de!

Ne güzel, değil mi? İnsanlara, toplumlara neyin, nasıl iyi geldiğini, neyin, nasıl zarar verdiğini görebileceğiniz, ölçebileceğiniz koca bir laboratuvar var. Ve bir sürü de fare. Sıçan.

Başka bir dünya düzeni olsa nelere yarar bu mega-veri? Kim bilir ama illa 1984’e mi döner?

Şüpheciler çok; iyi niyetli şüpheciler bunlar. Ama söylemek gerek: Çoktan 1984’ün altında kaldık. Artık 1985’i yaşıyoruz. Hatta 1986’yı falan. Düz gidip 2018 de diyebilirsiniz.

Geçmiş olsun!

25 Şubat 2018 Pazar

Soylu, uyumlu ve mutlu


Hayır; o, bu, şu değil de insan tam öfkelenecek, olup bitenler karşısında ağzı açık kalakalıyor. Her yeni olayda, her yeni gelişmede “eh, bu kadarı da fazla artık” diyecek oluyor insan ama olaylar bir Hitchcock filmi gibi gözünün önünden geçip gidiveriyor. Hatta tam “evet ya, tüm bunlar Hitchcock filmi gibi” diyecekken bir de bakıyor ki aslında Chaplin filmine denk gelmiş: "Aaaa! O da ne? Modern Zamanlar değil mi tüm bunlar?"

Evet, evet, modern zamanlar tüm bunlar! Hani bir hafta içinde olanları alt alta yazsak Dali bile delirir ülkenin, dünyanın gerçeküstülüğüne.

Ve bir de her şeyin üstüne, tüm olup bitenler içinde, bir kedinin sınıfına dönmesiyle bile umutlanıyoruz ya! Ölmemişiz daha. Onca katilin, onca cinayetin, onca silahın, şamatanın, çer çöpün arasında yaşayabiliyoruz, hâlâ.

Vallahi bravo!

Bravo da açıkçası kendi adıma, ekonominin bu kadar belirleyici olduğuna, olabileceğine inanmazdım. Tamam, teoride altyapının bir ağırlığı, son kertede belirleyiciliği falan vardı ama onca yıldır meseleyi naif ve nazikçe kavramaya çalışmıştım çalışmıştık. Arkadaşlarla. Kendimizce kaba Marksizme falan düşmeden teori patlatmaya, çatlatmaya çalışıyorduk ki tarih patladı, çatladı.

Ve şimdi, şu vardığımız insanlık durumunda, diyebiliriz ki kaba olan her şey doğruymuş ve kaba olan yeterliymiş. Kasmaya gerek yokmuş. Kâr oranlarındaki düşüş ve emperyalist rekabet; yaşadığımız tüm gerçeküstülük bunlarla açıklanabilirmiş.

Vay arkadaş, vay! Yazık oldu onca naifliğe, nazikliğe ve titizliğe.

29 Ocak 2018 Pazartesi

Maddenin değişimi, diyalektiğin işleyişi ve…

Diego Rivera, İnsan: Evrenin Hakimi, 1934, duvar resmi, 4.85 x 11.45 m, Meksika Güzel Sanatlar Sarayı



İnsan ne de çabuk unutuveriyor, değişimi. Her şey hiç değişmeyecekmiş gibi görünüyor. Hep aynı kalacakmış gibi…

Sonra bir bakıyorsunuz; değişmez denilen birçok şey değişivermiş; değişim sanki kendiliğinden, öylece, boşlukta oluvermiş… Ve siz değişenin değiştiğini bile anlamamışsınız. Farkına varmamışsınız. Değişmiş işte.

O kadar.

Nereden geliyor ki bu unutkanlık? Zizekvari bir yanıt verecek olursak herhalde “biliyorlar ama yine de unutuyorlar” olurdu. Kelimenin, unutkanlık kelimesinin anlamı da aslında bilip de bilememe halini anlatıyor: Amnezi; bildiğini hatırlayamamak. Bilmek, unutmaktan önce geliyor. Bir zamanlar, bir yerlerde bilinmiş, ama, işte, şimdi yok.

Günümüz insanı için bilmek yetmiyor. Evrenin sonsuzluğunu ve genlerin derinliğini bilmek, bilmeye yetmiyor. Bilmenin eşlik ettiği bilişsel bir sorun bu. Belki de bir tür “bilme bozukluğu” demeliyiz. Bilme bozukluğuna, bilgi bozukluğu da eşlik ediyor.

Bilgi, en başta mesela maddenin değişimini bilmeye yetmiyor. Elde Homo Sapiens kitabı ama kitap günümüzün Homo Sapiens’ini aydınlatmaya yetmiyor. Tam tersine aklındaki boşlukları büyütüyor.

Bilme-bilgi bozukluğu, bilmeye dair bir tür direnci de içeriyor. Hani neredeyse “bilmiyorlar ama bilmemeyi arzuluyorlar” diyeceğiz. Günümüzün bilme biçimleri değişime karşı yeni direnme fırsatları açıyor.

Bilmek zor ise bu durumda bilmeye direnmek kolay. Bir tür körlük gibi.

8 Kasım 2017 Çarşamba

Psikopolitik: Kitleler, grup psikolojisi ve sınıf


Sevgili arkadaşlar, İzmir Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde sekiz hafta boyunca yürüteceğimiz Psikopolitik Atölyesi'nin ilk oturumuna hoş geldiniz.

Sizlerin de farkında olduğu gibi dünya ve Türkiye ilginç bir dönemden geçiyor, geçti. Belki her dönem ilginçtir, sıra dışıdır. Ama herhalde son on yılın toplumlarda, toplumumuzda birçok ana gündemi salladığını kabul edebiliriz sanırım. Ve zaman zaman yer sarsıntılarına, depremlere de neden olan bu sallantılar hem bireysel hem de toplumsal zihnimizde de yankı buldu, buluyor.

Kimi zaman telaşlandık, kimi zaman felaketin içinde gibi hissettik, kimi zaman her şeyin bittiği düşüncelerine kapıldık, nadiren de olsa sevindik, ferahladık, mutlu olduk.

Bazen her şeyin geri dönülmeksizin bittiğini, geride kaldığını düşündük, bazen de geçmişi özledik ve istedik. Bazen de her ne olursa olsun bir an önce kurtulmak istedik.

Velhasıl hem kişisel olarak hem de toplumsal olarak zorlandık. Hem de Türkiye değişirken…

Türkiye ve dünya bir yerlerden geçip şimdi başka bir yere geldi. Bir ara savaş kapımıza dayandı. Mülteciler geçti önümüzden, izledik. Kapalı kapılar ve mutabakatlar ardında silahların susmasını bekledik. Ve Türkiye değişti.

Örneğin artık daha kentli bir toplumuz. Örneğin kentlerimiz artık daha kalabalık, daha beton, daha belirsiz. Olanaklar kadar karmaşa da arttı.

Örneğin artık daha eğitimli bir toplumuz. Özel okulların sayısı kamu okullarının sayısını geçti; paralı üniversite sıradan bir gerçeğe dönüştü. İmam hatip sayısı artarken din hanesini boş bırakmak yaygınlaştı.

İç dünyamız, sarsıntılar arasında sarsıntılarla birlikte var olmaya da alıştı. “Buna da şükür” derken yakaladık kendimizi ara ara. Ve belki de farkında değiliz; yırttığımızı düşündüğümüz bir savaşın tam da içindeyiz.

Velhasıl Türkiye değişti, toplum değişti.

Değişti ve Türkiye daha psikolojik bir toplum oldu.

İşte bu atölyede bu değişimi anlamaya çalışacağız. Bir ayağımız Marksizm’de kalacak, bir diğerini psikanalitik teoriye basmaya çalışacağız. 

29 Eylül 2017 Cuma

Mavi Balina ya da "oynamak" gençliğe dahil değil mi?


Yakın zamanda basında ve sosyal medyada sık sık yer alan internet oyunları ve ölümlerin yarattığı kafa karışıklığı ve telaş için ne söylenebilir?

Öncelikle yaşanan panik duygusunu ve işin sansasyonel tarafını biraz askıya alacak olursak, nedir bu oyun, internet ve sosyal medya düşkünlüğü, işte buna yakından bakalım. Bakalım çünkü egemen basın ve haber alma kaynakları bu konuyu hayattan, gençlikten ve bağlamından kopararak ele alıyor. Geriye ise tıpkı “trafik canavarı” gibi canavarlar kalıyor. Mesela şunu atlarsak meseleyi anlamakta da zorluk çekeriz: Oyun oynamak yaşamanın doğasında vardır ve her dönenim oyunları farklıdır. Çocuklukta oyunlar farklıdır, gençlikte. Ama oyunsuz bir gençlik olmaz. Çünkü oyun hayatın bir provası gibidir. Denersiniz, tadına bakarsınız, sınırlarınızı zorlarsınız, keşfedersiniz. Bunların hepsi temel olarak gençlikte olur. Yeniliğe, maceralı ve dinamik olana açık olmayan bir gençlik düşünülebilir mi? Ölü, cansız bir gençlik? Bu nedenle birçok davranış oyun penceresinden anlaşılmalıdır. Biz de öyle yapalım internet oyunları ve yaşananlar konusunda.

Birincisi bu konu için karşımızda bir yelpaze var, bunu bilelim. Yani farklı özellikler taşıyan bir davranış repertuarı bu, farklı boyutları olan bir düşkünlük. Herkes müptelası olmuyor ama çok keyif veriyor, çok cezbediyor. İkincisi, ergen yaş grubunu, özellikle de erkek ergenleri daha çok etkiliyor bu oyunlar. Yani erkek ergen dünyasıyla ilgili bir özellik var karşımızda. Ve birçok insan da o dönemi kendisinden hatırlayabilir. Üçüncüsü tüm bu davranış yelpazesi zaman içinde dalgalanmalar gösterir, sabit değildir. Kimisi oyunları birkaç kez dener, kimisi birkaç hafta başından kalkmaz ve sonra bir daha hiç ilgilenmez. Kimisi ise oyunun başına oturur ve bağımlı hale gelir. Evet, alkol gibi, esrar kullanımı gibi bağımlı hale gelir. Dördüncüsü hiç kimse bir günde bağımlılık geliştirmez; herkesin bir süreci vardır. Ve bu süreç, sonucu (bağımlılık, çeşitli davranış ve ilişki sorunları gibi) değiştirebilecek önleyici müdahalelerin yapılabileceği en önemli dönemdir.

10 Eylül 2017 Pazar

En sest


İstismar, taciz ve ihmal, her psikiyatristin çalışma alanıdır, ister istemez. Çünkü biliriz ki erken yaralar bir türlü iyileşmez; kabuğu, izi, yeri de büyür, büyüyen insanla birlikte.

Zor konudur, ensest; kişi için anlatması, dinleyen için duyması zordur. O ne diyeceğini bilemez, siz neyi, nasıl dinleyeceğinizi. Ve ne diyeceğinizi! Zaten çoğunlukla ancak aylar, yıllar sonra anlatılabilir yaşananlar. Bir psikiyatrist olarak aylar boyunca görüşmelerinizi devam ettirirsiniz ve odanın içinde anlatılamayan bir tacizin, istismarın ve genellikle de ensestin gölgesi dolaşır durur. Bilirsiniz, hissedersiniz. Ama beklersiniz. Çünkü…

Çünkü karşınızdaki kişinin temel güven duygusu sarsılmıştır. Hem de daha en baştan. Temel güven duygusu sarsılanın da bir başkasına, doktora, dünyaya güvenmesi çok ama çok zaman alır. Bunu iyi bilirsiniz ve gölgenin en sonunda, görüşmelerden birisinde gelip aranıza, görüşmenin tam ortasına oturmasını beklersiniz.

Çünkü temel güven, insanın insan olma serüvenin çok önemli bir dönüm noktasıdır. Ya da temel güven duygunuz sarsıldıysa bir kere, olabileceğiniz insan olmanız çok zaman alır. Olabilirseniz.

Temel güven duygusunda açılan gedikler daha çocukluktan başlayarak kişinin neredeyse tüm hayatı boyunca zihninin büzülmesine, bilinçdışı olarak oraya, o ana ya da o anlara yoğunlaşmasına neden olur. Neredeyse kişinin zihni oraya dikilmiş gibidir. Büyüdükçe, zihni de oraya, o dikişin üstüne katlanır.

Çünkü insanın insan olma serüveninin en önemli çatışmalarından birisidir ensest yasağı. Bir tek anne, baba değil; erken çocukluk ilişkilerinin tamamı geniş aile içinde yaşanır; anne, baba, kardeş ve diğer yakınlar yol gösterici ve sınır bekçileri gibidir. İçinde koşuşturup durduğunuz çavdar tarlasının hemen bitimindeki uçurumun kenarından sizi almalarını, hem de sorgusuz sualsiz tutmalarını beklediklerinizdir onlar. Ve onların, insanı insan yapan zihinsel bir çekirdeğin, insan olma çekirdeğinin oluşumu üzerine karmaşık, çok yönlü etkileri vardır.

Çocukluk önemli. Birçok nedenden önemli ama her şeyden önce bu nedenle önemli: Hasarlanmış bir çekirdek yerleştirir içinize cinsel sınırlarınızın deşilmesi.

Anlayamayacak birçok insan için şöyle yazayım: Cinsel taciz ve istismar bir çocuğu, ister birinci, ister ikinci, ister üçüncü, isterseniz de amatör ligi bilin, ama işte o kocaman insanlarla futbol maçına çıkarmak gibidir. Voleybolda sağ beke koymak ve devasa büyüklerle basket oynatıp “haydi koçum” demek gibidir: Ezilir geçer çocuk. Mutlaka yaralanır. Korumasız bırakılmakla kalmamış, bir de bedensel, zihinsel her tür sınırı delik deşik edilmiş olur.

3 Eylül 2017 Pazar

Çekilin, burjuvazi et yiyecek!


Mademki gündem et, biz de yakından bakalım toplumun ocağında pişen bu mevzuya.

Öncelikle şunu söyleyeyim: Açıkçası her şeyin bu kadar hızlıca değişebileceğini düşünmemiştim. On, on beş yıl öncesinden bahsediyorum. Evet, Türkiye’de uzun zamandır kırlar boşalıyordu ama Avrupa hedeflerinin pat diye tutturulabileceğini ve kırların apar topar terk edilebileceğini pek tahmin etmiyordum.

Ülkenin kentleri, kırları “çok da zorlanmadan” değişiverdi ve Türkiye'nin etle olan ilişkisi de değişti.

Tamam, et hiçbir zaman sıradan bir besin olmadı. Ama hem Türkiye kapitalizmi hem de dünya kapitalizmi eti beslenme akışkanlıklarımızda bambaşka bir yere getirdi. Şimdilerde başını Çin ve Hindistan çekse de küresel çapta kişi başı et tüketimi son elli yılda ikiye katlanmış durumda [1]. Türkiye de aynı değişim ikliminin bir parçası: Et tüketimi yıllardır sürekli artıyor. Kırlar boşalırken kentlerde et, kamyon lastiği reyonunun hemen yanındaki yerini gittikçe genişletiyor. Hem de kendi lügatiyle: antrikot, incik, döş, gerdan, kontrnuar, drymeat, vs.

Genişleyen bir tek market reyonları değil. Toplumun et ile kurduğu ilişki de değişti. Çok değil 20-30 yıl önce et, özel günlerin besiniydi. En özeli kebap yapılırdı; onun da yanında binbir çeşit garnitür olurdu.

Şimdi ise ete ulaşmak ve eti tüketmek kütlesel bir boyut kazandı: Ankara'da Balgat, Çukurambar, İzmir’de İnciraltı-Güzelbahçe sahil şeridi ve İstanbul’da başta Etiler olmak üzere bilumum semt kütlesel et tüketilen, fabrika bacası gibi bacaları olan mekânlarla dolu. Aynı anda onlarca masaya hizmet eden bu tür mekânlarda masanın hemen yanına bir mangal kuruluyor ve sonra da gelsin kilo ile et. Her bir masadaki baca da merkezi tek bir bacaya bağlanıyor, devasa bir motor ile. Alın size modern tüketim fabrikası…

Tabaklar da büyüdü: Amerikan porsiyonlarına döndü kebaplar, biftekler, burgerler. Artık restoran görünümlü bu devasa fabrikalarda servis edilen etler, bir oturuşta dört kişiyi besleyebilecek tabaklarda geliyor.

Aynı zamanda günlük toplam enerji ihtiyacına denk gelen 1500 kilokaloriyi elde etmek de ucuzladı. Bir "bolluk" geldi ama nereden ve nasıl geldiği çok da bilinmeden, sorulmadan. Hakikaten nereden geldi bu “kilo ile et”? Kırlar boşaldıysa kim yetiştiriyor bunları?

31 Ağustos 2017 Perşembe

Garip, gariban bir gün


31 Ağustos ne garip bir gün. İki "zafer"in arasına sıkışıp kalmış, Zebercet gibi garip ve gariban bir gün sanki. Çok değil, şurada 15-20 yıl önce 30 Ağustos bayramdan bile sayılmazdı. Bayram dediğin 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim'di. Yani savaşlardan çok "kurucu" günler önemliydi, önemsenirdi. Geri kalanı ise askeri protokoller ile geçiştirilirdi. Şimdi ne oldu? Savaşlar nasıl öne çıktı? Soran var mı? Çanakkale, 30 Ağustos, Sarıkamış sanki büyük acıların yaşandığı, büyük bedellerin ödendiği günler değil de güncel bir kimlik, güncel bir ihtiyaç. Bugünün huzursuzluğunu geçmişin -şiddeti hiç bilinmeyen, çok da umursanmayan- acılarıyla giderme aracı. Öyle değil mi?