Ultra-red etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ultra-red etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2010 Cumartesi

Ultra-red: Politik müzikte işitsel eylemler

'Yoksullara karşı yürütülen savaşın sesleri nedir?' için ses eylemcilerinin dünyanın farklı yerlerinden birer dakikalık kayıtlar göndermelerini istediler. Kayıtlar internet üzerinden toplandı ve yayınlandı.

1994 yılında ABD’li Dont Rhine ve Marco Larsen tarafından kurulan Ultra-red eylemlerde, yürüyüşlerde, işgallerde ortaya çıkan sesleri çoğaltan, yayan ve politik ses etkilerine dönüştüren bir grup. Yayınladıkları albümler, yaptıkları radyo yayınları ve enstalâsyonlar açıkçası biraz tuhaf, biraz sıra dışı. Ortaya çıkan üretim rahat bir biçimde sınıflandırılamıyor. Belli bir kategoriye (ses sanatı, elektroakustik müzik, Ambient ya da siyasi propaganda) kolayca sokulamıyor.

Yaptıkları daha çok ‘işitsel eylemler’ olarak tanımlanıyor. Ultra-red bu eylemlerde militanlığın ateşini kuramların serinkanlılığıyla, sokak eylemlerinin kendiliğindenliğini mekanik düzenlemelerin önceden belirlenmişliğiyle birleştirerek politik faaliyeti sesler biçiminde yeniden üretmeye çalışıyor.

Üretimlerinde insan sesi ağırlıklı yer kaplasa da bu sesler herhangi bir şarkıdaki herhangi bir insan sesi kullanımına benzemiyor. Genelde bir röportaj ya da alan kaydından (eylem, grev, sabah iş bekleyen ameleler, göçmen viranelerindeki kasvetli sohbetler) elde edilen sesler küçük parçalara ayrılıyor, sonra parçalar üst üste bindiriliyor ya da birbirine tutturuluyor.


12 Aralık 2007 Çarşamba

Anarşik Armoni*

1960’larda işçi sınıfının hareketliliğiyle çalkalanan Avrupa kentleri eylemcilerle birlikte işyeri işgallerinde, grevlerde, gösterilerde müziklerini çalan, gösterilerini sunan estetik savaşçılarına da tanık olmuştu. AMM ve MEV (Musica Electronica Viva) gibi topluluklar düzeni yıkmayı amaçlayan bir estetiğin savunuculuğunu yaparken Paris’te yüzlerce öğrenciyle birlikte Odeon’u işgal eden Living Theatre oyuncuları ve yeryüzünün lanetlilerinin çığlığı olan özgür caz, sokakları, alanları dolduran, değişim isteyen kitlelerin siyasal amaçlarının estetik yansımalarını sergiliyordu. Her ne kadar devrimci dalganın esas etkisinin yanında ürettikleri birer ‘şok’ saldırısına dönüşmüş olsa da! (1)

Bu devrimci patlama diliminde çeşitli gruplar ve müzisyenler, ürettikleri estetik yankıları fabrikalarda, kampüslerde, sendika salonlarında ve hapishanelerde yaratıcılarıyla buluşturdular. Ama devrimci dalganın geri çekilmesi, estetiği politikayla birleştiren müzisyenler kuşağının önemli bir kısmını düzen içine savurdu, geriye kalanları da yıllarca çakılı kalacakları yer altına itti.

Yirminci yüzyıl kapanırken o güzelim yıkma arzusu bir kez daha uyandı. Hani şu yaratma dürtüsünü besleyen, büyüten arzu” diye son kitabı Anarşik Armoni’de yeni devrimci kuşağı selamlayan Halil Turhanlı, bu iki dönemin öncü estetik savaşçılarını ele almış (2). Tek bir kitaba sığmayacak denli zengin ve karmaşık bir geleneği, Avrupa ve ABD’nin isyan ve mücadele geleneğini, siyasal ve felsefi temellerini ihmal etmeden ancak müziğin penceresinden harmanlayarak işlemiş. Altı bölüm boyunca, Turhanlı otuz yıl öncesinin avantgard ve devrimci müzik felsefesinin en diri unsurlarıyla son beş yılın yeni devrimci kuşağının ilişkisine dair ipuçları sunuyor ve hiç de zayıf olmayan bağları ortaya çıkarmaya, göstermeye çalışıyor.

Kitap, emperyalizmin yönlendirdiği dünya nesnelliğine karşı çıkan, yer yer emekçi karakteri kazanabilen ama ağırlıklı olarak orta sınıflara dayanan savaş karşıtı, küreselleşme karşıtı hareketlerin müziğine odaklanırken Rage Against The Machine, Manic Street Preachers, Massive Attack, Manu Chao, Radiohead gibi popüler gruplar yerine, düzen karşıtı estetik arayışlarını müziklerine de yansıtan, bu anlamda müziği parçalayabilen ya da ehlileştirici ritme karşı gürültünün estetiğini işleyebilen, daha dipten ve derinden akanlara yer veriyor. 

Tek bir disiplinden çok, sesin düzen karşıtı örgütlenişine omuz veren her müzisyeni, her grubu mercek altına alıyor. Bu nedenle de konçerto bestecileri ile özgür cazcılar, gürültü teknisyenleri ile ses kaydı işleyicileri rahatlıkla bir araya gelmiş. Bu müzisyenler farklı üslup ve anlayışları benimsemiş olsalar da, varolan toplumsal düzeni köklü bir biçimde reddetmeleri ve insani varoluşun koşullarının oluşumuna katkıda bulunacak bir müzik yaratma çabası içinde olmaları, onları birleştiriyor.