anlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2023 Salı

Terk-i Dünya Kilisesi'nin Bahçesinde...

Terk-i Dünya Kilisesi'nin bahçesine oturdum. Bir badem ağacının altına, gölgedeyim. Hava sıcak ama hafif bir esinti de var. Kilise görevlisi az şekerli bir kahve getirecek az sonra. Antakyalı, Arap Ortodoks. Kiliseyi ve manastırı bekliyormuş, uzun zamandır. Gelenlere de kahve ikram ediyormuş. Kiliseye destek olalım diye. Sessiz, sakin ve tam dünyayı terk etmelik bir yer burası. İnsanın içine dönmesi, bakması için mavi bir deniz uzanıyor, güneşe doğru. 

Ve evet, cır cır böcekleri de var. Ve bir de aşağıdaki koydan ara ara yükselen cıstak cıstak müzik. Saçma. Kiliseye, adına ve doğanın çağrısına tezat. Bol bol dünyevi. Bense kilisenin bahçesinde oturmuş kahvemi bekliyorum ve önümde uzanıp giden sonsuzluğa bakarak buraya gelmeden önceki vedalaşmayı düşünüyorum.

9 Şubat 2020 Pazar

Bozuk psikoloji!


Haftanın ruhunu anlatan bir kare olarak önümüze düşüverdi dün Hatay’da kendini ateşe veren babanın fotoğrafı*. Çığ altında kalanları kurtarmaya giderken çığ altında kalabilen, uçağı havada değil yerde düşebilen bir ülkenin insanlarıyız ya bembeyaz bir sis bulutunun içinde yere kapanmış o insanda kendimizi buluverdik hızlıca. Daha hikayesini bile bilmeden biz de yandık, biz de kahrolduk.

Çocuklarım aç!” diyen bir baba kendini ateşe vermişti ya biz o aç çocuklardık sanki. Sanki o babaydık her birimiz. Sanki o duman bulutunun ortasında, tek başına yere kapaklanan “biz”dik. Fotoğraf, içimize işledi, içinizdekilere ses oldu. Halimizi anlattı: “tek başına” kalmış çaresizliğimizi ve başımıza gelen afetleri.

Sonra fotoğrafın haberine ve açıklamalarına baktık. Başka bir şeyler duymak ister gibi. Ama fotoğraftaki sise, dumana daha çok battık.

Haberlerde, açıklamalarda kendini ateşe veren kişinin aldığı sosyal yardımlara ve “psikolojik rahatsızlıklarına” vurgu yapılıyordu. Sanki yapacak bir şey yoktu. Yoksulluk ve “bozuk” psikoloji kurulu bir zemberek gibi işlemiş ve “tüm çabalara” karşın o fotoğraftaki görüntüyü, hiç de arzu edilmeyen sonucu ortaya çıkarmıştı. Hepsi buydu!

Doğrudur, ülkemizde o tanımlamalarla yaşayan 20 milyon insan var: Sosyal yardım alan, hayatı yokuş aşağı inen, bir türlü toparlayamayan, boşanan, göç eden, içeri giren, psikolojik rahatsızlık yaşayan... O fotoğraftaki baba da onlardan birisiydi işte. Anlaşılan o ki “ikna edilmeye” çalışılmıştı. “Tamam, iş bulacağız” denilmişti. Ama “çocuklarım aç” diyen baba durmamıştı. Milyonlar duruyorken o durmamıştı ve durdurulmamıştı! Ve sonrasında da içimize işleyen o kareyi ortaya çıkaran anlar yaşanmıştı.

23 Aralık 2019 Pazartesi

Rengarenk


Sabah geçti önümden. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Gökkuşağını dolamış şemsiyesine yürüyordu. Neredeyse iki büklüm. Ne aheste ne de acele.

Tüm caddeyi rengarenk yürüyecek ve belki bir ekmek alacaktı. Belki de başka bir şey. Kim bilir? Belki de geçip giden ömrüne el sallayacaktı.

20 Aralık 2019 Cuma

Bir penceredir hayat


Bir penceredir hayat.

Geçmişe ve geleceğe baktığın,
dağlara ve gökyüzüne baktığın,
doğumlara ve ölümlere baktığın.

30 Haziran 2019 Pazar

İki karede zafer ve yanılsama



Bazı fotoğraflar var ki insanın zihnine kazınıyor. Yıllar da geçse üstünden, yeniden gördüğünüzde fotoğrafın anlattıklarına, belgelediklerine ve hatta o ilk karşılaşmada hissettiklerinize geri dönüyorsunuz. Bir anda. Mesela aylar, yıllar sonra, buralardan çok uzakta, Meksika-ABD sınırındaki bir ırmakta çekilen bir fotoğraf buraları, her sabah baktığınız denizi, Alan Kurdi’yi size geri getirebiliyor. İçinize işleyebiliyor.

Olan biteni anlamaya yetmese de temsil etmeye, belgelemeye yarıyor fotoğraf. Her cebe giren sosyal medya kameraları ortalığı kaplasa da fotoğrafın etkisi, anlatma, temsil etme gücü devam ediyor. Ve sık sık denk geliyoruz, insanlık durumumuzu tek bir karede anlatabilen fotoğraflara: Savaştan önceki ve sonraki halleriyle Şam sokakları, otoyol talanından önce ve sonra Beykoz ormanları, otomobil sektörü çökmeden önce ve sonra Detroit işçi mahalleleri, yıkımdan önce ve sonra Sur, Amazon ormanlarının yıllar içindeki değişimi, insanın yıllar içindeki değişimi, büyüyen burnu, sarkan kulakları, feri giden gözleri...

Fotoğraf, insanın gündelik hayhuy içinde kaçırdığı, anlamadığı, alışıverdiği değişimleri, yok oluşları ya da ortaya çıkışları belgeleyiveriyor. Ama belgelemek anlamaya da anlatmaya da yetmeyebiliyor. Fotoğraf bazen de olan biteni örtmeye, flulaştırmaya, bakanı büyülemeye yarıyor.

26 Şubat 2019 Salı

Epilogue or "I have always loved roads"*


I remember the eyes of the dog most. Strange, isn’t it? “Why”, I ask myself, “why?” The easy feeling of mercy and pity inside me are somewhat disturbing. Mercy has something scoundrel in it. And clemency provides pseudo-mastery. I think both should stay away from me, from us. However, photography also has those sides. It can deceive or can turn into authoritarian without anyone noticing. Isn’t it so? Photography makes it possible for you to become a comfortable witness. Very clear!

Through photography, and the other forms of art, you witness life without losing your mind. You may desire to see photographs, hear stories, and watch films which may (or not) comfort you. And those who seek comfort in life have more space. In the end, it depends on capital, power and willingness to be deceived. Art, too, is not free of such comfort and deception.

Eyes of the dog! Perhaps we see ourselves in those eyes, at that moment, in that gaze. Not perhaps! Certainly. We see the misused, battered human condition in the presence of this roamer of the streets with downcast eyebrows, ears or tail. It is for a reason that there is a saying for this condition: Keeping the chin up! If it has found its way into the language, know that, it has been in the subconscious for much longer. And nowadays, tell me if there is anyone who can keep the chin up!

3 Ağustos 2017 Perşembe

Kendi gürültümü dinliyorum


"Doğayı dinliyorum,sessizliği dinliyorum, kendi gürültümü dinliyorum..." ve "çocuk, e harfine yaslanmış uyuyordu."  Birbirine tutkun iki zihin içinde. İki bakış içinde. İki göz içinde. Işıltılı ve büyülenmiş iki göz.

2 Eylül 2013 Pazartesi

Hızlı okuma turları


Haftasonu ara ara hızlıca gazete-dergi-kitap okuma şansım oldu. Her zaman böyle fırsat olmuyor. Aklımda kalanlar şunlar oldu: Pepe Escobar'ın Suriye üzerine Asian Times ve Russia Today gazetelerinde geçtiğimiz hafta yayınlanan yazılarının çevirileri süreci anlamak, anlatmak açısından çok bilgi verici ve ironikti. İronikti çünkü çevirilen yazılardan bir tanesinin başlığı Obama El-Kaide ile Aynı Safta idi.

BirGün'de Selami İnce çevirisi ile yayınlanan Adonis röportajı da tarih, ironi ve trajedi sularında dolaşıyordu. Suriye kökenli şair Adonis bir Alman gazetesinde geçtiğimiz hafta yayınlanan söyleşisinde Arap dünyasında ve Suriye'de yaşananlara dair çok tartışılmayan ama meselenin tam da kalbinde duran bir noktanın altını çizmiş: "Dini temeller üzerine kurulmuş siyasal sistemlerde demokrasi olmaz", "Laiklik olmadan modern bir toplum kurulamaz", "bu toplum hala halifenin dilini konuşuyor ve fetih ilkeleri hala geçerli" ve "Biz Araplar 1500 yıldır aynı çemberin etrafında dönüyoruz" gibi görmezlikten gelinen ama aslında tam da karşımızda duran gerçekleri dile getirmiş.
Yine BirGün gazetesinin pazar ekinde yer alan Ercan Kesal anlatısı da aklımda kalanlardandı.

21 Ekim 2012 Pazar