Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2025 Pazar

Karışan bir dünyada kırışıyor zihinlerimiz...


Ne hatırlıyorum? Bir çok şey…

Ama mesela üstünden oldukça uzun zaman geçmiş bir günden de şunu hatırlıyorum: Komşumuz ölmüş, Refik amca! Emekli öğretmen, emekli olmasına rağmen kravatını ve takım elbisesini çıkarmayan oyuncakçı Refik dede. Ben oldukça çocuğum. Hayata gözümü yeni açmış değilim ama dünyayı yeni yeni tanıyorum, artısıyla eksisiyle, sağıyla ve soluyla.

İşte bir yaz akşamüstünde, balkonda oynarken haberi gelmişti Refik amcanın. Oyuncak dükkanında yığılıvermişti: “kalp krizi” sözünü hatırlıyorum o günden ilk ve de 57 yaşında olduğunu. “İyi yaşamış!” demişlerdi o gün büyükler. Beyaz düşmüş saçları ve kırlaşmış bıyıklarıyla bana da öyle görünmüştü. Yeterince yaşamış, yeterince yaşlanmış… Ölmeyi bekleyecek, belki de hakedecek kadar. Çocuk aklı işte.

Evet, o zamanlar Türkiye’de beklenen yaşam süresi de o kadardı zaten. Neredeyse yarım asır önce. Bugünkü emeklilik yaşını yani 65’i bulan, fazladan gani gani yaşamış sayılıyordu. 90’ınını bulan neredeyse hiç yoktu, 80’inini geçen ise yüzyıl yaşamış muamelesi görüyordu “Nine sen Atatürk’ü gördün mü?” soruları arasında. Ve genellikle oldukça titrek ve yorgun bir sesle verilen “evet torunum, istasyonun orada fötr şapkasını sallamıştı bize” yanıtıyla. Büyülü zamanlardı, her çocukluk gibi.

Sonra hayat uzadı, ölüm biraz daha öteye uzaklaştı. Ama öyle durup dururken değil. Dünya “zenginleşti”, Türkiye “zenginleşti”. Ama öyle birden bire ve kendiliğinden değil: daha çok kişi eğitim aldı, daha çok kişi vasıf edindi, daha çok kişi üretim sürecine katıldı, daha çok kişi kentlere yığıldı; hayat zorluklarına rağmen milyonlar için geçmişe göre daha “konforlu” hale geldi. Bir başka şekilde söylersek sermaye ve emek tüm dünyayı değiştirmeye devam etti: milyonlarca yeni “üretici güç” katıldı her yıl üretim bandına; yollar, araçlar, binalar, yiyecekler ve giyecekler gibi milyonlarca yeni ihtiyaçla birlikte. Binlerce yeni teknoloji ortaya çıktı; ilaçlar, internet, görüntüleme ve iletişim araçları gibi binlerce yeni olanakla birlikte.

Evet, bunların bileşke çıktılarından birisi olarak da dünyada ve Türkiye’de ortalama yaşam uzadı. Her şeyden önce üretim sürecinin genişlemesi, çeşitlenmesi ve iki ana toplumsal sınıf arasındaki kimi zaman gönüllü kimi zaman da mecburi itiş kakış ile. Türkiye’de ortalama yaşam süresi 80’e dayandı ve kadınlarda ise oraları çoktan geçti (evet, kadınlar daha uzun yaşıyor, her yaşam döneminde; toplamda ise en az altı yıl fark atıyorlar erkeklere).

Peki sonuç ne?

Hayatın her alanına yayılan bir çok sonucu var ortalama yaşam süresinin uzamasının. Hatta devrim arayışını, ihtiyacını erteleyen bir etkisi bile var. Ciddi bir etki bu! Öyle yabana atılacak cinsten değil; tartışılmalı. Ama ben oralara girmeyeceğim şimdi. Hepimizin çevresinde ufaktan farkettiği ama herkesin de kendi felaketini yaşadığı bir başka temel sonuca değineceğim, güzel ve hüzünlü bir film üzerinden…

15 Aralık 2024 Pazar

Sen şarkılarını söyle

Ergenlik güzeldir ama aynı zamanda zordur da… Ve kimileri için çok daha zordur. Yalpalamadan, az ya da çok sağa sola toslamadan geçilecek bir yaşam dönemi değil ergenlik. Ama tam da o yalpalama, düşme kalkma ve de yara bere içinde yürüme, hatta koşma hali nedeniyle güzel. Yine de ergenlik aynı zamanda kifayetsiz savrulmaların, önü alınamayacak kafa göz yarmaların ve altından kalkılamayan karmaşaların da diyarı. Bazıları için kayboldukları, kaybolur gibi oldukları bir dünya. Bu nedenle zor. Bazıları için ergenlik, yaşam uçurumundan aşağılara doğru yuvarlanırken tutunacak herhangi bir dal, bir kaya parçası, bir çıkıntı bile bulamadıkları keskin bir dönemeç.

Coen biraderlerin 2013 tarihli “Sen Şarkılarını Söyle” (Inside Llewyn Davis) filmi de tam buraya bakıyor: erişkinliğe geçememe sıkıntıları içinde debelenen bir geç ergenin hayatından yaklaşık bir haftalık bir kesite. Bir dayak ile başlıyor ve o dayağa giden günleri, ergenliğe damgasını vuran o yuvarlanma halini anlatmak üzere bir hafta öncesine dönüyor. Film boyunca Lleywn’in şarkılarına ve de ergenlikten erişkinliğe geçişindeki (ya da geçemeyişindeki) yalpalayan ayak izlerine eşlik ediyoruz.

Filmde temel olarak, Llewyn’in sonuna varmak üzere olduğu ergenlik uçurumundaki son metrelerini izleriz. Önceki yıllarda, yani ergenliğin önceki yıllarında var olduğunu düşünebileceğimiz heyecan, umut, bir zamanların yeni yetme iyimserliği artık geride kalmıştır. Ve anlarız ki geride kalan o günlerde Llewyn’in hayatı ve el attığı her şey sarpa sarmıştır. Zaten filmin bir yerinde, kendisinden hamile kalıp kalmadığını bile bilmediği kız arkadaşı öfkeyle şöyle seslenir Llewyn’e: “El attığın her şeyi kurutuyorsun!” Onca çırpınışa rağmen Llewyn’in yaşam kaynakları artık kurumuş gibidir: müziği, arkadaşları, dostları, babası, ablası ve iş yapmak üzere el attığı herkes.

25 Eylül 2024 Çarşamba

The Lost Daughter

Kayıp kızlar, kayıp oğullar… 

Filme klinik psikolog Şule Öncü’nün bir paylaşımında denk geldim. İyi ki de denk gelmişim… Annesi tarafından çok az tutulan ya da hiç tutulmayan çocuklara ne olur? Zihinleri nasıl şekillenir? Film böylesi bir çocuğun, artık yaşını almış bir kadının karanlık, karmaşık, acımasız, gitgelli ve sancılar yayan/yaşayan zihnini anlatıyor. 

İnsanın ilk insanından mahrum kalması, telafi edilmesi uzun zaman ve çaba isteyen kocaman bir delik yerleştiriyor insanın içine. Ve o deliği de hayat bir biçimiyle dolduruyor. Artık ne denk gelirse… Çok az örnekte güzelce ama çoğunlukla karartarak, eğip bükerek. Ve bazen de yok ederek. 

Müzikleriyle, oyunculuklarıyla, geçmişe gidip gelen görüntüleri, romanı ve öyküsüyle insanın içine işleyen bir filmmiş Karanlık Kız. Kaçırmışız ama bir gün sinemada yeniden izlemek de mümkün olur umarım. 

Düşe kalka da olsa kendini aramakta bir biçimde inat eden tüm kayıp kızlara ve oğullara…

The Lost Daughter | 2021 | yön. Maggie Gyllenhaal

*

Not: Filmin senaryosunun dayandığı roman ve yazarı Elena Ferante üzerine bir yazı da önermek isterim. Ferante, "meçhul bir yazar" olmasıyla da biliniyor.  

15 Kasım 2020 Pazar

Bir başkadır benim memleketimin terapisi!


Ne diyelim? Güzel dizi olmuş. Öyle çok abartmadan güzel olmuş. Güzel çalışılmış, güzel çekilmiş, güzel düşünülmüş. Karakterleriyle, zıtlıklarıyla, müziğiyle. Yakalamış işte bir şeyleri ve bir dizi olarak o yakaladıklarına ses verip kısa bir sürede tabii ki çıkıp gidecek gündemimizden.

Biz Başkadır’dan bahsediyorum. İşte bir iki gündür konuşulan ve kendini konuşturan diziden. Yönetmenlikse yönetmenlik, senaryoysa senaryo, kameraysa kamera, oyunculuksa oyunculuk. Ve tabii ki hallerimizse hallerimiz. Tak diye düştü gündeme. Tam da her şey sınıfsal mı değil mi diye tartışılırken! Tam da her şey psikolojiye bağlanmışken! Sermaye sağolsun.

Aklıma Paris, Seni Seviyorum filmi geldi. 2006 tarihli. 15 yönetmenin beş dakikalık kısa filmlerinden oluşan bir Paris filmi. Çoğu birbirinden etkileyicidir kısa filmlerin. Ve bazıları da çok çarpıcıdır. Loin du 16e başlıklı bölüm gibi.

Paris’te genç bir göçmen kadının herhangi bir sabahına götürür yönetmen Walter Sellas izleyiciyi. Kadının çocuğunu sabahın köründe, daha gün ağarmamışken bakımevine bırakması ile başlar Loin du 16e. Vedalaşırken İspanyolca bir ninni söylemektedir bebeğine genç, göçmen anne. Ve sonra araya yollar girer. Sokaklar, merdivenler, metro hatları, kapılar, kapılar… Kadın Paris’in merkezinde bir eve gelir sonunda. Gün ağarmıştır. Evin hanımı günün yapılacaklarını iletir ve sonra da çıkar. Göçmen kadın evin içinde dolaşır. Bir odaya girer. Odadaki beşiğe yaklaşır ve…

Ve beşikte yeni uyanmakta olan bebeğe gözü yaşlarla dolarak bakar. Aynı İspanyolca ninniyi söyler. İzleyiciyi hiç beklenmeyen ama çok da mümkün bir sonla başbaşa bırakır yönetmen. Bir Başkadırı izlerken de öyle oldu.

Senaryoyu da yazan yönetmen karşıtlıkları çok güzel yakalamış. İnsan hallerini... Daha doğrusu olduğu gibi, olabileceği gibi yakalamış. Meryem’in işine gidişi, o işin içindeki ilişkiler ağını, kendi evindeki ilişkiler ağını... Ve hepsinin ortasında bizlere göz kırpan kendi hallerimizi, Türkiye’yi. Koca bir ilişkiler yumağı olarak Türkiye’yi! Ve oradan çok da mümkün bir kesitle sunmuş bizi, bizleri, Türkiye'yi.

Hepsi çok da zorlanılmadan yakalanmış.

Ferdi Özbeğen şarkıları üzerinden de “tatlı ve farklı” geçmişimize bağ kurulmuş. Ve sonra da her şey tatlıya, sevgiye, anlayışa, hoşgörüye, taassuba bağlanmış! Sanki, biraz da mecburen...

Daha ne olsun!

5 Eylül 2020 Cumartesi

Duvara Karşı'nın Cahit'i

Başka bir şey yazacaktım, teknik, bilimsel. Elon Musk’ın işte şu beyni çipe, çipi beyne bağlayan şeyi hakkında. Oturdum klavyenin başına, çat düştü önüme: “Birol Ünel yaşamını yitirdi!” diye. Durdum. Durdum ve 10-15 yıl öncesine gitti aklım, zihnim… İster istemez.

Bazı filmler izlendikçe, bazı karakterler de gidince üzer insanı” demiş bir arkadaşım. Çok doğru. Aynen öyle oldu. Keza film yıllar öncesinde kalmıştı. Ama hikâyesi, karakterleri bir şekilde yaşayıp duruyordu işte, çevremde, aklımda, işimde. Saçma sapan bir duygusallık belki de. Üstümüze üstümüze geldikçe hayat ne kadar zamansız kayıp çıkarsa karşımıza, elimizden kayıp giden zamanı hatırlatıyor, anlatıyor bize. Birol Ünel de öyle oldu. Daha doğrusu Duvara Karşı’nın Cahit’i. Üzdü.

Ne vardı Duvara Karşı’da?

Bir tür yazgı. Hatta yazgı da değil; yazgı gibi işleyen bir tekrar. Kaybetmiş insanlar, imkânsız ve bir daha geri gelmeyecek zamanlar. Kaderini bir türlü değiştiremeyen çırpınışlar. Evet, çırpınışlar. Bir tür tanıdık, bildik savruluş hali. Frene hiç basmaksızın gidilen bir yol, sonunda duvar olduğu bilinen ama hiç bilinmiyormuş gibi yaşanan bir hayat. Hani yaşamın kıyısında gibi. Körlemesine, bodoslama, başını, sonunu düşünmeden.

O dönemlerde, yani filmi izlediğim zamanlarda sanırım bunlar geçmemişti aklımdan. Film daha çok duygusuyla, müzikleriyle ve anlarıyla kalmıştı zihnimde. Mesela “Yine mi Çiçek” sahnesiyle ve masaya serilen örtüsüyle. Birçok insana öyle olmuştu sanırım, film anlattıklarından daha çok oluşturduğu duyguyla kalmıştı geriye. Bir yandan da o dönemlerle özdeşleşmiş bir filmdi Duvara Karşı. AB müzakereleri, liberal umutlar, İstanbul’un yıldızının parlaması, ana akım dışı her şeyin ana akım haline gelmesi vs. vs. Hiç alakamız olmasa bile sanki bizim filmimizdi. Hayatın elimizin arasından kayıp gitmesinin, dağılmanın ve dağıtmanın filmiydi. Sanki…

1 Ocak 2017 Pazar

Let me ask you the question: Aren't we all guilty?


I am in a state of deep emotion,
you can imagine, I am confused.
I am bewildered and shocked.
Yet I must pull myself together.

Though right now all I can say is that
I share in this broken-hearted mother's misery
in a mother's never-ending mourning and sorrow
is the grief of losing the one who is dearest to our hearts.

This tragic event weighs us all down with sadness.
I don't think there's anyone who would disagree with me.

And now the hardest thing is
with our teeth clenched, to get our minds over the heartbreak,
to defy our tears when our voices fail us.

For, and I would like to call your attention to this:
Before the police start investigating, nothing can be more important for us
than to reconstruct
the shocking events,
which led to the terrible death of an innocent child.

You'd better expect the inspectors from town
to come and make us responsible for this terrible event.

Yes, my friends, they're going to ask us.

1 Ekim 2016 Cumartesi

Gözleri tamamen kapalı


Bakmak her zaman görmek anlamına gelmiyor. Görmek için bakmanın ötesi gerekiyor. Ama çoğu zaman görmek de yetmiyor. Araya ne görmek istediğimiz giriyor. Ne görmek istediğimiz ise arzularımız oluyor. Bazen değil çoğu zaman “gerçeği görmemizi engelleyen, kamufle eden” bizzat kendimiz oluyoruz. Ama yine de pek farkına varmıyoruz. Toplumsal meseleler söz konusu olunca ise herkesten ve her şeyden önce arzular giriyor araya.

Mesela kandırılmak, düz bir trajedi vaat eder ve bu düz trajedi sayesinde dikkatleri genelde kandıran üzerine toplar. Kandıranın yaşanmakta olanı çok önceden bildiği ve hemen her şeyi tam olarak kestirebildiği farz edilir. Kandıranın bilmemesi mümkün değildir; bilgiye tam olarak vakıftır, hatta artık bilgiye dönüşmüş olanı kuran da odur. Bilmesine, yani kandırdığını bilmesine rağmen devam ettiği için kötüdür. Tüm kötülük onda toplanmıştır.

Kandırılan ise saftır. Kelimenin her iki anlamıyla da saftır: Hem sürece bilerek ve isteyerek bir katkısı olmamıştır (yani karışmamıştır, kirlenmemiştir, halis kalmıştır) hem de art niyetsizdir, ardında sakladığı bir niyeti yoktur ve aslında neler olup bitmekte olduğu bilmemektedir. Daha doğrusu olan biteni başka türlü bilmektedir.

Kandırılmak, bizleri, yani izleyicileri de ister istemez birer karar verici haline getirir: kandıranın kötülüğünü ve kandırılanın saflığını takdis etmemiz beklenir. Genellikle de bu çağrıya uyarız ve gereken payları dağıtırız. Böylece bölme, yani iyinin ve kötünün bölünmesi tamamlanmış olur.

Peki durum bu mudur? Yani, o tehlikeli soruyu soracak olursak, kandırılanın sürece hiç mi katkısı, dahili söz konusu değildir? Kandırılanın bilmemesi tam bir bilmeme midir yoksa arzusuyla baktığı için, daha doğrusu arzusuna daldığı için görmeme midir? O zaman bu bilmeme bir tür bilip bilmeme olmaz mı? Hatta gözleri tam olarak açıkken aslında tam olarak kapalı değil midir?

17 Eylül 2016 Cumartesi

Ferit

Kayıpla baş etmek zor. Zor zamanlarda gidenin ardında kalmak daha da zor.

Tarık Akan’ın ölüm haberi bir kara haber gibi yayıldı dün. Sanki onunla birlikte bizlerden, içimizden de bir şeyler kayboldu gitti. Kimisi “çocukluğumuz gidiyor bir bir” dedi, kimisi ölümün ardından sevinenlere bakıp bir kez daha, bin kez daha lanet etti.

Onunla birlikte bir şeyler de kapanan kapıların, bir daha açılmayacak olan geçmişin içine gömüldü sanki.

Çok da şaşırtıcı değil; zor zamanlarda yaşarken. Her kayıp daha bir zor geliyor.

Ama Ferit…

Ferit bir yakındı işte. Sanki elimizi uzattığımızda tutacak üniversiteli abimizdi. Kesin Dev-Yol’cuydu; hafif biraz Deniz’i andırırdı. Uzak, geniş ve derindi.

Naif bir yakışıklılıktı. Karşısındakini ezmeyen, kendini dayatmayan bir selvilikti. Gölgesi, ferahlık arayan herkese yeterdi sanki.

İçinde hiç yaşayamadığımız ama hayalini aklımızda hep döndürüp durduğumuz neşeli ailemizdi Ferit. O ailenin gülüşüydü.

16 Ekim 2012 Salı

Afili Yönetmenlerin Ekran Hayaletiyle Raksı

İnce bir hiciv var. Başarılı bir senaryo, iyi bir sinema dili var. Oyunculuklar pek aksamıyor. Kamera, görüntü, teknoloji desen o da var. O zaman sorun nerede?

Sanırım her yönetmen az ya da çok televizyon seyircisine hitap etmek zorunda. Bunun dışına çıkabilenler o kadar az ki. Tabii ki bu televizyon seyircisinin de hayali olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bu hayali seyircinin hayali beğenilerine seslenmek, ucundan az da olsa dokunmak, gıdıklamak gerektiği için de ortalamayı yakalamak, vasatta kalmak kaçınılmaz oluyor.

Yakın zamanda "Nar" ile "Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi" filmlerini izledim. İkisi de geçtiğimiz yıl festivallerde ortalığın karışmasına, ödül aldıkları ya da alamadıkları için festival jürilerinin sorgulanmasına yol açmışlardı. Ödül almadıklarında ana akım eleştirmenler tarafından göz ardı edildikleri dile getirilmişti. Ödül aldıklarında ise aynı dönemde çekilen filmlere göre ülke sinemasının ana eğilimlerine uymamalarına rağmen jüri tarafından fazla gözetildikleri tartışılmıştı.

Kendi adıma Onur Ünlü'nün yere göğe sığdırılamayan her filminde hayal kırıklığı ve şaşkınlıktan başka bir şey bulamamışımdır. Celal Tan familyası da bu anlamda farklı olmadı. Ama günümüz Ümit Ünal'ının gençliğindeki filmlere göre televizyon seyircisinin beklentilerine daha fazla yer açtığını görmek başka türlü bir hayal kırıklığı yarattı.

İki filmin de senaryo açısından bir sorunu yok. Hatta alttan alta, inceden inceye yetkinlikle işledikleri okkalı bir sinizm eleştirisi de var. Günümüzün gündelik hallerine iyice yerleşen toplumsal ikiyüzlülüğü hiç de çaktırmadan topun ağzına da koyuyorlar. Onur Ünlü, Tan ailesinin trajikomik hikayesi üzerinden kentli, laik, ulusalcı orta sınıfları ve dine mesafeli gibi duran bu kesimlerin el altında tutuverdikleri sıkışmış diniliğe, ilgili sembollere tatlı tatlı giydirmiş. Oyunculuklar pek de aksamıyor. Gerçi Ümit Ünal'ın filmini kurtaran Serra Yılmaz ve onun her zamanki oyunculuğu olmuş ama filmler bir şekilde idare de etmişler. Kamera, görüntü, teknoloji desen o da var. O zaman sorun nerede? Ruh yok, ruh. Plastiklik var, cesaret yok. Yüksekten atıp tutmanın hemen dibinde ortalamadan kopamama var. Dönüp dolaşıp yine de prodüksiyonu sağlama alma arayışı var.

Peki kimdir bu hayali televizyon izleyicisi? Bu kadar belirleyici olan, en alternatif, aykırı kişileri bile etkisine alan beğenileri nelerdir? Kestirim bir yanıtı yok bu hayaletin Keza kimi zaman bu hayalet güzel işler de kotarıyor ama ortalaması vasat. Popüler kültür ve beğeniler her zaman kötü olmak zorunda değil ama çoğu zaman ihtiyatla yaklaşılması gereken değerler toplamı. Örneğin Onur Ünlü filmini "Devletin önerdiği ortalama aile yapısının karanlık yanları, ailenin içine düştüğü pespaye durum ve aile fikrinin zorlayıcılığı, inandırıcılıktan uzak olmasıyla ilgili bir film bu" diye parlatırken filmin dağıtım/pazarlama şirketi tam da filmin eleştirdiği aile teşkilatına alternatifmiş gibi öne çıkan günümüz orta sınıf ailesinin marketing alışkanlıklarına sesleniyor. Filmin afişinde yer alan her ayrıntı bu yeni ailenin değerlerine hitap ediyor. Böyle olunca da yönetmenin parlak eleştirel fikri daha afişte yıpranıyor. Ve tabii ki filmin içinde de "Celal Tan ve ailesi, plastik bir dekorun içinde gezinen, kara film ve salon komedisi arasında gidip gelen bir filmin karakterleri" olabiliyorlar.* Hepsi o kadar. Daha fazlası yok.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Alternatif hayatlarımız ne âlemde?

Senaryosundaki bariz gediklere, eksikliklere ve de mantıksızlıklara rağmen Another Earth sık sığındığımız bir düşe, yaygın bir arzuya seslendiği için izleyeni yakalayıveriyor. "X olmasaydı ben ne olurdum?" ya da "X olsaydı ben ne olurdum?" soruları etrafında dolanan bir düş bu. Çeşitli farklı biçimleri de oluşturulabilir, bu düşün, bu sorunun. Hatta sorunun içine biz de katılabilir: "X durumunda nasıl bir toplum olurduk? Nasıl bir dünya olurdu? Nasıl bir tarih olurdu?" gibi. Ama kurulacak farklı düşlerin de farklı soruların da içerdiği arzu aynıdır: Alternatif ben arzusu.
Aynı tema, beyaz perdede çok geniş bir yelpazede yeniden ve yeniden işlenmiştir: "Yaşadıklarınızın bir başka versiyonu, bir başka seçenek olsa ne isterdiniz? Elinizde bir fırsat olsa hayatınız nasıl olurdu?" gibi. Alternatif ben, alternatif hayat denince akla ilk olarak Przypadek, Butterfly Effect, Groundhog Day, Sliding Doors, Lola Rennt, Donnie Darko, The Devil's Advocate gibi olası benlerin, yani benin farklı versiyonlarının filmin ana temasını oluşturduğu filmler geliyor. Ancak Matrix, Inception gibi bilimkurgu kabilinden filmlerin de ana izleği benzer değil midir (sanal ben ve gerçek ben ya  da uyuyan ben ve uyanık ben)? Hatta bu yelpazeye Ah Belinda da katılamaz mı? Çünkü alternatif ben olumlu bir düşten çok bir kâbusa da benzeyebilir. Tıpkı Black Swan'de olduğu gibi. Ancak arayış aynıdır: Ben, bir başka ben olabilir miydim?

26 Aralık 2011 Pazartesi

Gravöl

İnsan her zaman kabuslardan uyanacak değil ya! Bazen de hayat dolu rüyalardan uyanabilir. Bir süredir aklım Hayat Ağacı ile meşgul. Açıkcası bu film, bende film çekme isteği uyandırdı. Daha önce hiç bir filmden sonra böyle bir istek dolmamıştı içime. Yusuf Atılgan'ın sinemdan çıkmış insanına benzerdim sinemadan çıkınca. O kadar. "Elime kamera alayım" dediğim olmamıştı. Aklıma girdi Hayat Ağacı. Tabii ki rüyalarıma da.

Rüyamda sinemadayım. Çocukluğumun Şan Sineması gibi kocaman bir salonda oturuyorum, tek başıma. Film bitmiş, jeneriği geçiyor önümden. Yazılar, isimler. Ben ise fonda çalan müziğin içindeyim. Çok tanıdık, çok bildik bir şarkı. Yıllardır peşinde koşmuşum, hasretini çekmişim de oracıkta karşıma çıkıvermiş gibi. Kalbim çarparak dinliyorum. Hani dilimin ucunda şarkının adı, sanki sözlerini mırıldanıyorum. İşte o sırada filmde yer alan tüm şarkıların isimleri geçmeye başlıyor. Şarkı isimlerinin altında ise bestecisinin ismi: Bilge İmamoğlu. "Evet, tabii ya!" diye bağırıyorum yerimde. "Böyle güzeldi" diyorum "o şarkılar". Ve o sırada fonda çalan şarkının adı geliyor önüme: Gravöl. Melih ve Bilge birlikte yazmışlardı şarkıyı. Bahçede, kocaman selvilerin altında oturup çaldıklarını hatırlıyorum. Mayıs'dı ayı ve şefkatli bir güneş vardı gökyüzünde. Nasıl da sevmiştim o şarkıyı, o şarkıları. Rüyadan uyanasım gelmedi. Rüyanın içinde "Az daha uyuyayım da kulaklarımda günlerce yankılansın bu şarkı" diye diye uyandım tabii ki.

Uyanınca yatağın kenarına oturup kendi kendime mırıldandım şarkıyı. Yeniden, yeniden, yeniden çağırdım geçmiş 20 yılımı.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Gelecek ne kadar sürer?

Kuşak olamamış bir nesiliz belki de. Kökleri kesilmiş, dalları kırpılmış. Körpecik ortalığa atılmış. Duvarlar üstümüze çökmüş, dönülen köşelerden ateşler saçılmış üzerimize. Özcan Alper, Sonbahar için Express'e verdiği mülakatta sosyalizm düşüncesi ile 90'lı yıllarda tanışanların belli bir romantikliğinin, ortak bir duygudaşlığının olduğunu belirtiyordu. Hani "akıntıya karşı durmak" anlamında falan değil, geçmişle ve gelecekle bağının olmaması, böylesi bir bağın hiç varolmaması, göbeğimizi kendimizin kesmesi anlamında. Bir duvar yıkılmış, yanlış bir deney bitmiş ve yanılgı ortaya çıkmıştı. Aile, okul, devlet, kitaplar, ıvır zıvır, herşey aynı teraneyi söylüyordu.
Bizler için ise geriye kalan tufandı. Tufanın içinde dostlarını, benzerini arayan, arayan, arayan ama bulamayanlardık biz. Öyle de kaldık zaten. Üstümüzden tarih geçti.
Gelecek Uzun Sürer'deki Sumru, o dostlardan işte. Çok tanıdık, çok bildik. Hele Ahmet... Cinahmed... Yurtta oda arkadışımız, Olgunlar sokakta sahaftı kendisi. Can'dı. Biraz Stalker, biraz Angelopulos'tu. Sanki çok ama çok yaşamıştı. Çünkü üstüne eski kuşakların yorgunluğu çökmüştü. Ve işte o mirasla baştan aşağıya insandı. Hep aşıktı. Şiirler yazdı. Hep bekledi. Karşılıksız. Harun ise bir kol uzatma mesafesindeydi. Hemen dibimizdeydi. Kardeşti. Yılkıya bırakılmış atlar gibi özgür, koştu, gitti.
Biz hep birbirimizi aradık durduk ama üstümüzden tarih geçti.
Özcan Alper boşuna Sumru'ya ağıtlar aratmamış. Ve boşuna uzun bir yürüyüşe çıkarmamış buz tutmuş gölün kenarında, Khaçadur Avedisyan'ın Ororotsayin'ı ile. Altında kaldığımız tarihin tozu dumanı içinde arayıp da bulamadığımız annelerimizin kulaklarımızda yankılanıp duran ninnisiyle.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Çavdar Tarlasının Kıyısında Bekleyenler ve Oralara Hiç Uğramayanlar

"The maenads tought us there were two ways through life – the way of nature and the way of grace. You have to choose which one you’ll follow.
Grace doesn’t try to please itself. Accepts being slighted, forgotten, disliked. Accepts insults and injuries. Nature only wants to please itself. Get others to please it too. Likes to lord it over them. To have its own way. It finds reasons to be unhappy when all the world is shining around it. And love is smiling through all things."

"Rahibeler bize hayat boyunca izlenebilecek iki yol olduğunu öğrettiler: Keyfiyet Yolu ve İnayet Yolu. Hangi yolu izleyeceğini sen seçmelisin.
İnayet, kendi içinden geldiği gibi hareket etmeye çalışmaz. Umursanmamayı, unutulmayı, sevilmemeyi kabullenir. Hor görülmeyi ve incitilmeyi kabullenir.
Keyfiyet ise yalnızca kendi istediği gibi hareket etmeyi sever. Diğerlerine de kendi istediğini yaptırır. Onların üzerine hakimiyet kurmayı sever, kendi bildiğini okur. Tüm dünya onun etrafında ışıl ışıl parlarken mutsuz olmak için nedenler bulur. Sevgi ise tüm bunlar sırasında gülümser.

Bize inayet yolunu sevenlerin sonu kötü olmaz diye öğrettiler.

Sana karşı dürüst olacağım... Her ne çıkarsa karşıma..."