Slavoj Zizek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Slavoj Zizek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2019 Perşembe

Lacan okumaya nereden başlayalım?


Ben de bilemiyorum. Daha doğrusu "iyi" bilmiyorum. Ama arkadaşlardan, tanıdıklardan, ara sıra "Psikanalizle ilgili ne okuyayım?" ya da "Lacan'a nereden başlayayım?" gibi sorular geliyor. Ben de bildiğim ya da daha doğrusu, içime sindiği haliyle neler okunabileceğini ayaküstü anlatıyorum. Tabii ki öneriler ayaküstü olunca bir çok ayrıntıyı atlıyorum ve söylediklerim de eksik oluyor.

İşte bu yazıyı bir tür "içime sinen bir rehber" olarak hazırladığımı söyleyebilirim. Bu keyfi rehberin başka bir iddiası olmadığını da... Burada önerilenlerin eksiği çoktur ama (sanırım, umarım) yanlışı da yoktur.

Ve esas soruya yeniden gelirsek: Lacan okumaya nereden başlayalım?

Lacan'ın kendisinden başlayın derim: Nerede doğmuş, nasıl bir hayat yaşamış, solak mıymış, neyi severmiş, neleri sevmezmiş, nerede seminer vermiş, nasıl vermiş, nasıl kaza yapmış, derneğini nasıl kapatmış, derneğini kapattığı toplantıda arka sıralarda kimler oturuyormuş, damadı kimmiş, nerede ölmüş vs. vs. İşte Lacan okumaya tüm bunları öğrenerek başlayın derim. Çünkü...

Çünkü, önce "sıradan" Lacan ile tanışmak daha iyi oluyormuş gibi geliyor bana. Çünkü, Lacan bir tür "yarı-tanrı" ilan edildi. Ya da biz öyle bir yere (işte anlaşılmaz, karmaşık, gizemli, deli vs. vs.) koyduk. Ne yazık ki! Bu kutsallık nedeniyle önce Lacan'ı biraz insanileştirmek iyi olur gibi geliyor bana. Lacan okumak için önce onu sıradanlaştırın!

24 Haziran 2017 Cumartesi

Nefs


Türk Dil Kurumu gereksinim olarak tanımlanmış nefsi. Gereksinim derken de bedensel gereksinimleri yazmış: “İnsanın yeme, içme vd. gereksinimlerinin bütünü” demiş. Ve diğer (vd.) kısmına girenleri ise yazmamış. Bize bırakmış. İngilizce sınavında sorulan boşlukları doldurun tarzı sorular gibi.

Nefis söz konusu olunca “ve diğer” kısmına neler girdiğini ise yazılmayan gereksinimlerden çıkarabiliriz. Hatta nefsin esas olarak hangi gereksinimler bütününü içerdiğini yazılmayanlardan çıkarabiliriz.

Nelerdir insanın gereksinimleri?

Yeme, içme sayıldığına göre diğer bedensel, fizyolojik gereksinimler de nefsin içine girebilir. Ama hepsi değil? Uyku ve dışkılama girmiyor mesela. Barınma, güven içinde olma da girmiyor. Dil kurumu açıklama yazmakta nedense cimri davranmış. Anlamı eksik bırakmış (ki zaten eksik bırakılan da muhtemelen esasa aittir; hatta diyebiliriz ki esas olan hep eksik kalır). Garip ama anlamlı. Çünkü nefis daha çok dürtülerle ilgilidir. İnsanın dürtüsel gereksinimleriyle.

Freud’un büyük keşiflerindendir, dürtüler. Erken dönem eserlerinde sık sık geçer. Freud'a göre insanın doğuştan gelen iki temel dürtüsü vardır; saldırganlık ve cinsellik. Bu iki temel dürtü suçluluk duygularına yol açtığı için bastırılır. Kabaca böyle.

8 Ağustos 2015 Cumartesi

İmkânsız ol, gerçeği iste!

İnsan bazı sözleri ancak zamanla anlayabiliyor.

İlk ne zaman rastladığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen 1996 ya da o civar yıllarda işte. Bir şekilde beğenmiş ve öğrenci odamın duvarını süsleyen kâğıtların, fotoğrafların, yazıların arasına sıkıştırmıştım o sözü: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!”

Sanırım uzun yıllar sözün kime ait olduğunu bile öğrenmedim. İhtiyaç duymadım; sadece hoşuma gitmişti ve hem duvara hem de aklıma yerleşmişti. Sonra Che Guevara’ya ait olduğunu öğrendim. Muhtemelen birkaç yıl sonra.

Ama aklımda cümleyle uğraşmaya devam ettim: Anlamını bir türlü oturtamıyordum; anlamı aksıyordu, düşündükçe takılıp kalıyordum. Söylenmek istenen “imkânsız olan (devrim, aşk, sosyalizm, anarşi, kopup gitmek vs.) istenecek ama gerçekçi olunacak” mıydı, acaba? Vurgu hangi tarafaydı? Bir türlü kestirtemiyordum. Bu nedenle de cümleyi sevmekle sevmemek arasında gidip geliyordum. Ama duvarda duruyordu işte. Ve vurguyu gerçeğe değil de imkânsıza yapmayı tercih etmiştim zaman içinde.

Uzun yıllardır da anlamı tam oturmamış olarak yerinde duruyordu. Ta ki son bir yıldır giderek alıp başını giden “gerçekçi” olma çağrılarına kadar. Çağrılar arttıkça söz de aklımda daha fazla dönüp durmaya başladı. Ben de oturdum biraz araştırdım, biraz daha düşündüm, biraz daha anladım.

5 Mayıs 2015 Salı

Güne Zizek'in "Sinik İdeoloji"siyle Başlamak

Sabah, daha az önce hastane bahçesinde servise doğru yürürken Zizek'in "sinik ideoloji" dediği insanlık hali ile karşılaştım.

Bahçeyi temizleyen iki temizlik işçisi kendi arasında konuşuyorlardı. El arabasını taşımakta olan yerleri süpürerek kendisinden uzaklaşan arkadaşına seslendi: "Bakma sen söylenenlere; AK Parti yine gidip oyları alacak; adamlar çalsalar da çarpsalar da çalışıyorlar!" Arkadaşına neredeyse bağırarak ve biraz da keyif alarak söylediği sözlerinin son kısmında göz göze geldik. Bana bakarak yarım ağız da gülmeyi eksik etmedi; ön dişlerinin bir iki tanesi dökülmüştü (ve tabii ki yerine konamamıştı) ve konuşmasında hafif bir peltekleşmeye yol açmıştı eksik dişler.

Onun muzipliğine (ve sonradan farkettiğim sinik haline) kapıldım ve "Yapma yahu!" dedim, hem sitem eder gibi yaparak hem de gülümseyerek. Hatta ellerim montumun cebindeydi ve onları çıkarmadan bedenim "Bu kadarı da olmaz!" dediğimi belli etmek istercesine zıpladı, kıvrıldı, bir şeyler oldu işte.

18 Nisan 2015 Cumartesi

İdeolojinin İçindeki Psikoloji

Louis Althusser'den önce ideoloji bir yanılsamaydı, yanlış bilinçti. Alametifarikası Marx'ın “bilmiyorlar, ama yapıyorlar” sözüydü.

Daha sonra Althusser, 1970’de “İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları”nda Lacan'ın bazı psikanaliz kavramlarını (özne, büyük Öteki, Baba’nın Adı, simgesel vb.) Marksist ideoloji çözümlemesine uyarladı. Böylece ideoloji çözümlemesinde ve tanımında "zihinsel olana" farklı bir yer açılmış oldu.

Ancak yine de önemli bir eksik kaldı geriye. Büyük olasılıkla Althusser de bu eksiğin farkındaydı. Farkındaydı, keza Lacan’a olan düşkünlüğü, kendi psikanalizi ve teorik katkıları geride kaldıktan sonraki bir tarihte, 1977'de, meçhul bir kişiye (olasılıkla bir aşkına) yazdığı mektupta dile getirir bu eksikliği: "Sana belirli bir kesinlikle (ki bir zamanlar yazmış olduklarımla oldukça uzak ilişkiler içinde olduğumu da hesaba kataraktan) söyleyebileceğim tek şey ideoloji (ya da somut ideolojik oluşumlar) ile bilinçdışı arasındaki ‘ilişkiler’ konusunda seni de ilgilendiren soruya varmadan önce (bariz biçimde) durduğumdur.” (Writings on Psychoanalysis, sf. 4)

Yine aynı mektupta ideoloji ile bilinçdışı arasında bir ilişki olması gerektiğini ama bunu icat etmeyi kendisine yasakladığını ve ideoloji üzerine yazdığı makalelerde bilinçdışı bağlantılar için henüz geçilmemiş bir sınır kaldığını belirtir. Varolduğunu bildiği ilişkiyi "kavramsal olarak nasıl ele alabileceğini göremediğini” de yazar.

Althusser'in göremediği için durduğu (ve de eksik bıraktığı) yerden ise Zizek devam eder ve Marx’ın sözünü tersine çevirir: “Ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar, ama yine de yapıyorlar.” (İdeolojinin Yüce Nesnesi, sf. 44). Böylece ideoloji ‘yanlış bilinç’ olmaktan ‘sinik bilinç’e dönüşür: Kişi yanlışlığı gayet iyi bilmektedir, ama onu yine de reddetmez. Örneğin yolsuzluk olması için devletin kasasının soyulması gerektiğine, devletin kasası soyulmuyorsa ona yolsuzluk denemeyeceğine inanır; hem de tüm kalbiyle.

17 Nisan 2015 Cuma

Sırlarla yaşayanlar

Günümüzde doğrudan dile gelmeyen ve farklı nedenlerle doğrudan dile gelemeyecek toplumsal arzuları dolaylı olarak kitaplarda ve dizilerde bulmak mümkün. Keza uzun zamandır “en çok satan” kitaplar ve “en çok izlenen” diziler arasında sırlarla ilgili olanlar özel bir yer tutuyor. İçinde sır geçen romanlar, sırlara erdiren kişisel gelişim kitapları baskı üstüne baskı yaparken sırlar televizyon ekranlarından evlere akıyor. Hani neredeyse sırlara dair okunası ve izlenesi bir toplumsal ihtiyaç söz konusu.
Sırlara olan bu rağbeti giz, gizem, yasaklı kelimeleri etrafında da bulmak mümkün. Elbette ki gizem edebiyatta, görsel sanatlarda her zaman için cazip bir konudur. Ancak günümüzde sır, giz, gizem toplumun neredeyse tüm katmanlarını kesen ortak bir ilgiyi içermektedir. Farklı konular ve durumlarda ve konularda yan yana gelmeyecek toplumsal kesimler konu sır, gizem olunca benzer bir ilgi sergilemektedir. Bu nedenle her ne kadar aynı anlamları taşımasalar da tüm bu kelimelerin taşıdığı, temsil ettikleri belirli bir ortak zihin hali olsa gerek. Sırların, gizli, saklı ve de yasaklı olanın zihinsel bir ihtiyacı (bilinçli olmayan, büyük oranda bilinçöncesine ama temel olarak bilinçdışına ait) temsil ettiği düşünülebilir. Peki, bu toplumsal ihtiyacın, sırların temsil ettiği ihtiyacın sırrı (anlamı) ne olabilir? Bunu anlamak için nereden başlayabiliriz?

4 Nisan 2015 Cumartesi

İnsanız, değil mi?

Bazı konular vardır, elinizde olmadan sizi köşeye, dar alana sıkıştırıverir. Örneğin vicdan böylesi bir konu; ulus, özgürlük, demokrasi, adalet, barış da bu tür konulardan, kavramlardan. Yüzergezer anlamlara sahip oldukları için. Duruma, kendilerini belirleyen koşullara bağlı olarak anlamları esneyebildiği, sizi ters köşeye yatırabildikleri için.

Bu tür konularda anlaşılır, uçlarından çekiştirilemez, nete yakın bir tanıma, açıklamaya varabilmeniz için kılı kırk yarmanız gerekiyor. Temel derdinizden uzaklaşmamanız için titizlikle, sabırla örmeniz gerekiyor söylediklerinizi, argümanlarınızı ve kendinizi. Çünkü, titizliği (hani neredeyse çilekeş bir emekçiliği) bir kenara bıraktığınızda yüzergezerlik hiç ummadığınız mecralara sürükleyiveriyor sizi. Bir de bakmışsınız ki özgürlük isterken despot, demokrasi isterken diktatör, akıl isterken dogmatik olmuşsunuz. Hiç de istemediğiniz bir konuma, hatta varmak istediğiniz yerin tam karşısına varmışsınız.

Velhasıl ideoloji alanında bu konular, bu tür kavramlar için kısa yollar, kısa devreler yok. Şiddet de böylesi bir konu.

21 Mart 2015 Cumartesi

Kaygının Keyfini Çıkar!

Şimdi herkes kaygılı ve hayal kırıklığı içinde.

Çünkü aleni ümmetçi birisiydi. Din temelli milliyetçi (hatta ırkçı) düşüncelerini kimseyi umursamaksızın ifade edebiliyordu. Diplomatik teamülleri, görgü kurallarını ve nezaketi pek takan birisi değildi. Kendi sivriliğinin yanı sıra ailesinin vukuatları da cabasıydı.

Sürekli olarak kendisine yönelik sinsi bir komplo yürütüldüğünü söylüyordu. Söz konusu komplonun Amerika ve Avrupa’daki bir takım lobilerle onların iç uzantılarının eseri olduğunu dile getiriyordu. İç mihrakları bir takım entel-dantel takımı, bir takım medya patronu, köşebaşlarını tutmuş bir takım yazar bozuntusu ve teröristlerle işbirliği yapanlar oluşturuyorlardı.

Amerikancıydı ama Amerikan başkanı olsun, AB sözcüsü olsun herkese haddini bildirmekten de geri durmuyordu. Herkese ve her şeye yetiştirecek bir çift lafı, araya sokuşturacak bir çıkıntılığı vardı. Patavatsızlığının, burnunun dikine dikine giden halinin, önemli başkentlerde sevilmediği de dile getiriliyordu zaten.

Ülke tam anlamıyla ikiye bölünmüştü: Kaybederse “Eski, beceriksiz yöneticiler başa gelir” diye endişelenenler ve kazanırsa “Gelecek diye bir şey kalmaz” kaygısına kapılanlar. Toplumda öyle bir ruh hali yaratmıştı ki ister kendisini desteklesinler ister karşı olsunlar herkes kendisini sıkışmış hissediyordu.

Karşıtları artık her ne olursa olsun ondan kurtulmak istiyordu. Taraftarları ise her ne pahasına olursa olsun onu koltuğunda tutmak istiyorlardı. Onun kaybetmesi ya da kazanması toplumun her kesimi için neredeyse varoluşsal bir kaygıya dönüşmüştü.

Karşıtları, yıllar sonra bu sefer yenileceğinden ya da en azından geriletileceğinden emindiler. Bu tehlikeli adam gidecek ve toplum rahat bir nefes alacaktı. Kamuoyu yoklamaları, sandık çıkış anketleri ve özellikle büyük şehirlerdeki hava artık kaybetmeye başladığını gösteriyordu. Zaten bu aleni ırkçı, çirkef, savaş heveslisi, dur durak bilmez adamı kim, niye severdi ki?

13 Aralık 2012 Perşembe

İdeolojinin kara delikleri


Kara delik derken "her türlü maddenin ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan" yoğunlaşmış maddeyi kastediyorum. Kara deliklerin güçlü çekimini ve yoğunlaşmışlığını ideoloji çözümlemelerine de uygulayabilir miyiz? Sanırım deneyebiliriz.

Bazı kelimeler vardır. Bazı tavırlar, jestler, söylemler, kalıplar, rutinler. Tüm bunlar ve benzerleri kendilerine yönelen eleştiriyi içine alan, yutan ve etkisizleştiren bir etkiye sahiptir. Örneğin Erdoğan'ın Davos'taki one minute çıkışı böylesi bir kara deliktir. Yüksek bir çekim gücüne sahiptir. Kendisine yönelen her eleştiriyi yutar ve etkisizleştirir. Hatta yutmakla da kalmaz, o eleştiri tam da eleştirdiği, tutarsızlığını ortaya çıkarmaya çalıştığı durumun, olayın altını çizer. Deyim yerideyse gücüne güç katar.

Örneğin siyasi bir söylem olarak demokrasinin de yutucu ve etkisizleştirici bir yanı vardır. Herkes demokrasiden bahsedebilir, demokrasi isteyebilir. Ama sağın ya da solun demokrasi söylemini sınıflara dayanan yanından değil de başka bir yönden, örneğin demokratik haklar yanından eleştirmeye kalkıştığınızda demokrasi kavramı etrafında kurulmuş olan toplumsal söylem eleştirinizi yutar ve etkisizleştirir.

Egemen siyasetin demokrasi söylemini etkisizleştirmek ve ideolojiniz, siyasetiniz için kurucu bir öğeye çevirmek istiyorsanız hiç tereddüt etmeden tek bir şey yapmalısınız: Egemen demokrasi söylemine tutarsız olduğu tek yerden yani sınıfsal arkaplanından yaklaşmanız gerekir. Sınıfsal arka planı atladığınız zaman ise eleştiriniz egemen söylem tarafından bir tek yutulmakla kalmaz bir de egemen demokrasi söylemini güçlendirmiş, beslemiş olursunuz.

2 Kasım 2012 Cuma

Hassas Tarayıcılar ve Devrime Çıkmayan Kısa Yollar


Geride bıraktığımız birkaç yıl içinde karşımıza çıkan olayların neye tekabül ettiğiyle, nasıl sınıflandırılacağı ya da devrim olup olmadığıyla o kadar çok meşgul olduk ki bir süre sonra ne olduklarından çok, ne olmalarını istediklerimizle uğraşır hale geldik.

Arap Baharı devrim miydi değil miydi? Yunanistan'da Syriza'nın en yüksek oyu alan parti olmayı zorlaması iyiye mi işaretti yoksa devrimci bir durumun sönümlenmesine mi? Occupy Wall Street modern kapitalizmin bir gösterisinden, süsünden mi ibaretti yoksa kapitalist sistemin merkezinde dahi toplumsal bir uyanışın öngününde olduğumuzun mu habercisiydi? Yaşananların bağlamı ve dinamiklerinden çok bunlarla uğraştık daha çok.

Evet, sol uzun sürmüş bir kıpırtısızlığın içinde sıkışmış durumda. Ama kabul etmek lazım ki, hani teşbihte hata olmazsa eğer, bir tür derin evren tarayıcısı gibiyiz. Geçtiğimiz yüzyıldan kalma teçhizatlarımızın başına kurulmuş tarayıcılarımıza düşen en ufak kıpırtıyı bile "Kara göründü!" sevinciyle karşılıyoruz. İşte bu tetikte bekleme hali, bir aşırı yorumlamayla cızırtıları senfoni sanıyoruz.

Yakın zamanda okuduğum kitaplar da bu derin evren tarayıcısı olma durumundan etkilenmiş gibi geldi bana. Kabaran toplumsal hareketlerin etrafında dolanıyor ve tabii ki aynı girdaba, yani aşırı yorumlama hatasına ve bir türlü devrime çıkamayan kısa yollara hapsaolma tehlikesi barındırıyorlardı.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Kapitalist kara safra

"Psikolojik" bir toplum olduk. Ve giderek de daha çok "psikolojik" oluyoruz. Kapitalizm yol aldıkça "çatışmaların başka ifade biçimleri" geride kalıyor ve psikoloji daha çok öne çıkıyor. Kapitalizmin yol alması ise yeni olanakların ortaya çıkmasını ve yıkımı bir arada barındırıyor: üretim araçlarının mülkiyeti olmayan yığınlar büyüyor, üretilen "zenginlik" büyüyor ve toplumsal zenginliğin paylaşımı konusunda devasa bir mücadele veriliyor. Örtük bir mücadele. Anlayan anlıyor, anlayamayan milyonlar sürünüyor. Anlayamama hali psikolojik olana ilgiyi besliyor.

Gazeteler kişilik, depresyon, kaygı üzerine bir çok yazı ile dolu. Hap yazılar, hap kitaplar, hap bilgiler bunlar: "Acil durumlarda çıkarıp okuyunuz" tarzında. Günümüz "orta sınıf" insanının gündelik (ve aslında farketmesek de tarihsel) acısını dindirmesi, geçiştirmesi için küçük birer hap gibi bunlar. Okuyacak ve içindeki illetten, lekeden, kara safradan kurtulacak sanki.

Ama nereden geliyor bu "kitlesel" ilgi? Nereden geliyor bu kara safra? Yoksa "koşullar [bireylerin ] iç dünyalardaki çatışmaları arttırıyor mu?"

Psikanaliz üstbenin toplumsal gerçekliğin temsilcisi olarak yapılandığını belirtir. Üstben bireylere sadece dış dünyadaki değil içdünyalarında gidebilecekleri sınırları da gösterir. Bu özelliği nedenyile sanki "olumsuz/kısıtlayıcı" bir niteliktedir. Ben, üstbenden gelen sınırlayıcı, kısıtlayıcı, tehdit edici temsillerle başa çıkamadığında ise depresyon ortaya çıkar. Dizginlenemeyen arzular, dürtüler beni sıkıştırıyorsa da kaygı ortaya çıkar.

Bu durumda günümüzün toplumsal psikesi, kısıtlayıcı ve cezalandırıcı mı? Üstben aynı zamanda günümüzün gerçekliğinin temsilcisi değil mi? Bir yanıyla öyle. Ama üstben, yani "vicdan, ahlak, mantık" kişiden kişiye, kişinin hayatındaki farklı aşamalara göre değişir. Günümüzün toplumsal gerçekliğinde ise üstben "doğrucu" olarak değil "kaypak" olarak yapılanmıştır.

Zizek, üstbenin "keyfine bak!" diye seslendiğini belirtir. Psike sabit değildir: Herhalde en büyük handikaplardan birisi bu: eğilimleri ardır, yönelimleri de vardır ama  sabit değildir. Değişir. Deneyimlerle şekillenir ve her dönemin toplumsal deneyimleri farklıdır. Kıyaslama önemlidir: işini kaybetmek, kaybedenlerden olmak. Örneğin "eşitsizlik" gruplar arasındaki fark daha fazla olduğunda daha etkilidir, daha görünürdür.

Richard Sennet günümüzde ortalama bir kişinin hayatında üç kez mesleki niteliğini geliştirmek/değiştirmek zorunda kaldığından bahsediyor. Süreklileşmiş bir sınav, rekabet, risk ve yer değiştirme içinde geçiyor günler. Rainer Funk ise "postmodern kişilik" olarak tanımlıyor bu insan dokusunu. Ekonomik bir temel sunuyor. Hatta kapitalizmin uzun dalgaları bazı toplumsal olayların, durumların bir çerçeve gibi, bir kalıp gibi  tekrarlanmasına neden olur: Bu nedenle Mandel, çocukların toplumsal kaderlerinin (buraya zihinleri de eklenebilir) babalarından çok büyükbabalarına benzediğini belirtir.