Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2017 Pazar

Mutlu İnsanların Öyküsü Yoktur!

Yüksel Arslan’a

Uzun yıllardır zihnimde döner durur Kuzey İrlandalı rock grubu Therapy’nin Stories şarkısının nakaratı. Mutlu insanların öyküsü yoktur der şarkının nakaratı. Bu sözü ara ara yeniden hatırlar ve uğraşır dururum kendimce. Hak vererek, doğru bularak ve doğru bulduğum için de kendimi çaresiz hissederek. Çünkü sözün tam da iddia ettiğinin tersinin peşinde değil miyim? Hikayeler mutlu insanların olsun istemiyor muyum? Bunun için uğraşmıyor muyum? Mutluluğun hikâyesi olsun istemiyor muyum?

Ama durup yeniden ve yeniden düşünüyorum, şarkının nakaratını.

İki anlamı, doğrudan iki çıktısı olabilir bu sözün. İlki yalın: Mutlu insanlar için geriye artık anlatılması gereken bir hikâye kalmamıştır. Bir dert kalmamıştır ve anlatmaya da gerek kalmamıştır. Ne de olsa mutluluk anlatılmaz, yaşanır. İşte sözün bu yalın anlamına kapıldıktan sonra sorarım kendime: Ne zaman anlatmaya başlarız? Anlatı ne zaman başlar?

Bir dertle başlamaz mı anlatı? Ya bir kayıp vardır temelinde ya da bir imkânsızlık. Olmamışlık ve olmayacağını bilme, sezme hali. Olmayacağını bilmek, hissetmekle başlar dert, anlatı. Buradan da sözün ikinci anlamına gelirim: Tamlık hikâyeye alan bırakmaz. Tamamına ermiş olanın, o erme sürecinin hikâyesi olur ama tamlığa vardıktan sonra hikâye için alan yoktur artık. Hikâye için, anlatı için, hatta belki de her türden, evet sanatsal olan da dahil, her türden yaratıcılık için olmamışlık, eksiklik gerekir.


25 Haziran 2016 Cumartesi

Müziğin gücü

Sanırım hep böyle bir şeye inandım. Müziğin değiştirebildiğine.

Beni ilk etkileyen şarkı hangisiydi diye düşünüyorum şimdi? Değiştiren. İçimdeki tarif edemediğim hisleri işleyen ve dile getiren şarkıları düşünüyorum.

Aklıma kasetler ve yeni yetmelik günleri geliyor. İlginçtir ama İbrahim Tatlıses’i tartıştığımızı hatırlıyorum ilk. İbrahim Tatlıses’in “İnsanlar” şarkısı ikiye bölmüştü bizi; ortaokul sıralarındaki küçük bir arkadaş grubunu. Kızların çoğunlukta olduğu bir kesim şarkıyı da Tatlıses’i de kaba ve basit buluyordu. Haklıydılar. İçinde yer aldığım diğer grup ise yeniyetmeliğin beceriksiz kurlarıyla, hani kızlara inat, şarkıyı deyim yerindeyse böğürerek yeniden ve yeniden söylüyordu.

Arabesk yasaklıydı ve şarkı basitçe “hoş” bir şarkıydı. Aldatılma ve kırılma üzerine. Sevgiliye yazılmış ama neredeyse tüm insanlığa seslenen: “İnsanları anlamak, insanları tanımak.” diye sözleri vardı. Bir de nakarat kısmında “Öylesine zor” diyordu Tatlıses; hani neredeyse içimizi okurcasına. O günlerde hiç kimse, özellikle de zihnimizde kim ve ne olduğunu tam bilemediğimiz “ah o sevgili öteki” bizi anlamıyordu. Ne zordu anlaşılmak!

Tamam, şarkının basit, kaba falan olduğunu alttan alta hissediyordum ama aynı şarkı içimde tarifi imkânsız bir malzemeyi işleyip derdimi anlatır hale getiriyordu. Ergenliğin inat, öfke, hayal kırıklığı dünyasının bir anlığına yanık sesiydi işte.

Ama o kadardı. Arabesk de, o tür şarkılar da, o ruh hali de bir yerde tıkanıyordu. Daha doğrusu hep aynı malzeme üzerine oynuyordu: Kaybetmişlik, aldatılmışlık ve çaresizlik. Küçük bir itiraz bile yoktu orada. Sitem ve mağrur bir kabullenme vardı. Ben ise keşfetme, gidebildiğim yere kadar gitme ve kendini kurma derdindeydim. İsyan ve itiraza açıktım. Çok kısa süre sonra müzikte bambaşka yerlere açıldım.

20 Kasım 2012 Salı

Ya kral ve şürekâsı için müzik yaparsınız ya da mülksüzler için

Müzikal tavrını "Ya kralın hoşuna giden bir müzik yaparsınız ya da duvarın dibinde bekleyen kölelerin" diye açıklayan GY!BE kapitalizmin giderek artan baskılarından bunalan, çıkış arayan en öndekiler için ve onlarla birlikte müzik yapıyorlar.


Reel sosyalizmin yenilgisi ve neoliberalizmin dört bir yanda elde ettiği muzaffer hegemonya müzikte de bir bocalama dönemine tekabül eder. Şarkıların birbirinin tekrarına dönüştüğü, dinamik tarzların bile tekdüzeleştiği, pazarlama ve yıldız sisteminin her aşamayı ve herkesi çabucak tükettiği can sıkıcı bir dönemdi 1990lar.

Dünyanın dört bir yanı gibi dinleme alışkanlıklarımız da fethedilmeye hazır bir pazara dönüşüyordu. Müzik piyasası önceden yüzüne bile bakmadığı herşeyi parlatmaya başlamıştı: etnik, rock, folk, punk farketmiyordu. Şarkılar hap niyetine alınmak üzere çoktan kısalmıştı. Beş dakikayı aşan bir şarkının, örneğin bir rock albümünde yer alması adeta yasaklanmıştı. Her şarkı, ambalajından çıkarılıp çabucak tüketilebilmeliydi.

Piyasaların kulakları da fethettiği 1990larda özü, çekirdeği tüm bu fetihçi sürece dayanıklı müzikler yapanlar da vardı. Kanadalı Godspeed You! Black Emperor (GY!BE) bunlardan bir tanesiydi. Yaratıcı seslerin nadiren çıktığı rock müziğinde Kanadalı topluluk yaklaşık 20 yıldır müziğin ve işitsel deneyimin sınırlarını genişletmeye devam ediyor.

8 Kasım 2008 Cumartesi

Hayat sıkıcıdır!*

Hayat genel olarak sıkıcıdır. Yani, oturup istatistiksel bir çalışma yapsaydık, hepimiz dâhil olmak üzere insanların büyük bir çoğunluğunun 'Hayatınız nasıl gidiyor?' sorusuna sıkıcı, sıradan, hep aynı, tekdüze, tekrarın tekrarı, yaşıyoruz işte gibi birbirinden çok da uzak olmayan cevaplar verdiklerini görürdük.
Ama her insanın hayatında, hayatının tek düze akışına gökten düşme gibi giriveren anları, saatleri ve hatta günleri olmuştur ve insan, hayatının tekdüzeliği arttıkça yani günleri birbirinden farksız hale geldikçe hep onlarla yaşamaya başlar. Bir daha geri gelmeyeceğini bildiği, artık bir tür büyü barındırdığını düşünmeye başladığı o pırıltılı anları, her gün ve her gün yeniden ve yeniden düşünerek tüketir hayatının geri kalanını. Müzik yapıyorsa eline müzik aletini ilk alışını düşünür; çalmayı öğrendiği ilk parçayı, çıktığı ilk konseri, konserin biletlerini... Yazıp çiziyorsa, arkadaşlarıyla toplanıp heyecanlı heyecanlı sabahlara kadar tartıştıkları, birbirlerine oradan, buradan, kendilerinden okudukları yazıları çağırır yeniden... İçip içip sabah erkenden, başı, kıçı, bacağı ağrımadan kalktığı günleri, bir şarkıyı ilk keşfedişini, bir zamanlar peşinde köpekler gibi koştuğu sevgiliyi, yazarı, gitaristi... Daha çoğaltılabilir ama gerçek olan şu ki insan belli bir uğraktan sonra anılarla yaşar, bugünüyle ya da hiç gelmeyecekmiş gibi uzak duran geleceğiyle değil; ve yine bilimsel temele dayalı başka bir istatistiksel çalışmayla bu sıradışı, yırtıcı anların, saatlerin, günlerin hayatımızın hangi kesitinde yoğunlaştığını, toplandığını inceleyecek olsaydık bulacağımız sonuçlar hayatımızın ilk yirmi, bilemediniz yirmi beş yılında toplanırdı: sorumluluklarımızın göreli olarak daha az olduğu ve aklımızın eşeğini 'keyfimize göre' yürüttüğümüz zamanlarda. Sonrası hep bir sıradanlık, hep bir yapmacıklık, hep bir idare etmedir.

31 Ağustos 2008 Pazar

Taşlar yerine oturduğunda


Geçmişe önkoşulsuz övgüler yağdırmak da geçmişi haksız ağır sövgülere boğmak da kolay. Ne de olsa geçmiş dediğimiz düne artık ulaşmak olası değil. Bu nedenle geçmiş, henüz geçmişe karışmamış olan bugünün içinde yeniden kurgulanırken, yeniden hatırlanırken istenilen biçimi alabilir. Dünün mirasını taşıyan bugün, abartılı bir yeniden kurmaya izin vermese de geçmiş didiklenebilir, benzetilebilir, kırpılabilir, çekiştirilebilir. Mirasın izin verdiği kadarıyla...
Geçmişin kaderi gibidir kurgulanmak ve geçmiş kurgulandıkça gelecek kadar belirsizleşebilir. Kurcalandıkça geçmişi anlamak bugünün insanı için zorlu olabilir. Öncelikle bugünden geçmişe bakıldığı için. Diğer yandan geçmişin ne kadar çekiştirildiğini, ne kadar benzetildiğini anlamak da karmaşıktır. Geçmiş bin türlü halde çıkabilir karşısına. Özellikle geçmişin bazı bölümleri daha çok çekiştirilmiştir, daha çok benzetilmiştir. Belki de geçmişin bazı bölümleri çekiştirilmeye, kurgulanmaya daha açıktır; daha esnek bir geçmiştir, bu geçmiş. Nereye çeksen gidecek gibidir. Haşarı bir çocuk olabilir, ama aynı zamanda büyük bir olgunlaşma da olabilir; değişimin başladığı yer de olabilir, her şeyin sıradanlaştığı uğrak da olabilir. Belki de hiçbir şeyin olmadığı, hiçbir şeyin yaşanmadığı, "güneşin altında yeni bir şey yok!" dedirten bir zaman dilimidir.

27 Temmuz 2008 Pazar

Birilerinin başına rock* mı düştü acaba?

Her yaklaşımın üzerini örten genel bir önerme olarak kabul edilmediği sürece ‘müzik, yaşamın içinden çıkar!’ diyebiliriz ki Arjantinli yazar Julio Cortazar’ın, Charlie Parker anısına yazdığı ‘Arayış’ isimli öyküsü tam buradan çıkmaktadır. Cortazar’ın öyküsünde iç içe geçmiş olayların, son hız yuvarlanan yaşamların, biriken sıkıntıların ortasında yaşantısına katlanmakta zorlanan Johnny, karşılaştığı zorlukları, hissettiği karmaşayı, sıkıntıları saksofonuna üflemektedir. Ama çoğu zaman içine üflediği saksofonu bile yaşamını katlanabilir hale getirmemekte ve Johnny de aletine vurmakta, onu tekmelemekte ve cezalandırırcasına hatırlayamadığı yerlerde bırakmaktadır. Müziğin, yaşamın içinden çıktığını daha doğrudan anlatmak istersek, Chemical Brothers'ın şarkılaştırdığı biçimiyle ‘music: response’ yani ‘müzik tepkidir’ diyebiliriz. Müziği, yaşama karşı, topluma karşı tepki doğurur.



16 Temmuz 2008 Çarşamba

Sponsorlar Eşliğinde Gençliği Özgürleştiren Müzik Bulundu!

soL Dergisi, Eylül 2003, sayı: 202
Çok değil, daha on yıl önce Sabah grubu, haftalık bir rock dergisi (Rock Kazanı) çıkardığında yer yerinden oynamıştı: Paranın peşindeki sermayedarlar, düzen muhalifi rockçıları düzen içine çekmeye başlamıştı. Ancak tartışmalar çok uzun sürmedi ve kısa zamanda, konser afişlerinden albüm kapaklarına kadar her yerde sponsorlar boy göstermeye başladı. Sponsor alınmasının miladını da Bryan Adams, Scorpions, Guns’n Roses, Metallica gibi grupların büyük stadyum konserleri oluşturdu. Daha öncesinde sponsor desteğinin sözü bile yadırganırken bu konserlerden sonra bir çok yerli rock grubu, hayranı oldukları büyük grupların yaptığı gibi, şirket sponsorluğunda konsere çıkmayı ister hale geldi. Örneğin artık, Athena elemanları, düzenlenen festivallerden birisiyle ilgili olarak Coca Cola’yı öpmek istediklerini rahatlıkla belirtebiliyorlar. Daha üç-dört ay önce Irak’a saldıran Amerika’ya ve savaşa karşı şarkı yazan Mor ve Ötesi, savaşın külleri soğumadan, Amerika’yı en çok temsil eden şirketlerden birisinin sponsorluğunda geniş kitlelere uzanıyor. Özgür kız Nil, gitarının tellerine her uzanışını paraya çeviriyor. Zaten sponsorlar maddi destek yanında çok daha önemli bir işe yarıyor: pazarlama ve markalaşma.

27 Ocak 2008 Pazar

Radiohead herkese soruyor: Müziğimizi nasıl istersiniz? Beleş, bedava, ücretsiz?


(SanatCephesi, Ocak 2008, Sayı: 22)

Müzik şirketleri, müziğin pek bilmişleri paniklemekte haklı! Ne de olsa geniş bir dinleyici kitlesine sahip bir müzik grubu, tarihte ilk kez albümünün tamamını kendisi yayımlamayı, dağıtmayı tercih etti. İlk kez “milyonlar satan” bir müzik, dinleyicilerine, dinlemek isteyenlere “gönüllerinden kopan bir eder” karşılığında ulaştı. Çünkü 15 yılı aşan müzik geçmişine sahip ve yayınladığı yedi albüm ile müzik şirketlerine, dağıtıcılara şimdiye kadar milyonlarca dolar kazandıran Radiohead “Buraya kadar!” dedi. Grup, yedinci albümlerini kendi internet sitesi üzerinden dinleyicilerine sundu. Radiohead, albüm için fiyat biçmeyip “Gönlünüzden ne koparsa!” deyince de kararın yankısı büyük oldu. Dinleyiciler, eleştirmenler, müzik şirketleri, otoriteler (?) vb. tartışıp durdu ama grup daha önce açıkladığı gibi Gökkuşakları İçinde (In Rainbows) isimli albümünü kendi internet sitesinden 10 Ekim’den itibaren mp3 biçiminde, tüm dijital cihazlarda çalınabileceği belirtilerek beğeniye sundu. Hem de en az 0 pound en fazla da 100 pound fiyata olmak üzere. Sonrasında dinmeyen tartışmalar ise kimileri için kuru gürültü ve kimileri için ise dibe çöken bir tortudan ibaret kaldı.