Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2026 Pazartesi

Hakkımda

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (İng.) 2001 mezunuyum. Psikiyatri uzmanlığımı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda tamamladım. Uzmanlık tezimi “toplumsal eşitsizlikler ve psikozlar” üzerine yaptım. Tez araştırmam “TürkSch - Psikozlarda Gen-Çevre Etkileşimi için İzmir Akıl Sağlığı Araştırması”nın bir parçasıydı. Uzmanlık sonrasında üç yıl Sinop'ta görev yaptım ve 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı'nda öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladım. 2014 yılında Hollanda Maastricht Üniversitesi'nde “kentsel sosyal çevre ve psikozlar” üzerine doktoramı tamamladım. 2018 yılında ise doçent unvanı aldım.

Dokuz Eylül Üniversitesi'ndeki mesleki ve akademik yaşamımı 2024 yılı başına kadar sürdürdüm. Ağırlıklı olarak şizofreni ve psikotik bozukluklar alanında çalıştım. Çoğunluğu epidemiyoloji, psikotik bozukluklarla ilgili olmak üzere yayınlanmış 120'nin üzerinde bilimsel ve mesleki makalem bulunuyor. Türkiye Psikiyatri Derneği'nin farklı kurullarında uzun yıllar görev aldım. Yine uzun bir dönem soL Haber Portalı'nda haftalık yazılarımla yer aldım.

Farklı kitaplarda (Tıp Bu Değil [2012]), Barış Kitabı [2015], Şizofreni ve Psikotik Bozukluklar [2017], Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm [2018]) yazılarım yer aldı. Yayınlanmış iki öykü kitabım (Gerisi Hep Rivayet [2016], Ruhlar Mezbahası İyi Günler Diler [2020]) bulunuyor. 

Çalışmalarımı İzmir, Alsancak'ta bulunan muayenehanemde sürdürüyorum.

1 Aralık 2024 Pazar

Şizofreni tedavisinde 70 yıl sonra bir ilk: Xanomeline hakkında

Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, uzun  yıllardır, beyinde dopamini bloke eden ilaçlarla tedavi ediliyor. Daha doğrusu sanrı ve varsanılardan oluşan "pozitif" belirtiler (örn. sesler duymak, izlendiğini düşünmek) dopamin iletimini azaltan bu ilaçlarla tedavi ediliyor. Psikotik bozuklukların önemli bir parçası olan bilişsel bozukluklar ve negatif belirtiler (örn. içe çekilme, durgunlaşma, düşünce içeriğinde azalma) ise bu ilaçlarla pek düzeltilemiyor; ve hatta bu ilaçların etki mekanizmaları nedeniyle negatif belirtiler daha da artabiliyor, bilişsel yetiler zaman içinde daha çok bozuluyor. Bu durum ise hem hastaların hem de hasta yakınlarının antipsikotik tedavilerinden kısmen memnun olmasına ya da hiç memnun olmamasına neden oluyor. 1952'den bu yana...

Çünkü ilk antipsikotik 1952 yılında keşfedildi: klorpromazin. Hem de başka bir tıbbi durum için (anestezi) denenirken; biraz tesadüfen ve de iyi klinik gözlem ile. O tarihten bu yana da kullanıma giren tüm antipsikotikler az ya da çok dopamin blokajı yaparak tedavi sağlamaya çalışıyor. Ama şimdi şizofreni tedavisinde 70 yıl aradan sonra bir ilk yaşanıyor. Çünkü dopamin blokajı dışında etki mekanizmasına sahip olan bir ilaç [Xanomeline] tedavide kullanım için geçtiğimiz aylarda ABD'de onay aldı. Ve tarihin ironisi de denebilir: Farkı bir mekanizmaya sahip olan bu yeni ilaç da bir başka hastalık için (Alzheimer) denenirken keşfedildi.

15 Nisan 2020 Çarşamba

Koronavirüs salgını şizofreni hastalarını nasıl etkiler?


Günlerdir koronavirüs salgınını konuşuyoruz. Olağandışı günlerden geçtiğimiz aşikâr. Ve daha ne kadar daha böyle geçer, onu da bilemiyoruz. Açıkçası kimse de bilmiyor. Hastalanma olasılığının ve salgın tehdidinin yanına olağandışılık ve belirsizlik de ekleniyor. Hani neredeyse dünyanın hemen hemen her yerinde eşzamanlı ortaya çıkan bir altüst oluş yaşıyoruz. Toplumsal ve bireysel hayatlarımızda.

Peki, bu olağandışı durum, olağandışılığı sık sık yaşayan şizofreni hastalarını nasıl etkiliyor olabilir? Evet, bu soruya henüz “klinik” bir yanıt vermek için çok erken. Salgının şizofreniye etkisine dair elimizde hemen hemen hiç veri yok. Başka, geçmiş salgınlardan kalmış çok dolaylı bilgilerimiz var. Ayrıca toplumsal tarihimiz açısından çok özgün, daha önce eşi, benzeri hiç görülmemiş bir durumdan geçiyoruz ve kıyaslamak da yetersiz kalabilir. Geçmiş deneyimlerin işaret ettikleri de kısıtlı bilgi sağlıyor. Ama sormakta, düşünmekte fayda var: Toplumların oldukça dezavantajlı kısmını oluşturan şizofreni hastalarını bu salgın günlerinde neler bekliyor?


Şizofreni hastaları için Covid-19 riski daha mı yüksek?
Bunu henüz bilmiyoruz. Yani şizofreni hastaları arasında yeni koronavirüs enfeksiyonu açısından genel topluma göre risk daha mı yüksek, henüz bu sorunun yanıtını bilemiyoruz. Ancak geçmiş salgınlardan ve toplumsal büyük olaylardan biliyoruz ki bu tür altüst oluşlardan sonra psikiyatrik sorunlar artıyor (Brooks ve ark. 2020). Ayrıca şizofreni gibi kronik psikiyatrik hastalıklarda kronik enfeksiyon hastalıkları da genel topluma göre daha yüksek olma eğiliminde (Partti ve ark. 2015).

25 Kasım 2018 Pazar

Çek hocama bol teşvikli bir makale!


Geçtiğimiz hafta gündeme gelen bir makale sosyal medyada ses getirdi ve oldukça paylaşıldı. Ses getirdi çünkü makaleye göre Türkiye “fason akademik makale” üretiminde dünya ikincisi olmuştu. Fason derken akademik dergilerde “para karşılığında basılan” makaleleri kastediyorum.

İşte makale Türkiye’nin para ile bilimsel yayın yapan ülkeler sıralamasında ikinci sırada yer aldığını gösteriyordu. Hemen arkasında Nijerya, hemen önünde ise açık ara ile birinci olan Hindistan yer alıyordu. Ki nüfusa oranladığımızda Türkiye Hindistan’ı bile geride bırakabilir ve dünya birinciliğini alabilir. O da ayrı bir vehamet olur!

Kendi çapında ses getiren bu makale alanında önemli bir derginin Kasım sayısında yayımlandı [1]. Muhtemelen yıl başında yazılmış ve değerlendirilmek üzere sözkonusu dergiye gönderilmiştir. Yani veriler çok taze. İşte memurlar.net sitesi bu hafta makaleyi haber yaptı ve gündeme taşıdı [2]. İlgi gören haber Türkiye’de akademinin, üniversitelerin (dolayısıyla da bilimsel üretimin) niteliğini yeniden tartışmaya açtı.

Makale Selçuk Beşir Demir’e ait. Kendisi de bir akademisyen. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde. Ve temel çalışma alanı Türkiye’de akademik üretim. Zaten bu konuda oldukça ilgi çekici başka makalelere ve haber sitesi yazılarına da sahip. Hepsi tek tek üstünde durulmayı da hakediyor [3]. Ama biz şimdilik geçen hafta paylaşılan bu “fason makale” makalesine bakalım.

2 Eylül 2018 Pazar

Bilimsel düşünce, düşünür gibi olma ve düşünememe


Bu yazı yayınlandığında Bilim ve Aydınlanma Akademisi tarafından düzenlenen “Tarih Boyunca Bilimsel Dünya Görüşünün Gelişimi” yaz okulunun son gününe girmiş olacağız. Biyolojiden fiziğe, tarihten matematiğe başka bir yerde dinleme olanağı bulamayacağımız sunumlar, konuşmalar ve antik dünyanın içine yapılan bir gezi vardı yaz okulunda. Bu sunumlar, tartışmalar ve gezi sayesinde bilimsel düşüncenin tarihsel serüvenine ve güncel durumuna bakabilmiş olduk. Ve “bilimsel düşünce” etrafındaki tartışmalara, yanılsamalara, bu isim etrafında somutlaşan sınıf mücadelelerine de geri dönme imkanı yakaladık.

Biliyorsunuz, solda “bilim-bilimle düşünme” bir taraftan baş tacı edilir. Her tür toplumsal-tarihsel kilidi açan bir anahtar gibidir bilim. Ama bir taraftan da “bilimsel düşünce” tüm kötülüklerin simgesi olarak da görülür. Engels’ten Sovyetler’e bir hat çekilir ve “despotik” örnekler eşliğinde “bilimsel düşünce”nin doktriner ve didaktik olduğu ilan edilir. Gerici düşünce dünyası için ise bilim zaten idealizmin kalesi gibidir. Gerisi hep yalandır. İlginç olan nokta ise şuradadır: “bilimsel düşünce” gerici düşünce dünyası için de doktriner ve didaktiktir.

Bu kesişme sanırım çok temel bir durumu gösteriyor: Bilimsel düşünce de bir mücadele alanı. Hem de bin yıllardır süregiden bir mücadelenin alanı. Geliştiği kadar kötürümleşebiliyor, parladığı kadar sönükleşebiliyor da. Ama çağlar boyunca egemen sınıfların baskılarına, aşağılamalarına ve müdahelesine rağmen varoluyor. Hem de etkisi artarak. Büyüleyici bir serüven bu, tarih boyunca bilimsel düşüncenin gelişimi.

26 Ağustos 2018 Pazar

Kriz günlerinde bilim

Kısa bir aradan sonra yeniden merhaba. Araya seçim psikolojisinden çıkış, kriz ve yaz rehaveti girdi. İlkini seçim döneminde yazmıştım. Sonuncusunu yaz ve rehavet bitince yazarım. Bu durumda, krizden ve krizin özgün bir görünümünden devam edebilirim sanırım: kriz, bilime nasıl yansıyor?

Krizi de bilimin kendisini de burada tartışmayacağım. Tabii ki bilim var, bilim var. Ama en kaba haliyle söyleyecek olursak bilim de eninde sonunda gelip paraya dayanıyor. Evet, bilmenin ve bilimin birçok kaynağı var ama modern bilim için son kertede para olmadan olmuyor.

Nasıl ki “kriz” denilen hâl, sadece ekonomik göstergelerle kendini belli etmiyorsa, iç siyasette, ülkeler arası siyasette, toplumsal olaylarda ve ideolojide sıradışı durumlar olarak ortaya çıkıyorsa, bilimde de benzer bir çok-hâllilik var.

Evet, bilimsel araştırmalara ayrılan fonlar kesiliyor, istihdam zorlaşıyor, paralar suyunu çekiyor. Bunlar var ve çok önemli. Ama kriz bir tek bilimin ekonomisinde kalmıyor; oralardan başlayıp kendisini bilim içi siyasette, kurumsal ilişkilerde ve insanlık hallerinde gösteriyor. Ve hiç beklenmedik, duyulmadık, görülmedik olaylar yaşanıyor. Kriz, bilimde de kendisini “Aaaa” ve “Ooooo” sesleri arasında sansasyonel olaylarla gösteriyor.

Elon Musk kısmı malum. Tıpkı hızla değer kaybeden ya da bir o yana bir bu yana salınan para birimleri gibi bilim ile Musk’ı bir arada düşünebilmek de düşüşe geçmiş durumda. Hatta arabası Mars yolunu yarılamadı ama Musk’ın girişimcilik maskesi ana roketten ayrılıp serbest düşüşe geçen yan roketler gibi çoktan geride kaldı. Ve Musk hızla spekülatörlüğe doğru yol alıyor. Bu öyle bir spekülasyon ki daha birkaç ay önce Mars’a arabasını gönderen özel sektör girişimcisinin kurtuluşu Suudi varlık fonuna geldi dayandı.

Ama herkes böyle düşünmüyor. Mesela günümüzün “en seçkin bilim cemaatleri” Musk’ta halen bir bilimci görüyor. İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti (The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge) geçtiğimiz günlerde Musk’ı oldukça prestijli bir törende ağırladı. Tarihi 1600’lü yıllara dayanan ve kendisini “Dünya’nın bilimde mükemmelliği sağlamaya adamış en eski bağımsız bilim akademisi” olarak tanımlayan Cemiyet, Musk’a az da olsa “moral” verdi. Çünkü bu öyle bir tarih ki Newton’dan günümüze kadar kesintisiz uzanıyor, bağımsız bağımsız...

20 Mart 2015 Cuma

Beyin İşleyişinin Anlaşılmasının Tarihsel Evrimi

Beyin! Altı üstü hidrojen, karbon, oksijen ve birkaç elementten daha oluşan, bir ilk görünüm olarak kıvrımlar, girintiler, çıkıntılardan oluşan bir organ! Diğer beden organlarından çok daha farklı bir şekle sahip olan, kafatasının içinde saklı bir organ. Hücresel düzeydeki örgütlenmesiyle, elementlerin bir anı bir diğer ana uymayacak hızda devinimiyle artık, algılarımıza, duygularımıza ve türlü türlü davranışsal yanıtlarımıza olanak sunduğunu bildiğimiz bir organımız. Homo Sapiensi diğer hayvan türlerinden ayıran ve bir o kadar da kendi türüne özgü özellikleri (dil, konuşma, anlama, iletişim kuma, aletler geliştirebilme, yani doğayla topluluk olarak mücadele edebilme) toplumsal yönde geliştirebilmesine olanak sağlayan organ.

Gariptir ama yüzyıllar boyu önemi de anlaşılmamıştır. İnsanlığın gelişmişlik düzeyi yetmemiştir, dinsel inanışlar engel olmuştur ve beynin işleyişinin anlaşılması da tarihsel bir gelişim göstermiştir. Hatta bu gelişim, tarihin gelişimine, yani sınıflı toplumların ortaya çıkardığı bilgi birikimine paralel bir seyir göstermiştir.

Her ne kadar beyin üzerinde iki bin yılı aşkın zamandır düşünülse de davranışlarımızın anlaşılması konusunda bu dinamik organımızın merkezi rolü son üç yüzyıl içinde anlaşılmaya başlamıştır. Örneğin Mısır Kralı Tutankamon yeniden dünyaya dönüşü için mumyalanarak hazırlanırken karaciğer, akciğer, mide gibi organları mezarında saklanmış ve kalbi bedeninde olduğu yerde bırakılmıştır; ancak kafatası açılmış ve beyni çıkarılmıştır.