Gilad Atzmon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gilad Atzmon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2010 Cumartesi

Avanti Musica III: Aramızda dolanan hayaletler


Zamanın ruhu çok az kişiyi teslim alamaz. Kafa tutmak ve ayakta kalmak, dinmeyen bir çaba gerektirdiği için. Ve örneğin bir müzisyenin de zamanın ruhuna direnmesi kolay değildir. Ne de olsa ana akım dedikleri kuru gürültü belirleyicidir. Yine de belli olmaz, birkaç yıla hâkim olan değerler, tarz ve ses, sonraki on yılda gözden düşer ve hoş bir seda olarak mazide kalır. Politik müziğin tarihi bir anda kendisini, iddialarını ve çabasını tatlı bir nostalji olarak geçmişte kalmış bulan onlarca isimle doludur. Ama bir de her dönemde zamanın ruhuna kendi rengini katanlar vardır. İşte zamanın ruhunu kendi renkleriyle boyayan iki isim, ard arda yeni albümler yayınladılar geçtiğimiz günlerde.

Sanatsal yaratıcılık bir anlamda büyücülükse eğer, Robert Wyatt da 1960'lar İngiliz rock camiasının en ışıltılı büyücülerinden birisiydi. O dönem, müzikte sınırları zorlayanların dönemiydi ve bir avuç insan hep beraber, sınırları sürekli olarak daha ileriye götürüyorlardı. Wyatt’ın vurmalılarının başında oturduğu Soft Machine grubu, Pink Floyd’la birlikte 60ların İngiliz psychedelic rock müziğinin daha derinlikli bir içerik kazanmasını sağlamıştı.

Ama sonra 1970'ler gelince, bir önceki on yılın arayışlarını silip süpüren bir tutuculuk belirleyici olduğunda tüm büyücüler birden kırpılıp biçilen yıldızlara dönüştü. Wyatt’a ise hem arayışları hem de hayat bambaşka bir yol açtı. 1973’te bir parti sırasında üçüncü kattan düştü ve o kazadan sonra hayat boyu eşlikçisine dönüşen tekerlekli sandalyesiyle buluştu.

Gilad, hava döndü mü gerçekten?


Daha önce Sanat Cephesi’nde ve soL’da değindiğim Gilad Atzmon ve ekibi Orient House Ensemble (OHE) geçtiğimiz günlerde onuncu yıllarını kutladılar. Hem de yeni bir albüm (The Tide Has Changed) ve oldukça dolu bir konser programıyla. 

Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı çıkışta da andığı Gilad Atzmon, medya tarafından daha çok anti-siyonist olarak görülen bir isim. Grubunun ismi, Filistin yönetiminin Kudüs’teki yönetim binasının adını taşıyor. Çünkü Atzmon 20. yüzyılı ve günümüzü yalanlar ya da uydurma hikâyeler üzerine kurulmuş bir düzen olarak görüyor. Bu nedenle grubun albümlerinden bir tanesi ekseni kaydırılmış 20. yüzyılı yeniden düzenlemeye adanmıştı. Zaten Batılı caz standartlarını doğulu bir havayla, yanık yanık çalarken öfkesini notalarda gezdiriyor. Bir Yahudi halk şarkısı yerlerinden yurtlarından edilmiş Filistinlilerin ağıtına, haykırışına dönüşüyor.

Gilad Atzmon, Orient House Ensemble’ı İsrail’i terk edip yerleştiği Londra’da 2000 yılında vurmalılarda Asaf Sirkis, piyanoda Frank Harrison ve basta Oli Hayhurst’la birlikte kurmuş. Dörtlü farklı müzisyenlerle işbirliği yaparak altı albüm yayınladı, birçok ülkede konserler verdi, farklı ödüller kazandı ve hem müzik dünyasında hem de siyasal arenada sürekli ilgi topladı. 

OHE günümüz cazının en üretken gruplarından birisi olarak görülüyor. Konserler ve albümlerle (ki içlerinde Filistin’le dayanışmak için düzenlenmiş sayısız etkinlik de bulunuyor) geçen on yılı kutlamak için ise en parlak albümleri olarak niteledikleri “The Tide Has Changed” yayınladılar. Albüm hemen geniş ilgi gördü, grup iki ayı bulan bir konser turnesi serisine başladı ve İsrail gazetesi Ha’aretz bile Atzmon’la yaptığı röportajı sansürlemeden yayınladı. Ki röportajın yapıldığı günlerde Atzmon müzisyen arkadaşlarını da yanına alarak kuşatma altındaki Gazze ile dayanışmak için Jazza isimli büyük bir festival düzenlemişti.

Atzmon ve OHE’ın ortaya çıkardıkları müzik, tarzlar arasındaki ayrımları silikleştiren bir yapıya sahip. Arap halk ezgileri, yüksek tondan çalınan doğaçlama cazla birleşirken arkadan bir Kurt Weill ironisi beliriveriyor. Hisli bir tango ezgisine yaylı çalgıların tellerinden yayılan bir nostalji eşlik ediyor. Atzmon müzikleri üzerine çeşitli yerlerde yaptığı söyleşilerde yaptıkları üretime baskı, zulüm ve direnişten enerji çıkardıklarını sık sık dile getiriyor. Bu anlamda da aslında grup son yılların cazındaki en önemli politik odağı temsil ediyor. Zülüm altındakilerin haykırışları OHE şarkılarında başkaldırının özgürlüğüne dönüşüyor. Bu sayede cazı şanlı geçmişin takıntıları arasında debelenip duran eski tarz bir sanatsal biçim olmaktan çıkarıp günümüz direnişinin, baskılara karşı başkaldırılarının dinamik bir üretim alanı haline getiriyorlar: And So We have.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Gırnatanın Derdi

Bazı dönemlerde ya da toplumlarda doğruda durmak için başka dönemlere, başka toplumlara göre daha fazla çaba sarfetmek gerekiyor. Artan iletişim olanaklarına, ortaklaşıveren gündemlere rağmen toplumlar, kendi geçmişlerinin gölgesinde ve o gölgenin uzantısı olan farklı ideolojik evrenlerde devinmeye devam ediyorlar. Haliyle toplumların da dönemlerin de ağırlıklı halleri birbirinden farklı oluyor.

Bir Yunanlının Alexis’in acısını hissedebilmesiyle (Alexandros Grigoropoulos 6 Aralık 2008'de Atina'da iki polis tarafından öldürüldü; 15 yaşında idi ve ardından tüm ülkeyi sallayan ve neredeyse iki ay süren bir isyan dalgası yaşandı) bir Türkün Engin’in acısını hissedebilmesi (Engin Çeber 8 Ekim 2008'de gözaltında iken gördüğü işkence sonucu beyin kanamasına bağlı olarak öldü) arasında ne yazık ki dağlar kadar fark oluyor. Ya da bir Avrupalı İsrail'de ve Filistin'de son olup bitenlere baktığında gözü dönmüş, medeniyet düşmanı Arap teröristleri ararken bir Türk din kardeşliği, mazlumluk üzerinden hemen ayağa kalkabiliyor. 

Ama İsrail'e yönelik protestolar, öfke Türkiye toplumunun vicdanının yerlerde gezindiği gerçeğini değiştirmiyor. Velhasıl toplumlar için de doğruda durmak kolay olmuyor. Geçmişin gölgesi ve ideoloji, insan kalmayı ya da insanlıktan çıkmayı sağlayabiliyor. Ve bugün insan kalmak için daha fazlası gerekiyor. Çünkü öncelikle emperyalizme ne kadar yaklaşırsanız kendiniz olmaktan o kadar çıkıyorsunuz, o kadar yıkıcı oluyorsunuz. Bir tek kendiniz, kendi toplumunuz için değil, çevrenizdeki toplumlar için de! İsrail, Türkiye, Ukrayna, Kolombiya gibi ülkeler bu kategorinin nadide örnekleri!

11 Kasım 2007 Pazar

Gilad Atzmon ile Bağdat’ta sonbahar, New York’ta ilkbahar!

Cazın siyasetle yollarını birleştirdiği dönem hiç kuşku yok ki 30 yıl kadar geride kaldı. Afrika’dan koparılan kölelerin torunları olarak John Coltrane, Ornette Coleman, Archie Shepp efendilere karşı olan isyanlarını saksafonlarına üflediler. İsyanları, cazın ele avuca sığan bir kültür elçiliği konumuna inmesini ya da ABD’nin kültürel makyajı olmasını engellediği kadar cazın kendisine de yeni bir biçim verdi. Siyaset müzik tarihinde çok az kesitte görülen bir canlılığı, kısa bir süre için de olsa bir müzik türüne katıverdi. Sonrası ise malum: kitle iletişimsizliğini arttıran televizyon, kasetçalar ve Reagan-Thatcher dönemi geldi, disko müziği ise kölelerin isyanından çok fazla şeyi alıp götürdü. Müzik yayıldığı kadar küçüldü, pazara çıktıkça tadı kaçtı. Yine de müziğini siyasetle buluşturmaya çalışanlar, her sancılı kesitte yeniden ve yeniden ortaya çıkmaya devam ediyor. Bunlardan birisi de hiç kuşkusuz İsrail kökenli, Londra sürgünü Gilad Atzmon.

Orient House Ensemble ile yaptığı 2004 tarihli “musiK: Re-arranging the 20th Century” isimli albümünde belirttiği gibi “notalara bir pazar değeri eklenince müzik bir mobilyaya, bir tarz sorununa, Levi’s kotlarının bir uzantısına ya da Coca-Cola’nın yanında iyi giden bir ürüne” dönüştü. Bu dönüşümle derdi olan Atzmon piyasalar, savaş, işgal konusunda sözünü esirgemeyen nadir isimlerden birisi olarak dikkat çekiyor. 2004’te müziğin üzerindeki pazar değerinden sıyrıldığında insanın duygularını, deneyimlerini, acılarını, kırgınlıklarını yansıtan musiK olabileceğini söylüyordu. Ekim 2007’de çıkan yeni albümü “Refuge” ise kötü zamanların etkisiyle olsa gerek musik’in içinde bir Sığınak’ta güzel yeni günlere hazırlandığını anlatıyor. Gardını düşürmeden! Londra’nın bir tür İstiklal Caddesi olan Soho’da, emektar caz kulüplerinden Roniee Scott’s önünde buluştuğumuzda ise stüdyodan çıkıp akşam programından önce küçük bir soluklanma için ara vermişti ve kolları eprimiş yırtık parkasıyla 70’lerin sonlarından fırlayıp gelmiş, orta yaş bir punk gibi görünüyordu.

Röportajlarda sana sıkça yöneltilen soruyla başlarsak eğer, siyasetin müziğinle olan ilişkisi günümüz cazı için çok dolaylı bir ilişkiyi temsil ediyor. Siyasetle güçlü bir ilişkin var mı gerçekten?
Doğru, doğru! Her zaman ilk soru siyaset oluyor ama ben siyaseti takmıyorum ki! Herkes siyasetten, Batı değerlerinden, Batı kimliğinden bahsediyor. Bunları ciddiye alamam çünkü daha farklı bir şeyden bahsediyorum. Diyebilirim ki ben de bir tür batılıyım. Buralarda olup bitenleri eleştirirken daha çok kendi içimde olanlardan yola çıkıyorum. Ama tüm bu Batı safsatasıyla derdim var benim. Batı değerleri nedir ki? Anlamıyorum! Bugün gazetelerde yazanlara bakarsan İngiliz bir çiftin çocuklarını öldürmekle suçlandığını okursun. Eğer durum böyleyse gerçekten Batı değerlerinden geriye ne kalmıştır ki? Ama Batı değerleri tam da yasallıkla ilgilidir: Yakalanmadığın sürece istediğin yere kadar gidebilirsin! Yasa budur! Bu yasallık içinde her şeyi yapabilirsin! Savaş suçlusu olmadığını söyleyebilirsin rahatlıkla. Ama bu koca bir yalandır! Elbette ki suçlusundur! Savaşı kim başlattı ki? Her şeyi tüketebilirsin! Bir şeyler yapabilmen için bir sürü madde kullanman gerekir ve yasallığa sahip çıktığın sürece istediğin yere gidebilirsin! Yani, müziğin ya da sanatçıların çok fazla şeyi değiştirebileceğine inanmıyorum. Ama en azından değiştirmeye çalışabilirler ve ben de bunu deniyorum. Benim daha çok ilgilendiğim şey hayat denilen karmaşanın içine atlamak. Daha sembolik bir düzeyde anlatırsam ki bu tür Lacancı bakışı severim, içinde yaşadığımız büyük yalanı hangi dinamiklerin şekillendirdiğini ayırt etmeye çalışıyorum. Hepsi bu!