Piyasalaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Piyasalaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2020 Cuma

Selfitis ya da kapitalizmde sosyal olmak!


10 yıl önce söyleseydik... Ama pek inanmazdık: Sosyal medya, çeşitli halleriyle kendimizle ve çevremizle kurduğumuz ilişkinin temel platformu olmaya doğru gidiyor. Bir taraftan bir bilim-kurgu filmi sahnesinde gibiyiz. Gerçek hayatlarımızda yalnızlaştıkça ve çözüldükçe sanal hayatlarımızda daha kalabalık ve kolektif hale geliyoruz.

Toplumun geniş kesimlerinin zihin dünyalarını birleştiren, ortaklaştıran sıra dışı olaylar ya da felaket günlerinde bu sanal bir aradalık hali daha belirgin hale geliyor. Ve yıllar içinde önümüze çıkan her yeni olayda, özellikle de Arap Baharı’ndan bu yana (hatırlayın, o baharı aynı zamanda twitter devrimi olarak ilan etmemişler miydi?) bu belirginleşmenin dozu artıyor. Sosyal medya toplumla, toplumsal olaylarla ilişki kurmanın neredeyse temel alanı haline geliyor.

Ama sadece “sosyolojik” bir durumla karşı karşıya olmadığımız ortada. Aynı zamanda psikolojik bir durumla da karşı karşıyayız. Hatta sosyal medya neredeyse baştan sona psikolojik bir soruna dönüşmüş durumda: linçleriyle, beğeni alma telaşıyla, takipçi edinme baskısıyla, sürekli yazma stresiyle, dışında kalınca ortaya çıkan huzursuzluğuyla, trendleriyle. Neredeyse psikiyatrik bir hastalık tarifi gibi!

Sosyal medya herkesin seraplar içinde kendi vahasını aradığı uçsuz bucaksız bir çöl gibi. Bireyler son güçleriyle, canhıraş o vahaya varmaya çalışıyor. Siyaset de orada kuruluyor tabii ki. Egemeninden muhalifine, basit atışmalardan en kritik konulardaki açıklamalara kadar sosyal medya (hatta sadece ve sadece Twitter) kullanılıyor. Sol da orada devrimi, muhalifliği arıyor. Ama bu yazının konusu sol değil; sosyal medyanın psikiyatrik yanı: Sosyal medya kullanımı psikiyatrik bir sorun olabilir mi?

19 Ocak 2020 Pazar

Sarı kantaronun tadı...


Ülke, dünya, toplum, etrafımız. Her şey sarı kantaron tadında. Bu ara...

Nedir sarı kantaron?

Bir bitki. Kılıç otu olarak da biliniyormuş, KoyunKıran olarak da. Latince adı Hypericum Perforatum. Yani “ısıtıp delen”. Türkçe tam karşılığı böyle oluyormuş. Aynı zamanda, Anglo-Sakson dünyasındaki popüler “Aziz John Mayası (St. John Wort)” isimli şurubun içindeki bitki. Bu maya ise bir tür kocakarı ilacı. Endüstriyel ilaçların olmadığı zamandan kalma. O dönemden bir çok karışım tarihin çöplüğüne karışırken o kalmış. Hâlâ her yerde bulunabiliyor.

Depresyon ve anksiyete bozukluklarında işe yaradığı biliniyor. Ama, öyle “süper” işe yarar bir şey değil. İşe yarıyor işte. Üçüncü, dördüncü sıra bir seçecek olarak. Mesela etkisi her gün düzenli olarak yapılan 30 dakikalık egzersiz kadar değil. Depresyonda ve anksiyete bozukluğunda düzenli egzersiz çok daha etkili. Ama Aziz’in mesirinin seveni ve efsanesi çok, o ayrı. Bir tür mesir macunu işte.

Peki, bu ara neden gündeme geldi?

Adedidir bu otun. Böyle beş-on yılda bir hatırlatır kendini. Sapından bir tutanı olur, yolar da yolar. Yolduktan sonra da binbir vaatle saçar ortalığa.

En son, geçtiğimiz hafta içinde yine birisi, adının yanına apolet gibi MD/PhD-C/MsC yazmayı seven (ve tabii ki tüm bu apoletlerin bir karşılığı olduğunu da gayet iyi bilen) “pop birisi” ortalığa saçtı Aziz John’un otunu. “Depresyonda ilacı milacı boşverin, sarı kantaron çayı için” diyerek.

17 Kasım 2019 Pazar

İnsülinin bulunduğu ülkenin hemen yanı başında insülin bulunamıyor!


Boşuna “çok alâmetler belirdi” denmiyor. Hakikaten çok alâmetler çıkıyor, her gün ve her yerden. Dün, Erhan abinin soL’da söylediği gibi: “Dünya çivisi çıkmış bir tekne gibi çatırdıyor.” İnsülin de o çatırtılardan birisi.

Birçoğumuz duymuşuzdur, insülin vücudumuzda şeker düzeyini, karbonhidrat işlenmesini düzenleyen temel hormon. Yokluğunda, azlığında ya da “iyi” çalışmadığında başta “şeker hastalığı” olmak üzere birçok hastalık ortaya çıkıyor. Ve bu hastalıklar da insanların hayatlarında ciddi aksamalara ve hatta ölümlere yol açıyor. Erken ölümlere.

İnsülin eksikliğinin yol açtığı hastalıklar arasında en başta “diabetes mellitus” yani şeker hastalığı geliyor. Tıpta çok az hastalık halen böyle Latince adı ile geçiyor. Mellitus, tatlı, şeker demek. Diabetes ise hazne demek. Şeker hastalığının halen Latince adı ile geçmesinin nedeni erken dönemlerden, özellikle de 16. yüzyıldan itibaren klinik özelliklerinin çok iyi tanımlanabilmiş olması. Deyim yerindeyse, modern tıp dünyası bu hastalığı tanımlamak için büyük bir titizlikle davranıyor. Ve adını da çok erken dönemlerde koyuyor.

Koyuyor, çünkü bu hastalık süründürüyor, öldürüyor. Tedavisinin bir şekilde bulunması, yapılması büyük önem taşıyor.

Ve aranan tedavi, bir pankreas salgısı, 1921 yılının sonlarında Toronto Üniversitesi’nde çalışan bir ekip tarafından keşfediliyor. Latince ada (insula) kelimesine İngilizce “in” ekleniyor ve insülin ortaya çıkıyor. Hormonu üreten ve pankreasta bir ada gibi duran Langerhans hücrelerine atıfla.

Günümüze göre oldukça ilkel şartlarda elde edilen insülin ilk olarak Ocak 1922’de, 14 yaşındaki bir Tip I Diyabet hastasında deneniyor. Bu genç çocuk kötü durumdadır. Çünkü hemen her tip I diyabet hastası gibi diyete rağmen dizginlenemeyen kan şekeri artışları yaşamaktadır. Buna bağlı bir çok sorun yaşamaktadır. Ama tedavi, yani insülin enjeksiyonu işe yarar. Hem de “mucize”gibi işe yarar. Kan şekerleri düzene girer.

3 Kasım 2019 Pazar

Akademinin ve psikiyatrinin hâli!

Bu yazıda, birbirinden farklı ama bir bakıma birbiriyle çok doğrudan bağlantılı iki konudan bahsedeceğim: akademi/akademisyenin hâli ve psikiyatri toplantıları özelinde tıp kongreleri.

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: tüm akademi teknikleşmelidir ve tabii ki tüm akademisyenler de teknisyenleşmelidir. Bir de gereksiz tüm kongreler çöpe gitmelidir. Ama…

Amasına geçmeden önce vurgulamam gereken bir nokta daha var.

Sanırım hepimizin dikkatini çekiyordur: bir süredir, yaklaşık 10-15 yıldır, psikiyatri ve psikoloji ile ilgili ne varsa “alıcı” buluyor. Bu ilgi başka ülkelerde belki çok daha önce, mesela soğuk savaş döneminde ortaya çıktı ama sanırım Türkiye’nin son 10-15 yılına başka şeylerin yanı sıra “toplumsal ve bireysel psikolojileşme”nin de eşlik ettiğini söylemeliyiz. Herkesin psikolojisi bozuk ve herkes psikolojiden, psikiyatriden psikolojisinin düzelmesini bekliyor. Umut ediyor!

Hâl öyle oluca psikiyatri ile ilgili her şey, her söz alıcı buluyor. Her psikiyatrist bir uğrakta “çok bilmiş” kişiyi “oynuyor”. Mesleğimiz icabı, sanki böylesi bir konumdayız: “İnsanı çözdüyse her şeyi çözmüştür” misali yaklaşılıyor bizlere. Bizlerde de bir şekilde karşılık buluyor bu beklenti. Fena!

Fena ama, işte bir şekilde gidiyor her söylediğimiz. Ve en abuk sabuk fikirler, çözümlemeler bile alıcı buluyor. Yeter ki bir psikiyatrist söylesin, yeter ki bir “uzman psikolog” söylesin. Artık bizim meslekte herkes, her şeyin uzmanı! Araba tekeri dâhil! Program program gezen, sertifika sertifika dolaşan, kurslar, enstitüler açan, YouTube’da fenomen olan meslektaşlarımız var.

Var da var!

Ve hepsini gelişen, büyüyen, gürbüzleşen Türkiye kapitalizmi sağlıyor. Kimse, öyle boşlukta, kendiliğinden “bir şey” olmuyor. Kimse, öyle boşlukta “bay ve bayan bilmiş”e dönüşmüyor. Danışmanlıklar, terapiler, akımlar, uygulamalar ve çözümlemeler havada uçuşuyor.

Hâl böyle oluca, yani karşılıklı bir ilgi, sevgi ve şefkat oluca psikiyatri/psikloji ile ilgili her şey alıcı buluyor. Bilmem ne tarikatının hocasının “a, b, c ve d” konusunda atıp tuttuğu konuşmasının YouTube’da bilmem kaç kez izlenmesine, paylaşılmasına laf edenler kendi hocalarının “x, y, z ve w” konurlarındaki sanal ve gerçek performanslarıyla büyüleniyorlar: “Ne güzel konuştunuz doktor bey!” şeklinde. Zaman, “yeni kuşak tarikatlar” zamanı.

15 Eylül 2019 Pazar

Zekâ testi ve ötesi


Okullar açıldı. Okulların açıldığı gün de Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un Milliyet’e verdiği bir söyleşi yayınlandı: “Eğitimin kozmik odası: e-rehberlik” adıyla [1]. Kozmik oda denince artık memleketimizde ayrı anlamlar doğuyor. 'Sır perdesi' aralanmış gibi oluyor.

Bakan Selçuk Milliyet’e yaptığı açıklamada öğrencilerin yetenek ve becerilerinin tespiti çalışmaları kapsamında 800 bin kadar öğrencinin zekâ taramasının yapıldığını belirtiyordu. Ve bir de “müjdeli” bir haber veriyordu: “ASİS dediğimiz yerli zekâ ölçeğiyle ve başka tarama testleriyle bunu yaptık ve önümüzdeki 2-3 yıl içerisinde bütün Türkiye’deki taramayı bitireceğiz.

Birçok haber kaynağı bakanın bu ifadelerini “tüm çocuklara zekâ testi yapılacak” diye verdi. Ve fikre, anında çeşitli itirazlar gelmeye başladı: “Teste siz gidin kabineden başlayın” diyenler mi istersiniz yoksa “çocuklarımızı fişlemenize izin vermeyeceğiz” diye duruma şüphe ve kuşkuyla yaklaşanları mı? 'Zekâ testi' önerisi geniş bir kesimden tepki çekti ve sanırım bakanın tam olarak ne dediği de arada kaynadı gitti.

Aşağıda daha ayrıntılı yazdım ama mümkünse tüm çocukların zihinsel gelişimlerinin izlenmesinden ve erken müdahale olanaklarının kaçırılmamasından yanayım. Bu, zekâ testi istediğim anlamına gelmiyor. Daha bütüncül bir tarama ve izlem gerektiğini düşünüyorum. Çünkü zekâ zihinsel gelişimin sadece bir yönü. Karmaşık. Gelişmeye de körelmeye de açık. Yani değerlendirilmesi ancak başka değerlendirmelerin içinde bir anlam taşıyor. Tek başına yetmiyor.

Ama bakanın dile getirdiği taramayı önemsedim ve konu da ilgimi çekti. Biraz araştırdım…

1 Eylül 2019 Pazar

Hayatı genlere indirgeyemedik gitti!


Şimdi geriye dönüp baktığımda ne büyük “aldatmacaymış” diyorum. Tam bir “piyasa” pazarlamasıymış, tek bir gen ile belirli bir davranış, duygu, düşünce arasında doğrudan ilişki kurmak. Ama bir yandan da hâlâ oradayız: “Solculuk/ateistlik geni bulundu”dan gelmedik mi bu günlere?

2000’li yılların başında tek gen ile depresyon arasında ilişki olduğunun “gösterilmesi” büyük heyecan yaratmıştı [1]. Buna göre beyindeki sinirsel iletiyi sağlayan moleküllerden birisinin (serotonin) yapıştığı proteini kodlayan gendeki küçük bir değişiklik (polimorfizm) kişinin depresyona girme riskini değiştiriyordu. Proteinin kısa formunu taşıyan kişilerde olumsuz hayat olayları (çocukluk çağında yaşanan ihmal, istismar ve zorluklar) da varsa depresyon riski çok daha yüksek oluyordu.

Yer yerinden oynamasa bile bu çalışma psikiyatride (ve davranış bilimlerinin tamamında) yeni bir dönemin açılışını haber veriyordu. Keza en önemli bilimsel dergide, öyle psikiyatri gibi “sağlam” çalışması pek olmayan bir alana kolay kolay yer vermeyen “Science” dergisinde yayınlanmıştı makale. Çok heyecan uyandırmıştı ve artık psikiyatri (ve tabii ki diğer davranış bilimleri) sosyal bilimlerin mızmızlığından kurtulacaktı. Psikiyatri “ağır” bilim olmanın kapısını aralamıştı.

İnsan genomu projesinin tamamlanmasına bağlı bu “iyimserlik” belli bir modele dayanıyordu. Bu modele göre gen ile davranış, duygu ya da düşünce arasında “doğrudan bir ilişki” vardı: Gen proteini, protein dokuyu, sinir dokusu (beyin, beyinde bir ya da birkaç bölge) da davranışı belirliyordu. Böylece genden hatta tek bir genden “hastalığa” giden yollar bulunabilecekti.

Ama kısa sürede bu denklemin pek doğru olmadığı ortaya çıktı. 2000’li yılların ortasına gelindiğinde bilimsel literatürde sonucu tekrarlanamayan ya da çelişkili çıkan binlerce (hatta on binlerce) tek gen çalışması vardı artık. Ama aynı dönemde teknolojik gelişme “gen-hastalık” modeline yeni bir nefes aldırdı: Tüm genom tarama çalışmaları.

25 Ağustos 2019 Pazar

Sermaye-bilim ilişkisinde sıradan haller!


Biliyorsunuz, çok kolay alıcı bulan, kabul gören bir söylem var: Buna göre bilim herkesten ve her şeyden bağımsız olmalıdır. Günümüz bilimi bu “bağımsız” vitrin görüntüsünü kolayca yaratabiliyor. Bir taraftan bazı konuların, araştırmaların arkasında “şirketlerin” olduğu iyi biliniyor; hatta bu konuda sık sık ses de çıkarılıyor ama sonra bilim ile sermaye arasındaki ilişki unutuluveriyor. Parıltılı, özgür vitrin geri geliyor.

Ama sermaye ile bilim arasındaki ilişki sadece fonlama, sponsorluktan ibaret değil. Sermaye ile bilim arasında başka “türde” ilişkiler de var.

Nereden çıktı bu konu derseniz yakın zamanda Amerika’da yaşanan bir “istismar” tartışmasının ortalığa saçılan bilgileri arasında bilim ve sermaye ilişkisine dair bazı dolaylı veriler de yer aldı. Ortaya saçılan bilgiler günümüzün finans zenginleri ile bilim insanları arasındaki ilişkiye dair çok içeriden ilginç veriler içeriyor.

İstismar iddialarının odağındaki kişi milyarder Jeffrey Epstein’dı. Geçmiş zaman kullanıyorum çünkü Haziran ayında cinsel saldırı ve küçük yaştaki kadınları alıkoymak suçlamalarıyla tutuklanan Epstein geçtiğimiz hafta New York’ta tutulduğu hapishanede ölü bulundu. Ölümüyle ilgili kısa sürede açıklama da yapıldı: Çeşitli ihmaller sonucunda Epstein hücresinde kendisini tavana asmıştı. Böylece bu tartışmalı isim birçok soruyu cevapsız bırakarak çekip gitmiş oldu.

Peki kimdir Epstein? 

14 Temmuz 2019 Pazar

Kitlesel bir yanılsama sanatı olarak radikal sol


Geçtiğimiz haftasonu Yunanistan’da seçimler oldu ve “radikal sol” Syriza iktidarı kaybetti. Düzen solu denilince çoğu kimsenin kafası karışıyor. “Ne yani seçimlere katılan bir parti düzen içi olmuyor da Syriza gibi partiler mi düzen partisi oluyor?” diye sitem de ediliyor. Ama Syriza örneği sanırım siyasette düzenin sınırlarını ve düzen içi olmanın tanımı için nadide bir örnek olarak tarihe geçti. Şimdilik...

Şimdilik diyorum çünkü mutlaka geri gelecektir. Ve hatta “yenildiler, bittiler” yaygarasına rağmen düzenin bekası için bir kenarda bekleyecektir. Tabii ki illüzyon yarata yarata. Şimdi gelin bu “radikal” deneyime biraz yakından bakalım.

SYRIZA SEÇİMLERDE YENİLDİ Mİ?
Seçim yenilgisi konusunda en hızlı yanıt Syriza’yı dört yıl önce sevinçle karşılayanlardan geldi. Seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz, hatta açıklanmadan önce radikal solun neden başarısız olduğuna dair yazılar saçıldı ortaya. Bir kısmı parodi gibiydi: özellikle 2015’teki yorumlarını unutanların, unutur gibi yapabilenlerin seçimler vesilesiyle yeni yazıp çizdikleri trajikomikti. Tabii ki çözümlemenin belini yine kırdılar ve zamanında boy boy fotoğraf çektirdikleri Çipras’ı çok sıkı (!) eleştirdiler. Ama sanırım Syriza’nın başarısız olduğu konusunda biraz acele ettiler.

Yapılan şaşalı eleştiriler öyle çok geniş bir yelpazede dağılmıyor. Daha çok Çipras ve ekibinin yaptırımları “halk desteğine rağmen” kabul etmesine odaklanıyor söylenenler. Hani şu meşhur U dönüşüne (referandumda çok güçlü bir hayır çıkmasına rağmen bir hafta içinde tüm yaptırımları kabul etmesi)! Buna göre bu pek bir radikal ekip, Brüksel’le, Vaşington’la ve eleştirilerde ilginç biçimde pek dile getirilmeyen Berlin’le yeterince mücadele etmemişti. Bu nedenle de ilk seçimde Yunan halkı tarafından cezalandırılmaları normaldi!

Halbuki seçim sonuçlarına göre Syriza çok da fena bir sonuç almamış görünüyor. Hatta, mesele oy oranı ise 2015’ten daha iyi bir sonuç aldığını bile söyleyebiliriz. Şöyle ki...

22 Mart 2019 Cuma

Tartışma yaratan depresyon ilacı onaylandı!


Amerikan Gıda ve İlaç Kurumu (FDA) geçtiğimiz günlerde çok konuşulan yeni bir antidepresana onay verdi: Esketamin. İlaç, kullanım şekli ve etki mekanizmasıyla diğer antidepresanlardan ayrılıyor. Aslında ameliyatlarda kullanılan bir anestezi ilacı olan Esketamin, depresyon belirtilerini ve intihar düşüncelerini saatler içinde ortadan kaldırıyor. Ancak kötüye kullanılma riski de bulunuyor. Hızla piyasaya sürülmesi beklenen ilacın etkileri tartışma yarattı.

Psikiyatri ve sinirbilim çevrelerinde tartışma yaratan ilacın yakın zamanda piyasaya sürülmesi bekleniyor. Esketamin, depresyon tedavisinde yaygın biçimde kullanılan diğer ilaçlardan ayrılıyor ve belirli bir tür hasta grubunda “çığır açıcı” etkilere sahip olabileceği öne sürülüyor.

Antidepresan ilaçlar beyinde, sinir hücreleri üstünde bulunan çeşitli küçük bölgelere bağlanarak etkide bulunuyor. Bağlandıkları küçük bölgeler sayesinde serotonin, dopamin ya da noradrenalin gibi sinir hücreleri arası iletimi sağlayan maddelerin işlevini arttırıyor. Esketamin ise bugüne kadar depresyon tedavisinde hiç yeri olmayan bir başka molekül üzerinden etkide bulunuyor: Glutamat.

Glutamat, beyinde sinir hücrelerini uyaran, işlevlerini arttıran temel molekül. Daha çok epilepsi tedavisinde yeri olan glutamatın esketamin ile bloke edilmesi ise saatler içinde ortaya çıkan antidepresan bir etkiye neden oluyor. 10 yıl kadar önce fark edilen bu etki psikiyatri dünyasında hem heyecan yaratmış hem de çeşitli tartışmaları beraberinde getirmişti. Çünkü tedaviye dirençli depresyon olarak bilinen, özellikle antidepresan kullanımıyla sonuç alınamayan hasta grupları için ilacın etkili olabileceği iddia ediliyor. Depresyon hastalarının yaklaşık üçte birinin ise çeşitli derecelerde tedaviye dirençli olduğu bildiriliyor.

25 Kasım 2018 Pazar

Çek hocama bol teşvikli bir makale!


Geçtiğimiz hafta gündeme gelen bir makale sosyal medyada ses getirdi ve oldukça paylaşıldı. Ses getirdi çünkü makaleye göre Türkiye “fason akademik makale” üretiminde dünya ikincisi olmuştu. Fason derken akademik dergilerde “para karşılığında basılan” makaleleri kastediyorum.

İşte makale Türkiye’nin para ile bilimsel yayın yapan ülkeler sıralamasında ikinci sırada yer aldığını gösteriyordu. Hemen arkasında Nijerya, hemen önünde ise açık ara ile birinci olan Hindistan yer alıyordu. Ki nüfusa oranladığımızda Türkiye Hindistan’ı bile geride bırakabilir ve dünya birinciliğini alabilir. O da ayrı bir vehamet olur!

Kendi çapında ses getiren bu makale alanında önemli bir derginin Kasım sayısında yayımlandı [1]. Muhtemelen yıl başında yazılmış ve değerlendirilmek üzere sözkonusu dergiye gönderilmiştir. Yani veriler çok taze. İşte memurlar.net sitesi bu hafta makaleyi haber yaptı ve gündeme taşıdı [2]. İlgi gören haber Türkiye’de akademinin, üniversitelerin (dolayısıyla da bilimsel üretimin) niteliğini yeniden tartışmaya açtı.

Makale Selçuk Beşir Demir’e ait. Kendisi de bir akademisyen. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde. Ve temel çalışma alanı Türkiye’de akademik üretim. Zaten bu konuda oldukça ilgi çekici başka makalelere ve haber sitesi yazılarına da sahip. Hepsi tek tek üstünde durulmayı da hakediyor [3]. Ama biz şimdilik geçen hafta paylaşılan bu “fason makale” makalesine bakalım.

14 Ekim 2018 Pazar

Rezilyıns


Kelimeyi ilk ne zaman duydum tam hatırlamıyorum ama herhalde bir 10 yıl olmuştur. Resilience, yani esneklik, dayanıklılık. İlk duyduğumdan bu yana ise aklımda başlıktaki gibi yankılanır bu kelime, yani rezil-yıns olarak.

Metalurjiden nanoteknolojiye kadar birçok yerde kullanılan bir kavram rezilyıns. Psikiyatri ya da psikolojide ise “zihinsel esneklik/dayanıklılık” olarak kullanılıyor. Yani bir anlamda zorluklara dayanma gücü olarak. Yani hayatın sizi yıkamaması: dış etkilere ve değişime esneklik gösterebilmeniz, değişimin yarattığı koşulları, çok fazla değişmeden içselleştirebilmeniz.

İngilizce sözlükler anlamını “zor ya da kötü bir şey yaşadıktan sonra yeniden mutlu, başarılı vs. olabilme” olarak veriyor. Düşüp yeniden ayağa kalkabilmek olarak da düşünebiliriz bu durumda. Ama Türkçede kelimenin tam bir karşılığı yok. Mesela “mukavemet” demiş birileri, çok güzel bir karşılık denemesi olarak. Kesin mühendislik kökenlidirler. Mukavemet diye bir dersleri vardı, hatırlarım. Ama bizim alana pek uymaz böyle mekanik işler. Terimler de.

Öte yandan “belini doğrultmak” olarak da anlaşılabilir belki. Ama bu sefer de bizim buralara uymaz. Çünkü bizim coğrafyada bir kere eğildi mi, büküldü mü insan hep eğreti kalıyor, toparlayamıyor. Belki de bu nedenle böylesi bir kelimeye hiç ihtiyaç duyulmamış ve bir karşılığı ya da en azından yakın anlamlısı da olmamış. Ama zorlarsak “hacıyatmazlık” da diyebiliriz. Neden olmasın!

7 Ekim 2018 Pazar

Pisi pisine!


Salı günü, Ulusal Psikiyatri Kongresi’nin ilk günüydü. Önemli bir kurs ile açılmıştı kongre. Hindistan asıllı psikanalist Salman Akhtar “dinlemek” üzerine konuşuyordu: Kelimeleri dinlemek, sessizliği dinlemek, eylemleri dinlemek üzerine. Psikiyatriden de öte temel insan ilişkilerine dair üç ders gibiydi anlattıkları. Ki psikiyatri bunların üzerine kurulu bir meslek zaten: Dinlemek, düşünmek, farketmek ve değiştirmek üzerine…

Sonra ağır ağır yayıldı haber. Gazete sitelerinde “flaş” olarak geçmeye başlayınca önce meslektaşlar arası iletişim grubuna düştü: “Bir hastası tarafından vuruldu deniyor. Bilgisi olan var mı? Umarım doğru değildir!” diye. Sonra sanki inkâr devreye girdi ve farklı rivayetler dolaşmaya başladı. “Odasında saldırıya uğramış; yok hayır, kapıdaymış; hastanesine girmek üzereyken; psikiyatrist değilmiş; hasta hastası değilmiş” gibi gibi.

Ancak saatler sonra netleşti her şey: Bir hekim daha, hastası tarafından vurularak öldürülmüştü. Ve bu sefer öldürülen bir psikiyatristti. Tam da karşısındakini dinlediği, dinledikleri üzerine düşündüğü, anladığı, fark ettiği beden parçasından, beyninden vurulmuştu.

Vahim bir haberdi, vahim bir ölümdü. O gün ve ertesi gün çeşitli açıklamalar yaptık. Alkışladık, ıslıkladık. Ama birkaç gün içinde fark edecektik ki (ya da fark etmeyecektik ki) öfke, endişe ve çaresizlik arasında alışmıştık biz bu ölümlere. Belki başka ölümlere de alıştığımız için, belki ardı arkası kesilmeyen “kayıplara” alıştığımız için. Ama bu sefer, hem sağlık camiasının hem de toplumun genel tepkisi, geçmiş yıllardakilerin yanında oldukça sönük kalacaktı.

İşte o alışıp gitme arasında “Pisi pisine” demiş bir meslektaşım, psikiyatrist Fikret Hacıosman’ın öldürülmesi sonrası meslek grubumuza gönderdiği mesajda. Ölümle, hem de sarsıcı ölümlerle başa çıkmanın türlü yolları var. Bunlardan bir tanesi de münferit bir olay olarak görebilmek yaşananı. Boş yere öldüğünü düşünmek.

30 Eylül 2018 Pazar

Tıp bilimine yön veren 100…


İnsanın bazen şöyle diyesi geliyor: “Ey piyasa! Sen nelere kadirsin!” 

Çünkü piyasanın işleyişi öyle alanlarda, öyle işler ortaya çıkarıyor ki hani neredeyse, sırf kazanmak ve daha fazla kazanmak için ölüyü diriltiyor, kötürüme taklalar attırıyor.

Piyasa bu! Bir açıdan bakınca hakikaten çok yaratıcı işler çıkartabiliyor. Ama sadece bir açıdan bakınca… Aslında abes olan piyasanın bu tür “parlak” işleriyle uğraşmak, kafa yormak, laf yetiştirmek. Ama yapacak bir şey yok! Kamuoyu, çevreniz bu “parlak” işlerle yaşıyor. Piyasanın çeşitli hallerini takdir ediyor falan. El mecbur bir şey söyleyesiniz geliyor. İşte bu hafta böyle bir “parlak” iş oldu.

Mesela eskiden, çok eskiden otobüs firmaları yapardı bu tür işleri. Diyelim ki reklama ihtiyacınız var. İki yol var önünüzde: Ya düz reklamınızı yapacaksınız. İşte gazete reklamı olur, radyo, televizyon reklamı olur, billboardlar olur. Yani bildiğiniz düz reklam vereceksiniz. Kendinizi kendiniz olarak pazarlamaya çalışacaksınız.

Ya da kendinizi başkalarına pazarlattıracaksınız! Nasıl mı? Bağımsız bir jürinin, sizinle hiç alakası olmayan bir toplamın ve hatta bizzat sizin tüketicilerinizin size ödül vermesini sağlayarak. Böylece hem reklamınız yapılmış olacak hem de prestij kazanacaksınız. Her koşulda kazanacaksınız yani.

İşte eskiden, çok eskiden otobüs firmaları yapardı bunu. Bağımsız araştırma şirketi bilmem nenin anketine göre “a, b, c kategorilerinde” birinci olurdu firmalar. Her firmanın birinci olabileceği bir kategori de mutlaka bulunurdu. “En güvenli ulusal firma”, “en iyi bölgesel firma”, “en iyi ikram yapan firma”, “en geniş servis ağına sahip firma” gibi, gibi.

26 Ağustos 2018 Pazar

Kriz günlerinde bilim

Kısa bir aradan sonra yeniden merhaba. Araya seçim psikolojisinden çıkış, kriz ve yaz rehaveti girdi. İlkini seçim döneminde yazmıştım. Sonuncusunu yaz ve rehavet bitince yazarım. Bu durumda, krizden ve krizin özgün bir görünümünden devam edebilirim sanırım: kriz, bilime nasıl yansıyor?

Krizi de bilimin kendisini de burada tartışmayacağım. Tabii ki bilim var, bilim var. Ama en kaba haliyle söyleyecek olursak bilim de eninde sonunda gelip paraya dayanıyor. Evet, bilmenin ve bilimin birçok kaynağı var ama modern bilim için son kertede para olmadan olmuyor.

Nasıl ki “kriz” denilen hâl, sadece ekonomik göstergelerle kendini belli etmiyorsa, iç siyasette, ülkeler arası siyasette, toplumsal olaylarda ve ideolojide sıradışı durumlar olarak ortaya çıkıyorsa, bilimde de benzer bir çok-hâllilik var.

Evet, bilimsel araştırmalara ayrılan fonlar kesiliyor, istihdam zorlaşıyor, paralar suyunu çekiyor. Bunlar var ve çok önemli. Ama kriz bir tek bilimin ekonomisinde kalmıyor; oralardan başlayıp kendisini bilim içi siyasette, kurumsal ilişkilerde ve insanlık hallerinde gösteriyor. Ve hiç beklenmedik, duyulmadık, görülmedik olaylar yaşanıyor. Kriz, bilimde de kendisini “Aaaa” ve “Ooooo” sesleri arasında sansasyonel olaylarla gösteriyor.

Elon Musk kısmı malum. Tıpkı hızla değer kaybeden ya da bir o yana bir bu yana salınan para birimleri gibi bilim ile Musk’ı bir arada düşünebilmek de düşüşe geçmiş durumda. Hatta arabası Mars yolunu yarılamadı ama Musk’ın girişimcilik maskesi ana roketten ayrılıp serbest düşüşe geçen yan roketler gibi çoktan geride kaldı. Ve Musk hızla spekülatörlüğe doğru yol alıyor. Bu öyle bir spekülasyon ki daha birkaç ay önce Mars’a arabasını gönderen özel sektör girişimcisinin kurtuluşu Suudi varlık fonuna geldi dayandı.

Ama herkes böyle düşünmüyor. Mesela günümüzün “en seçkin bilim cemaatleri” Musk’ta halen bir bilimci görüyor. İngiliz Kraliyet Bilim Cemiyeti (The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge) geçtiğimiz günlerde Musk’ı oldukça prestijli bir törende ağırladı. Tarihi 1600’lü yıllara dayanan ve kendisini “Dünya’nın bilimde mükemmelliği sağlamaya adamış en eski bağımsız bilim akademisi” olarak tanımlayan Cemiyet, Musk’a az da olsa “moral” verdi. Çünkü bu öyle bir tarih ki Newton’dan günümüze kadar kesintisiz uzanıyor, bağımsız bağımsız...

29 Ocak 2018 Pazartesi

Maddenin değişimi, diyalektiğin işleyişi ve…

Diego Rivera, İnsan: Evrenin Hakimi, 1934, duvar resmi, 4.85 x 11.45 m, Meksika Güzel Sanatlar Sarayı



İnsan ne de çabuk unutuveriyor, değişimi. Her şey hiç değişmeyecekmiş gibi görünüyor. Hep aynı kalacakmış gibi…

Sonra bir bakıyorsunuz; değişmez denilen birçok şey değişivermiş; değişim sanki kendiliğinden, öylece, boşlukta oluvermiş… Ve siz değişenin değiştiğini bile anlamamışsınız. Farkına varmamışsınız. Değişmiş işte.

O kadar.

Nereden geliyor ki bu unutkanlık? Zizekvari bir yanıt verecek olursak herhalde “biliyorlar ama yine de unutuyorlar” olurdu. Kelimenin, unutkanlık kelimesinin anlamı da aslında bilip de bilememe halini anlatıyor: Amnezi; bildiğini hatırlayamamak. Bilmek, unutmaktan önce geliyor. Bir zamanlar, bir yerlerde bilinmiş, ama, işte, şimdi yok.

Günümüz insanı için bilmek yetmiyor. Evrenin sonsuzluğunu ve genlerin derinliğini bilmek, bilmeye yetmiyor. Bilmenin eşlik ettiği bilişsel bir sorun bu. Belki de bir tür “bilme bozukluğu” demeliyiz. Bilme bozukluğuna, bilgi bozukluğu da eşlik ediyor.

Bilgi, en başta mesela maddenin değişimini bilmeye yetmiyor. Elde Homo Sapiens kitabı ama kitap günümüzün Homo Sapiens’ini aydınlatmaya yetmiyor. Tam tersine aklındaki boşlukları büyütüyor.

Bilme-bilgi bozukluğu, bilmeye dair bir tür direnci de içeriyor. Hani neredeyse “bilmiyorlar ama bilmemeyi arzuluyorlar” diyeceğiz. Günümüzün bilme biçimleri değişime karşı yeni direnme fırsatları açıyor.

Bilmek zor ise bu durumda bilmeye direnmek kolay. Bir tür körlük gibi.

1 Ekim 2017 Pazar

Suç ve ceza


Başkalarının acıları üzerine yazmak ne de zor! Ve bir açıdan da ne kolay!

Edebiyat, biraz da bunun için var: zor olanı işlemek ve kolay hale getirmek için.

Emrah Serbes'in haberi kimi yerlerde karnaval coşkusu kimi yerlerde ise şok havası içinde yayılırken bazı kareler, bazı insanlar ve bazı hayatlar canlandı aklımda. İster istemez!

İlk karede tabii ki Metin Kaçan ve Alp Buğdaycı vardı. Evet, onların yıllar ve yıllar önce “işlediği” suçun bağlamı farklıydı. Buğdaycı’nın kendi sözleriyle orta sınıf ahlakını zorlayan bir hayat tarzının içinde yuvarlanıp gidiyorlardı o zamanlar, ama o meşum olaydan sonra ikisinin de nasıl kayıp gittiğini, daha önce kendilerine açılan, bahşedilen sonsuz kredilerin bir anda nasıl da tükendiğini düşündüm, ister istemez. Ağır Roman bir dönemin simgesi olduysa ikisinin hapse girmesi de o dönemin bitmesinin simgesi olmuştu.

Sonra Orhan Kemal geldi aklıma. Onca yoksulluğun içinde yine de şık, bakımlı ve vakur olması. Belki ben yanlış biliyorumdur ama doygun bir açlığı işlemiyor muydu Orhan Kemal? Sanki kendisi de o gözü tok açlığın vücut bulmuş hali gibi değil miydi? Tabanı delik ayakkabısıyla yürüdüğü kaldırımlar canlandı aklımda.

Üçüncü kareye ise kırmızı bir Ferrari girdi. Porsche de olabilir. Tam emin değilim. Ama pahalı, hem de bayağı pahalı bir araba işte. Bir hapishane önüne çekilmişti. Kameralar çullanırken Ferrari’nin üstüne, içinden Onur Akın çıkmıştı. Arkadaşını almak için gitmişti oraya. Devrimci, solcu, artık her ne derseniz işte “o” olan bir ünlü, af yasası kapsamında erken tahliye olan arkadaşını almaya kırmızı Ferrari ile gitmişti. Ferrari’nin beklediği ise Yılmaz Odabaşı’ydı.

Vay be arkadaş” demiştim, kendi kendime. Elimin altında ise Odabaşı’nın kitabı, Cehennem Bileti vardı, tam o sıra. Açıp yeniden bakmıştım, harflere, kelimelere ve şaire. Rahat etmemişti içim ve sormuştum kendi kendime: “Ne yani! Ferrari, çok mu?” diye. “Çok” diyerek de kapatmıştım ekranı, kitabı.

27 Ağustos 2017 Pazar

Kimse bize gül bahçesi vadetmedi!


Basın yayın organları psikiyatri-psikoloji haberlerini çok severler. Elbette ki okuyucular da. İnsanın içini gıdıklayan bir yanı vardır “ruhsal” durumlarımızla ilgili haberlerin. Mutlaka ilgi çeker. Bir bakarsınız mesela isyankârlığın geni bulunuvermiştir. Pek“saygın” bilim dergilerinden klişe haber portallarına kadar hızla yayılır, bu tarz kolay okunur çıkarımlar. Araştırmanın sonucu öyleymiş, değilmiş; sözkonusu sonuç başka araştırmalarla desteklenmiş, desteklenmemiş… Bunlar gündeme bile gelmez.

Ya da hemen her yıl yeniden manşetlere taşınan antidepresan ilaçlarla ilgili haberlere ne demeli? “İşe yaramıyormuş, şebeke suyunda bile çıkmış, bağımlılık yapıyormuş, mutluluk hapıymış.” gibi, gibi, gibi. Yayın organları çoğu zaman içerik değiştirmeye dahi gerek duymuyor.

Daha dün, bir başka kopyala-yapıştır yazı daha çıktı “özgürlükçü” haber sitelerinden birisinde: Neden psikiyatri faydadan çok zarar veriyor, diye. Eyvallah! “Ruh halimiz” her dönem gizemli, popüler konu. Nasıl olsa ilgi çeker! Nasıl olsa yarım yamalak çeviri bilgiler, haberler kopyalanır, yapıştırılır ve temaşa olur. Ve yazılanlar birer sabun köpüğü gibi uçuşur, etkiler ve sonra da kaybolur, gider. Ta ki birkaç ay sonra yeniden gündem olmak isteyinceye kadar. İlgi çekiyor ya; ver coşkuyu!

Basının sevdiği ve hatta bulduğu zaman üstüne atladığı bir diğer haber konusu da psikiyatrik sorunlar ile ekonomi arasındaki ilişki. Çeşitli biçimleri var bu haberlerin. Yelpazesi “para mutluluk getirmiyormuş" ile “fakirlik depresyona sokuyor” arasında gidip geliyor. Ecnebi sitelerde haber çıktıkça çeviriyorlar. “Paris Hilton bile depresyona girdikten sonra...” diye.

İyi ama hepimiz toplumsal refahın saadet getireceğini düşünmez miyiz? Ya da tam tersini, toplumsal refah düzeyi düştükçe mutsuzluğun arttığını bilmez miyiz?

Çok da yanlış değil aslında. Çünkü dünyanın düzeni de öyle: para nerede çoksa, oralarda savaşlar daha az, toplumsal çalkantılar daha seyrek, insan ömrü daha uzun. Demek ki çok da yanlış değil, yoksulluk ile depresyon arasındaki ilişki. Ama yine de bir terslik var. Çünkü bilimsel veriler de bu konuda karışık, bir sürü farklı şey söylüyor.

25 Haziran 2016 Cumartesi

Müziğin gücü

Sanırım hep böyle bir şeye inandım. Müziğin değiştirebildiğine.

Beni ilk etkileyen şarkı hangisiydi diye düşünüyorum şimdi? Değiştiren. İçimdeki tarif edemediğim hisleri işleyen ve dile getiren şarkıları düşünüyorum.

Aklıma kasetler ve yeni yetmelik günleri geliyor. İlginçtir ama İbrahim Tatlıses’i tartıştığımızı hatırlıyorum ilk. İbrahim Tatlıses’in “İnsanlar” şarkısı ikiye bölmüştü bizi; ortaokul sıralarındaki küçük bir arkadaş grubunu. Kızların çoğunlukta olduğu bir kesim şarkıyı da Tatlıses’i de kaba ve basit buluyordu. Haklıydılar. İçinde yer aldığım diğer grup ise yeniyetmeliğin beceriksiz kurlarıyla, hani kızlara inat, şarkıyı deyim yerindeyse böğürerek yeniden ve yeniden söylüyordu.

Arabesk yasaklıydı ve şarkı basitçe “hoş” bir şarkıydı. Aldatılma ve kırılma üzerine. Sevgiliye yazılmış ama neredeyse tüm insanlığa seslenen: “İnsanları anlamak, insanları tanımak.” diye sözleri vardı. Bir de nakarat kısmında “Öylesine zor” diyordu Tatlıses; hani neredeyse içimizi okurcasına. O günlerde hiç kimse, özellikle de zihnimizde kim ve ne olduğunu tam bilemediğimiz “ah o sevgili öteki” bizi anlamıyordu. Ne zordu anlaşılmak!

Tamam, şarkının basit, kaba falan olduğunu alttan alta hissediyordum ama aynı şarkı içimde tarifi imkânsız bir malzemeyi işleyip derdimi anlatır hale getiriyordu. Ergenliğin inat, öfke, hayal kırıklığı dünyasının bir anlığına yanık sesiydi işte.

Ama o kadardı. Arabesk de, o tür şarkılar da, o ruh hali de bir yerde tıkanıyordu. Daha doğrusu hep aynı malzeme üzerine oynuyordu: Kaybetmişlik, aldatılmışlık ve çaresizlik. Küçük bir itiraz bile yoktu orada. Sitem ve mağrur bir kabullenme vardı. Ben ise keşfetme, gidebildiğim yere kadar gitme ve kendini kurma derdindeydim. İsyan ve itiraza açıktım. Çok kısa süre sonra müzikte bambaşka yerlere açıldım.

31 Mayıs 2016 Salı

Şelaleleri Başaşağı Çevirmek

Geçtiğimiz ay içinde, sanat tarihçisi ve yazar Barış Acar'ın Sel Yayıncılık'tan Ters Dönmüş Bir Kaplumbağa ile Sanat Üzerine Konuşmalar ve Kült Neşriyat'tan Ekphrasis – Görünür ve Söylenir Arasında Geçitler kitapları birbiri ardına yayımlandı. Ters Dönmüş Kaplumbağa, avangardizm, sanatın politikası, küratörlük tartışmaları gibi daha kuramsal sorunlara odaklanırken; Ekphrasis, çağdaş sanat eleştirisi ve kimi sergiler üzerinden bu süreçteki yapıt üretme mantığı üzerine gidiyordu. Barış Acar'la Ters Dönmüş Bir Kaplumbağa ile Sanat Üzerine Konuşmalar çerçevesinde Türkiye'de çağdaş sanatın durumu ve sorunları üzerine konuştuk.

Kitap bu on yıla yayılan yazılarından oluşuyor. “Ters Dönmüş Kaplumbağa” daha çok çağdaş sanat tarihini temsil ediyor ama bir yandan da sanki özneleşmek için çırpınan koca bir tarihi temsil ediyor.

Haklısın. Ben sanat tarihini görüyorum nereye baksam. Ama örneğin kitabın giriş yazısı “Kaplumbağalara ve Tavşanlara Dair Eksik Bir Mesel”, Osman Hamdi'den bugüne dek sanat algımızı yöneten yanlış bir algı üzerinde duruyor ve bu kesinlikle özneleşme anlayışımızla ve ürettiğimiz öznelik pozisyonlarıyla ilgili.

Özneliğin bir tür kapılma biçimi, devletleşme aygıtı olduğunu algılamak zor. Özneliğin bu yönü belirgin olarak 60'lı yıllarda Althusser felsefesinde detaylı bir şekilde analiz edilmiştir. Özneleşme ise bir sürecin ismidir. Her seferinde sınırları yeniden tanımlayan, üzerine konuşulan ve konuşanın kimliğini yeniden belirleyen, mekân ve zamanı organize ederek olanaklar yaratan bir süreçtir bu. Ranciere'in siyasalın oluşumu üzerine açıkladığı gibi, ele geçmesi imkânsız gibi görünen bir özgürleşme ufku gizlidir orada. Bireysellikler, hatta birey öncesi bir araya gelişler (insanlar, hayvanlar ve nesnelerle oluşan dizilimler) farklı dünyaların aynı anda mümkün olduğu bir dünya kurar.

Elbette burada bu tartışmayı özetlememiz imkânsız. Ama özellikle entelektüel dünyamıza baktığımızda ne demek istediğimi hemen anlayabilirsiniz. Örneğin Türkiye'de “aydın” kavramı öznenin “devlet” karakterini çok güzel yansıtır. Osman Hamdi'nin ressam olmak isterken Akademi'ye müdür olması, arkeolog olmak isterken müze müdürü olması bu trajik tarihi harika örnekler: Bireyselleşemeden özne haline gelmiş karakterler. Kaplumbağa terbiyecisinin asıl melankolisi burada gizlidir. Kaplumbağaların (halkın) yola gelmemesinde değil, “kendi” olmayı başaramamış bir öznenin ruh halini topluma yansıtma çabası asıl melankolik olan.


22 Aralık 2012 Cumartesi

Güç Belâ, Osmanlı

Bir ülkenin egemenleri siyasi söylemlerinde demokrasiyi ne kadar çok anıyorsa o ülkede en temel haklar o kadar çok gasp ediliyordur. İktidar sahipleri özgürlüğü ne kadar çok parlatıyorsa esaret o kadar çok yayılıyordur. Ekonomik büyüme ne kadar çok övülüyorsa eşitsizlik o kadar çok artıyordur. İktidardakiler adaleti tesis ettiklerinden ne kadar çok bahsediyorsa, hukuk o kadar çok çiğneniyordur. Ve geçmiş ne kadar çok yüceltiliyorsa bugün o kadar çok kaybediliyordur.

Bir süredir geçmiş bombardımanı altında yaşıyoruz: Tarih, kurmaca diziler üzerinden tartışılıyor ve yazılıyor; ecdat gerçekliğe sığmayacak ölçüde şişiriliyor; övgüler düzülen saltanatın tuğraları her yere takılabilen aksesuarlara dönüşüyor.

Anlaşılan o ki siyasetin gündeminde kendisine merkezi bir yer bulan geçmiş toplumsal hayatta da bir yerlere dokunuyor. Politik bir hedef olduğu kadar ideolojik bir seslenme olan Osmanlı, günümüze dair sıkıntıların ve arayışların bir alameti olarak düşünce dünyalarını meşgul ediyor.