caché etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
caché etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2017 Pazar

Çekilin, burjuvazi et yiyecek!


Mademki gündem et, biz de yakından bakalım toplumun ocağında pişen bu mevzuya.

Öncelikle şunu söyleyeyim: Açıkçası her şeyin bu kadar hızlıca değişebileceğini düşünmemiştim. On, on beş yıl öncesinden bahsediyorum. Evet, Türkiye’de uzun zamandır kırlar boşalıyordu ama Avrupa hedeflerinin pat diye tutturulabileceğini ve kırların apar topar terk edilebileceğini pek tahmin etmiyordum.

Ülkenin kentleri, kırları “çok da zorlanmadan” değişiverdi ve Türkiye'nin etle olan ilişkisi de değişti.

Tamam, et hiçbir zaman sıradan bir besin olmadı. Ama hem Türkiye kapitalizmi hem de dünya kapitalizmi eti beslenme akışkanlıklarımızda bambaşka bir yere getirdi. Şimdilerde başını Çin ve Hindistan çekse de küresel çapta kişi başı et tüketimi son elli yılda ikiye katlanmış durumda [1]. Türkiye de aynı değişim ikliminin bir parçası: Et tüketimi yıllardır sürekli artıyor. Kırlar boşalırken kentlerde et, kamyon lastiği reyonunun hemen yanındaki yerini gittikçe genişletiyor. Hem de kendi lügatiyle: antrikot, incik, döş, gerdan, kontrnuar, drymeat, vs.

Genişleyen bir tek market reyonları değil. Toplumun et ile kurduğu ilişki de değişti. Çok değil 20-30 yıl önce et, özel günlerin besiniydi. En özeli kebap yapılırdı; onun da yanında binbir çeşit garnitür olurdu.

Şimdi ise ete ulaşmak ve eti tüketmek kütlesel bir boyut kazandı: Ankara'da Balgat, Çukurambar, İzmir’de İnciraltı-Güzelbahçe sahil şeridi ve İstanbul’da başta Etiler olmak üzere bilumum semt kütlesel et tüketilen, fabrika bacası gibi bacaları olan mekânlarla dolu. Aynı anda onlarca masaya hizmet eden bu tür mekânlarda masanın hemen yanına bir mangal kuruluyor ve sonra da gelsin kilo ile et. Her bir masadaki baca da merkezi tek bir bacaya bağlanıyor, devasa bir motor ile. Alın size modern tüketim fabrikası…

Tabaklar da büyüdü: Amerikan porsiyonlarına döndü kebaplar, biftekler, burgerler. Artık restoran görünümlü bu devasa fabrikalarda servis edilen etler, bir oturuşta dört kişiyi besleyebilecek tabaklarda geliyor.

Aynı zamanda günlük toplam enerji ihtiyacına denk gelen 1500 kilokaloriyi elde etmek de ucuzladı. Bir "bolluk" geldi ama nereden ve nasıl geldiği çok da bilinmeden, sorulmadan. Hakikaten nereden geldi bu “kilo ile et”? Kırlar boşaldıysa kim yetiştiriyor bunları?

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Erol Abi, Ernesto Laclau ve bizim bahçe


Nasıl diyeyim? Bilirsiniz işte. Kurumsal dertlerin, işleyişteki aksaklıkların hep sistem sorunu olduğu düşünülür. Bana da soracak olursanız devlet kurumlarının hantallığı ve çürümüşlüğü, özel sektörün doymak bilmezliği ve züppeliği birer sistem sorunudur. Hatta küçük bir kurumdaki çeşitli aksaklıklar sistemden kaynaklanır; başka bir şeyden, mesela insan faktöründen değil. Yani a kişisi de gelse b kişisi de gelse köhnelik sürer gider. İşte böyle düşünürdüm.

Sonra ne mi oldu?

Erol Abi gitti. Daha doğrusu Erol Abi’yi işten çıkardılar. İçiyor ve küfrediyor diye.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

kofiakofo | bir şairin mesajları


Nasıl denk geldi tam olarak hatırlamıyorum şimdi. Ama sanırım Şubat ortalarıydı. Ya da belki de Mart başı. Tam bilemiyorum işte. Ama soğuktu havalar ve saatlerin geri alınması ya da alınmaması garabeti nedeniyle hava aydınlanmadan uyanılan zamanlardı. 

Sanırım Soundcloud, öylece, rastgele kendi kendine çalarken denk geldim kofiakofo'nun İsmet Özel remikslerine. Denk geldim ve tam anlamıyla vuruldum. Şiir, dizeler, İsmet Özel'in ilk kez duyduğum sesi, İsmet Özel'in ilk kez duyduğum dizeleri ve beat, rap, hip-hop. Hem de nasıl uyumlu beatler! Şiirleri başkalaştıran düzenlemeler. Ya da sanki İsmet Özel bazı şiirlerini (hatta hepsini) o zamanlar henüz bestelemediği şarkılar, melodiler için yazmıştı da gün gelmiş ve şiirler ritimlerine kavuşmuştu. İlk olarak "ils sont eux" ve sonra diğerleri: "Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar", "Evet, İsyan", "Seni Olan Yenilgi", "Bakır Tenli Yapraklar".

kofiakofo tarafından yapılan düzenlemeler (edit) hepsi olmamakla birlikte çok etkiledi beni. Günlerce yeniden ve yeniden dinledim bu düzenlemeleri. Vakur, kendi halinde ve adanmış bir uğraş olarak gördüm, yaptığı düzenlemeleri. Evet, hepsi hoş değildi. Seçilen beatlerin hepsi akıp gitmekte olan dizelere çok uygun değildi. Bazıları fazla ağdalıydı; belki de şiirdeki ağdayı da yansıtıyordu. Çünkü İsmet Özel'in bazı şiirleri bir rap gibi sert, doğrudan, keskin ve darbeli iken bazıları ise yumuşak, mistik ve ağdalı. Ama kofiakofo'nun özellikle bazı şiirler için seçtiği beatler şiirin altını çiziyordu. Hem de bir daha bir daha. 

Öte yandan lise yıllarını İsmet Özel tartışarak ama hep uzak durarak (hem de yıllarca Özel'den uzak durarak) geçiren birisi için İsmet Özel'in tiyatral sesine, okuyuşuna denk gelmek, onunla böyle tanışmak da bir ayrı oldu. Aynı vakurluk, vazgeçmişlik, inanmışlık. Tuhaf ama etkileyici. Hani şunu düşünmeden edemedim: İslamla birlikte birçok şeyi elinin tersiyle itmese herşey olabilirdi Özel; mesela Haluk Bilginer'den daha etkili bir ses olabilirmiş (ve o reklemdan bu reklama koşabilirmiş). Ya da tüm şu şiir alemini bambaşka bir yere taşıyabilirmiş (ve o ödülden bu ödüle koşabilirmiş). İyi ki bunalara tenezzül etmemiş. En azından bu şiirlere gölge düşmemiş.

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Yaz gelecek ama biz size kışlarımızı bırakacağız


Rahat olsun içiniz.
Bahar geldi en sonunda buralara da.
Bolluk geldi en sonunda buralara da.
Bereket, zenginlik...
Geldi en sonunda,
ne bedellerle,
ne bedellerle...

Ama olsun,
rahat olsun içiniz.

28 Mart 2017 Salı

Drei Tage in Berlin


Prelude
"I was in Berlin, in winter. The light had no light, the sky had no heaven. The air was white like wet bread. And from my window a vacant arena, bitten by the teeth of winter.

Suddenly driven out by a man, ten horses surged through the mist. Like waves of fire, they flared forward and to my eyes filled the whole world, empty till then. Perfect, ablaze, they were like ten gods with pure white hoofs, with manes like a dream of salt. Their rumps were worlds and oranges. Their color was honey, amber, fire. Their necks were towers cut from the stone of pride, and behind their transparent eyes energy raged, like a prisoner.

There, in silence, at mid-day, in that dirty, disordered winter, those intense horses were the blood the rhythm, the inciting treasure of life. I looked. I looked and was reborn: for there, unknowing, was the fountain, the dance of gold, heaven and the fire that lives in beauty.

I have forgotten that dark Berlin winter. I will not forget the light of the horses."

22 Mart 2017 Çarşamba

Mette Henriette: A sound that takes you to the places in time and space


I like sound. Because, it is invisible. Just like the sand, it finds its way on your skin and takes you to the places in time and space.

One of the first sounds I remember is the sound of the owl. I remember sitting in my grandmother's post-garden, imitating the different owl calls. In fact the second title on the album is the sound of an owl. Perhaps you noticed.

Another sound that I remember vividly is the sound of my father's stereo. I would wake up in the mornings - I was an earlybird - and have breakfast listening to his records. I guess I was a curious kid. I talk to strangers, train my black poodle, bee balm, hunted, fly fished, made perfume from forest flowers. I wrote letters with my communist grandfather and band them with pots and pans on the kitchen floor.

Then I got a saxophone. The saxophone allowed me to paint with sound colours and tell stories with no words. When I picked it up, time disappeared and we were one. All the people I need, all the places I see… The sense, their smells, and flavours and tastes. Every sensory impression and personal expression influence me as a human being and as an artist.

My name is Mette Henriette. Mette means pearl. Henriette is derived from my Sami grandmother. Because of the impression of the indigenous people of Norway, I am the first generation in my family carry this Sami heritage with pride. I'm sure you can hear this in my music.

26 Şubat 2017 Pazar

Şişirilmiş ben çağında sanal âlem ve kürk-kitaplar


Benliğin önüne kırmızı halılar serildiği bir kesitten geçiyoruz. Bireyler tüketme ve daha çok tüketme çağrısı içinde yüzüyor. Bir anlamda ben şişiriliyor; tıpkı şişirilen gıdalar, şişirilen bedenler, şişirilen hayatlar gibi! Tabii ki bundan okuyucunun edebiyat ve kitaplarla olan ilişkisi de kendi payını alıyor.

Kitapların bestsellerlaştığı, market raflarında kamyon tekerlerinin hemen ardında yer aldığı bir iklim bu. Hâl böyle olunca, yani edebiyat piyasanın malı olunca okuyucu da kendine kürk seçen rükuş tüketiciye dönüştürülüyor.

Eee, kürk de görünmek ve daha çok gösterilmek istiyor. Gerçeklik bambaşka olsa da şişirilmiş benlik, şişirilmiş okuyucu kitap-kürküyle görünmek istiyor.

İşte sanal dünya adı verilen çeşitli paylaşım platformaları bu görünme ihtiyacının en uygun habitatı. Okunmasa bile kahve fincanı yanında paylaşılan kitaplar süslüyor profil sayfalarını. Copy-paste yöntemiyle çıkarılan dergiler hep aynı kürkü satıyor, hep aynı kürk yazıyor bütün dergilerde. Mesele kürk olunca tabii ki sanal dünyanın en çok ilgi çeken kitabı da Kürk Mantolu Madonna oluyor. Tarihin cilvesi diyelim ama bu kürkkitabın adı bile sözkonusu histriyonik görünme için cazibe doludur. Bu nedenle haftalardır en çok satanlar listesinin açık ara birincisi olduğuna şaşırmamak gerekir. 

Kürk Mantolu Madonna artık bir roman değildir, bir kürktür sanal dünyada. Ve son yirmi yılın Türkiye edebiyatı da yönelimleriyle bu kürkleşmeyi fazlasıyla beslemiş ve de haketmiştir.

İzmir NHKM Edebiyat Günleri'nin son gününde Endam Köybaşı'yla birlikte şişirilmiş benlik çağında sanal dünya ve edebiyat ilişkisine psikopolitiğin hanesinden bakacağız.
26 Şubat Pazar, saat 16:00'da.

18 Şubat 2017 Cumartesi

Önce kediler ve köpekler


Belli! İyi bir şeylere ihtiyacı var insanların,
tarihin ve de ülkenin.

Mesela “Gözün aydın, gözümüz aydın!” denmesine ihtiyaç var.
Ya da “Meraklanma, çok çekmedi. Kurtuldu sonunda!” denmesine.
Ama sanırım en çok “Yok canım; öyle uzun boylu değil işte. Bitti, gitti! Haydi içini ferah tut sen!” sözlerini duymaya ihtiyaç var.
Kim bilir belki de birisinin “Müjdemi isterim!” diye açık kapıdan kafasını uzatmasına
ve sevinçle içeriye dalmasına ihtiyaç var.

Belli! İyi bir şeylere ihtiyacı var insanların
ve de kedilerin.

Mesela “Ne atılması oğlum! Geride kaldı o işler” diye ferah bir pencere önünde sigara tüttürmeye ihtiyaç var.
Ya da tüm telaşların geride kalmasına ve bir göl kenarında çimenlere uzanıp baharın tadını çıkarmaya ihtiyaç var.
Ama hepsinden önce şöyle hiç korkmadan geniş geniş konuşabilmeye ihtiyaç var.
Kim bilir, belki de birisinin dost eline ihtiyaç var.
Ve “Buraya kadardı işte. Artık sıkıntı yok!” diye haber getirmesine.

10 Şubat 2017 Cuma

Temize çekilmiş şarkılar


Bir zamanlar yıl sonlarında o yıl kulağımın pasını gideren sesleri temize çekiyordum. Bir tür liste hazırlıyordum yani. Son yıllarda ise bir şekilde bu listeleme, yılın müzikal izlerinin temize çekme işini yapamamıştım. İşte aksatmış olmanın da ukdesiyle bu yıl hazırlıklara önceden başlamıştım. Yılbaşından önce ya da hemen sonra müzikal izlerim derleyip toparlayacaktım. Ama hayat işte! Dinlediklerimi, kulağımdan çıkmayan albümleri ve aklımda kalan şarkıları Aralık ayının son haftasına yine yetiştiremedim. Araya tabii ki bireysel ve toplumsal bir dolu garabet de girince benim temize çekme meselesi yine yılbaşı sonrasına ve hatta Şubat ortasına kaldı. Eh, ne yapalım! Hiç yoktan iyidir.

Tabii ki bu liste keyfe keder; daha doğrusu dünlerin köpüğü kıvamında. Hayat meşgalesi nedeniyle onu, bunu ve de şunu çok yakından takip ettiğimi söyleyemem. Buraya depoladığım albümler bir şekilde denk gelen, günlerimin parçası haline dönüşen ve baştan sona içime işleyen albümler. Bir de şarkılar var. Yolda, bir mekanda, arkadaş tavsiyesiyle falan denk geldiğim şarkılar. Bazısının öbür şarkılarını da merak ettim ve dinledim ama ilgim, merakım birer albüm boyutuna varmayınca içinde yer aldıkları albümler de günlerimin parçası haline gelemedi. Ama onlardan da bir kuple koydum aşağıya. Tabii ki 2016 şarkılarının tamamı burada yer alıyor.


Albümler
Kaan Tangöze - Kaan Tangöze | Kamasi Washington - The Epic | Avishai Cohen - Into The Silence | Benjamin Clementine - At Least for Now | Tayfun Erdem - Sessiz bir Kelebeğin Rüyaları ve Dansları | Itamar Borochov - Boomerang | Miss O'paque - Small Things | Cihan Mürtezaoğlu - Bitsin Bu Delilik | Tigran Hamasyan, Arve Henriksen, Eivind Aarset and Jan Bang - Atmospheres | Lars Danielsson - Liberetto 

Şarkılar
Itamar Borochov - Wanderer Song | Grand Corps Malade - Roméo kiffe Juliette | Oscar Isaac [Inside Llewyn Davis OST] - Hang Me, Oh Hang Me | Ferenc Snétberger – In Concert [ECM Album Teaser] | Sun Kil Moon - Richard Ramirez Died Today of Natural Causes | Benjamin Clementine - Condolence | Mikis Theodorakis - Ξημερώνει | Avishai Cohen - [ECM Album Teaser] | Michael Kiwanuka - Black Man In A White World | Michael Kiwanuka - Always Waiting | Glauco Venier - Miniatures [ECM Album Teaser] | Mette Henriette - Mette Henriette [ECM Album Teaser] | Chassol - Litttle Krishna & The Girls | Cyril Mokaiesh - Communiste | Youn Sun Nah - La Chanson d'Helene | Stephane Belmondo Trio - La Chanson d'HéléneΔημήτρης Μητσοτάκης - ΑΝ (Θυγατρικό) | Tigran Hamasyan - Mother, Where Are You | Greg Haines - The Spin | Tigran Hamasyan - Lilac | Bajar - Ogit | Charles Bradley - Why Is It So Hard? | Άγνωστα τραγούδια του Δημοκρατικού Στρατού Ελλάδας - Αυγερινός | Fazıl Say Serenad Bağcan - Masalların Masalı | Hanan Townshend [To The Wonder OST] - Marina's Theme, Overture | LP - Lost on You | Eλενη τσαλιγοπουλου - ειναι ενταξει μαζι μου | Kalben - Saçlar | Kimbra - Plain Gold Ring | Hozier - Take Me To The Church | Kat Edmonson - You Can't Break My Heart | Γιάννης Πουλόπουλος - Το άγαλμα | Benjamin Clementine - Condolence | Mikis Theodorakis - On The Streets (Serpico OST) |
 

4 Şubat 2017 Cumartesi

Sen, ben ve hayır


Şimdi şöyle bir baktım da son on beş yılımıza… Sana ve bana…

Sanırım sen sandığa hep inandın. Ben inandım mı? Hayır.

Sen demokrasi diye bir şeye hep kandın. Ben kandım mı? Hayır.

Sen Saddam asılırken “E, o da diktatördü arkadaş!” diye keyiflendin. Ben keyiflendim mi? Hayır.

Sen “Avrupa’nın parçası olmak hiç yoktan iyidir!” diye sevindin? Ben sevindim mi? Hayır.

Sen Abant’a gittin. Ben hiç tenezzül ettim mi? Hayır.

Sen “Özgürlükler kısıtlanmamalı, insanların kıyafetine karışılmamalı!” dedin. Ben kılık kıyafeti özgürlüklere bağladım mı? Hayır.

Sen “Evet ya! Cumhuriyet birçok insanı da mağdur etti!” diye konuştun. Ben buna ikna oldum mu? Hayır.

Sen Zaman’ın gazete olduğuna inandın, gittin çarşaf çarşaf mülakatta bulundun. Yetmedi, okudun. Ben bunu yuttum mu? Hayır.

Sen “Taraf’ın arkasında kim var ki acaba?” diye soranlara “Her şeyin arkasında konspirasyon arayan hödük” muamelesi yaptın. Ben yaptım mı? Hayır.

Sen Taraf’ı ısrarla ve ısrarla gazete olarak gördün. Ben öyle gördüm mü? Hayır.

2 Şubat 2017 Perşembe

Atmosphères


Atmospheres is based on such a kind of configuration that present a beautiful collection of jazzy, moody, and, yes, atmospheric tone poems. Recorded in June of 2014, this double album from pianist Tigran Hamasyan, trumpeter Arve Henriksen, guitarist Eivind Aarset, and sampler Jan Bang. Hamasyan plays some careful piano in the vein of Keith Jarrett, while Bang and Aarset provide some slowly morphing sonic textures and Henriksen adds in some long held notes.

As the young Armenian pianist Tigran Hamasyan made plain from the start, his ancestry would always anchor his music however eclectic and westernised it became. Hamasyan’s folk references (notably to Komitas, Armenia’s legendary composer-priest) bring a timeless lyrical lilt to the contemporary sound of this new electro-acoustic quartet, which features the luminous trumpet sound of Arve Henriksen, guitars by Eivind Aarset and cutting-edge electronics from Jan Bang.

The pairing of Hamasyan and Henriksen, meanwhile, brings an unexpectedly song-based seductiveness to an all-improv session including such hi-tech experimenters as Aarset and Bang. Throughout the collection, Henriksen doesn’t play his horn like he’s the leader of a peppy band, instead, he plays slowly and carefully, holding his notes until they become like someone wailing over a lost love. Hamasyan plays like he’s contemplating every mode, often just hitting one note and then waiting, sometimes for a few seconds.

But while much of Atmospheres is dark, moody, and, yes, atmospheric, some of the songs mix things up, including some of the “Traces” tracks. Most of the songs were written by Hamasyan during the recording of his widely aclaimed 2015 album Luys i Luso with prominent references to Armenain folk music and culture, genocide and the music of Komitas. While the album does have a coherence — thanks to all of the songs sharing both the same instrumentation and style in which those instruments are played — there are times when the things are still atmospheric, just not as darkly so.

Atmospheres | Tigran Hamasyan Arve Henriksen Eivind Aarset Jan Bang | ECM 2014

28 Ocak 2017 Cumartesi

İstanbul kuşatmasının tarihi


Üşenmedim, araştırdım: “Buralar ilk ne zaman kuşatılmış?” diye. Bilenler bilir: José Saramago Lizbon’un kuşatılması üzerine bir roman bile yazmış. Sanırım oraların kuşatılması da sadece bir kere olmuş. Mağripliler Lizbon’u ele geçirmiş ve sonra da Haçlıların yardımıyla Lizbon geri alınmış. Öyle uzun süreli gelgitler olmamış. Zaten oralara giden bir arkadaşım da “Buraların derdi dertten sayılmaz” demişti. Demek ki çok da çekmemiş Lizbon. En azından bizim buralar kadar!

Neyse! İstanbul ya da eski adıyla işte Konstantinapolis kurulur kurulmaz başlamış kuşatılmaya. Gelen kuşatmış. Giden kuşatmış. Dışından geçen kuşatmış, içinde kalan kuşatmış. O, ondan yardım istemiş, “Aman yetiş, kurtar!” diye. Bu ise şuna haber göndermiş “Koruyuculuğunuz altına girmek için hazırız!” diye. Beriki surlar diktirmiş, öteki yıkmış. Kimisi kurtarıcı olarak karşılanmış, kimisi ne kadar ikona varsa şehirde yakmış, yıkmış.

Hani bir nevi süreklileşmiş kuşatma altında kalmış diyebiliriz İstanbul için. Velhasıl yakanı, yıkanı, seveni ve de satanı çok olmuş. Eh, Saramago’nun tek, hadi bilemedik iki kuşatmadan koca bir roman çıkardığını düşünecek olursak İstanbul için nehir nehir romanlar yazılması gerekir. Binlerce gece okunacak, anlatılacak ve de yaşanacak.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Geçmişin gölgesi


Belki daha önce yazmalıydım, mesela geçen hafta. Mektubunu aldıktan hemen sonra. Ama yazamadım işte. Bir süre düşünmem gerekti.

Mektubun geldiğinde ben de tam o günleri, geçmişi düşünüyordum. Ne de çabuk geçti zaman! Hayat, bir yerden sonra yokuş aşağıymış değil mi?

Şimdi düşünüyorum da altı üstü üç yılmış o günlerimiz. Takvimlere yeniden ve yeniden bakıyorum ama işte tam o kadarmış.

Şimdi üç yıl ne kadar da kısa geliyor. Üç yıl ne ki şimdilerde!

Ama işte o zamanlar, üç yılı geçtim bazen tek bir günün içine koca bir hayat sığıyordu. Ertesi sabah yeni bir insan olarak uyanıyorduk, yeni insanlar olarak çıkıyorduk sokaklara, yeni bir insan olarak bakıyorduk dünyaya. Bazen tek bir paragrafla, tek bir şarkıyla değişiyordu dünya. Değişiyordu hayat. Biz değişiyorduk.

Bazen tek bir kelimenin bile bizi değiştirdiği oluyordu, değil mi?

Hani demişsin ya “anlık duygusal bir çıkış değil sanırım bu. Zaman zaman nüksediyor çünkü. Ama yazmasam geçer giderdi eminim. Telefon edip söylemeye bile üşenirdim...” İyi ki yazmışsın. Sağolasın.

O günleri düşününce şiirler geliyor aklıma. Brecht ve Nâzım. Bir de Mayakovski. Ve tabii ki Yesenin’le Yevtuşenko: “Gençlere yalan söylemek suçtur” diyen Yevtuşenko’ydu değil mi? Yesenin ise “Elveda dostum” demişti. Ardından Mayakovskiasıl güç olan yeni bir hayata başlamak” demişti. Şimdi anladım ki “şu yaşamda en kolay işmiş” yaşarken ölmek.

Biz öyle olmadık, değil mi? Yaşayan ölüler olmadık değil mi?

Hep bir ağızdan şiir okuyanlar var mıdır yine? Unutmam, basamakları satır satır, mısra mısra hep beraber inişimizi. Hep bir akıldan sorular soranlar var mıdır? Unutmam, kitapları satır satır anlamaya çalışmamızı. Ne çok konuşurduk! Ne çok okur, ne çok yürür ve ne de çok düşünürdük!

1 Ocak 2017 Pazar

Let me ask you the question: Aren't we all guilty?


I am in a state of deep emotion,
you can imagine, I am confused.
I am bewildered and shocked.
Yet I must pull myself together.

Though right now all I can say is that
I share in this broken-hearted mother's misery
in a mother's never-ending mourning and sorrow
is the grief of losing the one who is dearest to our hearts.

This tragic event weighs us all down with sadness.
I don't think there's anyone who would disagree with me.

And now the hardest thing is
with our teeth clenched, to get our minds over the heartbreak,
to defy our tears when our voices fail us.

For, and I would like to call your attention to this:
Before the police start investigating, nothing can be more important for us
than to reconstruct
the shocking events,
which led to the terrible death of an innocent child.

You'd better expect the inspectors from town
to come and make us responsible for this terrible event.

Yes, my friends, they're going to ask us.

31 Aralık 2016 Cumartesi

T'yi beklerken

Ne yıldı ama!

Hâlbuki bir meydan okumayla başlamıştı yeni yıl. Kış güneşi belli belirsiz vururken mutfak tezgâhına Kaan Tangöze’yle birlikte yıkamıştı maydanozları akşamüstleri. Ve maydanoz yaprakları arasına saklanmış şarkılar vardı, Gölge Etme'nin içinde. “Senin de bir çocuğun varsa bende tam iki tane var” diyen. Ve icabında mahpus yatmayı da göze alan.

Sanki ölüm kalım yılıydı o yıl. Çok ölüm, çok vedalaşma vardı. Bir kaybın, bir ayrılığın, bir vedanın ardından nasıl hayatta kalınır diye sık sık sormuştu kendi kendine. Genellikle yazmayı tercih ederdi böyle zamanlarda. Yoksa nasıl geçerdi ki zaman!

Kendini harflerle onaranların yanı sıra bir de sevdiklerinin ardından şarkılar yazanlar, kendilerini şarkılarla onaranlar vardı. Mesela o yıl Avishai Cohen’in babası için yazdığı şarkıları çok dinlemişti. Yasını Sessizliğin İçine üflüyordu Cohen. Pek bir yakın gelmişti trompetindeki keder ve hasret.

Bir de Nick Cave, oğlunun ardından şarkılar yazmıştı o yıl. Ne talihsizlik! Ne talihsizlik! Körpe bir oğul… Nasıl kaybedilebilirdi ki! Nasıl katlanılırdı o kayba?

Garip! Önceden böyle şeyler düşünmezdi; ve hatta itiraf etmeliydi ki geleceğin uzak ve varılmazmış gibi göründüğü o genç günlerde, bu tür kayıpların ardından insanları, onların keder dolu hallerini anlayamazdı. Bir tuhaf bulurdu kaybın ardından çekilen acıyı. Şimdi ise… “Ah Mürekkep Kral!” dedi içinden. Nasıl da karalar bağlamıştı şarkılarını söylerken.

18 Aralık 2016 Pazar

Açık, net ve kendinden emin şeyler

Haftalardır yazamıyorum. Daha doğrusu yazmak ikiyüzlüce geliyor. Teorik ahkâm kesmeler, kesmeye kalkışmalar ne de boş görünüyor gözüme! Kınıyorum kendimi. Başka şeyler yapmalıyım gibi geliyor. Açık, net ve kendinden emin şeyler.

Haftalardır bir öykü dolanıyor aklımda. Yazdım, hemen hemen bitirdim de. Adı "Bizi Öldürmeye Geldiklerinde" oldu öykünün. Lirik bir anlatı. Acı dolu. soL'a yazmayı düşündüm haftalarca bu öyküyü. Ama durdum. Onca acının ortasında acıyı bir şekilde lirik biçimde yazmak ikiyüzlüce geldi.

Bir taraftan da haftalardır Birhan Keskin'in Elisabeth Kübler-Ross'a seslendiği şiir* dönüyor kafamda.

Sağda solda ‘travma ile başetme kılavuzları, önerileri’ görüyorum. İşe yarıyorlar mı diye şaşıyorum! Bu olup bitenlerle nasıl baş edilir ki? Kılavuzlarla olur mu?

Meslekten insanlar katılmayacak belki ama psikiyatri sadece hayatla baş etme ya da kişisel gelişim guruluğuna dönmek üzere. Belki de döndü de ben farkında değilim! Hâlbuki daha köklü dertleri olmalı psikiyatrinin ya da başka herhangi bir uğraşının. Aradığımız, ihtiyacımız yara bandı, sargı olmamalı! Yoksa… Olmalı mı?

Bilemiyorum. Belki de ben yanılıyorumdur. Profesyonellik, meslek, eğitim son kertede her zaman amatör, zamansız ve alaylı arayışları yutar geçer. Benimki de belki öylesine bir şövalye ruhu. Çoktan geride kaldı…

Yine de haftalardır Birhan Keskin'in Elisabeth Kübler-Ross'u terslediği şiir dönüyor kafamda.

22 Kasım 2016 Salı

Delilik

Onca uğursuzluğa rağmen Türkiye’de bir de popüler alternatif müzik var. İyi ki! Gariptir ki bu popüler alternatif müzik toplumsal olarak her şeyin sarpa sardığı bir dönemde çıkıp geldi. Ülke, toplum, günler ne kadar sert, acımasız ve karmaşıksa bu müzik de bir o kadar rahat, basit ve derin. İşte tam da bu tarzın içinde uzun yıllardır Mabel Matiz, Yasemin Mori gibi farklı isimlerle çalışan Cihan Mürtezaoğlu geçtiğimiz aylarda ilk albümünü yayınladı.

Albüm daha ilk şarkıdan itibaren gerek sözleri, gerek ezgileri gerekse de Mürtezaoğlu’nun tarzıyla içine çekiveriyor. Yığıntılar arasındaki Tarlabaşı’nda yürürü gibi ya da soğuk ve yağmurlu bir günde Kabataş’tan denize bakar gibi oluyorsunuz albümü dinlerken. Sonra güneş açıyor, tatlı bir esinti çıkıyor. Sanki güneye gider gibi gözlerinizi bulutları aralıyor.

Hasret çeken (neye olduğu ne kadar önemli ki! Ama belki de önemlidir, değil mi? Evet), güzel günlere, bir kavuşmaya, bir buluşmaya, bir bakışa ve belki de bir ülkeye hasret çeken herkesin, içi yanan herkesin başucu albümü olmaya aday Bitsin Bu Delilik. Tavsiye ediyoruz.

Cihan Mürtezaoğlu • Bitsin Bu Delilik • DokuzSekiz Müzik • 2016*****

21 Kasım 2016 Pazartesi

Belki


Bir pazar sabahı. Gökyüzünde sevecen bir güneş. Çocuklar koşuyor palamutların altında, gülüşerek ve ara ara çığlıklar atarak. Hayat huzur dolu gibi. Oturduğumuz mekanda çalışan gençler hızlı adımlarla yetişmeye çalışıyorlar o huzur dolu hayata. Sonra bir fırsat oluyor. İçlerinden biri bir şarkı açıyor, kısık sesle. Tanıdık bir ezgi. Kürtçe. Daha doğrusu Zazaca. Kalkıp yanına gidiyorum. Yüzü sertleşiyor. Çekiniyor. "Açsana sesini" diyorum. Kısa bir tereddütten sonra bir rahatlık yayılıyor ifadesine. Hatta hafifçe gülümsüyor. Açıyoruz sesini. Bir daha dinliyoruz. Bir daha... Uzaklara dalıyorum. "Sevdin mi abi?" diye soruyor. "Çok." diyorum. "Uzak düştüğüm bir yakınlık gibi." diye ekliyorum. Meraklanıyor. O kadarcık zamanda bir tanışıklık olmuş aramızda, "Nasıl ki?" diye soruyor hemen. "Portekiz'de saudade derler. Bizdeki hasret gibidir. Kavuşulamayacak bir ayrılık...." Gölgeleniyor yüzü. "Umarım yaşamazsın." diyorum. Yeni bir grup geliyor, şarkı biterken. Masalara geçiyor insanlar. Bir koku da geçiyor onlarla, yaseminli, narin. Hafif bir esinti oluyor. Bana, yüzüme bakıyor çocuk. "Kürtçe'de xeribî derler. Belki uyar abi" diyor. "Belki" diyorum. Belki.

20 Kasım 2016 Pazar

Ogit


Ogit günlerce dolaştıktan sonra döndü eve. Yüzü çökmüş, gözlerinin ışığı gitmişti. Gölgeler içindeydi. Bir hayal gibi yığıldı masaya. Konuşmuyordu. Hiçbir yere bakmıyordu. İçine, sadece içine bakıyordu. Bulutlar geçiyordu orada. Ve sürekli ağlıyordu. Gözleri sanki artık sadece ağlamak için vardı. Sarılmıyordu, kimseye yakın değildi. Uzaktı. Orada olmasa onu gören herkes Ogit'i değil sadece ve sadece içindeki bulutları görebilecekti. Bir duman olarak o da. Sadece bir duman.

Ogit orada, o masada bir bulut olarak aylar geçirecekti. İyileşmek için çabalamadan. Bakmak için uğraşmadan. Yemeden ve de içmeden. Ve belki bir gün yeniden yaşayacaktı. Artık Ogit olmadan. Kendisinden geriye ne kalırsa, işte onunla belki yaşayacaktı.

15 Kasım 2016 Salı

Itamar Borochov ve geride bırakılabilenlere ağıt


Ortada Ortadoğu diye bir yer kalmamışken biz yanık ezgilerini, ya da onların makyajlanmış hallerini, Brooklyn'li müzisyenlerin çıktığı jazz clublarda mı bulacağız? Buna kimin hakki vardı ki? İsim isim hayatını kaybeden insanların müziklerinden yeni bir ağıt piyasası oluşuyor (farkında mısın?) Bu bir isyan müziği değil, kavgacı bir müzik değil,toprağını geri isteyen bir müzik hiç değil. 

İbrahim Maalouf'u dinledim yolda. Ümmü Gülsüm'e adadığı albümü. Elbette ki öncelikle soyadı çekti, merak ettik, Semerkand'ı hatırladık da öyle dinledik, biliyorum. Ama acı vermeye başladı bu müzikler.

Tanıdık bir müzik evet, ailemiz gibi geliyor bize, beğeniyoruz, türkü tutturur gibi dolanıyor hatta dilimize. Ama bu müzikler sadece geride bırakılana, geride bırakabilenlerin yaktığı bir ağıt. O da en fazla. Geride bırakamayanlar, düşenler, Palmyra'nin arkeologu, onların hesabini sormuyor bu müzikler. İste o yüzden canımı acıtıyor artık dinlemek. Jazz da değil o yüzden. Ya da belki artık jazz da o değil. Hani hep denir ya bize yeni bir şarkı gerek diye. İşte o, o klişe bir cümle değil. 

Itamar Borochov | Boomerang | Laborie 2016