Devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devrim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2020 Pazar

Nefes alamıyoruz!


Sanırım dönüp dolaşıp hep oraya geleceğiz. Yıllarca biriken ve sonra da ansızın tutuşan gerilimlere, karmaşanın içinde yol alan arayışlara ve rengini bir türlü bulamayan isyanlara.

Geleceğiz ama hep başka bir şey gerekecek bize. Başka bir şey!

Bugünler tam da yıldönümü: Gezi'nin, Haziran günlerinin içeriğinde de bunlar yok muydu? Birikmiş türlü gerilimler, karmaşa, arayış ve rengini bir türlü bulmayan isyan.

Tüm bunların izdüşümünü Arap Baharı’nda da görebiliriz, öncesinde kabaran küreselleşme karşıtı hareketlerde de. Ve elbette 2008’de, Atinalı küçük Alexis için tutuşan öfkede de. Unutmak mümkün mü? O hep 15 yaşında kaldı ve bir başka Alexis de gelip o öfkenin ateşiyle düzenin belini doğrulttu. Unutmak mümkün değil!

Şimdi George Floyd’un ardından tutuşan ateş de benzeri bir öfkeyi içermiyor mu? Ansızın tutuşan tarihsel bir gerilim ve rengini arayan koca bir isyan. Gördüğümüz bu.

Kapitalizmin başı her yerde belada. O süslü, bol yaldızlı Amerika hariç değil işte!

Ama isyanlar zor, muhaliflikler kolay. Ne yazık ki!

17 Mayıs 2020 Pazar

Ne zaman biter?


Açıkçası bilemiyorum. Ama böyle giderse uzun süreceği kesin.

Salgından bahsetmiyorum. Salgının ne olacağı, nasıl olacağı soL’da her gün yazıyor. Mesela salgın için İlker Belek’in önceki günkü yazısını hatırlatmak isterim: “Bu salgın sünecek!”. 

Sürecek değil; evet, sürecek ama sürmekle de kalmayacak; salgın sünecek! Çok iyi bir tanımlama. Salgını ve ele alınışını dört dörtlük anlatan bir tanımlama.

Zaten üst üste yayınlar çıkmaya başladı, “salgın hemen bitmeyecek, şöyle gidecek, böyle gidecek” yollu. Dalgalı seyirden bahsediyorlar, saman alevinden bahsediyorlar, “Bunlar daha iyi günlerimiz” de diyorlar. Her ne olacaksa belli, İlker Ağabey’in tanımlaması hepsi için çok uygun olacak. Bu salgın sünecek!

Ama benim kastettiğim başka bir salgın. Bitmeyen, dinmeyen, sündükçe sünen! Bir tür akılsızlık. Tutulma hali. Çeşit çeşit. Sağı var. Bol. Ama solu da var.

İşte o salgın ne zaman bitecek, ben onu soruyorum kendime.

*

10 Kasım 2019 Pazar

Her şey çok açık değil mi?


Ahkâm kesmek anlamsız. Ve hatta aptalca.

Ama geçen hafta şöyle bir şey yazmıştım: “psikolojiden, psikiyatriden çok şey bekleniyor.” diye. Tam da bu sözün üstüne toplumu, bizleri sarsan her yeni olayda psikiyatrik bir şey çıkıverdi. Ayrımcılık, yoksulluk, yalnızlık, otizm ve intiharlar giriverdi gündemimize.

Yine aynı yazıda “Türkiye toplumu psikolojikleşmiştir” diye de eklemiştim. Ama bir yanı eksik kalmış bu söylediğimin. Hafta boyunca yaşananlardan sonra bu eksiği anladım. Şimdi düzeltmeliyim söylediğimi: Türkiye toplumu örgütsüzleştiği, köklü bir değişimi hedefleyen bir siyasetle buluşmadığı ölçüde psikolojikleşmiştir.

Psikoloji fazlalığının yanı başında siyaset eksikliği var. Ve sorun da burada. Tekil insanların ölümü tercih etmesinin siyasetsiz kalmalarıyla ilişkisi var demiyorum. Bireylerden değil toplumdan bahsediyorum.

Yine de bu kadar çok işaretin üst üste geldiği bir kesitte ahkâm kesmenin, laf söylemenin hem sınırı hem de yabancılaştırıcı bir etkisi var. Ispanak arasına karışan otlardan üst üste gelen ölümlere kadar üzgünüm, üzgünüz. Hepsi bu.

Yine de bu üzülmenin de her yanı örgütsüzlüğü anlatıyor.

10 Eylül 2019 Salı

İthaka


İthaka'ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun. 
Ne Lestrigonlardan kork, ne Kikloplardan,
ne de öfkeli Poseidon'dan. 
Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer. 
Ne Lestrigonlara rastlarsın,
ne Kikloplara, ne azgın Poseidon'a, 
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça, 
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına. 

Dile ki uzun sürsün yolun.
Nice yaz sabahları olsun,
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
Durup Fenike'nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü başdöndürücü kokular;
bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
nice Mısır şehirlerine uğra,
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden. 

Hiç aklından çıkarma İthaka'yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın. 
Ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan.
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka. 
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın. 
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka. 

Onu yoksul buluyorsan,
aldanmış sanma kendini. 
Geçtiğin bunca deneyden sonra 
öyle bilgeleştin ki,
artık elbet biliyorsundur
ne anlama geldiğini İthakaların. 

Konstantinos Kavafis
(1863 - 1933) 

İthaka: İyon Denizi'nde bulunan bir adadır. Homeros'un İlyada Destanı'nda, Odisseus'un yurdu olarak anlatılır. Homeros, Odisseus'u adasına, yurduna, karısına dönmek isterken anlatır. Kavafis de aynısını yapar. Ama bu sefer varılacak yer değil, çıkılan yoldur önemli olan.

[Kavafis'ten Kırk Şiir, S. 26 - 27 | Çeviri: Cevat Çapan] 

21 Temmuz 2019 Pazar

Yaşlılığımız neye benzeyecek acaba?

Yaşlanacağız. Yani, umarım. 

Kimimiz şu eğlencelik uygulamaya bakarak yaşlanacak kimimiz ise bakmayarak. Kimimiz yüzünde beliren kırışıklıkları takarak yaşlanacak kimimiz takmayarak. Kimimiz yaşlanmamak için uğraşarak yaşlanacak kimimiz ise “hayat bu, bildiği gibi gelsin” diyerek. Kimimiz nasıl yaşlandığımızı umursamadan yaşlanacak kimimiz her anın nabzını tutarak yaşlanacak. Ve kimimiz umursamazlığını "özgürlük" sanarak yaşlanacak, kimimiz ise her bir anın hakkını vermeye çalışarak yaşlanacak.

Yaşlanacağız.

Ama mesela Ayaz ve Nupelda yaşlanmayacak. Hep oldukları yaşta kalacaklar. Ve başka çocuklar da, Suruç'taki gençler de mesela... Onlar da yaşlanmayacaklar. Bizler şu meşhur uygulamada yaşlılığımızı merak ederken, onlar hep oldukları yaşta kalacaklar.

Ne yazık! Ne kahredici. Ayaz ve Nupelda! İki güzel çocuk, iki güzel kardeş... Hep o güzel fotoğraflarındaki gibi kalacaklar.

Ama biz yaşlanacağız. Yani, umarım.

Şu meşhur uygulama ne gösterirse göstersin çocuklarını, yaşlılarını, doğasını ve aklını koruyamayan bir dünyada yaşlanacağız. 

Öyle değil mi?

16 Haziran 2019 Pazar

Emekçi çocukları için psikoterapi: Susam Sokağı*

Diyeceksiniz ki “Ne alakası var?” Ama var.

Psikiyatri tarihi sadece piyasacı işlerden ibaret değil. “Halkçı” bir tarihi de var psikiyatrinin. Hem de öyle böyle değil. Bayağı derin ve de etkili. Geniş halk kesimleri için yapılmış birçok psikoterapi girişimi var. Düzene uyumlulaştıran, acıları katlanır kılan değil, boyun eğmemeye anlam kazandıran.

Susam Sokağı belki tam olarak psikoterapi sayılmayabilir, bir televizyon programı olduğu için. Ama arkasındaki hikâye tam da “Halk için psikoterapi nasıl olabilir?” sorusuna yanıt veriyor. Şöyle ki.

Nisan 1968’de Martin Luther King öldürülür ve öldürülmesi Amerika’nın siyahî nüfusunda derin bir yasa, aynı anlama gelmek üzere de siyahların hakları için süren mücadelede bir farklılaşmaya yol açar. King’in öldürülmesi artık herkes için, yani mücadeleden uzak duran siyahlar için de ayağa kalkma çağrısı olur. Bunlar arasında tabii ki psikiyatristler de vardır.

O dönemde siyahî psikiyatristler Amerikan psikiyatrisinin içinde neredeyse hiç temsil edilmemektedir. Dile getirilmeyen bir ayrımcılık süregitmektedir. Bir grup psikiyatrist ise bu duruma tepki gösterir ve “Amerika’nın Siyahî Psikiyatristeri” adıyla bir araya gelirler. King’in öldürüldüğü günlerde Amerikan psikiyatrisi içindeki örtük ırkçılığı ve bu yetersiz temsili dile getirmeye karar verirler.

18 Kasım 2018 Pazar

Dünde kalan


Dün, uçağı kaçırdım. Hayatımda ilk kez. Belki de ikinci kez. Bilemiyorum. Böylece havaalanında da olsa kendimle başbaşa kalma imkanım oldu. Çok koşturdum çünkü. Bütün hafta. Zaman bulmanın böylesi, belki kötü. Ama bu mecburi durma, mecburi duraklama azıcık nefes almak anlamına da gelecekti, biliyordum.

Hafta boyunca ve gün boyu koşuşturmanın üstüne bir de uçak için koşturmuştum çünkü. Ama sonuçta altı dakikacık geç kalmıştım işte. Havayolları saatiyle bakarsak az değil, çok. Vardığımda kapıları kapatmışlardı çünkü. Altı dakikacık dediğim ise bilmem kaç milyonluk şehrin, bilmem kaç bin kişilik havalimanına çıkan, bilmem kaç şeritli yoluna, bilmem kaç alışveriş merkezi dikilmesine izin veren belediyesi için, o yapıları diken “yatırımcıları” için hiç bir şey. Onu da biliyorum. Kim takardı ki beni!

Modern hayatın kuralı böyle. Das Kapital istediğini yapar! Şehrin ana yollarına, meydanlarına istediği alışveriş merkezini diker ve benim gibi Yuh Kapital’ler de tıkanan, hem de kilometrelerce tıkanan trafikte sıkışıklığı seyreder. Modern balıkların modern istifi olarak.

Neyse. Mecburen 18:55 uçağına bilet aldım. En ucuzu oydu çünkü. Bilet satış ofisindeki, emekçi olan ama emekçi olmak dışındaki her tür kimliğe açık olan “arkadaş” sağolsun, yardımcı oldu, dönüş biletimin de yanmasını son anda engelledi. Çünkü uçuşun bir ayağını kaçırınca diğer ayak da otomatik olarak yanıyor. Böyle bir kural var. Çifte ceza gibi. Tabii ki tüm bunlar oraya, buraya ve şuraya alışveriş merkezi dikilmesine izin veren sosyal demorkat belediye başkanının ve bilimum kamusal yaşam semirgeninin pek umurunda değil. Onu biliyorum. Ama satış ofisindeki arkadaşın da pek umurunda değil. Onu da öğreniyorum. Hiç muhabbet edemiyoruz. Dertleşmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda bile. Bana sorsa aynı taraftayız ama sanırım ona sorsak uçağa yetişmeyi bile beceremeyen “beyaz yakalılar” tarafındayım. “Oh olsun!” demediğine şükredip yeni biletimle birlikte uzaklaşıyorum bilet satış ofisinden. Zaten kaybedenleri kim sever ki!


2 Eylül 2018 Pazar

Bilimsel düşünce, düşünür gibi olma ve düşünememe


Bu yazı yayınlandığında Bilim ve Aydınlanma Akademisi tarafından düzenlenen “Tarih Boyunca Bilimsel Dünya Görüşünün Gelişimi” yaz okulunun son gününe girmiş olacağız. Biyolojiden fiziğe, tarihten matematiğe başka bir yerde dinleme olanağı bulamayacağımız sunumlar, konuşmalar ve antik dünyanın içine yapılan bir gezi vardı yaz okulunda. Bu sunumlar, tartışmalar ve gezi sayesinde bilimsel düşüncenin tarihsel serüvenine ve güncel durumuna bakabilmiş olduk. Ve “bilimsel düşünce” etrafındaki tartışmalara, yanılsamalara, bu isim etrafında somutlaşan sınıf mücadelelerine de geri dönme imkanı yakaladık.

Biliyorsunuz, solda “bilim-bilimle düşünme” bir taraftan baş tacı edilir. Her tür toplumsal-tarihsel kilidi açan bir anahtar gibidir bilim. Ama bir taraftan da “bilimsel düşünce” tüm kötülüklerin simgesi olarak da görülür. Engels’ten Sovyetler’e bir hat çekilir ve “despotik” örnekler eşliğinde “bilimsel düşünce”nin doktriner ve didaktik olduğu ilan edilir. Gerici düşünce dünyası için ise bilim zaten idealizmin kalesi gibidir. Gerisi hep yalandır. İlginç olan nokta ise şuradadır: “bilimsel düşünce” gerici düşünce dünyası için de doktriner ve didaktiktir.

Bu kesişme sanırım çok temel bir durumu gösteriyor: Bilimsel düşünce de bir mücadele alanı. Hem de bin yıllardır süregiden bir mücadelenin alanı. Geliştiği kadar kötürümleşebiliyor, parladığı kadar sönükleşebiliyor da. Ama çağlar boyunca egemen sınıfların baskılarına, aşağılamalarına ve müdahelesine rağmen varoluyor. Hem de etkisi artarak. Büyüleyici bir serüven bu, tarih boyunca bilimsel düşüncenin gelişimi.

22 Temmuz 2018 Pazar

Toplumsal kurtuluşa karşı toplumsal direniş


Bu psikolojiden nasıl çıkılır diye soracaktım ki ülke, tarih, nesnellik sağolsun! Seçim sonrasının "şok" hali hızla dağılmaya başladı. Hatta diyebilirim ki yeni bir seçim atmosferine, kitlelerin kendisini kaptıracağı o büyülü hava için bir yola az çok girildi bile. Yaz geçsin, siz siyaseti o zaman görün! Raydan çıkan bir gelecek, son khk'lar, ilk ck’lar, şirketleşen bir devlet, kaybolan çocuklar, kaybolan bir ülke, dört bir yana saçılmış kedicikler, İntizar falan derken bol bol uyum işaretleri belirdi çünkü.

Ama herkesin hissedebildiği gibi seçim sonrasının "yandık, bittik" hali de her yeni gündemin büyük bir "tepkiyle" karşılanmasına neden oluyor. Ve haliyle de daha bir kaç gün öncesine kadar "vahim" olarak görülen başlıklar da hızla unutulup geçiliyor.

Mesela Arda Sel ve simgesi haline dönüştüğü tren kazası ne kadar da hızlı unutuldu. Kazanın teknik yanını enine boyuna konuştuk belki ama onca kayıp arasından neden Arda Sel'in seçildiğini, simgeleştirildiğini konuşamadık.

Ardından bu hafta muhafazakârından modernine tüm aile mevhumunu derinden sarsması gereken ama sarsmayan Ceceli ve İntizar olayı geldi. Geldi gelmesine ama mesele bir kimlik meselesi olarak kaldı. Ve düzenin kimlikler üzerinden kendini nasıl da ayakta tuttuğu, tutabildiği atlandı.

O, şu, bu değil de homofobik söylemler, Ceceli'nin neleri temsil ettiği ve mağdurla özdeşim sırasında sanki bir şeyler, çok temel bir şeyler unutuldu: Türkiye güncelliğinin mayası, unutuluverdi.

Benimkisi bir iddia olsun ve ben yanılayım ama bu yaşananlardan "kahraman" ya da en azından toplumdaki genel kabulleri sarsan bir itiraz çıkmaz. Öyle çok zaman sonra değil, en fazla seneye, bol umre yapmış bir İntizar çıkar ve der ki: "Kendimi kaybetmişim. Anladım ki bu bir hastalıkmış, bir illet. Gittim hocamdan af diledim. Tövbe ettim. Ruhumu temizledim ve temizlendim. Şimdi hem ahret için hem de bu dünya için yeniden hazırım."

Olur mu? Olur. Ben yanılırsam ne âlâ, ama gözlerini koca koca gerçeklere kapatanlar yanılırsa... Ve hep yanılıyorlarsa? O zaman ne âlâ!

Neden böyle oluyor? Bu hız, bu tepki gösterme ve hızlıca bir sonraki tepkiye geçme seferberliği neyi anlatıyor? Bunları konuşamadık. Konuşmadan geçiyoruz.

Açıkçası tüm bu alametleri Türkiye toplumunun kendisini çağıran, davet eden çağrıya karşı bir direnişi olarak görüyorum.

15 Ekim 2017 Pazar

Lev Vygotsky and a cheerful moment in Soviet Science


For L. S. Vygotsky the end of the '20s was a time of intensive theoretical and experimental work in developing the basic postulates of his cultural-historical theory of the human mind. The relatively calm and, in spite of everything, happy first five years of his life in Moscow, after moving there in 1924 from Gomel', lay behind him. This was a period of his development as a psychologist when his star was in the ascendancy; when within a few years, this still quite young man was transformed from a provincial teacher, known to no one, into one of the leading and most outstanding figures in young Soviet psychology, a scholar with an inviolable scientific authority, surrounded by a group of young, also talented, and solemnly dedicated disciples; a man with a deep awareness of his mission in the development of science, full of ideas, intentions, and plans, most of which, unfortunately, were destined to remain unrealized because of Vygotsky's premature death.
Vygotsky worked all these years rapidly and intensively, as if he had a presentiment of his death. One after the other, great works, which today constitute the body of the cultural-historical concept, and have long since become part of the treasures of Soviet and world psychological literature, flowed from his pen. Almost every one of them was prepared by degrees, in preliminary sketches and notes Vygotsky had made mostly for himself, not intending them for print. But even this special "inner speech" of Vygotsky's is usually in the form of independent, coherent, and sometimes fully finished texts, thanks to his generally striking capacity to live and do everything in his life immediately "from scratch," without any "rough drafts."

Such is the manuscript published as Concrete Human Psychology, which Vygotsky wrote in 1929; it is from his family archives, kindly provided by his daughter, G. L. Vygotskaya. This work gives us a glimpse into the creative laboratory of this extraordinary thinker, enabling us, with almost visual clarity, to view the process of crystallization of some of the basic postulates of his cultural-historical theory, which we know well from Vygotsky's classical works of the early '30s. Moreover, it also contains a number of original ideas and reflections that were not dealt with further in his later works. In this sense, Vygotsky's notes published in this article should shed new light on some of the fundamental postulates of his concept, sometimes within a context that makes them extremely timely for contemporary psychology as well.

Also there is a very extraordinary article, named Consciousness as a Problem in the Psychology of Behavior that follows is both a historical landmark and a theoretical discussion of unusual contemporary value to psychology. It is the written version of a speech delivered by L. S. Vygotsky at the Second All-Union Congress of Psychoneurologists, held in Leningrad in 1924. This was Vygotsky's first major contribution to Soviet psychology, and it came at a critical time in the history of Soviet science.

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Sol, isyan ve madde kulanımı


“Yaşamın dozunu yükselt, örgütlen!” diyerek uyuşturucu madde kullanımıyla mücadele çağrısı yapan Türkiye Komünist Gençliği, gençler arasında giderek yaygınlaşan uyuşturucu kullanımına karşı  aynı başlıklı bir de açıklama yayınladı. Uyuşturucunun “Egemen sınıfların gençleri esir almak için kullandığı bir araç” olduğunu belirten bu çağrıyı ve Türkiye'de madde kullanımının bulaşık olduğu muhalif kültürü PsikesoL Kolektifi ile konuştuk.

Madde kullanımı ve bağımlılığı Türkiye için bir sorun mu?
Evet, hem de ciddi bir sorun. Ama durumu hepimiz hafife alıyoruz. Uyuşturucu ile mücadele devletli bir iş olarak görüldüğü için Türkiye solu daha da hafife alıyor. Geçen yıl darbeden önce cezaevlerindeki hükümlülerin üçte biri uyuşturucu madde ile ilgili suçlardan yatıyordu örneğin. Madde kullanım yaşı ise sürekli düşüyor. Arkadaşlarımızın İzmir’de yakın zamanda yaptığı bir araştırma son altı yıl içinde esrar kullanımının dört kat arttığını gösterdi. Devletin rakamları da benzer bir eğilimi gösteriyor: Madde kullanımı özellikle genç nüfus içinde son on yılda azalmadı, arttı.

Bunlar elbette ki buzdağının görünen yüzü. Bu iş sadece bir grup gencin içine düştüğü bir tuzak falan değil. Ciddi bir sektör, kolay yoldan para kazandıran bir iş. Ama toplumsal boyutta çürüten, asalaklaştıran, insanı kendine yabancılaştıran bir süreç. Sağlığa zararlı ama diğer yandan kapitalizm için de kârlı bir düzenek.

Peki, madde kullanımı neden bir sorun? Mesela beyni nasıl etkiliyor uyuşturucu maddeler?
Uyuşturucu maddeler beynin ödül yollarını uyaran maddeler. Ödül yolağı yiyecek, içecek, seks gibi doğal yollarla aktive olduğunda biz haz deneyimliyoruz. İnsanlık yüzyıllar içinde bu yolağı değişik maddelerle uyarmanın yollarını buldu. Yaşamın ızdırabını geçici olarak rahatlatmaya çalıştılar ama kapitalizmle birlikte bir sanayi haline geldi bu. Aslında madde kullanımı meselesinin şeker ile ilişkimizin tarihinden pek bir farkı yok. 1800’lü yılların başında kişi başı yıllık tüketim bir çay kaşığı kadar iken şimdilerde bu rakam neredeyse bir çuval kadar. Uyuşturucu maddeler de böyle. Kaygıyı azaltmak, günlük hayatın içinde ulaşılmayan haz ve doyuma kısa yoldan ulaşmak için kullanılıyor bu maddeler. Ama tek bir kullanımları bile beyindeki ödül yolağını başka hiçbir doğal yöntemle uyarılamayacak kadar etkiliyor.

Ve sonra beyin değişiyor. Hücre düzeyinde dahi değişiyor. Hatta molekül düzeyinde değişiyor. Hızlı, anlık ve güçlü doyumların yanında uzun vadeli her şey gözden düşüyor; sorumluluklar, emek verme ve insani hedefler gibi! Üretime değil tüketime yöneltiyor. Kullanan kişi aynı hazzı, aynı rahatlamayı özlemeye, istemeye başlıyor. Ve kişi günlük hayatını sürdürmekte zorlandığı bir yoksunluk durumuna doğru yuvarlanıp gidiyor. Keyif ya da haz için başlanan madde, bir süre sonra kendi yarattığı krizin giderilmesi için aranan bir maddeye dönüşüyor.

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Erol Abi, Ernesto Laclau ve bizim bahçe


Nasıl diyeyim? Bilirsiniz işte. Kurumsal dertlerin, işleyişteki aksaklıkların hep sistem sorunu olduğu düşünülür. Bana da soracak olursanız devlet kurumlarının hantallığı ve çürümüşlüğü, özel sektörün doymak bilmezliği ve züppeliği birer sistem sorunudur. Hatta küçük bir kurumdaki çeşitli aksaklıklar sistemden kaynaklanır; başka bir şeyden, mesela insan faktöründen değil. Yani a kişisi de gelse b kişisi de gelse köhnelik sürer gider. İşte böyle düşünürdüm.

Sonra ne mi oldu?

Erol Abi gitti. Daha doğrusu Erol Abi’yi işten çıkardılar. İçiyor ve küfrediyor diye.

23 Nisan 2017 Pazar

Mutlu İnsanların Öyküsü Yoktur!

Yüksel Arslan’a

Uzun yıllardır zihnimde döner durur Kuzey İrlandalı rock grubu Therapy’nin Stories şarkısının nakaratı. Mutlu insanların öyküsü yoktur der şarkının nakaratı. Bu sözü ara ara yeniden hatırlar ve uğraşır dururum kendimce. Hak vererek, doğru bularak ve doğru bulduğum için de kendimi çaresiz hissederek. Çünkü sözün tam da iddia ettiğinin tersinin peşinde değil miyim? Hikayeler mutlu insanların olsun istemiyor muyum? Bunun için uğraşmıyor muyum? Mutluluğun hikâyesi olsun istemiyor muyum?

Ama durup yeniden ve yeniden düşünüyorum, şarkının nakaratını.

İki anlamı, doğrudan iki çıktısı olabilir bu sözün. İlki yalın: Mutlu insanlar için geriye artık anlatılması gereken bir hikâye kalmamıştır. Bir dert kalmamıştır ve anlatmaya da gerek kalmamıştır. Ne de olsa mutluluk anlatılmaz, yaşanır. İşte sözün bu yalın anlamına kapıldıktan sonra sorarım kendime: Ne zaman anlatmaya başlarız? Anlatı ne zaman başlar?

Bir dertle başlamaz mı anlatı? Ya bir kayıp vardır temelinde ya da bir imkânsızlık. Olmamışlık ve olmayacağını bilme, sezme hali. Olmayacağını bilmek, hissetmekle başlar dert, anlatı. Buradan da sözün ikinci anlamına gelirim: Tamlık hikâyeye alan bırakmaz. Tamamına ermiş olanın, o erme sürecinin hikâyesi olur ama tamlığa vardıktan sonra hikâye için alan yoktur artık. Hikâye için, anlatı için, hatta belki de her türden, evet sanatsal olan da dahil, her türden yaratıcılık için olmamışlık, eksiklik gerekir.


7 Ocak 2017 Cumartesi

Cinnetin ve cennetin kıyısında

Aklı başında her insan gibi cennetin kıyısında olmadığımızın farkındayım. Ama işte, hani şu meşhur “cennet vatanımız” vardı ya… Cinnet ağırlık kazandıkça işte o mazide hoş bir anıya dönüşüyor ve ufuktan siliniyor.

Koca bir ülke, koca bir toplum güncel cinnet ve mazideki cennet arasında sıkışıp kalmış durumda. “Hani nereden bakarsanız bakın 80ler, 90lar bile iyiydi şu günlerden!” diyor o günleri yaşayanlar.

Ama koca bir ömrü bırakın, şu son bir hafta bile yeter cinnet ve cennet arasındaki sıkışmışlık için. Saldırı, linç, patlama ve korku gırla gitti geçtiğimiz günlerde. Ve bir saat on beş dakika sürdü 2016’dan kurtulmanın histerik sevinci. Cinnet hemen geldi dayandı kapıya.

Sonrası ise malum. Doludizgin gidiyoruz, derin bir taraflaşmanın etrafında. Adresi belirsiz bir öfke, serseri mayın misali sokaklarda kol geziyor sanki. Sanki ansızın bir infilak olacak içimizde. Hatta eminiz de fırtına ne zaman kopacak onu kestiremiyoruz.

Bazı psikiyatrik tablolarda şaşırtıcı bir yan vardır: Uzun yıllar onca acıya, olaya, duruma rağmen kişi ciddi bir sıkıntı yaşamaz. İşler sanki yolunda gider. Sonra bir şey olur, ufak bir şey. Önemsiz bir eşya kaybolur, uzak bir tanıdık kaybedilir ya da öncekilerle kıyaslandığında lafı bile edilmeyecek bir şey olur işte. Ve sonrasında her şey birden çöker.

15 Ekim 2016 Cumartesi

İlahi Bob


Garip bir sıkışmanın nesliyiz işte. Bir tarafta Nejat Alp vardı çevremizde, bir tarafta da Boblar. Bir değil hem de kaç tane! Bebob vardı mesela. Bob Marley vardı ayrıca. Ve tabii ki Bob Dylan vardı. Uzakta. Bir yakın çevremize bakıyorduk bir de uzaklara, oralara.

Uzakları yüceltmek kolaydır; ayrıntılar, çirkinlikler, kabalıklar, eğretilikler pek seçilemez. Yakın olduklarımızı ise didik didik biliriz. Her santimini, her köşesini. Zerresi bile batar bize. İşte öylesi bir nesil olduk, biz. Zaten geçiyor artık zaman. Yakınımızdakilerin bir derdimize derman olacakları yoktu. Mecbur uzaklara bakıyorduk. Cevabı esen yelde arıyorduk. Gök kubbede hoş bir seda bırakan her sese de dört elle sarılıyorduk.

Geçen hafta bir tür araf konumundan bahsetmiştim. Bitaraf görünmeyi becerenlerden. Takipçilerini ve kendisini ilk fırsatta babanın (düzenin) hanesine yazdıran ama o fırsata kadar da babayı, babanın düzenini iplemez, takmaz olanlardan, olabilenlerden bahsetmiştim.

Ama heyhat! Hayat bu ya! Herkes bir biçimde taraf olur ve “bir de bakılır ki iş işten geçivermiş: Bu kimseyi takmayan ağabeyler, ablalar, arkalarında bıraktıkları enkaza hiç bakmadan eninde sonunda babanın yanında yer alırlar ve protesto arayışındaki herkesi babanın hanesine yazdırırlar.” Ve bağırır şarkı: Yaşıyorum gelişine, takılıyorum kafama göre!

Eksik bırakmışım; tam da üstüne denk geldi. Kaldığım yerden devam ediyorum.

4 Ekim 2016 Salı

Laclau Çıkmazı

Ernesto Laclau hemen hemen tüm kuramsal ve poltik arayışının altında özcülükten (essentialism) kurtulmak, uzak durmak yattığını belirtir. Buna göre "klasik Marksizmin" içinde belirlenimci (fazla indirgemeci) bir yan vardır ve bu baskın yan siyasal çözümlemenin, kuramsal kavrayışın derinleşmesine engel olmaktadır. Örneğin "sınıf, sınıf mücadelesi, kâr oranlarının azalması eğilimi" gibi tanımlamalar soyutlamanın çok daha erken bir aşamasında, çok da yüzeyde devreye girmekte, özün yerini almakta ve derinleşmeye olanak tanımamaktadır. İşte bu sınıf özcülüğe ve tarihsel belirlenimciliğe saplanmamak, o habitata dalmamak ve toplumsal değişimin güncel, yenilenmiş dinamiklerini ortaya çıkarabilmek için psikanaliz teorisine, söylem analizine ve dilbilime yönelir.

Ancak bu yönelişte Marksizmin bazı temel özelliklerden uzaklaştıkları birbirinden oldukça farklı yaklaşımlarda dile getirilmiştir (Çulhaoğlu 1998; Madra 2008).

Laclau'nun temel tezi aslında çok yalındır: nesneler "söylemsel bağlam" dışında oluşa sahip değildir, yalnızca varlığa sahiptir. Nesnelerin oluşları konusundaki hakikat ancak kuramsal ve söylemsel bağlam içinde kurulabilir, her türlü bağlam dışında kalan bir hakikat fikri anlamsızdır (Laclau ve Mouffe 1987). Aslında Laclau'nun Lacancı psikanalizden geldiği analistin o ünlü sözü hatırlanacak olursa kolaylıkla görülebilir: Cinsellik yoktur! Benzer biçimde siyasal söylemin dışında sınıf, sınıf mücadelesi de yoktur.

Mesele dönüp dolaşıp "özne, toplumsal varoluş ve bilinç" meselesine, Marx'ın 1856'da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın Önsözü'ne yazdığı o meşhur cümleye gelip dayanmaktadır: İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değildir, tam tersine bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır.

19 Aralık 2015 Cumartesi

Azizler ve aptallar


Tamam tarihi devindiren güç sınıf mücadelelerinden geliyor ama tarihi de azizler, aptallar, çaresizler ve bir de kendinin farkında olanlar yapıyor. Gerisi hikâye…

Ne zaman bir tarih kitabı, özellikle de yakın tarihi anlatan bir kitabı okusam, elimde olmadan kendimi “Bu kadar aptalca iş olup biterken tüm bunlara karşı koyacak kimse yok muymuş?” diye sorar buluyorum. Sanki tüm toplum, bir kinin, bir düşmanlığın, şimdi, kitabın yayınlandığı tarihte artık anlamsız görünen bir alıklığın peşine düşmüştür de geriye “Ya, bir durun! Saçmalamayın!” diyecek kimse kalmamıştır.

Aklıma hemen 6-7 Eylül Olayları geliyor, böyle durumlarda. Bir prototip olarak; kurmaca bir olayın ardından zincirlerinden boşalan ve hemen herkesi peşinde sürükleyebilen bir nefretin prototipi olarak. Ve hemen ardından da fareli köyün kavalcısını düşünüyorum. Çocuk masalı der geçeriz belki ama, bir kavalın peşine büyülenmişçesine düşenleri anlamak için masaldan daha iyi ne olabilir ki! Ardına düşen ya da en azından ses çıkarmayan kitleleri anlamak için…

Akıl almayınca masallaştırıyoruz. İnsanlık tarihi böylesi büyülü, tılsımlı masallarla ya da akıl almayacak olaylarla dolu değil mi?

Tarih, özellikle de sözlü tarih, kuşaktan kuşağa anlatılan masallarla, menkıbelerle, yarı-kutsal bazı kişilerin başından geçen olağanüstü olaylar ve davranışlarla dolu. Ve bu anlatılarda, hep kötülüğün hâkim olduğu bir zaman vardır: Aziz, işte o dönemi değiştiren, o döneme karşı duran, etkisiyle, kişiliğiyle vb. özellikleriyle o dönemi bitiren ve iyiliğin, doğruluğun, ahlaklı olanın kapısını açan, buyur edendir. Aziz her durumda olağanüstü özellikleriyle büyüler. Menkıbeler bunun üzerine kuruludur; büyü değil de büyüleme ve büyülenme üzerine.

Aklın almadığı durumlarda, masallar ve azizler giriyor devreye. Yine de akıl, menkıbelerde ya da masallarda tamamen kaybolup gitmiyor: Oralarda yaşananlara dair ortak aklın izleri var, eğrilmiş, tanınmaz hale gelmiş olarak. Akıl almayınca azizler ve masalları taşımış yaşanmış ya da yaşanamamış olanları. Güven gibi bazı temel ihtiyaçlar, huzur gibi insani arayışlar, aziz kılığında içlerine yerleşmiş bu masalların.

Ama bir eksiği vardır bu tılsımlı hikayelerin: O mucizenin peşine düşenlerin hali pek öne çıkmaz. Hatta ihmal edilir. Onların basiretsizliği, çaresizliği, alıklığı ve kanmaya o kadar da hazır oluşları azizin olağanüstülüğünün, mucizenin gölgesinde kalır. Hikaye, ancak bu şekilde etkisini korur.

31 Ekim 2015 Cumartesi

İnandık! İnandık beynimizle!..*


Şimdi ne düşünüyorum, biliyor musun? Aslında uzun bir süre aklımla, beynimle inanmadım, ben. Salt yüreğimle inandım; öyle olsun istedim. Hatta bir ara işi kedilere kadar vardırdım; “Onlar da sosyalizm istiyorlar!” dedim, kendi kendime. Deli miyim, neyim? Şimdi ‘deli’ kelimesini kullanması yasaklı bir mesleğin içindeyim. Hâlbuki ara ara kendi kendime düşünür, güler ve konuşurdum. Hâlâ da öyle…

Mesela bu aralar aklıma Hacettepe yurtlarından bir Cumartesi sabahı çıkıp yakınlardaki pazaryerine yürüyüşümüz geliyor. Gülümsüyor ve de gülüyorum, tabii ki… Kafası dumanlı, kanı deli deli akan iki insan, heyecanla gitmiştik Emek, Barış, Özgürlük Bloku’nun seçim mitingine. Belki hiç söylememişimdir sana; kendimizi, bizi, dağları devirecek kadar güçlü, azgın dalgaları alt edecek kadar cesaretli, hiç bilmediğimiz kapkara dehlizlere dalacak kadar gözüpek hissetmiştim, pazaryerindeki o dağınık kalabalığa yaklaştıkça.

Toplum bizi kesmiyordu. Müzik bizi ikna etmiyordu; dizeler yetmiyordu ve kitaplar da bilmiyordu. O zamanlar… Daha farklısı değil, daha kökten olanı lazımdı bize. Biz de daha radikal olmalıydık. Yarın, öbür gün ne olur, ne düşünürüz diye düşünmemeliydik. O zamanlar hesapsızdık… İnsan beyni de hesapsızmış aslında, biliyor musun?

Şimdi bu hesap uzmanlığı niye? Neden hesap uzmanlarına dönüştü herkes?

19 Eylül 2015 Cumartesi

Lenin'in beyni

Sağlığında sevmediler, ölümünden sonra da sevgisizliklerini esirgemediler.

Lenin’in düşüncelerini üreten, eylemlerine yön veren, mizacının ve dinmek bilmeyen devrim arayışının altında yatan beyninden bahsediyorum.

Siyasi bir nefret tarihinin yanı sıra aslında ilginç bir nöroloji, psikiyatri ve sinirbilim serüvenidir, Lenin beynine ne olduğu.

Şöyle ki…

Lenin’in sağlığı 1921’den itibaren bozulmaya başlar. Birkaç yıl önce atlattığı suikast girişiminde ciddi yara almıştır. Şarapnel parçaları hala bedenindedir. Ama esas olarak 1922’de durumu kötüleşir. Birkaç kez felç geçirir ve birkaç kez de sara nöbeti. Artan baş ağrıları da cabasıdır. Nöbetleri, felçleri ve keskin başağrılarını kısmen iyileşmenin olduğu nekahet dönemleri takip eder. Çoğu zaman, iyileşir iyileşmez sorumluluklarının başına döner, Lenin.

Sovyet yönetimi, yıllardır birlikte mücadele verdiği yoldaşları, dostları, sevenleri Sovyet devletine olumlu bakan bazı isimleri (başta Otfrid Foerster olmak üzere) Rusya’ya davet eder. Çeşitli tedaviler denenir ama zaten dönemin tıbbi olanakları günümüze göre hiç de geniş değildir. Bir avuç tedavi bazen işe yarar; çoğu zaman ise yan etkiler nedeniyle bu tedaviler yarıda kalır.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Kötü bir yazı

İki haftada bir, içten, insana dokunan, etkili ve çeşitli durumlara, öncelikle de psikiyatriye uzanan yazılar yazıyorum. ‘İyi’ yazılar yazmaya çalışıyorum, ardı arkası kesilmeyen bir sürü ‘kötü’ durum için. Ama bu hafta aklımdan ‘iyi’ bir yazı, ne yazık ki çıkmadı, çıkamadı. Öfke, üzüntü, acı engel oldu. Birçok şeye karşı öfkeli ve bir çok insan için acılıyım.

Bu nedenle sadece bazı gözlemlerimi not almaya karar verdim; gözlemin duygusuzluğuna sığınarak. ‘Büyük siyaset’e girmeden ama her olayın ancak ve ancak büyük siyasetin içinde anlamını bulabileceğini de akılda tutarak.

Gözlemlerim ise daha çok tavırlar, duygular, söylenenler ve de yazılanlara dair. Öncelikle en azından toplumun bir kesiminde bir ‘zihin değişimi’ olduğunu düşündüm. Bu değişimde ana akım medyanın ve siyasi iktidarın da etkisi var ama yine de toplumsal olaylar, durumlar karşısında gittikçe daha görünür hale gelen baskın bir “ruh hali” var.

Çok değil, şurada 10 yıl önce öğrenciler, örgütlü insanlar, hakkını arayanlar, sükuneti bozanlar dövüldüğü, öldürüldüğü ya da başlarına işkence dahil türlü acımasızlıklar geldiği zaman, baskın ya da ortalama tepki “hak etmişlerdir” olurdu.

Görünen o ki bu tepki değişmişe benziyor. İnsanlar, ‘olağan koşullarda’ örgütlülükleri, siyasi aidiyetleri, düşünceleri, yaptıkları eylem ve etkinlikleri sorgulanacak kişileri sahiplenebiliyorlar, onlara üzülüyorlar ve hikayelerini çok da uzak bulmuyorlar. Toplumun önemli bir kesimi için en azından bir takım düşünceler, etkinlikler korkulacak, uzak durulacak durumlar değil artık. Artık kolayca ‘hak etmişlerdir’ denemiyor.