kareler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kareler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2024 Çarşamba

The Lost Daughter

Kayıp kızlar, kayıp oğullar… 

Filme klinik psikolog Şule Öncü’nün bir paylaşımında denk geldim. İyi ki de denk gelmişim… Annesi tarafından çok az tutulan ya da hiç tutulmayan çocuklara ne olur? Zihinleri nasıl şekillenir? Film böylesi bir çocuğun, artık yaşını almış bir kadının karanlık, karmaşık, acımasız, gitgelli ve sancılar yayan/yaşayan zihnini anlatıyor. 

İnsanın ilk insanından mahrum kalması, telafi edilmesi uzun zaman ve çaba isteyen kocaman bir delik yerleştiriyor insanın içine. Ve o deliği de hayat bir biçimiyle dolduruyor. Artık ne denk gelirse… Çok az örnekte güzelce ama çoğunlukla karartarak, eğip bükerek. Ve bazen de yok ederek. 

Müzikleriyle, oyunculuklarıyla, geçmişe gidip gelen görüntüleri, romanı ve öyküsüyle insanın içine işleyen bir filmmiş Karanlık Kız. Kaçırmışız ama bir gün sinemada yeniden izlemek de mümkün olur umarım. 

Düşe kalka da olsa kendini aramakta bir biçimde inat eden tüm kayıp kızlara ve oğullara…

The Lost Daughter | 2021 | yön. Maggie Gyllenhaal

*

Not: Filmin senaryosunun dayandığı roman ve yazarı Elena Ferante üzerine bir yazı da önermek isterim. Ferante, "meçhul bir yazar" olmasıyla da biliniyor.  

9 Şubat 2020 Pazar

Bozuk psikoloji!


Haftanın ruhunu anlatan bir kare olarak önümüze düşüverdi dün Hatay’da kendini ateşe veren babanın fotoğrafı*. Çığ altında kalanları kurtarmaya giderken çığ altında kalabilen, uçağı havada değil yerde düşebilen bir ülkenin insanlarıyız ya bembeyaz bir sis bulutunun içinde yere kapanmış o insanda kendimizi buluverdik hızlıca. Daha hikayesini bile bilmeden biz de yandık, biz de kahrolduk.

Çocuklarım aç!” diyen bir baba kendini ateşe vermişti ya biz o aç çocuklardık sanki. Sanki o babaydık her birimiz. Sanki o duman bulutunun ortasında, tek başına yere kapaklanan “biz”dik. Fotoğraf, içimize işledi, içinizdekilere ses oldu. Halimizi anlattı: “tek başına” kalmış çaresizliğimizi ve başımıza gelen afetleri.

Sonra fotoğrafın haberine ve açıklamalarına baktık. Başka bir şeyler duymak ister gibi. Ama fotoğraftaki sise, dumana daha çok battık.

Haberlerde, açıklamalarda kendini ateşe veren kişinin aldığı sosyal yardımlara ve “psikolojik rahatsızlıklarına” vurgu yapılıyordu. Sanki yapacak bir şey yoktu. Yoksulluk ve “bozuk” psikoloji kurulu bir zemberek gibi işlemiş ve “tüm çabalara” karşın o fotoğraftaki görüntüyü, hiç de arzu edilmeyen sonucu ortaya çıkarmıştı. Hepsi buydu!

Doğrudur, ülkemizde o tanımlamalarla yaşayan 20 milyon insan var: Sosyal yardım alan, hayatı yokuş aşağı inen, bir türlü toparlayamayan, boşanan, göç eden, içeri giren, psikolojik rahatsızlık yaşayan... O fotoğraftaki baba da onlardan birisiydi işte. Anlaşılan o ki “ikna edilmeye” çalışılmıştı. “Tamam, iş bulacağız” denilmişti. Ama “çocuklarım aç” diyen baba durmamıştı. Milyonlar duruyorken o durmamıştı ve durdurulmamıştı! Ve sonrasında da içimize işleyen o kareyi ortaya çıkaran anlar yaşanmıştı.

23 Aralık 2019 Pazartesi

Rengarenk


Sabah geçti önümden. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda. Gökkuşağını dolamış şemsiyesine yürüyordu. Neredeyse iki büklüm. Ne aheste ne de acele.

Tüm caddeyi rengarenk yürüyecek ve belki bir ekmek alacaktı. Belki de başka bir şey. Kim bilir? Belki de geçip giden ömrüne el sallayacaktı.

20 Aralık 2019 Cuma

Bir penceredir hayat


Bir penceredir hayat.

Geçmişe ve geleceğe baktığın,
dağlara ve gökyüzüne baktığın,
doğumlara ve ölümlere baktığın.

19 Ekim 2019 Cumartesi

Çocukluk Şarkısı | Peter Handke


Çocuk daha henüz çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel,
bir su birikintisinin de deniz olmasını.

Çocuk henüz çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk henüz çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi…

Çocuk henüz çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim,
Neden buradayım da orada değilim.
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor.
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?

Gerçekten kötülük var mı?
Gerçekten kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım…

Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
ama şimdi hepsini yiyor, üstelik mecburiyetten değil.

Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.

Çocuk henüz çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
Çocuk daha henüz çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu, bugün ki gibi
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında, hala bırakıyor.

Çocuk henüz çocukken bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzulardı hep,
Büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi, bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için, bugün de böyle bu.
Kızarırdı yüzü yabancıların gözü üstündeyken, bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
bugün de yaptığı gibi.

Çocuk daha henüz çocukken
zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
bugün hala titrer çomak o ağaçta.

* Çeviren: Oruç Aruoba

17 Eylül 2019 Salı

Diyorlar ki Hiç Bir Şey Aynı Kalmaz!

Tigran Hamasyan geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız yeni bir albüm yayınladı. Daha doğrusu bir film için yazdığı müzikleri yayınladı. "Diyorlar ki Hiç Bir Şey Aynı Kalmaz" (Aru sendou no hanashi [They Say Nothing Stays the Same]) isimli film Japonya'da oldukça sevilen bir aktör olan Joe Odagiri'nin ilk yönetmenlik denemesiymiş. Filmin prömiyeri ise Eylül ayında düzenlenen Venedik Film Festivali'nde yapılmış. 

Anlaşılan o ki yönetmen Odagiri bu film için "dokunaklı" bir iş ortaya çıkarmak istemiş. Japonya kırsalında artık kaybolup gitmekte olan bir yaşam tarzına odaklanan film için Odagiri bir yandan Christopher Doyle ile çalışmış bir yandan da Tigran Hamasyan ile. Doyle bir çok film için hatırlanabilir ama herhalde dönemsel bir unutulmaz atmosfer denince akla gelecek ilk filmi "Aşk Zamanı [In The Mood for Love]" olacaktır. Hamasyan'ın ezgilerinin de bu atmosfere yakın olduğu düşünülürse filmde görüntünün ve müziğin dokunaklı bir birlikteliği sağlanmış olacağını sanırım kolayca anlayabiliriz. 

Her ne kadar filmin fragmanı oyunculuklarda oturmamışlık varmış izlenimi uyandırsa da filmin müzikleri "bir film müziği" olduklarını hemen belli ediyorlar. Zamanın yavaş aktığı bir orman, acelesi olmayan bir nehir, bir yere (hatta kendilerine bile) yetişmek zorunda olmayan insanların müziği, Hamasyan'ın müziği. Zaten hemen her albümü sinematografik bir anlatı olan Hamasyan umarım filmini de bulmuştur. Güzel ve duygu dolu bir albüm olmuş çünkü.

Tigran Hamasyan • They Say Nothing Stays the Same (Original Motion Picture Soundtrack) • Seeebedon Records • 2019***** 

30 Haziran 2019 Pazar

İki karede zafer ve yanılsama



Bazı fotoğraflar var ki insanın zihnine kazınıyor. Yıllar da geçse üstünden, yeniden gördüğünüzde fotoğrafın anlattıklarına, belgelediklerine ve hatta o ilk karşılaşmada hissettiklerinize geri dönüyorsunuz. Bir anda. Mesela aylar, yıllar sonra, buralardan çok uzakta, Meksika-ABD sınırındaki bir ırmakta çekilen bir fotoğraf buraları, her sabah baktığınız denizi, Alan Kurdi’yi size geri getirebiliyor. İçinize işleyebiliyor.

Olan biteni anlamaya yetmese de temsil etmeye, belgelemeye yarıyor fotoğraf. Her cebe giren sosyal medya kameraları ortalığı kaplasa da fotoğrafın etkisi, anlatma, temsil etme gücü devam ediyor. Ve sık sık denk geliyoruz, insanlık durumumuzu tek bir karede anlatabilen fotoğraflara: Savaştan önceki ve sonraki halleriyle Şam sokakları, otoyol talanından önce ve sonra Beykoz ormanları, otomobil sektörü çökmeden önce ve sonra Detroit işçi mahalleleri, yıkımdan önce ve sonra Sur, Amazon ormanlarının yıllar içindeki değişimi, insanın yıllar içindeki değişimi, büyüyen burnu, sarkan kulakları, feri giden gözleri...

Fotoğraf, insanın gündelik hayhuy içinde kaçırdığı, anlamadığı, alışıverdiği değişimleri, yok oluşları ya da ortaya çıkışları belgeleyiveriyor. Ama belgelemek anlamaya da anlatmaya da yetmeyebiliyor. Fotoğraf bazen de olan biteni örtmeye, flulaştırmaya, bakanı büyülemeye yarıyor.

16 Haziran 2019 Pazar

Emekçi çocukları için psikoterapi: Susam Sokağı*

Diyeceksiniz ki “Ne alakası var?” Ama var.

Psikiyatri tarihi sadece piyasacı işlerden ibaret değil. “Halkçı” bir tarihi de var psikiyatrinin. Hem de öyle böyle değil. Bayağı derin ve de etkili. Geniş halk kesimleri için yapılmış birçok psikoterapi girişimi var. Düzene uyumlulaştıran, acıları katlanır kılan değil, boyun eğmemeye anlam kazandıran.

Susam Sokağı belki tam olarak psikoterapi sayılmayabilir, bir televizyon programı olduğu için. Ama arkasındaki hikâye tam da “Halk için psikoterapi nasıl olabilir?” sorusuna yanıt veriyor. Şöyle ki.

Nisan 1968’de Martin Luther King öldürülür ve öldürülmesi Amerika’nın siyahî nüfusunda derin bir yasa, aynı anlama gelmek üzere de siyahların hakları için süren mücadelede bir farklılaşmaya yol açar. King’in öldürülmesi artık herkes için, yani mücadeleden uzak duran siyahlar için de ayağa kalkma çağrısı olur. Bunlar arasında tabii ki psikiyatristler de vardır.

O dönemde siyahî psikiyatristler Amerikan psikiyatrisinin içinde neredeyse hiç temsil edilmemektedir. Dile getirilmeyen bir ayrımcılık süregitmektedir. Bir grup psikiyatrist ise bu duruma tepki gösterir ve “Amerika’nın Siyahî Psikiyatristeri” adıyla bir araya gelirler. King’in öldürüldüğü günlerde Amerikan psikiyatrisi içindeki örtük ırkçılığı ve bu yetersiz temsili dile getirmeye karar verirler.

26 Şubat 2019 Salı

Epilogue or "I have always loved roads"*


I remember the eyes of the dog most. Strange, isn’t it? “Why”, I ask myself, “why?” The easy feeling of mercy and pity inside me are somewhat disturbing. Mercy has something scoundrel in it. And clemency provides pseudo-mastery. I think both should stay away from me, from us. However, photography also has those sides. It can deceive or can turn into authoritarian without anyone noticing. Isn’t it so? Photography makes it possible for you to become a comfortable witness. Very clear!

Through photography, and the other forms of art, you witness life without losing your mind. You may desire to see photographs, hear stories, and watch films which may (or not) comfort you. And those who seek comfort in life have more space. In the end, it depends on capital, power and willingness to be deceived. Art, too, is not free of such comfort and deception.

Eyes of the dog! Perhaps we see ourselves in those eyes, at that moment, in that gaze. Not perhaps! Certainly. We see the misused, battered human condition in the presence of this roamer of the streets with downcast eyebrows, ears or tail. It is for a reason that there is a saying for this condition: Keeping the chin up! If it has found its way into the language, know that, it has been in the subconscious for much longer. And nowadays, tell me if there is anyone who can keep the chin up!

23 Ekim 2017 Pazartesi

Tetikte ve toy: Hale Karpuzcu ile resimleri ve çocukluk üzerine


Seni biraz tanıyabilir miyiz?

1976 yılında Uşak’ta doğdum. İstanbul Üniversitesi işletme bölümünde eğitim aldığım yıllarda ayni zamanda Resim Heykel Müzesi Derneği’nde resim ve sanat tarihi derslerine başladım. Sonrasında Bilgi Üniversitesi Deneysel Sanat Atölyesi’ne 3 yıl devam ettim. Balkan Naci İslimyeli ile çalıştım. Bir süre reklam sektöründe çalıştıktan sonra tamamen resim yapmaya başladım. 2013 yılında İstanbul TürkerArt ve Ankara CerModern sanat galerilerinde "İnsan Yavrusu" isimli ilk kişisel sergimi açtım. Devamında Barcelona ve New York'ta çeşitli sergilere katıldım. New York School of Visual Arts Residency programına katıldım son olarak geçtiğimiz yıl İstanbul’da 'Toy' isimli ikinci kişisel sergimi açtım. Halen çalışmalarıma İstanbul Cihangir'deki atölyemde devam ediyorum.

Resimlerine de yansıyan çocukluk, özellikle de tedirgin ifadeleri olan çocuklar var. Ve bir yandan da donuk yüzleri olan çocuklar bunlar. Neden “İnsan Yavrusu” ve “Toy”?

Yıllardır "çocukluk" kavramı üzerinde okuyup, araştırıp üretimde bulunuyorum. Bunun da sebebi hayatımızın ilk evresinin geleceğimizi şekillendirecek kadar önemli olmasının yansıra özellikle içinde yaşadığımız coğrafyada çocuklar için çok fazla şey yapabileceğimize ve yapmamız gerektiğine olan inancım. Yani hem psikolojik hem de sosyolojik tarifiyle çok kıymetli bir konu olduğuna inanıyorum.

İlk sergimde çocuk yerine insan yavrusu demeyi tercih ettim, dünyayı yavrulayanların kontrolünde ve izin verdikleri ölçüde keşfetme sürecindeki çocukların ruh hallerini resmettim diyebiliriz. Toy sergisi de aslında serinin devamı gibiydi. 'Toy' kelimesi hem Türkçe anlamı hem de İngilizce anlamının birleşimi ve kesişimi bana tam istediğim başlığı verdi. Şöyle ki çocuk hem bir tarafıyla deneyimsizliğin sinirlendirdiği becerileriyle hayatta varolmaya çalışırken bir taraftan da oyun dünyasının kaçınılmaz cazibesi ve hayal gücüyle kendine güvenli bir alan yaratır. Ne zaman ki hayattaki gerçeklikleri fark etmeye başlar iste o zaman iki dünya arasında sıkışır ve şaşırır. Ben de tam olarak bu arada kalmış ruh halinin anlarını resmetmeye çalışıyorum. O yüzden çocukların ifadeleri gergin, tedirgin hatta kimi zaman da ruhsuz! Aslında yetişkin dünyasıyla tanışma anları belki de...

3 Ağustos 2017 Perşembe

Kendi gürültümü dinliyorum


"Doğayı dinliyorum,sessizliği dinliyorum, kendi gürültümü dinliyorum..." ve "çocuk, e harfine yaslanmış uyuyordu."  Birbirine tutkun iki zihin içinde. İki bakış içinde. İki göz içinde. Işıltılı ve büyülenmiş iki göz.

1 Ocak 2017 Pazar

Let me ask you the question: Aren't we all guilty?


I am in a state of deep emotion,
you can imagine, I am confused.
I am bewildered and shocked.
Yet I must pull myself together.

Though right now all I can say is that
I share in this broken-hearted mother's misery
in a mother's never-ending mourning and sorrow
is the grief of losing the one who is dearest to our hearts.

This tragic event weighs us all down with sadness.
I don't think there's anyone who would disagree with me.

And now the hardest thing is
with our teeth clenched, to get our minds over the heartbreak,
to defy our tears when our voices fail us.

For, and I would like to call your attention to this:
Before the police start investigating, nothing can be more important for us
than to reconstruct
the shocking events,
which led to the terrible death of an innocent child.

You'd better expect the inspectors from town
to come and make us responsible for this terrible event.

Yes, my friends, they're going to ask us.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Ses etme!


Althusser’i severim. Ne zaman aklımızı tam da on ikiden vuran görsel bir iş dolaşıma girse hemen ona başvururum. Yazıp çizdiklerinin siyasete tedavülü zor olsa da toplumsal halleri, tutulmaları, histeriyi anlamak açısından bir farklı olduğunu düşünürüm.

Althusser hep tetiktedir, hatta biraz fazla tetiktedir. İşte bu tetikte olma hallerinden birisinde çok önemli bir söz söyler Althusser: “Modern dünyada hemen her şeyin, özellikle de babası belli olmayan doğumların önlemi çok önceden alınmıştır,” der. Doğum, dünyaya gelme kurumsallaşmıştır. Öyle sürprizlere, beklenmedik gebeliklere, sarsıcı doğumlara yer yoktur. Ayrıca babasız evlatlara, dünyaya gelmenin bedeli de ağır ödetilir: Ya ehlîleştirilirler ya da hemen önemsizleştirilirler.

Modern dünya babasızlığa ve babanın yasasının çiğnenmesine katlanamaz.

Lafı Athena’ya getireceğim. Son yayınladıkları klibe.

Diyeceksiniz ki ne lakası var? Althusser’le, kafasına göre takılıp giden ve babanın yasasını (örneğin cinsiyet sınırları) başkalarına göre pek bedel ödemeden çiğneme lüksünü ellerinde tutan müzisyenlerin ne alakası var? Ama dedim ya görsellik, görsel tutulma Althusser’i çağırıyor.

1 Ekim 2016 Cumartesi

Gözleri tamamen kapalı


Bakmak her zaman görmek anlamına gelmiyor. Görmek için bakmanın ötesi gerekiyor. Ama çoğu zaman görmek de yetmiyor. Araya ne görmek istediğimiz giriyor. Ne görmek istediğimiz ise arzularımız oluyor. Bazen değil çoğu zaman “gerçeği görmemizi engelleyen, kamufle eden” bizzat kendimiz oluyoruz. Ama yine de pek farkına varmıyoruz. Toplumsal meseleler söz konusu olunca ise herkesten ve her şeyden önce arzular giriyor araya.

Mesela kandırılmak, düz bir trajedi vaat eder ve bu düz trajedi sayesinde dikkatleri genelde kandıran üzerine toplar. Kandıranın yaşanmakta olanı çok önceden bildiği ve hemen her şeyi tam olarak kestirebildiği farz edilir. Kandıranın bilmemesi mümkün değildir; bilgiye tam olarak vakıftır, hatta artık bilgiye dönüşmüş olanı kuran da odur. Bilmesine, yani kandırdığını bilmesine rağmen devam ettiği için kötüdür. Tüm kötülük onda toplanmıştır.

Kandırılan ise saftır. Kelimenin her iki anlamıyla da saftır: Hem sürece bilerek ve isteyerek bir katkısı olmamıştır (yani karışmamıştır, kirlenmemiştir, halis kalmıştır) hem de art niyetsizdir, ardında sakladığı bir niyeti yoktur ve aslında neler olup bitmekte olduğu bilmemektedir. Daha doğrusu olan biteni başka türlü bilmektedir.

Kandırılmak, bizleri, yani izleyicileri de ister istemez birer karar verici haline getirir: kandıranın kötülüğünü ve kandırılanın saflığını takdis etmemiz beklenir. Genellikle de bu çağrıya uyarız ve gereken payları dağıtırız. Böylece bölme, yani iyinin ve kötünün bölünmesi tamamlanmış olur.

Peki durum bu mudur? Yani, o tehlikeli soruyu soracak olursak, kandırılanın sürece hiç mi katkısı, dahili söz konusu değildir? Kandırılanın bilmemesi tam bir bilmeme midir yoksa arzusuyla baktığı için, daha doğrusu arzusuna daldığı için görmeme midir? O zaman bu bilmeme bir tür bilip bilmeme olmaz mı? Hatta gözleri tam olarak açıkken aslında tam olarak kapalı değil midir?

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Bakışlarının altında ezilmez bu dünya!


Rahat olsun içiniz, içimiz; o bakışların altında ezilmez bu dünya.

Hangi bakışların?

Umran'ın bakışlarından bahsediyorum.

O bakışların altında ezilmez bu dünya.

Akmayan göz yaşlarından hepimiz sorumluyuz.” diye yazmış birisi.

Bana sorarsanız…

Koca bir yalan.

Aylan'ın fotoğrafının üstünden koca bir yıl geçti. Unuttuk ve gitti işte. Daha niceleri gibi.

Modern dünyanın düzenine uyduk ve gitti.

Dün soL'da "o an" yani Umran'ı hayatımıza, küçük sırça köşklerimize getiren o an ile ilgili ayrıntılı bir haber yer aldı. Fotoğraf/video ile ilgili bazı ayrıntılara dikkat çeken bir haber.

Ve soruyordu haber: Her gördüğümüze inanmalı mıyız?

Görsellik böyledir: Kendini, kendi gerçekliğini kuruverir. Siz daha ne olduğunu bile anlamamışken sizi o gerçekliğin içine hapseder.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Sanrısal Fısıltılar Yılkısı

Dimska geldi az önce. On gün oldu ve on gündür hep burada. Şarap getirmiş. Ev yapımı. Nereden bulur bunları? Sağolsun, küçük bir hazine gibi.

İçeriye girince uzun uzun yüzüme baktı. Ağlıyordu. Ağlıyordum. Ellerimden tutup ‘Sen otur biraz!’ dedi. Bir kenara kıvrıldım. Şarap renkten renge giriyor. Kırmızı olurken birden mavileşiyor, sonra sararıp gül kurusu oluyor ve tekrar kırmızı, tekrar mavi… Dimska arada yüzüme bakıyor, bir şey söyleyecekmiş gibi ama susuyor. Belki de senin renkten renge giren şu küçük hazineyi ne kadar çok sevdiğini söylemek istiyordur ama susuyor. Zor geliyor.

Eşyalarını toplamak zor geliyor çünkü. Seni kendimden ayırmak gibi. Hepsini O paketliyor şimdi. Sanki senin ellerini, ellerindeki özeni de getirmiş yanında. Bir yandan gözyaşlarını siliyor bir yandan da bellekkaplarını, anısaklarını, görmüşlüklerini, duymuşluklarını, biriktirdiğin kırık dökük eski bibloları, ağırlıksız taşlarını, kurumuş eskizlerini teker teker ayırıp paketliyor. Hepsi geçmişsilicide yakılacak bu akşam. Sen yokken, artık sen yokken, senden kalanlara dayanamayacağım için. Her şey ama her şey sesini, gülüşünü, susuşunu, ellerini hatırlatırken…

Haftalardır yaşamkabından çıkamıyorum. Cesaret edemiyorum. Bir anlığına, küçük bir an için bile ayrılacak olsam sanki seni terkedecekmişim gibi geliyor. Dışdünya soğukmuş. Buzul soğuğu gelmiş yeniden. Buzkeserler gökyüzünde aralıksız çalışıyormuş. Ay dolunaymış. Anlamsız. Çok anlamsız. Dışarısı beni ilgilendirmiyor. İhanet gibi geliyor. Bir tek yaşamkabında kalıp seni beklemek istiyorum. Dışarısını düşününce, ay, soğuk, buzkeserler… Düşünmek bile sana ihanet etmekmiş gibi geliyor.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Yazarın Bir Zamanları

Truman Capote isminden ve kitaplarından çeşitli nedenlerle (kıl olma, huylanma, adını tikky isimlerden duyma, bu nedenle kendisinde bir nevi züppelik ve hoppalık görme gibi) uzak duruyordum. Bir yandan da içten içe merak ediyordum ama mesafeyi koruyordum. En fazla, kitapçıda Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarının kapaklarına baktığım oluyordu. O kadar. Sonra günlerden bir gün Breakfast At Tiffany's filminden bir sahneye denk geldim. Daha sonra da filmin ilk sahnesini izledim: Bomboş sokaklarıyla bir kent ve sakin, duru, telaşsız bir yalnızlık. Böylece kitap aklıma düşmüş oldu. 

Kitapların ilk cümlelerini okumayı çok severim. Hatta kitapları, ilk cümlelerini sevdiklerim ve sevmediklerim diye ikiye ayırırım. Kitapçıda gözatmak üzere elime alıp da ilk cümlesini okuyunca Breakfast At Tiffany's doğrudan birinci kategoriye girdi: "I am always drawn back to places where I have lived, the houses and their neighbourhoods." Bir kez daha dedim ki iyi edebiyat daha ilk cümlede, ilk kelimede başlıyor. 

Capote'un bu kısa anlatısında (novella) insanın zihnine kazına birçok etkileyici cümle, konuşma, an var. Zaten anlatı, bir yazarın (Paul) bir zamanlarını dile getirdiği, geçmişi anlattığı için sinemaya uyarlanmaya, görsel bir yan ile okunmaya çok yatkın bir ritimle ilerliyor. Hatta Breakfast at Tiffany's kelime kelime bir ritimle örülmüş gibi; bir sonat gibi; canlı, neşeli ve hüzünlü. Kitaptan iki kelimeyi çıkarsanız, sanki büyüsü bozulacak. 

Birçok cümle arasında ise ben en çok Holly'nin "I don't want to own anything until I find a place where me and things go together. I'm not sure where that is but I know what it is like." demesini sevdim. Bir de Wuthering Heights'den tutkuyla bahsetmesini.

2 Eylül 2013 Pazartesi

Hızlı okuma turları


Haftasonu ara ara hızlıca gazete-dergi-kitap okuma şansım oldu. Her zaman böyle fırsat olmuyor. Aklımda kalanlar şunlar oldu: Pepe Escobar'ın Suriye üzerine Asian Times ve Russia Today gazetelerinde geçtiğimiz hafta yayınlanan yazılarının çevirileri süreci anlamak, anlatmak açısından çok bilgi verici ve ironikti. İronikti çünkü çevirilen yazılardan bir tanesinin başlığı Obama El-Kaide ile Aynı Safta idi.

BirGün'de Selami İnce çevirisi ile yayınlanan Adonis röportajı da tarih, ironi ve trajedi sularında dolaşıyordu. Suriye kökenli şair Adonis bir Alman gazetesinde geçtiğimiz hafta yayınlanan söyleşisinde Arap dünyasında ve Suriye'de yaşananlara dair çok tartışılmayan ama meselenin tam da kalbinde duran bir noktanın altını çizmiş: "Dini temeller üzerine kurulmuş siyasal sistemlerde demokrasi olmaz", "Laiklik olmadan modern bir toplum kurulamaz", "bu toplum hala halifenin dilini konuşuyor ve fetih ilkeleri hala geçerli" ve "Biz Araplar 1500 yıldır aynı çemberin etrafında dönüyoruz" gibi görmezlikten gelinen ama aslında tam da karşımızda duran gerçekleri dile getirmiş.
Yine BirGün gazetesinin pazar ekinde yer alan Ercan Kesal anlatısı da aklımda kalanlardandı.