Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2020 Pazar

Nefes alamıyoruz!


Sanırım dönüp dolaşıp hep oraya geleceğiz. Yıllarca biriken ve sonra da ansızın tutuşan gerilimlere, karmaşanın içinde yol alan arayışlara ve rengini bir türlü bulamayan isyanlara.

Geleceğiz ama hep başka bir şey gerekecek bize. Başka bir şey!

Bugünler tam da yıldönümü: Gezi'nin, Haziran günlerinin içeriğinde de bunlar yok muydu? Birikmiş türlü gerilimler, karmaşa, arayış ve rengini bir türlü bulmayan isyan.

Tüm bunların izdüşümünü Arap Baharı’nda da görebiliriz, öncesinde kabaran küreselleşme karşıtı hareketlerde de. Ve elbette 2008’de, Atinalı küçük Alexis için tutuşan öfkede de. Unutmak mümkün mü? O hep 15 yaşında kaldı ve bir başka Alexis de gelip o öfkenin ateşiyle düzenin belini doğrulttu. Unutmak mümkün değil!

Şimdi George Floyd’un ardından tutuşan ateş de benzeri bir öfkeyi içermiyor mu? Ansızın tutuşan tarihsel bir gerilim ve rengini arayan koca bir isyan. Gördüğümüz bu.

Kapitalizmin başı her yerde belada. O süslü, bol yaldızlı Amerika hariç değil işte!

Ama isyanlar zor, muhaliflikler kolay. Ne yazık ki!

24 Mayıs 2020 Pazar

Kırmızı çizgiler ne için var?


Herkesin kırmızı çizgileri var. Değişen ve değiştirilmek üzere bekleyen.

Hâlbuki kırmızı çizgiler değişime, değişim olasılığına karşı ortaya çıkıyor, öyle kullanılıyor. Değil mi? Ama, eninde sonunda değişim kaçınılmaz oluyor.

Değişim de öyle durup dururken, mitolojik nedenlerle olmuyor. Tarihsel olduğu kadar, hatta ondan daha çok üretim ilişkileri kökenli nedenleri var düşüncelerin, düşünsel bölünmelerin, sınırların değişmesinin. Değişim öyle gökten inmiyor; keyfi olarak da icat edilmiyor. Nesnel bir zemini var.

Ve bu nesnel zemin değiştikçe düşünceler, değerler de değişiyor. Çok değil birkaç on yıl önce kabul edilemeyecek, hatta akla bile getirilemeyecek durumlar yeni norm haline gelebiliyor. Bunu, yani düşüncelerdeki, değerlerdeki değişimi sanırım ülkemizde en iyi küçük ilçe insanları bilir ve yaşar. Bir yüksekokul ya da fakülte açılmaya görsün; ilk birkaç yıl öğrencilerin her şeyine karışır küçük ilçe insanı ama sonra olmaz dediklerine kendisi de alışır. Kırmızı çizgileri on yıl içinde değişiverir.

Velhasıl hayat değişiyor, insanların yaşam biçimleri değişiyor ve tabii ki düşünceleri de değişiyor. Hayat değiştikçe de “kırmızı çizgiler” dile daha çok vuruyor. Yeniden ve yeniden altı çiziliyor. Türkiye’de sık sık olduğu gibi.

Madem sık sık duyuyoruz “kırmızı çizgi”nin adını, merak ettim ve biraz bakındım, bizim buralarda 10-15 yıldır meşhur olan bu “kırmızı çizgi” meselesinin kökeni nereye dayanıyor diye.

İşin ilginç yanı Wikipedia’da çoktan bir madde olarak yerini almış [1]. Tabii ki “red line” olarak. Hikâyesi ve tarihçesi ise bizim buralara dayanıyormuş. Yani bir anlamda bizde sık kullanılması boşuna değilmiş. Tarihin bilinçdışısı dönmüş dolaşmış ve mevzuyu doğduğu topraklara, tarihe geri getirmiş!

31 Ekim 2019 Perşembe

Lacan okumaya nereden başlayalım?


Ben de bilemiyorum. Daha doğrusu "iyi" bilmiyorum. Ama arkadaşlardan, tanıdıklardan, ara sıra "Psikanalizle ilgili ne okuyayım?" ya da "Lacan'a nereden başlayayım?" gibi sorular geliyor. Ben de bildiğim ya da daha doğrusu, içime sindiği haliyle neler okunabileceğini ayaküstü anlatıyorum. Tabii ki öneriler ayaküstü olunca bir çok ayrıntıyı atlıyorum ve söylediklerim de eksik oluyor.

İşte bu yazıyı bir tür "içime sinen bir rehber" olarak hazırladığımı söyleyebilirim. Bu keyfi rehberin başka bir iddiası olmadığını da... Burada önerilenlerin eksiği çoktur ama (sanırım, umarım) yanlışı da yoktur.

Ve esas soruya yeniden gelirsek: Lacan okumaya nereden başlayalım?

Lacan'ın kendisinden başlayın derim: Nerede doğmuş, nasıl bir hayat yaşamış, solak mıymış, neyi severmiş, neleri sevmezmiş, nerede seminer vermiş, nasıl vermiş, nasıl kaza yapmış, derneğini nasıl kapatmış, derneğini kapattığı toplantıda arka sıralarda kimler oturuyormuş, damadı kimmiş, nerede ölmüş vs. vs. İşte Lacan okumaya tüm bunları öğrenerek başlayın derim. Çünkü...

Çünkü, önce "sıradan" Lacan ile tanışmak daha iyi oluyormuş gibi geliyor bana. Çünkü, Lacan bir tür "yarı-tanrı" ilan edildi. Ya da biz öyle bir yere (işte anlaşılmaz, karmaşık, gizemli, deli vs. vs.) koyduk. Ne yazık ki! Bu kutsallık nedeniyle önce Lacan'ı biraz insanileştirmek iyi olur gibi geliyor bana. Lacan okumak için önce onu sıradanlaştırın!

20 Ekim 2019 Pazar

Trump’ın jileti, antisosyalin mektubu


Geçtiğimiz hafta içinde yaşanan ve birbiriyle yakından uzaktan alakası olmayan iki olay kişilikle, akıl sağlığıyla açıklanmaya çalışıldı: Trump’ın mektubu ve İzmir’de genç bir hekime yönelik jiletli saldırı. İkisinde de toplumsal/insani ve diplomatik sınırları delip geçen bir tanımazlık ve hatta antisosyallik hemen göze çarpıyordu. Daha önce benzer olaylar, durumlar pek yaşanmamış olunca da kişilikler ve etrafındaki tartışmalar kolayca öne çıktı.

Özellikle “mektup" olayında bir çok kişi daha ilk andan itibaren ABD başkanı Trump’ın kişiliğini, akıl sağlığını konuşmaya başladı. “Yaşanan bir arızaydı, diplomatik teamüller aşılmıştı, böyle bir çiğlik ve toyluk daha önce hiç görülmemişti, adam resmen sıyırmıştı” gibi gibi. Bu feryat figan bir tek Türkiye’den yükselmedi. Özellikle Çarşamba akşamı Amerikan kongresinde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında yapılan toplantıdan sonra Batı’dan da benzer sesler yükselmeye başladı. Hatta önce oradan geldi: “Böylesi satırları ancak aklı başında olmayan birisi yazar” diye duyurdular tüm dünyaya şu meşhur mektubu. Trump’ın hâli hâl değildi! Demokrat kongre üyeleri küçük dillerini yutarak ayrıldılar, Suriye üzerine yapılan o toplantıdan.

Doğrudur, olan bitenlerin kişiliklerle ilgili bir yanı var. Bunu görmemek mümkün değil! Ama kişilik öyle bir şey ki belli bir açıdan bakarsanız tüm hayatın aslında kişilikler üzerine kurulu olduğunu düşünebilirsiniz. Kişilik her insanın kendi, özgün rengidir; her ilişkiye yön verir, şekil verir, biçim verir. Örneğin bir insan kişiliğinin sınırları ölçüsünde “arkadaşlık, dostluk ya da saldırganlık" yapabilir. O sınırlar ölçüsünde ilişkiler kurabilir. Tabii ki bu sınırlar siyasi "liderlik" için de geçerli. Kişinin yaptığı liderlik, arkadaşlık, yol göstericilik ya da öfke dışa vurumu ister istemez kişiliğinin rengini taşır.

Ama kişiliğin de bir sınırı var. Günümüzde egemen siyaset "güçlü" figürlerin etrafına daralmış olsa da koca bir ekonominin döndürülmesinden bahsediyoruz. Her sabah yeniden tıkır tıkır işlemeye başlayan dişlilerden bahsediyoruz. Kişilik bu dişlilerden sadece birisi olabilir, hepsi değil. Yani siyaset tek bir figüre, isme daralmış olsa da arkasında koca bir düzenek var. Çoğu zaman o koca düzenek bastırıyor zaten, "ilerle, atıl, saldır, yırt, parçala" diye. Çok az örnekte ise kişiliğin sesini, rengini duyuyoruz olup bitenin içinde. 

5 Ekim 2019 Cumartesi

Poulantzas olsa ne derdi acaba?

Daha önce bir başka yazıda bahsetmiştim, Nicos Poulantzas'ın ayrı bir yeri vardır bende. Yazıp çizdikleriyle değil de kişisel tarihimdeki yeriyle ilgilidir. Benim için bir kaybın, bir yarım kalmışlığın, tamamlanmamamışlığın simgesidir Poulantzas. Neredeyse on beş on altı yıl öncesinden.

Hayatıma, bir kesinti gelivermişti o zaman. Bir kavşakta kaybolmak gibi bir dönemdi. Ve o kesintiye eşlik eden kitap da Poulantzas'ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'ıydı. Kötü ve eksik çevirisi karşısında İngilizce çevirisini arayarak (ama o yıllarda bulmayarak), bir yandan da altını çize çize okumaya çalışmıştım kitabı. Sonra bir çok şey yarım kaldı, tabii ki kitap da.

Bugün, Poulantzas'ın ölümünün 40. yılı. 3 Ekim 1979. Yıllar geçivermiş. Yazdıkları benimle yaşıt. Zamanında çok tartışılmış, ciddiye alınmış. Şimdi ise tam da kapitalist devlet tüm haşmetiyle ortada iken az hatırlanıyor. Bir tek Poulantzas değili tüm o tartışmalar. Utangaç bir amnezi bu.

Poulantzas bir biçimde gündemimden çıkmadı. Bir milat olarak hep kaldı aklımda. Sanki “devlet, siyasi iktidar ve sınıflar” arasındaki karmaşık ilişkiye dair anahtar noktaları tüm berraklığıyla onun kitabında bulacaktım da işte bir şekilde geçmişin içine gömülüp kalmıştı o “parlak fırsat”. Ergenekon’dan ve Gezi’ye kadar geçen süreçte ise ara ara hep sordum “Poulantzas olsa ne derdi acaba olan bitene?” diye.


14 Temmuz 2019 Pazar

Kitlesel bir yanılsama sanatı olarak radikal sol


Geçtiğimiz haftasonu Yunanistan’da seçimler oldu ve “radikal sol” Syriza iktidarı kaybetti. Düzen solu denilince çoğu kimsenin kafası karışıyor. “Ne yani seçimlere katılan bir parti düzen içi olmuyor da Syriza gibi partiler mi düzen partisi oluyor?” diye sitem de ediliyor. Ama Syriza örneği sanırım siyasette düzenin sınırlarını ve düzen içi olmanın tanımı için nadide bir örnek olarak tarihe geçti. Şimdilik...

Şimdilik diyorum çünkü mutlaka geri gelecektir. Ve hatta “yenildiler, bittiler” yaygarasına rağmen düzenin bekası için bir kenarda bekleyecektir. Tabii ki illüzyon yarata yarata. Şimdi gelin bu “radikal” deneyime biraz yakından bakalım.

SYRIZA SEÇİMLERDE YENİLDİ Mİ?
Seçim yenilgisi konusunda en hızlı yanıt Syriza’yı dört yıl önce sevinçle karşılayanlardan geldi. Seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz, hatta açıklanmadan önce radikal solun neden başarısız olduğuna dair yazılar saçıldı ortaya. Bir kısmı parodi gibiydi: özellikle 2015’teki yorumlarını unutanların, unutur gibi yapabilenlerin seçimler vesilesiyle yeni yazıp çizdikleri trajikomikti. Tabii ki çözümlemenin belini yine kırdılar ve zamanında boy boy fotoğraf çektirdikleri Çipras’ı çok sıkı (!) eleştirdiler. Ama sanırım Syriza’nın başarısız olduğu konusunda biraz acele ettiler.

Yapılan şaşalı eleştiriler öyle çok geniş bir yelpazede dağılmıyor. Daha çok Çipras ve ekibinin yaptırımları “halk desteğine rağmen” kabul etmesine odaklanıyor söylenenler. Hani şu meşhur U dönüşüne (referandumda çok güçlü bir hayır çıkmasına rağmen bir hafta içinde tüm yaptırımları kabul etmesi)! Buna göre bu pek bir radikal ekip, Brüksel’le, Vaşington’la ve eleştirilerde ilginç biçimde pek dile getirilmeyen Berlin’le yeterince mücadele etmemişti. Bu nedenle de ilk seçimde Yunan halkı tarafından cezalandırılmaları normaldi!

Halbuki seçim sonuçlarına göre Syriza çok da fena bir sonuç almamış görünüyor. Hatta, mesele oy oranı ise 2015’ten daha iyi bir sonuç aldığını bile söyleyebiliriz. Şöyle ki...

30 Haziran 2019 Pazar

İki karede zafer ve yanılsama



Bazı fotoğraflar var ki insanın zihnine kazınıyor. Yıllar da geçse üstünden, yeniden gördüğünüzde fotoğrafın anlattıklarına, belgelediklerine ve hatta o ilk karşılaşmada hissettiklerinize geri dönüyorsunuz. Bir anda. Mesela aylar, yıllar sonra, buralardan çok uzakta, Meksika-ABD sınırındaki bir ırmakta çekilen bir fotoğraf buraları, her sabah baktığınız denizi, Alan Kurdi’yi size geri getirebiliyor. İçinize işleyebiliyor.

Olan biteni anlamaya yetmese de temsil etmeye, belgelemeye yarıyor fotoğraf. Her cebe giren sosyal medya kameraları ortalığı kaplasa da fotoğrafın etkisi, anlatma, temsil etme gücü devam ediyor. Ve sık sık denk geliyoruz, insanlık durumumuzu tek bir karede anlatabilen fotoğraflara: Savaştan önceki ve sonraki halleriyle Şam sokakları, otoyol talanından önce ve sonra Beykoz ormanları, otomobil sektörü çökmeden önce ve sonra Detroit işçi mahalleleri, yıkımdan önce ve sonra Sur, Amazon ormanlarının yıllar içindeki değişimi, insanın yıllar içindeki değişimi, büyüyen burnu, sarkan kulakları, feri giden gözleri...

Fotoğraf, insanın gündelik hayhuy içinde kaçırdığı, anlamadığı, alışıverdiği değişimleri, yok oluşları ya da ortaya çıkışları belgeleyiveriyor. Ama belgelemek anlamaya da anlatmaya da yetmeyebiliyor. Fotoğraf bazen de olan biteni örtmeye, flulaştırmaya, bakanı büyülemeye yarıyor.

2 Haziran 2019 Pazar

Antidepresan kullanmanız oy kullanmanıza engel değildir!

Carl Iwasaki | 1965 ABD Başkanlık seçimleri

Baştan belirtmekte fayda var: Herhangi bir psikiyatrik ilaç kullanmanız oy kullanmanıza engel değildir! Medeni haklarla, yurttaşlık haklarıyla psikiyatrik durumlar arasında bir ilişki vardır ama bu ilişki öyle herkes ve her durum için önceden belirlenmiş, değiştirilemez kurralrdan oluşmamamaktadır.

Daha seçimlerin tartışılmaya başladığı günlerde aklıma gelmişti, bu sürecin bir şekilde dönüp dolaşıp psikiyatriye de dokunacağı, bulaşacağı. Bir tek toplumsal cinnet halimizden bahsetmiyorum, toplumca haleti ruhiyemizi anlamak için son bir haftada yaşananları sıralamak bile sanırım yeterlidir. Öte yandan yurttaşlık hakları, oy hakkı ve oy kullanma ehliyeti söz konusu olunca konunun önünde sonunda psikiyatriye geleceği belliydi. Ve geldi de... Anti-depresan kullanan bir yurttaşın oy hakkının tartışıldığı ortaya çıktı!

“Akıl sağlığı” yurttaşlık haklarıyla ve dolayısıyla da yasalarla yakından ilgilidir. Genelde kaçınılır ama yasalar, yani hukuk ülkemizde “akıl sağlığı” terimini kullanan tek üstyapı kurumudur. Sağlık Bakanlığı dahil kimse kullanmaz, hatta psikiyatristler bile akıldan ziyade ruh sağlığını tercih eder; yasalar ise nettir. Yasalar suç ya da medeni haklarla ilgili olarak ruha değil akla bakar!

Hukuk için “akıl” ve “akıl sağlığı” kişinin gerçeği değerlendirme yetisini bozan, etkileyen durumları tanımlamakta kullanılır. Yani yasalar için her psikiyatrik bozukluk akılsal yetileri etkileyen bir durum değildir. Yasalar için akılsal yetiler muhakeme, idrak, yargılama ve algılardan oluşur. Mesela duygular yasalar tarafından bir kriter olarak dışarıda bırakılmıştır. Bu nedenle yasalar, doğrudan tanımlanmış olmasa da psikiyatrik sorunları ikiye ayırır: akıl sağlığını etkileyen ve etkilemeyen.

Yasalar “akıl hastalığı” terimini daha çok psikoz dediğimiz sanrı ve varsanıları içeren durumlar için kullanır. Sanrılar düşüncelerle, varsanılar da algılarla ilgilidir: izlendiğini, takip edildiğini ya da öldürüleceğini düşünmek ya da başkalarının duymadığı sesler duymak gibi. Bu belirtilerin görüldüğü ve en çok bilinen psikiyatrik bozukluk şizofrenidir.

21 Nisan 2019 Pazar

Mazbata’dan Notre-Dame’a


Çalışıyor makine. Sessiz ve sakin.

Biraz gıcırdayarak belki ama çalışıyor yine de makine.

Diyeceksiniz ki ne lakası var makine ile mazbatanın, Notre-Dame’ın. İnce bir çizgi var aralarında, hepsi bu. Kimi zaman kör gözüm parmağına önümüzde olup biten kimi zaman da hiç farkedilemeyen. Öylece sürüp giden.

Peki, nerede bu ince çizgi? Bir anlığına da olsa nasıl görünüyor?

Öncelikle sevinçten başlayalım. Oyların yeniden sayılması ve mazbata meselesi “çözüldü” ya geniş bir toplam heyecanla karşıladı bu gelişmeyi. Ne güzel. Sevinmek kötü değil. Hava gibi su gibi bedava sevinç de. Gerçi su çoktandır bedava değil ama çok hasretler birikti memlekette. Sevinmek de bu hasretin bir parçası. Ama… Ama işte!

Hasret ve sevinç arasında neyin ne olduğu kaynadı gitti. “İstanbul hakkı olanı aldı” bile dendi ya İstanbul’un neleri hakettiği unutuluverdi. Hakikaten yıkılacak olan haramilerin saltanatıydı da haramiler kimlerden oluşuyordu? Hatırlayanlar var, iyi ki.

Her konuda yanılmaktan bıkmayan “gazeteciler” ise olan bitene, bu sevince yamuk bakanları “mücadele düşmanı” ilan etti. İki seneye kalmaz “yanılmışım” diyecekler; o ayrı. Ama bu “halden anlar” görünen insancıl eleştiri de yoluna devam edecek. Anlamayarak, meseleyi hep anlamayarak.

Mesele ise şu: İnsanların umutlu olmasıyla değil umutlarının çalınmasıyla ilgili mesele. İnsanların mücadele etmesiyle değil mücadelelerinin bir başka müteahhidin kollarında bitmesiyle ilgili. İtiraz, uyarı, beğenmeme, her ne diyorsanız, o işte buna.

27 Ocak 2019 Pazar

Cırcır böceğiymiş!


Emperyalizm dünyayı bir kez daha hesaplaşmaya götürürken geçtiğimiz haftanın yakıcı olayları arasında küçük ama önemli bir gelişme ajanslardan geçiverdi. Bu köşenin takipçileri belki hatırlayacaktır; daha önce iki kez yazdım: ABD yönetimi neredeyse iki yıldır diplomatlarının “sonik saldırıya” uğradığını iddia ediyor. Önce Küba’da iddia ettiler, sonra da Çin’de. İşin Çin kısmını gürültü patırtı çıkarmadan şimdilik kapatmayı tercih ettiler ama Küba konusunda ABD yeniden ve de yeniden çamura yatıyor ve olmayacak iddialar öne sürüyor. Daha doğrusu öne sürüyordu. Çünkü bu temelsiz “saldırı” iddiasına dair bir başka ABD “kanıtı” daha kof çıktı!

İddiaya göre Havana’da görev yapan 26 diplomat ve elçilik çalışanı ses dalgaları ile saldırıya uğramıştı. Ve hatta diplomatlarda ortaya çıkan bulguları içeren bir senato raporu ve hemen ardından da Amerikan Tıp Birliği’nin bilimsel dergisinde bir makale yayımlanmıştı. Rapora ve makaleye göre “saldırıya uğradığı” öne sürülen personelden bazılarında “beyin hasarı” tespit edilmişti. Böylece “sonik saldırı” iddiaları için “bilimsel” bir temel de sağlanmış oluyordu.

Geçtiğimiz yıl yayımlanan makale nöroloji ve beyin alanında çalışan diğer uzmanlık alanlarında tartışma yarattı. Çünkü verilerin belirsizliği ve incelenmeye açık olmaması bir yana yazarlar makalede ilginç bir tercihte bulunmuştu. İşitsel saldırı sonucunda beyin işlevlerinde hasar meydana geldiğini ispatlamak için olguların bilişsel test sonuçlarını vermişlerdi. Vermişlerdi ama bu tür testlerde “normal” ile “bozuk” olanı birbirinden ayırmak için kullandıkları kesme noktasını biraz gönüllerince kullanmışlardı. Yani beynin planlama, bellek, dikkat gibi işlevlerini değerlendiren testte öyle bir kesme puanı belirlemişlerdi ki herkes “hasta” çıkmıştı.

28 Ekim 2018 Pazar

Siyasette psikoloji devri geride kalırken


Sanırım böyle bir dönemi geride bırakmakta olduğumuzu söyleyebiliriz. Yani liderlerin söylediklerinin, yaptıklarının, düşünce ve davranışlarının belirleyici olduğu bir dönemden. Bu öyle bir dönemdi ki sanki siyaset dâhil tüm sosyal ilişkiler liderin çıkışlarına ve de inişlerine daralmıştı. Ve bu daralma da öyle bir hava yaratmıştı ki en sıradan insan bile zihninde o liderle yaşar hale gelmişti.

Sanki sürekli “O” hakkında konuşulan küçük bir mahallenin içindeydik: nasıl yürüdüğü, ötekilere gününü nasıl gösterdiği ya da gözlerimizin içine baka baka nasıl da yalan söylediği! Sanki bu lider bir yakınımız, bir ahbabımız ya da hasmımızdı da hepimiz bir üçüncü tekil şahıs havasında takılıp kalmıştık. Herkesi konuşturan, herkesi olumlu ya da olumsuz bir özdeşim kurmak zorunda bırakan bir şahıs havasında. Kimileri bu tutulma haline bir zamir bile buldu: dördüncü tekil şahıs.

Bu dönemin teorisyenleri de vardı, her şeyi psikolojinin, psikanalizin diliyle açıklayan teorisyenleri. Vamık Volkan’dan Slavoj Zizek’e uzanan bir toplamdı bu. Kimisi liderlere, toplumsal travmaya ve grup psikolojisine değiniyordu, kimisi ise post-Sovyetik dünyaya Lacan ile seslenmeye çalışıyordu.

Şimdi, sanki hepsi yavaş yavaş geride kalıyor. Siyaseti psikoloji ile açıklama devri sanki bitiyor. Tabii ki siyasette psikoloji tamamen geride kalmaz, kalamaz. Ama olaylar olayları kovalıyor ve herkes nefesini tutmuş, “bu kadarı da olmaz” gözüyle bakılan şeylerin olmasını, tümgüçlü liderlerin çaresizleşmesini izliyor.

Dünya on yıl öncesine göre başka bir yöne gidiyor: Zaten gitmekte olduğu ama geniş yığınların siyaset ve örgütsüzlük hovardalığı yapabildiği günlerde tam zıttı yöne gidiyor havası yaratabildiği yöne.

23 Eylül 2018 Pazar

İşte bunların hepsi psikolojik!


Sanırım Fransız Komünist Partisi’nin eski bir üyesi, önemli bir psikanalist olan Elisabeth Roudinesco söylemişti: “21. yüzyıl şimdiden Lacan’cıdır” diye. Siyasal devrim ile öznel devrim arasındaki ilişkide biraz da öznel olana çubuk bükerek. Eh, haksız da sayılmaz. Öyle bir zamandan geçtik. İşçi sınıfı siyasetinin ve örgütlülüğünün geri çekildiği bir dönemden yani.

Bu nedenle bir haklılık payı var Roudinesco’nun sözünde. Ama siyaset-birey gerilimi anlamında değil. Tuhaf zamanlar tuhaf düşünürlere ihtiyaç duyuyor. Lacan ise geçtiğimiz yıllar için yeterli derecede ilginç bir düşünür.

Ama yine de Roudinesco’nun sözü yüzyılımıza dair biraz erken karar vermiş bir içeriğe sahip. Çünkü tuhaf zamanlara sanki daha yeni giriyoruz. Geçtiğimiz yıllar ise sanırım sadece peşrevdi. İşte Roudinesco’nun sözünü o peşrev dönemi için biraz değiştirip kullanırsak diyebiliriz ki “21. yüzyıl şimdilik psikolojiktir!”. Çünkü ortalık psikolojiden geçilmiyor. Psikoloji her yerde!

Mesela para birimleri yarım saatin içinde bir iniyor, bir çıkıyor ve yaşanan sıkıntıların “rasyonel değil, psikolojik olduğu” söyleniyor. Evlilik programını açıyorsunuz stüdyoda “ego, psikoloji, panik, atak” kelimeleri uçuşuyor. Orta sınıflar deseniz ya terapide ya da yoga merkezinde. E, zaten üniversite sınavına hazırlanan her yedi gençten biri psikoloji okumak istiyor. Dünyayı geçtik ama Türkiye sanki psikoloji içinde yüzüyor.

Toplumsal örgütlülük yok ama bol bol psikoloji var!

9 Eylül 2018 Pazar

Tehlikeli bir matkap, parfüm şişesindeki sinir gazı, uçan domuzlar ve zavallılar


Garip bir haftaydı.

Önce uzaydan haber geldi. Olmayacak bir haber. Tuhaf ve de tehlikeli bir haber. Birisi ya da birileri Uluslararası Uzay İstasyonu’nun (UUİ) Rusya’ya ait olan kısmında, İstasyon’a Haziran ayında bağlanan Soyuz MS-09 modülünde matkapla delik açmıştı.

Evet, yanlış duymadınız! Birisi ya da birileri uzaya gönderilmiş bir kabinde, kabinin bir köşesinde matkapla delik açmıştı. Ve bu delik nedeniyle de uzaya hava sızıntısı olmuş ve istasyonun iç basıncında düşme meydana gelmişti.

Deliğin görüntülerini önce NASA yayınladı. Ve deliği “meteorit çarpması sonucu oluşmuş ufak bir hasar” olarak verdi. Ancak paylaşılan fotoğrafta matkap izi çok rahatlıkla görülebiliyordu. Bu nedenle de kısa sürede NASA paylaşımının altına binlerce yorum yazıldı. Yorumların hemen ardından da NASA fotoğrafı kaldırdı. Ancak tüm dünya UUİ’de bir delik olduğunu öğrenmiş oldu.

İddiaların ardı arkası kesilmeyince ve fotoğraf internette hızla yayılınca Rusya Federal Uzay Ajansı, RosCosmos bir açıklama yayınladı. Ajans açıklamasında “uzay aracındaki deliğin matkap deliği olduğunu ve bu deliğin Soyuz'un üretimi sırasında mı yoksa uzaydaki astronotlar tarafından kasıtlı olarak mı yapıldığının belli olmadığını” belirtti. Böylece söylentiler daha da büyüdü.

Çünkü Rusya tarafı üretim sırasındaki bir sabotajın ya da hatanın dışlanabileceğini de belirtiyordu. Geriye kalan olasılıklar içinde ise deliğin İstasyon’daki bir astronot tarafından bilerek açılması da kalıyordu. UUİ’de şu an üç Amerikan, iki Rus ve bir de Alman uzay insanı bulunuyor.

Deliğin İstasyon’daki bir uzay insanı tarafından bilerek açılması olasılığı akıllara tabii ki “uzay ve psikoloji” konusunu da getirdi. Birçok bilim kurgu filmine konu olan “uzayda psikolojisi bozulan astronot” meselesine atıflar yapılmaya başlandı. İstasyon’da yaşamanın oldukça zorlu olduğunu belirten eski Rus kozmonotlar “Hepimiz insanız” ile başlayan ve “astronotların zihin sağlığının bozulmasını anlayabileceklerini ama dünyaya dönebilmek için bu tür bir yola başvurulmasını anlayamayacaklarını” belirten demeçler verdiler.

Sonuçta delik biraz yapıştırıcı ve biraz da bantla kapatıldı. Hava kaçağı engellendi ve İstasyon’daki basınç normale döndü. RosCosmos başkanı Dmitri Rogozin ise deliğin aydınlatılmasının kendileri için “bir onur meselesi” olduğunu belirten bir açıklama yaptı. Böylece emperyalistler arası kızışan rekabet insanlık tarihine bir başka “tuhaf hikâye” daha hediye etmiş oldu.

10 Temmuz 2018 Salı

Franco Basaglia ya da herkes susarken konuşmak


İnsan bazen çaresiz kalıyor, bazı durumlar karşısında...

Aşağıdaki satırlar bir psikiyatrist için, Franco Basaglia için yazılmış. Ama sevdiğimiz, çok yakınımızdaki dostlarımız, arkadaşlarımız ve toplumun, tarihin genel gidişatına kafa tutan tüm güzel insanlar için de geçerli. Ve onlar hakkında olarak da okunabilir.
"There are moments, in the history of humankind, in which the entire society is involved in the perpetration of violence and injustice. In these situations most of the men, despite their education and intelligence, are not able to see the crimes of which they are guilty. Everyone tries to justify the horrors he sees (or deliberately does not see), saying that there is no alternative, convincing himself that despite the violence it is the “best solution”. It happened at the time of slavery. It happened at the modern times. And it still happens now, in industrial butcheries, in slavery-like industries, in inhumane prisons. In all these situations few men and women understood that all the reasons provided by society were excuses and listening their hearts stood against the injustice and tried to change the world."
İtalyan bir psikiyatrist olan Basaglia hem siyaset dünyasında hem de psikiyatri camiasında "tımarhaneleri kapatan kişi" olarak bilinir. İroniktir ki psikiyatrist dostlarımızın, arkadaşlarımızın "yüreklerini dinleyerek haksızlıklara karşı ayağa kalkmaları" nedeniyle akademiden atıldıkları günlerden tam da 40 yıl önce psikiyatri uygulamasında belki de çağlar süren bir geleneğe, depo hastanelere son verilmesi sürecini başlatmıştır, Basaglia. İtalya, Trieste'de. 

Uzun uğraşlar ve mücadeleler sonucu önayak olduğu bu değişim politik dünyada, özellikle Avrupa solu içinde de büyük yankı bulmuştur. Konuyla ilgili bir çok yazı, kitap ve belgesel de bulunabilir. Yakın zamanlı bir yazıya ise buradan ulaşılabilir. 

Gerek psikiyatri dünyasında gerek siyasi mücadelede gerekse toplumların uzun yürüyüşleri boyunca görmeyenler için gören, duymayanlar için duyan ve sesi olmayanlar için konuşan birileri umarım hep olur. Onca bedel ödemelerine rağmen.

Bu vesileyle, bir kez daha hoşçakal ve de merhaba Halis kardeşim.

25 Şubat 2018 Pazar

Soylu, uyumlu ve mutlu


Hayır; o, bu, şu değil de insan tam öfkelenecek, olup bitenler karşısında ağzı açık kalakalıyor. Her yeni olayda, her yeni gelişmede “eh, bu kadarı da fazla artık” diyecek oluyor insan ama olaylar bir Hitchcock filmi gibi gözünün önünden geçip gidiveriyor. Hatta tam “evet ya, tüm bunlar Hitchcock filmi gibi” diyecekken bir de bakıyor ki aslında Chaplin filmine denk gelmiş: "Aaaa! O da ne? Modern Zamanlar değil mi tüm bunlar?"

Evet, evet, modern zamanlar tüm bunlar! Hani bir hafta içinde olanları alt alta yazsak Dali bile delirir ülkenin, dünyanın gerçeküstülüğüne.

Ve bir de her şeyin üstüne, tüm olup bitenler içinde, bir kedinin sınıfına dönmesiyle bile umutlanıyoruz ya! Ölmemişiz daha. Onca katilin, onca cinayetin, onca silahın, şamatanın, çer çöpün arasında yaşayabiliyoruz, hâlâ.

Vallahi bravo!

Bravo da açıkçası kendi adıma, ekonominin bu kadar belirleyici olduğuna, olabileceğine inanmazdım. Tamam, teoride altyapının bir ağırlığı, son kertede belirleyiciliği falan vardı ama onca yıldır meseleyi naif ve nazikçe kavramaya çalışmıştım çalışmıştık. Arkadaşlarla. Kendimizce kaba Marksizme falan düşmeden teori patlatmaya, çatlatmaya çalışıyorduk ki tarih patladı, çatladı.

Ve şimdi, şu vardığımız insanlık durumunda, diyebiliriz ki kaba olan her şey doğruymuş ve kaba olan yeterliymiş. Kasmaya gerek yokmuş. Kâr oranlarındaki düşüş ve emperyalist rekabet; yaşadığımız tüm gerçeküstülük bunlarla açıklanabilirmiş.

Vay arkadaş, vay! Yazık oldu onca naifliğe, nazikliğe ve titizliğe.

18 Aralık 2017 Pazartesi

Tanı(ma)dığım Nicos Poulantzas


Geçtiğimiz aylarda bir kaybın ardından sersem bir halde neler olup bittiğini anlamaya çalışırken Nicos Poulantzas'a denk geldim. Tesadüfen. Hayatını kaybetmeden önce verdiği son söyleşi diyordu denk geldiğim yazı. Sanırım hayatta olmadığını bir biçimde biliyordum ama hayatını neden kaybettiğini hiç merak etmemiştim. Benim için zaten ayrı bir kaybın, başka bir yarım kalmışlığın, tamamlanmamamışlığın simgesiydi Poulantzas. Neredeyse on beş on altı yıl öncesinden.

Hayata, belki ansızın değil ama bir kesinti gelivermişti; bir kavşakta kaybolmak gibi. Ve o kesintiye eşlik eden kitap da Poulantzas'ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'ıydı. Kötü  ve eksik çevirisi karşısında İngilizce çevirisini arayarak (ama o yıllarda bulmayarak), bir yandan da altını çize çize okumaya çalışıyordum kitabı. Sonra bir çok şey yarım kaldı, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar gibi.*

Kitap yıllarca kitaplığımda gezdi, bir daha satırlarının altı çizilmedi, çizili yerlerin de üstünden geçilmedi. Ve epey süre sonra da bir şekilde elimden çıktı, gitti. Sanki orada, o kesinti girmeseydi hayata, her şey farklı bir yerlere gidecekti. Kitap bu nedenle sanki bir tür mezar taşı gibiydi. Her şeyin yarım kaldığı yerdeki Poulsntzas'a, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'a dönmek ara ara aklımdan öylece geçip giden bir avuntuydu. Ama yarım kalanın ardına bakmayı da aklıma hiç getirmemiştim. Hepsi bu. 

Ve hayat yine hafiften karmaşık bir hal alıp bazı şeyler yarım kalırken yeniden karşılaştım Nicos'la. Yazı, yazıya götürdü ve o son fotoğrafındaki bakışına, ölümüne gittim. Şöyle diyordu Michale Löwy "Tanıdığım, bildiğim Poulantzas" isimli söyleşisinde:
He was a warm guy. He was a Mediterranean character, just what you imagine Greeks to be like… He had a great sense of humour, he was always joking around. He was generous, particularly with the students, among whom he was very popular. Our classes were packed to the rafters, hundreds of students would attend. Nicos Poulantzas was the opposite of a sectarian – a Marxist full of joy. In retrospect, his 1979 suicide might give the impression that he had a dark personality, but that wasn’t the case. 
Ve devam ediyor:
Nicos had been depressed for more than a year. In 1978, he had what he called an accident, though some of us wondered if it was in fact a suicide attempt. I don’t believe that he had the feeling that the Left had lost, so I for my part wouldn’t say that his suicide was related to any political defeat. Certainly there was a crisis in the Union of the Left, which his attentions were principally devoted to at that time, but there was nothing irreversible about that, it was no tragedy.
Nicos’s great friend Constantin Tsoukalas, who is a friend of mine, too, was with him at the moment he did it. He says that Nicos started by throwing his books out of the window, saying that what he had written was worthless, and that he had failed in his theoretical effort – and then he threw himself out of the window. So certainly he had a feeling of personal failure. But no one will ever know – it’s an inexplicable tragedy…
Ne denir? Her ölüm erkendir mi? Yeterli olur mu?

Kim bilir...

15 Ekim 2017 Pazar

Sovyetlerde psikiyatri kötüye mi kullanıldı?


Batı’ya sığınan önemli akademisyenlerden bir tanesi, baş başa yaptığımız görüşmede bana dedi ki…” Bilimsel makaleler böyle başlayabilir mi?

Açıkçası başlar, neden olmasın! Ne de olsa bu tarz cümlelerle başlayan, bu tarz cümleler içeren onlarca bilimsel yazı var. Nerede? Bol atıf alan bilimsel dergilerde, kelli felli profesörlerin yazılarında, koca kurumların raporlarında ve internette.

Zaten konu Sovyetler Birliği’nde psikiyatri olunca makalelerde, yazılarda bulacağınız standart cümleler bu tür beyanlarla dolu: “Bana dedi ki”, “Ona demiş ki”, “Öyle şeyler anlattı ki” gibi, gibi. Ama işin ilginç yanı, ancak beyanlarla kurulabilen bir tarih Sovyetlerde psikiyatri. Ve bu tarihe göre Sovyetlerde psikiyatri “kötüye kullanılmış.”[1]

Sovyetlerde psikiyatrinin “kötüye kullanılmış olması” anti-sovyetik, anti-komünist propagandanın en çok işlenen, en çok sevilen başlıklarından bir tanesi olmuş. Bir zamanlar demeyeceğim, çünkü hâlâ öyle. Örneğin Avrupa Parlamentosu daha 2013 yılında Sovyet psikiyatrisi ve psikiyatrinin siyasi amaçlarla kötüye kullanımı üzerine bir rapor yayınlamış.[2] Yani konu kapanmamış. Hatta popüler bile denebilir; çünkü Guardian gibi Avrupa’nın belli başlı yayınları konuya ara ara dönmeyi seviyor.[3]

Peki, “bilim” ne diyor? 

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Psikopolitiğin travması ya da yatıştırmanın çeşitli yoları

Türkiye'de ve dünyada yaşananların görünürlüğü, paylaşılabilirliği artınca travma da politik psikolojide çok kullanılan güncel kavramlardan bir tanesi haline geldi. Hem de ne olduğu çok da tartışılmadan. Kişilerden topluma insnaların zihin hallerini, oan bitenden etkilenme biçimlerini anlatmak için sarsıcı bir kelime olarak kullanıma giriverdi. İlk balışta bir sorun görünmeyebilir; etkilenmenin de bir dili oluşuyor nasıl olsa zaman içinde. Ama yine de, tam da o dil oluşurken sormak gerekiyor: Nedir travma

Öngörülmedik biçimde gerçekleşen ya da kontrol duygusunu sarsan olay mıdır? Olabilir. Psikiyatri ve psikolojide bir çok başvuru kitabı travmayı az çok bu çerçevede tanımlıyor. Güzel. Ama bu bakış açısı karşılıklı bir ilişkiyi yok saymıyor mu? Kişiyi pasif bir etkilenen durumunda değerlendirmiyor mu?

Yoksa travma dediğimiz şu olmasın: modern toplum "sıradan kişiye" öngörülmedik/kontrol duygusunu sarsacak olayların "onun" başına gelmeyeceğini vaadeder. Yani "sıradan kişi" yırtmış kişidir. Onun başına "öyle şeyler" gelmeyeceğinin bilgisiyle yaşar. Hâlbuki "öyle şeyler" bir yerlerde sürekli olur ve başkalarının başına gelir. 

Modern toplum, kapitalizm kişilere "ben yırttım" duygusu yaşatır. Beklenmedik olan olayın kendisi değil, bu yırtma halinin kesintiye uğramasıdır. Yoksa her gün bir yerlerde başka "sıradan insanlar" kaza geçirir, "sıradan kadınlar" tecavüze uğrar, sıradan insanların şehirlerinde bombalar patlar ve tepelerinde jetler uçar. 

Travmatik olan kurulu düzenin vaadinin sekteye uğramasıdır. Bu vaadin ihlalinin dehşetini ve bizleri de içine sürüklediği baştan çıkarıcı konforu tam tersinde örneğin Irak'taki, Filistin'deki "sıradan insan"da bulabiliriz. "Oralarda" kurulu düzenin böylesi vaadi yoktur ve "sıradan insanın" da bu vaad ile sözleşmesi yoktur. Çünkü "yırtmak" yoktur. 

İşte günümüzün hızla kabul gören travma psikolojisi/psikiyatrisi bu sözleşmeyi görmüyor. Daha doğrusu üstünü de örtüyor. Sanırım mesele de burada. Buradan, tam da bu örtüden bakmak daha açıklayıcı. Toplumsal olaylar ve durumlarla ilgili psikopolitikteki kolay okur ve yazar ise bunun tam tersini yapıyor: "yırtma" meselesinin sekteye uğramasını onarmaya çalışıyor. 

Hâlbuki sekteye uğramalı. Yırtma halinin kendisi, sözleşmenin kendisi sarsılmalı. Çünkü kapitalizmde yırtmak yok. Vaad ve anlaşma/kabul var. Biz ise herkesi, "sıradan insanı" da bu vaad ile olan anlaşmasını iptal etmeye çağırıyoruz. Solda genel kabul gören psikopolitik ise tam tersini yapıyor: Böyle bakarsak örneğin "devrimci bir kalkışma" sıradan insan için en büyük travma olabilir.

Ancak "travma psikiyatrisinin" bu kadar tutması da dikkate değer. Hem de siyasi bir yanıt, çözüm derdiyle.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Fanteziden gerçeğe 15 Temmuz


15 Temmuz darbe girişiminin birinci yılında yaşananların psikopolitik anlamlarını psikiyatrist ve yazar Cemal Dindar ile konuştuk. Dindar toplumun hemen benimsediği fantezilerin gerçekliği inşa eden yanına dikkat çekerken o gerçeklikte belirgin hale gelen güçlü lider, kadın imgesi, paranoya gibi yanların altını çiziyor.

Bir yıl geçti, 15 Temmuz darbe girişiminin üstünden. Ve tartışmalar hâlâ devam ediyor, ne olup bittiğine dair. Belki çok erken ama sanki tarih bir türlü yazılamıyor. Katılır mısın?
15 Temmuz, bir terörist eylem nasıl olur ve neyi hedefler başlıklı bir inceleme yazılsa içini doldurmak için epey vaka bulabileceğimiz bir an. Tekinsizliği eter gibi yayan bir andı. Bir kez hakikaten dehşet öğesi yüksekti.Fakat bu grotesk deneyimin dehşet boyutunun bir ucunda her an jetler evimizi başımıza yıkabilir hissi varsa diğer ucuna memleketin her köşesinden yükselen sala sesleri yerleşti. Neydi Tayyip Bey’in Siirt konuşmasında okuduğu ve yargılanıp ceza almasına gerekçe gösterilen şiir: “Camiler kışlamız /Minareler süngümüz…” Jetler gitti, sala kaldı. Ve grotesk şiddet de bildik şiddet biçimlerine dönüştü. Geriye islamcı kadroları yıllarca hor gördükleri iki kavrama raptiyeleyen karnaval kaldı: demokrasi ve hakimiyetin millette olduğu kabulü…

Olan bitene dair birçok boşluk da kalmadı mı?
Bu türden toplumsal anların asıl değeri gövdelerine yerleşen boşluktur. 15 Temmuz, hatta bunun Dünya tarihindeki öncülü 11 Eylül, sistem açısından tamamen aydınlatılması yeğlenecek anlar değildir. Çünkü hem icracı anlardır hem de fantezi kurucu... Sosyal medyada zaman zaman dolaşan bir Ahmet Özal şakası var, durum kısmen onun gibi. Ahmet bey, o dönem kim aşikar düşman olarak damgalanmışsa "babamı o zehirledi" açıklamaları yapar bu şakalara göre, bu arada Turgut Bey'in gerçekten zehirlenip zehirlenmediği de hep muğlak kaldı.

Gerçek ile fantezi iç içe girmiş sanki. Hatta fantezi gerçekliği kurmaya yaramış, kurmuş gibi.
Evet. Afişlere bakıyor musun, 15 Temmuz afişlerine? Askerler ile mevcut siyasi sürecin çadır direği 'Lider ve Yüce Millet' karşı karşıya. Hani her Türk asker doğar, asker ölürdü? Hani Türklerin temel özelliği "ordu millet" olmalarıydı? Afişlere ne yerleştirilmişse 15 Temmuz anmalarının da işlevi odur. O afişlere bakarken benim aklıma darbeye dahilleri aşikar olan Fethullahçılar filan gelmedi... Ne geldi biliyor musun? Her MGK toplantısı sonrasında yapılan "irtica birinci tehdittir" açıklamalarına dair, geçmişe yönelik, o açıklamalara bu kadroların yıllarca maruz kaldığında birikmiş olan, bastırdıkları öfkeleri. Bastırılan her neyse, biliyoruz ki, bastırıldığı biçimiyle değil kılık değiştirerek döner.Yani, özcesi, programlı bir biçimde öfkenin nefrete, nefretin kine yolaldığı uzun bir siyasi programdan söz ediyoruz ve geçmişteki "kinine sadık nesil" vurgusu boşuna değildi.

24 Haziran 2017 Cumartesi

Nefs


Türk Dil Kurumu gereksinim olarak tanımlanmış nefsi. Gereksinim derken de bedensel gereksinimleri yazmış: “İnsanın yeme, içme vd. gereksinimlerinin bütünü” demiş. Ve diğer (vd.) kısmına girenleri ise yazmamış. Bize bırakmış. İngilizce sınavında sorulan boşlukları doldurun tarzı sorular gibi.

Nefis söz konusu olunca “ve diğer” kısmına neler girdiğini ise yazılmayan gereksinimlerden çıkarabiliriz. Hatta nefsin esas olarak hangi gereksinimler bütününü içerdiğini yazılmayanlardan çıkarabiliriz.

Nelerdir insanın gereksinimleri?

Yeme, içme sayıldığına göre diğer bedensel, fizyolojik gereksinimler de nefsin içine girebilir. Ama hepsi değil? Uyku ve dışkılama girmiyor mesela. Barınma, güven içinde olma da girmiyor. Dil kurumu açıklama yazmakta nedense cimri davranmış. Anlamı eksik bırakmış (ki zaten eksik bırakılan da muhtemelen esasa aittir; hatta diyebiliriz ki esas olan hep eksik kalır). Garip ama anlamlı. Çünkü nefis daha çok dürtülerle ilgilidir. İnsanın dürtüsel gereksinimleriyle.

Freud’un büyük keşiflerindendir, dürtüler. Erken dönem eserlerinde sık sık geçer. Freud'a göre insanın doğuştan gelen iki temel dürtüsü vardır; saldırganlık ve cinsellik. Bu iki temel dürtü suçluluk duygularına yol açtığı için bastırılır. Kabaca böyle.