Şehirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2019 Pazar

Sey Uşen


İçinde bir tutam delilik olmayan hayat, eksik bir hayattır.” demiş Paulo Coelho. Çok bilmem, okumam kendisini ama tam yola çıkarken denk geldi bu sözü. Bir başlangıç notu gibi. Ben de aldım yanıma ve düştüm Dersim yollarına.

Şimdi Dersim’deyim. Bilim ve Aydınlanma Akademisi, Tunceli Belediyesi’yle birlikte bir süredir çeşitli etkinlikler düzenliyor burada. Biz de iki psikiyatrist, BAA’nın Nisan ayında yayınladığı “Türkiye’de Uyuşturucu Sorunu” raporunu tartışmak için geldik bu kadim topraklara. Kendi adıma sisler içindeki doğasını, güneşin altında parıldayan Munzur’u ve sıcacık insanlarını çok sevdiğimi söylemeliyim.

Dersim denince herkesin aklına başka birçok şey gelebilir ama buraya gelirken benim aklıma üç Dersimli geliyordu: İki kardeş ve bir seyit.

Kardeşleri siz de biliyorsunuzdur, Metin ve Kemal Kahraman. Birden çok albümlerini severim ama 1995’te yayınladıkları “Renklerde Yaşamak” albümlerinin ayrı bir yeri vardır bende. Tüm albüm, o 11 şarkı, uzun yıllar günlerime ve o yıllarda günlerini solda yaşayan herkese eşlik etmiştir. Gazi, Susurluk, 96 1 Mayıs’ı, Habitat, Fidel ve SİP…

90’ların ortasında ülke, dünya değişirken sol da değişiyordu. Bu albüm benim için tüm bu değişimin arka fonu gibidir; ülkeye ve sosyalizm sonrası dünyaya tutunma şarkılarıdır. Öfkelendirir, kahırlandırır ama bir yandan da mücadele etme isteği verir. Kürt hareketinin içinden de düzene öyle kolay teslim olmayacak bir damarın akıp gideceğinin hatırlatıcısı gibidir. Şarkılarını, mesela Düzgın Bava’yı dinlerken hâlâ tüylerim diken diken olur. Albüm, öncesinde yayınlanan “Deniz Koydum Adını” ile 90’ların ortasında farklı bir sesti.

Ama Dersim’e daha önce hiç gelmemiştim. Şarkılarını, tarihini ve delilerini bilsem de, duymuş olsam da, dinlemiş olsam da. Etkinlik deli divanelerine, özellikle de birine uğramamı da sağladı.

28 Mart 2017 Salı

Drei Tage in Berlin


Prelude
"I was in Berlin, in winter. The light had no light, the sky had no heaven. The air was white like wet bread. And from my window a vacant arena, bitten by the teeth of winter.

Suddenly driven out by a man, ten horses surged through the mist. Like waves of fire, they flared forward and to my eyes filled the whole world, empty till then. Perfect, ablaze, they were like ten gods with pure white hoofs, with manes like a dream of salt. Their rumps were worlds and oranges. Their color was honey, amber, fire. Their necks were towers cut from the stone of pride, and behind their transparent eyes energy raged, like a prisoner.

There, in silence, at mid-day, in that dirty, disordered winter, those intense horses were the blood the rhythm, the inciting treasure of life. I looked. I looked and was reborn: for there, unknowing, was the fountain, the dance of gold, heaven and the fire that lives in beauty.

I have forgotten that dark Berlin winter. I will not forget the light of the horses."

4 Mart 2017 Cumartesi

Denk gelişler, kavuşmalar ve vedalaşmalar


Trendeyim. Tire’ye giden trende. Yağmur yağıyor dışarıda.

Hayat böyle işte. Denk gelişler, kavuşmalar ve vedalaşmalar var içinde. Ve tüm bunlar, biraz da ihtimaller uygunsa mümkün olabiliyor. İnsan bir ihtimal denk geliyor, bir ihtimal kavuşuyor ve bir ihtimal vedalaşıyor. Hatta çoğu zaman vedalaşmak mümkün olmuyor. Zamansız, hazırlıksız bir ayrılık giriyor araya.


Trendeyim. Tire’ye giden trende. Yağmur yağıyor, ben vedalaşmaya giderken…

İstasyona giderken aklıma No Suprises düşmüş. Bir Radiohead şarkısı, 90lardan. Öylece çıkıp gelmiş şarkı, Basmane garına yaklaşırken ben. Sanki bir filmin fon müziği. Henüz çekilmemiş bir filmin. Dönüp duruyor aklımda.

Gar pek kalabalık değil. Ne ayrılanlar var ne de kavuşanlar. İnsanlar, sakin bekleyişler, anonslar, telaşlı yürüyüşler var sadece. O kadar. Bir pencere kenarına geçiyorum. İnsanlardan uzak. Açıyorum şarkıyı, başlıyorum dinlemeye.

28 Ocak 2017 Cumartesi

İstanbul kuşatmasının tarihi


Üşenmedim, araştırdım: “Buralar ilk ne zaman kuşatılmış?” diye. Bilenler bilir: José Saramago Lizbon’un kuşatılması üzerine bir roman bile yazmış. Sanırım oraların kuşatılması da sadece bir kere olmuş. Mağripliler Lizbon’u ele geçirmiş ve sonra da Haçlıların yardımıyla Lizbon geri alınmış. Öyle uzun süreli gelgitler olmamış. Zaten oralara giden bir arkadaşım da “Buraların derdi dertten sayılmaz” demişti. Demek ki çok da çekmemiş Lizbon. En azından bizim buralar kadar!

Neyse! İstanbul ya da eski adıyla işte Konstantinapolis kurulur kurulmaz başlamış kuşatılmaya. Gelen kuşatmış. Giden kuşatmış. Dışından geçen kuşatmış, içinde kalan kuşatmış. O, ondan yardım istemiş, “Aman yetiş, kurtar!” diye. Bu ise şuna haber göndermiş “Koruyuculuğunuz altına girmek için hazırız!” diye. Beriki surlar diktirmiş, öteki yıkmış. Kimisi kurtarıcı olarak karşılanmış, kimisi ne kadar ikona varsa şehirde yakmış, yıkmış.

Hani bir nevi süreklileşmiş kuşatma altında kalmış diyebiliriz İstanbul için. Velhasıl yakanı, yıkanı, seveni ve de satanı çok olmuş. Eh, Saramago’nun tek, hadi bilemedik iki kuşatmadan koca bir roman çıkardığını düşünecek olursak İstanbul için nehir nehir romanlar yazılması gerekir. Binlerce gece okunacak, anlatılacak ve de yaşanacak.

20 Ekim 2016 Perşembe

Τρεις μέρες στην Αθήνα

Μπρίκι (tr. kahve durağı)

Historical bar at Mabili square (nearby the Megaro Mousikis). Small, with great vibes! And good music. They have a nice beer catalogue. Haven't tried the cocktails but the ones I saw (thayother people ordered) looked nice. Especially Aperol Spritz. Visited the place with some friends after 2am on a weekday and it was still packed with people, so I guess that says something. The music was great especially if you like rock.


Ianos

A nice bookstore with  music and art retailer with several stores in the two major cities, Thessaloniki and Athens. It was named after the ancient god. In ancient Roman religion and myth, Janus (/ˈdʒeɪnəs/; Latin: IANVS (Iānus), pronounced [ˈjaː.nus]) is the god of beginnings, gates, transitions, time, duality, doorways, passages, and endings. He is usually depicted as having two faces, since he looks to the future and to the past.

22 Ekim 2014 Çarşamba

Kısaca Küba...


Havana için birçok öneri yapılabilir ama zamanınız kısıtlı ise sadece klasik önerilerle yetinebilirsiniz. Yaşayan, canlı bir şehir Havana. Bu nedenle bol bol yürüyün. Hava sıcak olacaktır ama sokak aralarında mutlaka “ananas suyu, mango suyu” satanlar olur. Birkaç bardak içer serinlersiniz. Araba kiralarsanız geniş bir şehir turu da atabilirsiniz. Devlete ait Cubacar isimli bir araba kiralama şirketi var. Fiyatlar da araçlar da gayet uygun. Genişçe bir çevrede rahatça gezebilmek için en azından bir kaç gün için tercih edilebilir. Akaryakıt litre fiyatları da Türkiye ve Avrupa'ya göre oldukça düşük. Şehiriçi ve şehirler arası yollar iyi durumda. Tabii ki bir turla gidiyorsanız, bunların hiçbirine zaten gerek kalmaz.

Havana’nın her semti ayrı güzel ama şehri gezmeye genellikle önce önce eski Havana (Habana Vieja) olarak adlandırılan bölgeden başlanır. Havana'nın en turistik, en kozmopolitan bölgesidir. Turistik olduğu için dünyanın tüm turistik bölgelerindeki sıkıntılar orada da var. Israrcılık, gereksiz sırnaşmalar, küçük çaplı yankesicilikler vb. Ama güvenliğinizi alın ve gerisini de çok kafaya takmayın. 

Capitolio çok güzel. Zaten etkilenirsiniz. Merdivenlerde oturup etrafı izlersiniz. İçinde devasa bir heykel var. Kapıdan başınızı uzatıp mutlaka görmelisiniz. Hemen o bölgede Devrim Müzesi (Museo de la Revolucion) da yer alıyor. Zamanınız kısıtlı olabilir ama müzeler arasında en azından Devrim Müzesi'ni görmenizi tavsiye ederim. Tamamını gezmek birkaç saati alıyor ama ama daha kısa da tutulabilir. Yine aynı bölgede Gran Teatro de La Habana göz atmayı da atlamayın.

22 Ağustos 2014 Cuma

Sinop'suz

Ah aklım, sen şimdi burada kal.

Yalı Kahvesi'nde bir çay iç. Martılar geçsin başının üstünden ve hatta kış olsun, bir kuğu ailesi göç etsin, önünde uzanan limana kuzeyden. Onlar uzanırken simidine sen kalk git Zeyden'de kahvaltını tamamla. Biraz bal, biraz kaymak ve bolca insanlık.

Sonra surlara daya sırtını ve selam ver, gelip geçene. Az ilerideki balık tezgahlarını yokla. Çarpan, karagöz, iskiri var mı, bir bak. Kalmadıysa dertlenme. Ellerin ceplerinde bir türkü tuttur ve ağır aksak yürü Aşıklar'a. Selam ver mendireğe, Saray'a ve Hey Yavrum Hey'e. Gel De İçme'nin kapısı kilitli mi yine, bir kontrol et.

Rengarenk teknelerin arasından geç. Hemen köşede aklı karışmış iki kardeş bekliyordur seni; onlar kendi kendilerine konuşurken tokalaş ve bir eyvallah çekip yol ver teknelere limandan. Bırak, dolaşsınlar Ada'nın etrafını ve izin verirse karayel, uzansınlar Hamsilos'a, fiyortlara. Çöz iplerini sahipsiz takaların, süzülsünler Antik'e doğru. Bangır bangır çalınsın şarkılar, kırılsın gerdanlar, atılsın göbekler güvertede. Ve kocaman gövdesiyle bir gemi yanaştıysa rıhtıma, hoş geldiniz demeyi ihmal etme, şaşkın ve tedirgin turistlere.

23 Ağustos 2013 Cuma

Gâvur ve de ulusalcı

İzmir söz konusu olunca siyasi tanımlamalarda garip bir durum var. İktidara ve de muhafazakâr külliyata soracak olursanız İzmir 'gâvur' bir memleket. Meşrebi karışık, dini bütün hiç değil, hatta bir de şehir sakinleri (özellikle de bazı semtlerde yaşayanlar) geceleri köpekleriyle yatıyorlar.

Muhalefete, özellikle de sol liberal muhalefete soracak olursanız da İzmir 'ulusalcı' bir kent: Seçim konvoyu taşlayacak kadar Kürt düşman. Açıktan savaş yanlısı değil belki ama barış ve çözüm yanlısı hiç değil. Hatta bir de şehir sakinleri (özellikle bazıları değil her sınıftan, her katmandan, her kesimden olanları) her önemli gündemde evlerine, balkonlarına, işyerlerine bayrak asıyorlar. Böylesine gâvur ve de ulusalcı bir şehir İzmir.

Ama bir yandan da kime sorarsanız aynı cevabı alırsınız: İzmir 'çok rahat' bir şehirdir. Buna göre Ankara'nın devletlû soğukluğu ve disiplini, İstanbul'un sonradan görme halleri ve karmaşası yoktur İzmir’de. Herkes gönlüne göre yaşar gider. Koca bir çanakta toplanmış üç milyona yakın nüfusuyla bu devasa şehir, hani neredeyse kendi yağında kavrulup giden bir Ege sahil kasabasıdır. Hafif meşreptir, rakıcıdır, çalgıyı, çengiyi çok sever ama esas olarak kimse kimseye karışmaz. Velhasıl liberal bir şehirdir İzmir. Rahatın politik karşılığı liberaldir diye.

Türkiye’de son 10 yılda yaşanan siyasi yeniden yapılanma ise İzmir'i hem gâvur, hem ulusalcı, hem laik, hem liberal hem de ırkçı yaptı. Bir araya gelmesi mümkün olmayan tanımlamalar farklı kesimler tarafından İzmir'i anlatmak için kullanıldı ve halen de kullanılıyor. Yani nereden bakarsak bakalım İzmir aynı anda hem azize hem de fahişe olabilecek kadar kafa karışıklığına yol açmış durumda.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Psikotik bozukluklar kentlerde neden daha yüksek?*


Kentlerde yaşıyoruz. Kırlar ve az nüfuslu yerleşim birimleri boşalırken şehirler gittikçe kalabalıklaşıyor. Ama kentler bazı sağlıksızlık koşullarını da beraberinde getirdi. Bunlardan bir tanesi de şizofreniyle ilgili.

Kentlerde yaşıyoruz. Kırlar ve az nüfuslu yerleşim birimleri boşalırken şehirler gittikçe kalabalıklaşıyor. Kalabalıklaşmakla kalmıyor, kent değişiyor, “dönüşüyor”. Kent merkezleri ve semtler yenileme, güçlendirme, dönüşüm ya da düzenleme adı altında talan edilirken yaşadığımız hayat da değişiyor.

Kent aslında bir yandan da kapitalist modernizm demek. Özgürlüğün ve dinamizmin yanı sıra “refah”ın daha fazla olması demek. Örneğin birçok enfeksiyon hastalığının ortadan kalkması, kentlerle yani temiz suya ulaşım ve barınma koşullarının iyileşmesi ile sağlandı. Ama kentler bazı sağlıksızlık koşullarını da beraberinde getirdi. Bunlardan bir tanesi de şizofreniyle ilgili.

Nasıl mide hücrelerinin ürettiği salgılar besinleri öğütmeye yarıyorsa, sinir hücrelerinin ürettiği salgılar da kendi iç dünyamızı ve dış dünyayı sindirmemizi sağlar. İşte bu sırada duygular, düşünceler ve algılar ortaya çıkar. Örneğin ilk kez girdiğimiz bir ortamda ilk kez karşılaştığımız insanların bakışlarının üzerimizde olduğunu, hatta o bakışlarla baştan aşağıya süzüldüğümüzü düşünebiliriz. Düşüncelerin yanı sıra, kendimizi biraz da tedirgin hissederiz. İnsanlarla tanıştıktan ya da ortamı tanıdıktan birkaç dakika sonra ise düşünceler değişir ve tedirginlik de genellikle kaybolur.

Ancak tedirginlik hissinizin bir türlü geçmediğini, bakışların bir şekilde üzerinizde olduğunu düşünmeye devam ettiğinizi düşünün. Hatta bu tür düşüncelerin ve duyguların olur olmaz yerlerde karşınıza çıkıverdiğini. Tanıdık, bildik yerlerde dahi. Örneğin kendi evinizde bile izlendiğinizi, gözetlendiğinizi, istenmediğinizi, size oyun oynandığını düşündüğünüzü düşünün. Düşüncelerinize ve rahatsızlık verici bu duygularınıza bir süre sonra “senin ne olduğunu biliyorlar” gibi yabancı seslerin eşlik ettiğini düşünün. İşte bu yaşantılar, yani bu tür yaşantıların içindeki düşünceler, algılar ve duygular bir psikoz tablosudur. Şizofreni ise psikozun prototipik örneğidir (van Os and Kapur 2009).

15 Ocak 2011 Cumartesi

Nâzım, Karadeniz ve Sinop

Malum, yüksek dağların uzunlamasına sıralandığı Karadeniz sahiline göre Sinop, coğrafi açıdan ilginç bir konuma sahiptir. Ders kitaplarındaki bilgiyi hatırlayacak olursak Karadeniz bölgesinin tek doğal limanına sahiptir. Tarih ve hayat bilgisini hatırlayacak olursak da dışarıda deli dalgaların duvarlarını dövdüğü bir mahpushaneye. Az bilinir belki ama bir de gölge edenlere tarihsel olarak hep ters durmuştur Sinop. Daha girişinde elinde feneriyle Sinoplu Diyojen karşılar gelenleri ve fıçısından çıkıp feneriyle ‘Geri bas!’ der gölge edenlere kendisi.

Resmiyet kazanmamış olmakla birlikte Sinop resmi işlemlerde, atamalarda ve mahpusluklarda hep sürgün yeri olarak görülmüş. Ulaşımın diğer bölgelere göre biraz daha zorlu olması da bu sürgünlük durumunu pekiştirmiş. İktidarlar gözden ırak olmasını, ayakaltında dolaşmamasını istediği memurların yanı sıra çeşitli suçluları da meşhur hapishaneye göndermiş. Osmanlı’dan itibaren azılı suçlular, zaptedilemeyen külhanbeyleri Sinop kalesinin surlarının içine hapsedilmiş, yeri gelmiş zincire vurulmuş, yeri gelmiş asılmış. Hatta Osmanlı-Rus harbi sırasında iflah olmaz suçlulardan bir askeri birlik oluşturulmuş ve düşmanın üstüne salınmış bu birlik. Sonra Osmanlı’nın dolandırıcıları, genç Cumhuriyet’in evrakta sahtecilik yapanları da Sinop Cezaevi’nin nemli ve soğuk mahzenlerinde yatmış. Ve tabii ki Sabahattin Ali, iktidarın başını ağrıtan yazar da binlerce sitem yollamış soğuğun buz kestiği gecelerde ve günlerde.