politik müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
politik müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2019 Pazar

Ezhel’in şarkısı, toplumun öfkesi, tarihin çağrısı


İki şarkı düştü önümüze. Olay ve Susamam.

Aslında bu yazının başlığına çıkmayı hakeden şarkı daha çok Susamam’dı. Ama olmadı. Denedim. Rap, biraz da sözel ve işitsel uyumsa eğer, uymadı. Gerçi aynı gece yayınlanan her iki şarkı da sözleriyle, görsel işleriyle hemen ses getirdiler ve bir kıyaslama yapmak gereksiz, hatta saçma. Ama başlığa uyan Ezhel oldu, aklıma uyan ise Susamam.

Öte yandan dönemin ruhunu yansıtmak anlamında bir rap şarkısı istenecekse eğer, şurada iki-üç gün öncesine kadar Saian’ın “Feleğin Çemberine 40 Kurşun” şarkısı gelirdi aklıma ilk, ama şimdi bu iki şarkı da eklendi listeye. Günlerimize imza attılar, rapçiler. Ne garip!

Üreticileri şarkıların böyle tutacağını, ses getireceğini düşünüyorlar mıydı bilemiyorum ama planlı ve organize bir biçimde patladı her iki şarkı. Tam bir rap işi: kolektif ve organize. Seveni çok oldu, eleştireni ve hatta protesto edeni de...

Tabii ki her iki şarkı için çok şey söylenebilir. Hatta aynı gece yayınlandıkları ve aynı tarzdan, aynı doğrultudaki hikâyelerle geldikleri için “tek bir şarkı” gibi düşünmek bile uyabilir. Hatta evet, tek bir şarkı olarak görülebilir ikisi. Ezhel’e teklif edildi mi bilemiyoruz ama Susamam’dan belli, bu kolektif ses, kolektif belleğimizin, duygularımızın sesi oldu.

İlginç olan şu ki çok da güçlü ses de aldılar biz dinleyenlerden. Her iki şarkı, ilginç biçimde hemen herkesi “bir şey” söylemeye çağırdı. Görenler, izleyenler, dinleyenler “bir şey” söylemek zorunda kaldılar: şarkılar hepimizi sanki “kendiliğinden” harekete geçirdiler.

Neden?

9 Ağustos 2017 Çarşamba

A real angry revolver: Sepultura | Chaos A.D.


The story of Sepultura has been always stranger (and more entertaining) than fiction. Just like an impossible climb in full sweat and blood, from third-world obscurity to international stardom.

In the late 1980's and early 90's, in a time of massive upheaval, the Soviet Union had started falling apart with a semi-victory of neoliberalism against almost everything that symbolizes the former three decades, from cultural revolution to the state communism. And all the garbage was left in the periphery of the world: Latin America was seeing a massive crime wave in some nations and the last of its US-backed dictators being deposed in others.

Thrash metal was using up all of its old ideas and looking for new ones, and it was a way of expressing rage, anger and aggression against the system in the periphery of the world. Sepultura had been taking note of all this happening around them and over time their focus had shifted from simple speed and brutality with lyrics about the occult towards slower and more crushing fight-grooves with songs about the much more real horrors of pollution, illness, callous businesses, abusive and corrupt governments, unreliable media, bigotry, and war. 

Chaos A.D. (1993) with its highly political natural ingredients, a bit controversial for the habitat of metal music, was a real answer to the semi-victorious neo-liberalism which was circulating and suffocating the world. Album immediately became Sepultura’s defining work, which still stands as arguably one of the most distinctive moments in heavy metal history. It’s an unprecedented fusion of metal with Latin rhythms; the riffs are prominently undercut with dense layers of ensemble percussion and field recordings of the indigenous Xavante people of Brazil’s interior. 

Album was not only referring explicitly to injustices in Brazil, but also was an indicator of the near future which we live now: from the rise of Biotech to the Slave New World, from harsh capitalist Propaganda to the We Who Are Not As Others. And of course War For Territory. Chaos A.D., with its each song and lyrics, was a real revolver straightened to the world order, and also was a catalog of our current life.

Sepultura | Chaos A.D. | 1993 | Roadrunner Records

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Anaïs Mitchell: Hadestown at the age of late-late capitalism



From operas by Monterverdi, Glück, and Offenbach, to a film by Cocteau and a play by Tennessee Williams, to (one half of) a record by Nick Cave, the myth of Orpheus has provided inspiration for artists, writers, and musicians across the centuries. Anaïs Mitchell’s latest album Hadestown thus situates itself in a venerable cultural tradition, spinning an ambitious 20-track song-cycle—or self-styled “folk opera”—out of the myth. 

Alongside arranger Michael Chorney and director Ben T. Matchstick, Mitchell originally developed Hadestown for the stage: the work was performed by Mitchell and a revolving crew of musicians in a tour across New England. For the album version, however, Mitchell and producer Todd Sickafoose have opted for some deluxe casting, with Ani DiFranco taking on the role of Perspehone, Bon Iver’s Justin Vernon as Orpheus, Greg Brown as Hades, The Low Anthem’s Ben Knox Miller as Hermes, and the Haden Triplets (Tanya, Petra, and Rachel) as The Fates—not forgetting Mitchell herself as Eurydice, of course. The results are incredibly good: With Hadestown, Mitchell and her collaborators have crafted an Americana classic that doesn’t require a Classics degree to appreciate. 

Hadestown follows the structure of the Orpheus myth closely, while providing a fresh, novel framework for it. The album’s underworld is, in Mitchell’s phrase, “an exploitative company town” in an epoch evocative of Depression-era America. Here, Orpheus wields a banjo not a lyre, while Hades is a “sadistic, wall-building boss king” whose wife Persephone “moonlights as the proprietress of a Speakeasy”. The context informs the musical approach, or vice versa, which moves seductively through folk forms: blues, jazz, ragtime, swing. The accomplished band includes Sickafoose, Rob Burger, Jim Black, Josh Roseman, Nate Wooley, Marika Hughes, and Tanya Kalmanovich, amongst others. 

8 Mayıs 2017 Pazartesi

kofiakofo | bir şairin mesajları


Nasıl denk geldi tam olarak hatırlamıyorum şimdi. Ama sanırım Şubat ortalarıydı. Ya da belki de Mart başı. Tam bilemiyorum işte. Ama soğuktu havalar ve saatlerin geri alınması ya da alınmaması garabeti nedeniyle hava aydınlanmadan uyanılan zamanlardı. 

Sanırım Soundcloud, öylece, rastgele kendi kendine çalarken denk geldim kofiakofo'nun İsmet Özel remikslerine. Denk geldim ve tam anlamıyla vuruldum. Şiir, dizeler, İsmet Özel'in ilk kez duyduğum sesi, İsmet Özel'in ilk kez duyduğum dizeleri ve beat, rap, hip-hop. Hem de nasıl uyumlu beatler! Şiirleri başkalaştıran düzenlemeler. Ya da sanki İsmet Özel bazı şiirlerini (hatta hepsini) o zamanlar henüz bestelemediği şarkılar, melodiler için yazmıştı da gün gelmiş ve şiirler ritimlerine kavuşmuştu. İlk olarak "ils sont eux" ve sonra diğerleri: "Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar", "Evet, İsyan", "Seni Olan Yenilgi", "Bakır Tenli Yapraklar".

kofiakofo tarafından yapılan düzenlemeler (edit) hepsi olmamakla birlikte çok etkiledi beni. Günlerce yeniden ve yeniden dinledim bu düzenlemeleri. Vakur, kendi halinde ve adanmış bir uğraş olarak gördüm, yaptığı düzenlemeleri. Evet, hepsi hoş değildi. Seçilen beatlerin hepsi akıp gitmekte olan dizelere çok uygun değildi. Bazıları fazla ağdalıydı; belki de şiirdeki ağdayı da yansıtıyordu. Çünkü İsmet Özel'in bazı şiirleri bir rap gibi sert, doğrudan, keskin ve darbeli iken bazıları ise yumuşak, mistik ve ağdalı. Ama kofiakofo'nun özellikle bazı şiirler için seçtiği beatler şiirin altını çiziyordu. Hem de bir daha bir daha. 

Öte yandan lise yıllarını İsmet Özel tartışarak ama hep uzak durarak (hem de yıllarca Özel'den uzak durarak) geçiren birisi için İsmet Özel'in tiyatral sesine, okuyuşuna denk gelmek, onunla böyle tanışmak da bir ayrı oldu. Aynı vakurluk, vazgeçmişlik, inanmışlık. Tuhaf ama etkileyici. Hani şunu düşünmeden edemedim: İslamla birlikte birçok şeyi elinin tersiyle itmese herşey olabilirdi Özel; mesela Haluk Bilginer'den daha etkili bir ses olabilirmiş (ve o reklemdan bu reklama koşabilirmiş). Ya da tüm şu şiir alemini bambaşka bir yere taşıyabilirmiş (ve o ödülden bu ödüle koşabilirmiş). İyi ki bunalara tenezzül etmemiş. En azından bu şiirlere gölge düşmemiş.

20 Şubat 2017 Pazartesi

Bettina Köster ve geri dönen şarkılar


İnsan bazı şarkıları unutamıyor. Yıllar geçse de üstünden, yıllarca hiç dokunmasa, bir kenarda bıraksa da gün geliyor ve yeniden o şarkıya geri dönüyor.

Bettina Köster'e 2008 Aralık'ında denk gelmiştim. Maastricht'te.

Başka bir yerde bulunamayacak bir pop-art dükkanı vardır Maastricht'in: Traders Pop. İşte o küçük habitatın içinde başka yerde bulunması pek imkân dahilinde olmayan dergilere, fanzinlere, az kopya basılmış kitaplara da yer vardı. Kartlar, küçük eşyalar ve nesnelerle birlikte Traders Pop'un içindeki 70lerden çıkıp gelmiş kıyafetlerin bir parçasıydı onlar da. Düğme gibi, kuşak ya da bir bağcık gibiydiler. Traders Pop'a düzenli dergilerden birisi de The Wire'dı. Param yetmese de her ay gidip uzun uzun sayfalarını karıştırırdım bu sonik rehberin.

Bettina Köster'e de The Wire'ın 2008 Aralık sayısında denk gelmiştim. Ve hemen peşine düşmüştüm.

O sıralarda Queen of Noise albümünün hazırlıkları içindeydi. Şarkıların tamamını sevdiğim söyleyemem ama Köster'in duruşu, evet fotoğraflara da yansıyan duruşu etkilemişti beni. Sanki yenik bir mazinin içinden çıkıp gelmişti ve çaresiz bir umarzılıkla gülümsemişti kameraya. Hatta biraz zorlanarak.

Punk daha çok İngiltere ile bilinir ama Almanya'da ortasınıf radikalizmiyle Anglosakson dünyasında farklı bir anlamada bürünmüştür. Daha agresif, daha az uzlaşmacı ve sınırları daha fazla zorlayan bir tarzla. Sonrası ise mâlum: Alman sosyal demokrasisinin herşeyi ezip geçmesi.

Geriye ne kaldı derseniz: Bir çeşit nostalji. Kendisini tuhaf mekanik bir müziğe kaptıran ama içinde öfkeyi, umursamazlığı bir çeşidiyle yaşatan bir kültür. İşte Köster'in albümde yer alan en farklı şarkısı Pitty Me bu pek söze getirilmeyen kaybetmişliğin sesi gibi geldi bana. Sözlerindeki umursamazlık ve müziğindeki acıyla. Ve albümün kapağındaki fotoğrafa, o fotoğrafdaki bakışa bile sinmiş bir acı.

[Bu arada Köster Mayıs ayında Kolonel Silvertop isimli politik ve sarkastik bir albüm daha yayınladı.]

Bettina Köster | Queen of Noise | Asinella Records | 2009 

21 Ocak 2017 Cumartesi

Geçmişin gölgesi


Belki daha önce yazmalıydım, mesela geçen hafta. Mektubunu aldıktan hemen sonra. Ama yazamadım işte. Bir süre düşünmem gerekti.

Mektubun geldiğinde ben de tam o günleri, geçmişi düşünüyordum. Ne de çabuk geçti zaman! Hayat, bir yerden sonra yokuş aşağıymış değil mi?

Şimdi düşünüyorum da altı üstü üç yılmış o günlerimiz. Takvimlere yeniden ve yeniden bakıyorum ama işte tam o kadarmış.

Şimdi üç yıl ne kadar da kısa geliyor. Üç yıl ne ki şimdilerde!

Ama işte o zamanlar, üç yılı geçtim bazen tek bir günün içine koca bir hayat sığıyordu. Ertesi sabah yeni bir insan olarak uyanıyorduk, yeni insanlar olarak çıkıyorduk sokaklara, yeni bir insan olarak bakıyorduk dünyaya. Bazen tek bir paragrafla, tek bir şarkıyla değişiyordu dünya. Değişiyordu hayat. Biz değişiyorduk.

Bazen tek bir kelimenin bile bizi değiştirdiği oluyordu, değil mi?

Hani demişsin ya “anlık duygusal bir çıkış değil sanırım bu. Zaman zaman nüksediyor çünkü. Ama yazmasam geçer giderdi eminim. Telefon edip söylemeye bile üşenirdim...” İyi ki yazmışsın. Sağolasın.

O günleri düşününce şiirler geliyor aklıma. Brecht ve Nâzım. Bir de Mayakovski. Ve tabii ki Yesenin’le Yevtuşenko: “Gençlere yalan söylemek suçtur” diyen Yevtuşenko’ydu değil mi? Yesenin ise “Elveda dostum” demişti. Ardından Mayakovskiasıl güç olan yeni bir hayata başlamak” demişti. Şimdi anladım ki “şu yaşamda en kolay işmiş” yaşarken ölmek.

Biz öyle olmadık, değil mi? Yaşayan ölüler olmadık değil mi?

Hep bir ağızdan şiir okuyanlar var mıdır yine? Unutmam, basamakları satır satır, mısra mısra hep beraber inişimizi. Hep bir akıldan sorular soranlar var mıdır? Unutmam, kitapları satır satır anlamaya çalışmamızı. Ne çok konuşurduk! Ne çok okur, ne çok yürür ve ne de çok düşünürdük!

11 Kasım 2016 Cuma

The Frontiers Are My Prison

Budist bir rahibi tanıtmaya kalkışmam belki biraz tuhaf olacak ama yine de otuz yılı aşkın zamana hepsi ses getiren sekiz şiir kitabı, iki roman ve bir çok albüm sığdıran zorlu bir sesi tanıtmak isterim. Kendi sözleriyle ‘yalın insan olasılığının’ peşinde koşturan bir yarı azizi, Leonard Cohen'i.

Aslında Cohen adından söz ettirmeye daha üniversite yıllarında yayınladığı şiirleriyle başlar. Kendi ülkesinin, Kanada’nın şiir geleneğine bir hayli yabancı olan kendine özgü tarzıyla kısa sürede önemli bir yer edinir. Ancak Amerika kıtasının en önemli çağdaş şairleri arasında anılmaya başladığında bile derdi kendi çapında bir şair olmaktır. Mitologyaları Karşılaştıralım, Dünyanın Baharat Kutusu isimli kitaplarından sonra 1960'ta Yunanistan’ın Hydra adasına yerleşir ve En Sevdiğim Oyun, Hitler’e Çiçekler, Cennetin Sırtından Geçinenler adlı kitaplarını yayınlar. Eleştirmenlerce ‘ucuz odaların saz şairi’ olarak etiketlendikten sonra bütün eleştirmenlere bir anlamda inat, ilk göz ağrısı olan müziğe döner.

15 Ekim 2016 Cumartesi

İlahi Bob


Garip bir sıkışmanın nesliyiz işte. Bir tarafta Nejat Alp vardı çevremizde, bir tarafta da Boblar. Bir değil hem de kaç tane! Bebob vardı mesela. Bob Marley vardı ayrıca. Ve tabii ki Bob Dylan vardı. Uzakta. Bir yakın çevremize bakıyorduk bir de uzaklara, oralara.

Uzakları yüceltmek kolaydır; ayrıntılar, çirkinlikler, kabalıklar, eğretilikler pek seçilemez. Yakın olduklarımızı ise didik didik biliriz. Her santimini, her köşesini. Zerresi bile batar bize. İşte öylesi bir nesil olduk, biz. Zaten geçiyor artık zaman. Yakınımızdakilerin bir derdimize derman olacakları yoktu. Mecbur uzaklara bakıyorduk. Cevabı esen yelde arıyorduk. Gök kubbede hoş bir seda bırakan her sese de dört elle sarılıyorduk.

Geçen hafta bir tür araf konumundan bahsetmiştim. Bitaraf görünmeyi becerenlerden. Takipçilerini ve kendisini ilk fırsatta babanın (düzenin) hanesine yazdıran ama o fırsata kadar da babayı, babanın düzenini iplemez, takmaz olanlardan, olabilenlerden bahsetmiştim.

Ama heyhat! Hayat bu ya! Herkes bir biçimde taraf olur ve “bir de bakılır ki iş işten geçivermiş: Bu kimseyi takmayan ağabeyler, ablalar, arkalarında bıraktıkları enkaza hiç bakmadan eninde sonunda babanın yanında yer alırlar ve protesto arayışındaki herkesi babanın hanesine yazdırırlar.” Ve bağırır şarkı: Yaşıyorum gelişine, takılıyorum kafama göre!

Eksik bırakmışım; tam da üstüne denk geldi. Kaldığım yerden devam ediyorum.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Ses etme!


Althusser’i severim. Ne zaman aklımızı tam da on ikiden vuran görsel bir iş dolaşıma girse hemen ona başvururum. Yazıp çizdiklerinin siyasete tedavülü zor olsa da toplumsal halleri, tutulmaları, histeriyi anlamak açısından bir farklı olduğunu düşünürüm.

Althusser hep tetiktedir, hatta biraz fazla tetiktedir. İşte bu tetikte olma hallerinden birisinde çok önemli bir söz söyler Althusser: “Modern dünyada hemen her şeyin, özellikle de babası belli olmayan doğumların önlemi çok önceden alınmıştır,” der. Doğum, dünyaya gelme kurumsallaşmıştır. Öyle sürprizlere, beklenmedik gebeliklere, sarsıcı doğumlara yer yoktur. Ayrıca babasız evlatlara, dünyaya gelmenin bedeli de ağır ödetilir: Ya ehlîleştirilirler ya da hemen önemsizleştirilirler.

Modern dünya babasızlığa ve babanın yasasının çiğnenmesine katlanamaz.

Lafı Athena’ya getireceğim. Son yayınladıkları klibe.

Diyeceksiniz ki ne lakası var? Althusser’le, kafasına göre takılıp giden ve babanın yasasını (örneğin cinsiyet sınırları) başkalarına göre pek bedel ödemeden çiğneme lüksünü ellerinde tutan müzisyenlerin ne alakası var? Ama dedim ya görsellik, görsel tutulma Althusser’i çağırıyor.

25 Haziran 2016 Cumartesi

Müziğin gücü

Sanırım hep böyle bir şeye inandım. Müziğin değiştirebildiğine.

Beni ilk etkileyen şarkı hangisiydi diye düşünüyorum şimdi? Değiştiren. İçimdeki tarif edemediğim hisleri işleyen ve dile getiren şarkıları düşünüyorum.

Aklıma kasetler ve yeni yetmelik günleri geliyor. İlginçtir ama İbrahim Tatlıses’i tartıştığımızı hatırlıyorum ilk. İbrahim Tatlıses’in “İnsanlar” şarkısı ikiye bölmüştü bizi; ortaokul sıralarındaki küçük bir arkadaş grubunu. Kızların çoğunlukta olduğu bir kesim şarkıyı da Tatlıses’i de kaba ve basit buluyordu. Haklıydılar. İçinde yer aldığım diğer grup ise yeniyetmeliğin beceriksiz kurlarıyla, hani kızlara inat, şarkıyı deyim yerindeyse böğürerek yeniden ve yeniden söylüyordu.

Arabesk yasaklıydı ve şarkı basitçe “hoş” bir şarkıydı. Aldatılma ve kırılma üzerine. Sevgiliye yazılmış ama neredeyse tüm insanlığa seslenen: “İnsanları anlamak, insanları tanımak.” diye sözleri vardı. Bir de nakarat kısmında “Öylesine zor” diyordu Tatlıses; hani neredeyse içimizi okurcasına. O günlerde hiç kimse, özellikle de zihnimizde kim ve ne olduğunu tam bilemediğimiz “ah o sevgili öteki” bizi anlamıyordu. Ne zordu anlaşılmak!

Tamam, şarkının basit, kaba falan olduğunu alttan alta hissediyordum ama aynı şarkı içimde tarifi imkânsız bir malzemeyi işleyip derdimi anlatır hale getiriyordu. Ergenliğin inat, öfke, hayal kırıklığı dünyasının bir anlığına yanık sesiydi işte.

Ama o kadardı. Arabesk de, o tür şarkılar da, o ruh hali de bir yerde tıkanıyordu. Daha doğrusu hep aynı malzeme üzerine oynuyordu: Kaybetmişlik, aldatılmışlık ve çaresizlik. Küçük bir itiraz bile yoktu orada. Sitem ve mağrur bir kabullenme vardı. Ben ise keşfetme, gidebildiğim yere kadar gitme ve kendini kurma derdindeydim. İsyan ve itiraza açıktım. Çok kısa süre sonra müzikte bambaşka yerlere açıldım.

1 Nisan 2016 Cuma

Kaan Tangöze ve gölgeler

İnsan şaşırıyor ama ülke, toplum, tarih de şaşırtacak işler, haller, durumlar çıkarmaya devam ediyor. Nasıl denir, nesnellik her şeye gebe velhasıl! Kaan Tangöze'nin albümü de bu minvalden aslında. Şaşırtıcı ve etkileyici. Ezgisi, tınısı, sesiyle olduğu kadar sözleri ve havasıyla da. Şu yaşadığımız son dört-beş yılın politik atmosferini, öfkesini, yenilgisini, kırgınlıklarını içerivermiş albüm. Hani neredeyse bir nevi post-Gezi dönemi soundu tutturmuş Tangöze. Kesinlikle etkileyici ve insanın yüreğinde, aklında, kulağında yer eden cinsten. Ve sanırım bir de (tabii ki bunu yazmak da ne kadar doğru, bilemiyorum ama basın yoluyla bir şekilde kolektif hale geldiği için de yazılabilir herhalde) kendi hayatındaki fırtınalar da girmiş albümün havasına. Çelişkileriyle... İnsan dinlerken buna da, o fırtınalara da şaşırıyor. Çünkü, Kaan Tangöze sanki kendi gölgesiyle de uğraşıyor. Buyrun buradan.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Gelecek henüz yazılmadı!

Şarkı bittiğinde okul yemekhanesi yıkılmasa bile alkış tufanı içinde inliyordu. Ön sıralarda şaşkınlık, öfke ve homurtu vardı ama uzun bir koridor biçimindeki salonu dolduranların tezahüratları dinmiyordu.


En arkadakiler masaların üzerine çıkmış bir yandan alkışlıyor, bir yandan çığırıyor ve bir yandan da şarkıyı tekrar dinlemek istiyorlardı . Telaş, heyecan ve korkuyla yarım yamalak bir selam verip arka kapıdan yatakhaneye doğru koşar adım sıvıştığımızı hatırlıyorum. Geride, parça tesirli bir şarkı bırakmıştık.

24 Kasım öğretmenler günüydü. Günün anlam ve önemine dair konuşmalardan ve şiirlerden sonra okulun yarı-resmi grubu olarak dört-beş şarkı çalacaktık. Seçtiğimiz şarkılar arasında Gesi Bağları’nın ve Çanakkale Türküsü’nün yer aldığını hatırlıyorum şimdi. Üç gitar, bir org ve bir vokalden oluşan Morduman grubu olarak okul yemekhanesindeki konser için sıkı çalışmıştık. Hatta belirlediğimiz şarkılara kendi çapımızda yeni ve özgün yorumlar da katmıştık. Hazırlıklarımızdan sorumlu olan öğretmenimiz okul kütüphanesindeki çalışmalarımıza ara ara katılır ve sıkılmaktan iyice büzüşmüş kravatını gevşeterek bizleri teftiş ederdi.

Ama kimsenin bilmediği bir hazırlık içindeydik. Konseri, yönetime bildirdiğimiz repertuarda yer almayan bir şarkıyla bitirmeye karar vermiştik. Gizli hazırlığımız bir sürpriz için değil daha çok bir şok hareketi içindi. Otoriteye karşı mini bir sabotaj peşindeydik.

4 Aralık 2012 Salı

Altı Şarkıda Piyasaya Düşmek ya da Düşmemek

Öncelikle, arkadaşlarımı kutlamama izin verin; önemli bir meseleye dair can alıcı bir uyarı yayınladıkları için. Hemen ardından da kolaylıklar dilememe izin verin. Köşelerinde demlenip gitmek varken onca yıldan sonra kendilerini politik müzik kulvarına attılar.


Bandosol'un 'Piyasaya Düşme!' albümünden bahsediyorum.

Biz dinleyiciler genelde şarkıların, albümlerin ortaya çıkış aşamasını, sancılarını, heyecanlarını pek bilmeyiz. Şarkıları ilk duyduğumuzda tereddütler, tartışmalar, vazgeçişler çoktan geride kalmış olur. Bandosol albümü ise benim için biraz farklı. Şarkıların ardındaki süreci uzaktan da olsa az çok biliyorum.

Bandosol ekibi, müziğe sıfırdan başlamadı. Ama oraya çok yakın bir yerden yola çıktılar. Politik mücadeleye müzikle başlamadılar ya da müzik onları politik mücadeleye taşımadı. Yıllardır içinde oldukları politik mücadele onları müziğe taşıdı. Çok güzel flüt çalıyorlardı, yetinmediler, saksafon eklediler enstrümanlarına. Gitar çalıyorlardı, perdesiz bas gitar eklediler.

Duvarların yıkıldığı, köşelerin dönüldüğü, herkesin ve her şeyin piyasaya düştüğü bir dönemde onlar ‘bırak bu işleri’ ayartıcılıklarına aldırmadan devam ettiler. Arkadaşları, dostları zamanla şiirlerden, şarkılardan vazgeçti. Birçoğu akıllarını gündelik telaşlara, endişelere, konfora, bahanelere kaptırdı, yitti gitti. Onlar ise siyasette ve müzikte inat ettiler.

Piyasaya nasıl düşüldüğüne dair oldukça deneyimliler yani. Bu nedenle meseleye tam da en can alıcı yerinden girmeyi tercih etmişler. Ne de olsa bir insanın (ki bu insan herhangi bir insandır, mutlaka solcu, devrimci, sosyalist olması gerekmiyor) piyasaya düşmesinde kritik aşama 'bu işler böyle gelmiş böyle gider, fazla kasmamak lazım' demeye başlaması değil midir? Bu akıl tutulması insanın en başta kendisine kazık atması değil midir? İşte bu nedenle ‘Piyasaya Düşme!’ çok da yerinde bir uyarı. Çünkü piyasa, çeşitli kılıklara bürünerek, çaktırmadan içimize işleyiveriyor ve birçoğumuz da 'uçuyorum' diye havalara girerken aslında düşmekte oluyoruz.

20 Kasım 2012 Salı

Ya kral ve şürekâsı için müzik yaparsınız ya da mülksüzler için

Müzikal tavrını "Ya kralın hoşuna giden bir müzik yaparsınız ya da duvarın dibinde bekleyen kölelerin" diye açıklayan GY!BE kapitalizmin giderek artan baskılarından bunalan, çıkış arayan en öndekiler için ve onlarla birlikte müzik yapıyorlar.


Reel sosyalizmin yenilgisi ve neoliberalizmin dört bir yanda elde ettiği muzaffer hegemonya müzikte de bir bocalama dönemine tekabül eder. Şarkıların birbirinin tekrarına dönüştüğü, dinamik tarzların bile tekdüzeleştiği, pazarlama ve yıldız sisteminin her aşamayı ve herkesi çabucak tükettiği can sıkıcı bir dönemdi 1990lar.

Dünyanın dört bir yanı gibi dinleme alışkanlıklarımız da fethedilmeye hazır bir pazara dönüşüyordu. Müzik piyasası önceden yüzüne bile bakmadığı herşeyi parlatmaya başlamıştı: etnik, rock, folk, punk farketmiyordu. Şarkılar hap niyetine alınmak üzere çoktan kısalmıştı. Beş dakikayı aşan bir şarkının, örneğin bir rock albümünde yer alması adeta yasaklanmıştı. Her şarkı, ambalajından çıkarılıp çabucak tüketilebilmeliydi.

Piyasaların kulakları da fethettiği 1990larda özü, çekirdeği tüm bu fetihçi sürece dayanıklı müzikler yapanlar da vardı. Kanadalı Godspeed You! Black Emperor (GY!BE) bunlardan bir tanesiydi. Yaratıcı seslerin nadiren çıktığı rock müziğinde Kanadalı topluluk yaklaşık 20 yıldır müziğin ve işitsel deneyimin sınırlarını genişletmeye devam ediyor.

15 Haziran 2012 Cuma

Stupid

"He came on television and said that he had seen God
So I stopped channel surfing immediately
He said he had seen God, and God told him to raise 8 million dollars
God was broke!
" - (Sooken by Gil-Scott Heron)


Preacher is preaching
How you should live
Instead of teaching
With the love they give
They ask for money
In the name of the Lord
And they line their pockets; keep coming back for more
Dragging you down
Chipping away
Misleading you all with the things they say
What they feed you
Strive to believe
Giving you just enough to make you needy
By the time you wake up they're already gone
Looking for the next fool to come along

Dragging you down.
Chipping away
Misleading you all with the things they say
Shatters your world
Spoiling your mind
Keeping your heart
Prayer divine

Dragging you down
Chipping away
Misleading you all with the things they say
Shatters your heart
Foiling your mind
Prayer divine

Bobby Womack | The Bravest Man In The Universe | 2012

18 Şubat 2012 Cumartesi

Avanti Musica: Politik müzikte yeni arayışlar ve olanaklar

Politik müzik her şeyden önce mücadele edenlerin, çıkış arayanların sesi, türküsü olmaya çalışır. Dinleyicisi siyasal bir müzik ararken politik müzik de dinleyicileriyle buluşmanın yollarını arar. Dinleyicisine ulaşmanın farklı yolları olmakla birlikte bir tanesi popüler müziğe ait öğeler içermektir. Örneğin politik bir şarkı, popüler bir şarkı gibi dinleyeni kolayca yakalayıverir. Nakaratı ya da sözleri bir kez dinlendiğinde bile akılda kalıverir. Ritmi hemen harekete geçirir. Hep beraber dinlenmeye, söylenmeye ve eşliğinde dans edilmeye de yatkındır genellikle. Popülerliğini bazen geleneksel temaların kullanılmasına borçludur bazen de zamanın ruhunu taşıyan tarzların içinden çıkıp gelir politik müzik. Örneğin bir türkü kadar artık bir rap şarkısı, bir rock şarkısı da politik müziğin gezinme alanındadır. Sözleri ise doğrudan siyasal özellikler taşımak zorunda bile değildir. Besteleyenin, temsilcisi olduğu kesimin konumu itibariyle sıradan bir ezgi, sıradan bir şiir ya da gündelik hayatın içindeki küçük yaşantılarla ilgili dizeler dinleyicileri için siyasal bir anlamla özdeşleşiverir [1].

10 Ocak 2012 Salı

PJ Harvey: Sallan İngiltere Sallan!

Açıkçası 2007 tarihli albümünden sonra ne yapacağını merakla bekliyordum. White Chalk (Beyaz Tebeşir) o kadar yoğun, iç acıtıcı, tek kişilik bir trajedi albümüydü ki sonrasına ne kaldığını kestiremiyordum. Albümün içinden dinmeyen ağıtlar, tutulamamış yaslar, sonu gelmeyen taziyeler çıkıyordu. Şarkılar, söylendiği uçsuz bucaksız kırları dolaşıp yaşadığım kente geliyordu ve tıkış tıkış apartmanların duvarlarına çarpıyordu bu ağıtlar, yaslar, taziyeler. Bu nedenle White Chalk'ı dinlerken bir yandan da Polly Jean Harvey'in gitarıyla, piyanosuyla, arpıyla, bonjosuyla yeni bir albümde nerelere gideceğini, nerelere varacağını ve ardına düşenleri nerelere götüreceğini merak ediyordum.


Sonra zamanı geldi çattı. Bir ay kadar önce yeni albümünü yayınladı. Kendi içine baktığı ve hırçın, asi, uslanmaz, acılı yönlerini anlattığı yıllardan sonra tıpkı kendi içine bakarkenki gibi keskin bakışlarını yaşadığı topraklara, parçası olduğu tarihe dikmiş Harvey. Dobra dobra, dolaysız, pazarlıksız ve derinden şarkılarla çıkıp gelmiş. Yeni albümü ile hem dinleyenlerini hem de ülkesini, ülkesinin her coğrafyaya en az bir kez değen yayılmacı geçmişini sallamaya, havalandırmaya karar vermiş. Bu nedenle olsa gerek albümün ismi Let England Shake! (Bırakın İngiltere sallansın) olmuş.
Devamı >>

4 Aralık 2010 Cumartesi

Avanti Musica III: Aramızda dolanan hayaletler


Zamanın ruhu çok az kişiyi teslim alamaz. Kafa tutmak ve ayakta kalmak, dinmeyen bir çaba gerektirdiği için. Ve örneğin bir müzisyenin de zamanın ruhuna direnmesi kolay değildir. Ne de olsa ana akım dedikleri kuru gürültü belirleyicidir. Yine de belli olmaz, birkaç yıla hâkim olan değerler, tarz ve ses, sonraki on yılda gözden düşer ve hoş bir seda olarak mazide kalır. Politik müziğin tarihi bir anda kendisini, iddialarını ve çabasını tatlı bir nostalji olarak geçmişte kalmış bulan onlarca isimle doludur. Ama bir de her dönemde zamanın ruhuna kendi rengini katanlar vardır. İşte zamanın ruhunu kendi renkleriyle boyayan iki isim, ard arda yeni albümler yayınladılar geçtiğimiz günlerde.

Sanatsal yaratıcılık bir anlamda büyücülükse eğer, Robert Wyatt da 1960'lar İngiliz rock camiasının en ışıltılı büyücülerinden birisiydi. O dönem, müzikte sınırları zorlayanların dönemiydi ve bir avuç insan hep beraber, sınırları sürekli olarak daha ileriye götürüyorlardı. Wyatt’ın vurmalılarının başında oturduğu Soft Machine grubu, Pink Floyd’la birlikte 60ların İngiliz psychedelic rock müziğinin daha derinlikli bir içerik kazanmasını sağlamıştı.

Ama sonra 1970'ler gelince, bir önceki on yılın arayışlarını silip süpüren bir tutuculuk belirleyici olduğunda tüm büyücüler birden kırpılıp biçilen yıldızlara dönüştü. Wyatt’a ise hem arayışları hem de hayat bambaşka bir yol açtı. 1973’te bir parti sırasında üçüncü kattan düştü ve o kazadan sonra hayat boyu eşlikçisine dönüşen tekerlekli sandalyesiyle buluştu.

Gilad, hava döndü mü gerçekten?


Daha önce Sanat Cephesi’nde ve soL’da değindiğim Gilad Atzmon ve ekibi Orient House Ensemble (OHE) geçtiğimiz günlerde onuncu yıllarını kutladılar. Hem de yeni bir albüm (The Tide Has Changed) ve oldukça dolu bir konser programıyla. 

Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı çıkışta da andığı Gilad Atzmon, medya tarafından daha çok anti-siyonist olarak görülen bir isim. Grubunun ismi, Filistin yönetiminin Kudüs’teki yönetim binasının adını taşıyor. Çünkü Atzmon 20. yüzyılı ve günümüzü yalanlar ya da uydurma hikâyeler üzerine kurulmuş bir düzen olarak görüyor. Bu nedenle grubun albümlerinden bir tanesi ekseni kaydırılmış 20. yüzyılı yeniden düzenlemeye adanmıştı. Zaten Batılı caz standartlarını doğulu bir havayla, yanık yanık çalarken öfkesini notalarda gezdiriyor. Bir Yahudi halk şarkısı yerlerinden yurtlarından edilmiş Filistinlilerin ağıtına, haykırışına dönüşüyor.

Gilad Atzmon, Orient House Ensemble’ı İsrail’i terk edip yerleştiği Londra’da 2000 yılında vurmalılarda Asaf Sirkis, piyanoda Frank Harrison ve basta Oli Hayhurst’la birlikte kurmuş. Dörtlü farklı müzisyenlerle işbirliği yaparak altı albüm yayınladı, birçok ülkede konserler verdi, farklı ödüller kazandı ve hem müzik dünyasında hem de siyasal arenada sürekli ilgi topladı. 

OHE günümüz cazının en üretken gruplarından birisi olarak görülüyor. Konserler ve albümlerle (ki içlerinde Filistin’le dayanışmak için düzenlenmiş sayısız etkinlik de bulunuyor) geçen on yılı kutlamak için ise en parlak albümleri olarak niteledikleri “The Tide Has Changed” yayınladılar. Albüm hemen geniş ilgi gördü, grup iki ayı bulan bir konser turnesi serisine başladı ve İsrail gazetesi Ha’aretz bile Atzmon’la yaptığı röportajı sansürlemeden yayınladı. Ki röportajın yapıldığı günlerde Atzmon müzisyen arkadaşlarını da yanına alarak kuşatma altındaki Gazze ile dayanışmak için Jazza isimli büyük bir festival düzenlemişti.

Atzmon ve OHE’ın ortaya çıkardıkları müzik, tarzlar arasındaki ayrımları silikleştiren bir yapıya sahip. Arap halk ezgileri, yüksek tondan çalınan doğaçlama cazla birleşirken arkadan bir Kurt Weill ironisi beliriveriyor. Hisli bir tango ezgisine yaylı çalgıların tellerinden yayılan bir nostalji eşlik ediyor. Atzmon müzikleri üzerine çeşitli yerlerde yaptığı söyleşilerde yaptıkları üretime baskı, zulüm ve direnişten enerji çıkardıklarını sık sık dile getiriyor. Bu anlamda da aslında grup son yılların cazındaki en önemli politik odağı temsil ediyor. Zülüm altındakilerin haykırışları OHE şarkılarında başkaldırının özgürlüğüne dönüşüyor. Bu sayede cazı şanlı geçmişin takıntıları arasında debelenip duran eski tarz bir sanatsal biçim olmaktan çıkarıp günümüz direnişinin, baskılara karşı başkaldırılarının dinamik bir üretim alanı haline getiriyorlar: And So We have.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Thievery Corporation: Radyomuz Misilleme Amaçlıdır

İnternet ve mp3 indirme furyası, endüstrinin müzik üretimine dayattığı risklerin büyük bir kısmını ortadan kaldırdı. Bu özgürlük dünya müziği olarak adlandırılan müzikler için de yayılma olanaklarının artmasını sağladı. Böylece kökenini Amerika’dan ya da Avrupa’dan almayan sesler sıradışı yapımlarda işlenebilmeye başladı.



Thievery Corporation, Rob Garza ve Eric Hilton’dan oluşan bu aşırma ortaklığı popülerliğini ikilinin kıvrak ritimler, dans pistine çağıran ezgiler ile dünya müziği yelpazesinden kopardıkları parçacıkları ustaca birleştirmelerine borçlu. İnternetin sağladığı olanakları kullanarak mali kaygı olmadan sesleri keyiflerine göre işleyebilme döneminin başında (1990ların sonu ve 2000lerin başı) ortaya çıkan ikili dans müziğinde yeni bir sayfa açmıştı. O güne kadar hiç kimse dans müziği denen avare tınıları Latin Amerika, Afrika ya da diğer coğrafyaların ritimleriyle birleştirerek yeni bir alaşım elde etmeyi ya denememişti ya da bu hırsızlık şebekesi gibi işin altından kalkamamıştı. Çıkardıkları hemen her albüm dansedilebilir müziğin sınırlarını genişletti.

İkilinin müziği, ilham aldıkları geniş müzikal yelpaze gibi çok kökenli bir siyasal arkaplana sahip. Yayınladıkları albümler her ne kadar dans müziğine getirdikleri yeniliklerle önplana çıkmış olsa da grubun bu yenilikçi tarzının altında hep politik bir öfke, hayal kırıklığı ve yabancılaşma akıp gidiyor. Örneğin 2005 albümleri (Cosmic Game) "Gelin, burada işe kimin düşman olduğunu saptayarak başlayalım!" ya da "Dünya cayır cayır yanarken kötülük nasıl olur da sırıtabilir?” dedikten sonra “Çözüm Devrim” diyordu. Yani politik çağrı ve sorgulama ikilinin albümlerinde kendine mutlaka bir yer buluyordu. Ancak ikilinin 2008 tarihli beşinci albümü olan Radio Retaliation (Misilleme Radyosu), şarkıları, konukları, albüm kapağı ve mesajlarıyla baştan sona siyasal bir propaganda olarak planlanmış bir çalışma.