Küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2019 Pazar

Gerçekliği zorlayan bir hikâyede yeni gelişmeler


Geçtiğimiz hafta Amerikan Tıp Birliği'nin bilimsel dergisinde oldukça tartışmalı bir konuda yeni bir makale yayınlandı [1]. Tartışmalı konuyu soL okurları az çok biliyorlar: ABD yönetimi Havana'da görev yapan diplomatlarının 2016 yılında bir tür saldırıya maruz kaldıklarını ve bu saldırı sonucunda da diplomatların beyinlerinde hasar oluştuğunu, bazı beyin fonksiyonlarının bozulduğunu iddia ediyor.

Daha önce konuyu ve yaşanan gelişmeleri farklı yazılarla bu köşeye taşımıştım [2]. Bu yıl Nisan ayına kadar ortaya çıkan tüm “bilimsel” verileri de ayrıntılı biçimde bir araya getirdiğim bir derleme Madde, Diyalektik ve Toplum’da yayınlandı [3]. Konuyu ayrıntısıyla merak edenler için bu dört yazınının oldukça bilgi verici olduğunu düşünüyorum.

Ama yine de kısa bir özet geçmek gerekirse son bir yıl içinde bu saldırı iddiasıyla ilgili iki önemli gelişme yaşanmıştı: Saldırıya maruz kaldıkları iddia edilen diplomatların bir kısmının nöropsikiyatrik muayene bulguları yine Amerikan Tıp Birliği'nin dergisinde yayınlanmıştı. Makale içerdiği yöntemsel eksiklikle ve bildirilen belirtilerin çok da özgün olmaması nedeniyle hem tepki çekmiş hem de makaleyle neredeyse “dalga” geçilmişti.

Öte yandan ABD yönetimi tarafından “işitsel saldırının kaydı” olarak ortaya sürülen ses de Karayip bölgesine özgü bir çeşit cırcır böceğinin sesi çıkmıştı. Ve sonra da konu, ABD tarafınca dile getirilen bir kaç yeni olgu (biri Çin'de ve bir diğeri de Havana'da ama bu sefer Kanadalı bir diplomata) bildirimi dışında gündemden düştü.

27 Ocak 2019 Pazar

Cırcır böceğiymiş!


Emperyalizm dünyayı bir kez daha hesaplaşmaya götürürken geçtiğimiz haftanın yakıcı olayları arasında küçük ama önemli bir gelişme ajanslardan geçiverdi. Bu köşenin takipçileri belki hatırlayacaktır; daha önce iki kez yazdım: ABD yönetimi neredeyse iki yıldır diplomatlarının “sonik saldırıya” uğradığını iddia ediyor. Önce Küba’da iddia ettiler, sonra da Çin’de. İşin Çin kısmını gürültü patırtı çıkarmadan şimdilik kapatmayı tercih ettiler ama Küba konusunda ABD yeniden ve de yeniden çamura yatıyor ve olmayacak iddialar öne sürüyor. Daha doğrusu öne sürüyordu. Çünkü bu temelsiz “saldırı” iddiasına dair bir başka ABD “kanıtı” daha kof çıktı!

İddiaya göre Havana’da görev yapan 26 diplomat ve elçilik çalışanı ses dalgaları ile saldırıya uğramıştı. Ve hatta diplomatlarda ortaya çıkan bulguları içeren bir senato raporu ve hemen ardından da Amerikan Tıp Birliği’nin bilimsel dergisinde bir makale yayımlanmıştı. Rapora ve makaleye göre “saldırıya uğradığı” öne sürülen personelden bazılarında “beyin hasarı” tespit edilmişti. Böylece “sonik saldırı” iddiaları için “bilimsel” bir temel de sağlanmış oluyordu.

Geçtiğimiz yıl yayımlanan makale nöroloji ve beyin alanında çalışan diğer uzmanlık alanlarında tartışma yarattı. Çünkü verilerin belirsizliği ve incelenmeye açık olmaması bir yana yazarlar makalede ilginç bir tercihte bulunmuştu. İşitsel saldırı sonucunda beyin işlevlerinde hasar meydana geldiğini ispatlamak için olguların bilişsel test sonuçlarını vermişlerdi. Vermişlerdi ama bu tür testlerde “normal” ile “bozuk” olanı birbirinden ayırmak için kullandıkları kesme noktasını biraz gönüllerince kullanmışlardı. Yani beynin planlama, bellek, dikkat gibi işlevlerini değerlendiren testte öyle bir kesme puanı belirlemişlerdi ki herkes “hasta” çıkmıştı.

9 Eylül 2018 Pazar

Tehlikeli bir matkap, parfüm şişesindeki sinir gazı, uçan domuzlar ve zavallılar


Garip bir haftaydı.

Önce uzaydan haber geldi. Olmayacak bir haber. Tuhaf ve de tehlikeli bir haber. Birisi ya da birileri Uluslararası Uzay İstasyonu’nun (UUİ) Rusya’ya ait olan kısmında, İstasyon’a Haziran ayında bağlanan Soyuz MS-09 modülünde matkapla delik açmıştı.

Evet, yanlış duymadınız! Birisi ya da birileri uzaya gönderilmiş bir kabinde, kabinin bir köşesinde matkapla delik açmıştı. Ve bu delik nedeniyle de uzaya hava sızıntısı olmuş ve istasyonun iç basıncında düşme meydana gelmişti.

Deliğin görüntülerini önce NASA yayınladı. Ve deliği “meteorit çarpması sonucu oluşmuş ufak bir hasar” olarak verdi. Ancak paylaşılan fotoğrafta matkap izi çok rahatlıkla görülebiliyordu. Bu nedenle de kısa sürede NASA paylaşımının altına binlerce yorum yazıldı. Yorumların hemen ardından da NASA fotoğrafı kaldırdı. Ancak tüm dünya UUİ’de bir delik olduğunu öğrenmiş oldu.

İddiaların ardı arkası kesilmeyince ve fotoğraf internette hızla yayılınca Rusya Federal Uzay Ajansı, RosCosmos bir açıklama yayınladı. Ajans açıklamasında “uzay aracındaki deliğin matkap deliği olduğunu ve bu deliğin Soyuz'un üretimi sırasında mı yoksa uzaydaki astronotlar tarafından kasıtlı olarak mı yapıldığının belli olmadığını” belirtti. Böylece söylentiler daha da büyüdü.

Çünkü Rusya tarafı üretim sırasındaki bir sabotajın ya da hatanın dışlanabileceğini de belirtiyordu. Geriye kalan olasılıklar içinde ise deliğin İstasyon’daki bir astronot tarafından bilerek açılması da kalıyordu. UUİ’de şu an üç Amerikan, iki Rus ve bir de Alman uzay insanı bulunuyor.

Deliğin İstasyon’daki bir uzay insanı tarafından bilerek açılması olasılığı akıllara tabii ki “uzay ve psikoloji” konusunu da getirdi. Birçok bilim kurgu filmine konu olan “uzayda psikolojisi bozulan astronot” meselesine atıflar yapılmaya başlandı. İstasyon’da yaşamanın oldukça zorlu olduğunu belirten eski Rus kozmonotlar “Hepimiz insanız” ile başlayan ve “astronotların zihin sağlığının bozulmasını anlayabileceklerini ama dünyaya dönebilmek için bu tür bir yola başvurulmasını anlayamayacaklarını” belirten demeçler verdiler.

Sonuçta delik biraz yapıştırıcı ve biraz da bantla kapatıldı. Hava kaçağı engellendi ve İstasyon’daki basınç normale döndü. RosCosmos başkanı Dmitri Rogozin ise deliğin aydınlatılmasının kendileri için “bir onur meselesi” olduğunu belirten bir açıklama yaptı. Böylece emperyalistler arası kızışan rekabet insanlık tarihine bir başka “tuhaf hikâye” daha hediye etmiş oldu.

1 Nisan 2018 Pazar

Otizm “büyük bir hızla” artıyor mu?


Yarın otizm farkındalık günü. Yani 2 Nisan. Önceden böyle bir gün yoktu. Birleşmiş Milletler 2008’den bu yana üye ülkeleri 2 Nisan’ı otizm temasıyla geçirmeleri için destekliyor. Günün amacı otizmli bireylerin toplumun bir parçası olduğu bir kez daha hatırlatmak ya da var olan farkındalığı arttırmak. 

Otizm ise yakın zamanda başka bir tartışma üzerinden gündeme geldi: Aşı tartışmalarıyla. Çünkü “aşılar otizme yol açıyor” efsanesi aşı karşıtlarının en çok sevdiği argümanlardan bir tanesi. Ama bir efsane. Hem de tıp tarihinin en kötü aldatmacalarından birisine yaslanan bir efsane. Tıp yayıncılığının en tepesinden yayılmış bir efsane [1].

Lancet dergisi, 1998 yılında İngiliz hekim Andrew Wakefield’a ait bir makale yayınlar [2]. Makale kızamık aşısının otizme yol açtığını iddia etmektedir. Makale yayınlanır yayınlanmaz ortalık karışır: İngiltere ve İrlanda’da aşılama oranları düşer. Yıllarca süren tartışmalardan, toplumda aşılara karşı oluşan güvensizlikten sonra Wakefield’in araştırma yönteminde açık bir hile yaptığı ortaya çıkar. Wakefield aşılanmamış çocukları seçmemiştir; artmış bir risk varmış gibi gösterebilmek için olguları aşılanmış çocuklardan seçmiştir [3].

Makaleyi yayınlayan Lancet 12 yıllık bir incelemenin sonucunda bildirilen sonuçların “doğru olmadığının” ve “daha önceki bir çalışmanın bulgularına ters olduğunu” duyurarak makaleyi geri çeker [4]. 2010’da [5]. Ama iş işten çoktan geçmiştir. Söylenti yayılmıştır bir kere ve Wakefield hekimlik ehliyeti iptal edilse bile aşı karşıtları için bir nevi peygambere dönüşmüştür. Hatta şanı tüm dünyaya yayıldığı için dolaşır. Ve yakın zamanda Teksas’da aşı karşıtı kampanyanın öncü sesi haline gelir [6].

Eee, ne de olsa her efsanenin bir alıcısı var. Ve efsaneler özellikle belirsizlikler zamanlarında yayılıyor. Tam da içinden geçtiğimiz dönemde olduğu gibi. Artıyor, azalıyor ama bu tür takıntıların, hatta sanrıların toplumda alıcısı mutlaka oluyor.

27 Kasım 2016 Pazar

Bir gün bile yaşamak*

Gece indi nihayet. Uzun ve yorucu bir günün sonunda.

Yine çıkmış ortalığa. Karşılaşıyoruz bahçede. Gülümseyerek selam veriyorum. Üç yıldır orada, biliyorum. Tek başına. Bir ailesi yok. Sanırım. Çünkü bahçede ve civarda başka bir kirpi görmedim. Gören de yok. Kediler var, tek tük. Sırnaşık ve sevimli. Bir de insanlar var, tabii ki. Alabildiğine sıradan ve kendi halinde. Yine de sonuçta hep beraber yaşayıp gidiyoruz işte. O bahçede.

Ama kirpiyi bir ayrı seviyorum. Yanından geçerken meraklı gözlerle izliyor beni. Biliyorum tedirgin ama üç yıldır karşılaşıyoruz ve az çok tanıdık artık birbirimizi. Hayata beraber meydan okuyoruz, sanki. Ama daha çok o meydan okuyor. Onca betonun arasında hayatta kalabiliyor. Ve bir insan olarak şaşırıyorum onun direngenliğine. Hatta özeniyorum. Tek başına yaşayabilmesine, kendini koruyabilmesine.

**

Küba’da da en çok buna şaşırmıştım. Onca betonun arasında Küba’nın tek başına yaşayabilmesine, kendini korumasına. “90lar” demişti Norma, “çok zordu. Çoğu zaman tek öğün yemek vardı ve bazen o da yoktu.” Sovyetlerin yenilmesi ülke ekonomisini felç etmişti. Ama dayanmışlardı. Karşımda gülümseyerek o günleri anlatırken Norma, ben 90ları düşünmüştüm. Türkiye’de ve dünyada. Televizyonlarda Çiller, baba Bush ve Çarkıfelek vardı.

Tamam, küçük bir grup direnebilir. Bir çekirdek kendisini koruyabilir. Ama ya koca bir ülke? Koca bir toplum? Nasıl ikna edilirdi ki? Başka bir yol yoktu da katlanmışlar mıydı o günlere? Düşündükçe Türkiyeli kafam yanlış cevaplar buluyordu yanlış sorulara.

Tüm dünyanın bambaşka bir yere gittiği bir kesitte, hani neredeyse tek başına direnen bir ülkeydi Küba.

Ha, başka direnenler yok muydu aynı dönemde? Artık açık yüreklilikle sorabiliyorum kendime: Mızmızlanmak ne zaman direnmek oldu ki? Şimdi geriye bakıyorum da 90lardan bu yana ne de çok mızmızlanma var ve kendini direniş diye nasıl da yutturabilmiş tüm bunlar.

17 Mayıs 2016 Salı

Küba: Hep sağolsunlar!


Küba çeşitli zorlukları olan bir ülke. Ambargo bir yana, coğrafi konum olarak da ciddi zorlukları var. Ve sosyalist düzenin de sorunları birkmiş durumda. Zaten kimse bunu inkar etmiyor. Kimse böylesi zorluklar hiç yokmuş gibi davranmıyor.

Sanırım doğru olan da bu. Zorluklarla yol alabilmek. Dürüstçe ve kendine sahip çıkarak. Kendinden vazgeçmeyerek... Zor olan bu, yani bile isteye yine de zor olanı tercih etmek.

Kolay gibi görüneni, kısa yolları tercih etmeye ise siyasette pragmatizm deniyor ve ne yazık ki gerek Türkiye'de gerekse dünya solunda bol bol var pragmatizm.

Küba ise zor olana alışmış bir ülke. Tabii ki handikapları var bunun. Ama bir kesiminin değil tüm ülkenin o yıl boyunca neredeyse açık sınırında yaşadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Reel sosyalizmin çözülmesi bir gecede Küba'yı yapayalnız bırakmış. Yapayalnız derken bayağı bir yalnız kalmış Küba. O derece ki on yıl boyunca tüm ülke günde iki öğün yemeğe talim etmiş. Kollektif bir diyet gibi düşünün. Hep beraber altına girişilen zorlu bir süreç olarak düşünün. Hep beraber, kollaktif falan derken de yaklaşık on milyonluk bir nüfusu düşünün.

Az bir fire dışında hep beraber zor olanı tercih etmişler.  Ve altından da kalkmışlar. Yara bere içinde kendilerinde ısrar etmişler. Tüm dünya 90lar boyunca kapitalist gelişimin hızlanmasının getirdiği yeni nimetlerinin (AVMler mesela, o dönemin nimeti değil miydi?) tadını çıkarırken Küba başka bir yolda, tek başına ısrar etmişti. 

İşte yukarıdaki fotoğraf bunun bir hatırlatması. Eğilip bükülmeden de kendinde ısrar etmenin mümkün olduğunun, hatta kendinde ısrar etmenin tek yolunun fotoğrafı.

Bir an, bir kare: ABD başkanı (ki ne yalan söyleyeyim, Obama Küba ziyaretinin başından, hatta öncesinden sonuna kadar çok sevimliydi; bir CEO ne kadar sevimli olabilirse o kadar. Yani nhereden baktığınıza bağlı; etkileyici de bulabilirsiniz, guru olarak da görebilirsiniz; doğrudan soytarı diyip geçe de bilirsiniz! İşte aynen öyleydi...) Raul Castro'ya sarılmak için hamlede bulunuyor ve Raul "Gel bakalım koca oğlan!" yaklaşımıyla "diplomatik taammülleri" de zorlayan bir sınır çekiyor başkana. Sarılmaya çalışan kolunu alıp yukarı kaldırıyor, "pazarsa buyrun, Dünya pazarına sunalım sizi, özgürce" der gibi. Emperyalizme, kapitalizmin baş temsilcisine, hepimiz adına, sosyalizm adına "Ağır ol bakalım!" diyor.

Bunu söyleyebilen ne kadar az siyaset çizgisi kaldı dünyada farkında mısınız? Reel sosyalizmin çözülüşü, eğilip bükülmemeyi, kendi olarak kalabilmeyi de götürdü yanında.

Evet, Küba'nın işi, geleceği kolay değil. Sanırım hiç kolay olmadı da. Hepimizin olduğu gibi. Ama başka bir onur, haysiyet, vicdan taşıyanların olduğunu yeniden hatırlatmak bile yeter Küba için.

Hep sağolsunlar!

8 Ağustos 2015 Cumartesi

İmkânsız ol, gerçeği iste!

İnsan bazı sözleri ancak zamanla anlayabiliyor.

İlk ne zaman rastladığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen 1996 ya da o civar yıllarda işte. Bir şekilde beğenmiş ve öğrenci odamın duvarını süsleyen kâğıtların, fotoğrafların, yazıların arasına sıkıştırmıştım o sözü: “Gerçekçi ol, imkânsızı iste!”

Sanırım uzun yıllar sözün kime ait olduğunu bile öğrenmedim. İhtiyaç duymadım; sadece hoşuma gitmişti ve hem duvara hem de aklıma yerleşmişti. Sonra Che Guevara’ya ait olduğunu öğrendim. Muhtemelen birkaç yıl sonra.

Ama aklımda cümleyle uğraşmaya devam ettim: Anlamını bir türlü oturtamıyordum; anlamı aksıyordu, düşündükçe takılıp kalıyordum. Söylenmek istenen “imkânsız olan (devrim, aşk, sosyalizm, anarşi, kopup gitmek vs.) istenecek ama gerçekçi olunacak” mıydı, acaba? Vurgu hangi tarafaydı? Bir türlü kestirtemiyordum. Bu nedenle de cümleyi sevmekle sevmemek arasında gidip geliyordum. Ama duvarda duruyordu işte. Ve vurguyu gerçeğe değil de imkânsıza yapmayı tercih etmiştim zaman içinde.

Uzun yıllardır da anlamı tam oturmamış olarak yerinde duruyordu. Ta ki son bir yıldır giderek alıp başını giden “gerçekçi” olma çağrılarına kadar. Çağrılar arttıkça söz de aklımda daha fazla dönüp durmaya başladı. Ben de oturdum biraz araştırdım, biraz daha düşündüm, biraz daha anladım.

22 Ekim 2014 Çarşamba

Kısaca Küba...


Havana için birçok öneri yapılabilir ama zamanınız kısıtlı ise sadece klasik önerilerle yetinebilirsiniz. Yaşayan, canlı bir şehir Havana. Bu nedenle bol bol yürüyün. Hava sıcak olacaktır ama sokak aralarında mutlaka “ananas suyu, mango suyu” satanlar olur. Birkaç bardak içer serinlersiniz. Araba kiralarsanız geniş bir şehir turu da atabilirsiniz. Devlete ait Cubacar isimli bir araba kiralama şirketi var. Fiyatlar da araçlar da gayet uygun. Genişçe bir çevrede rahatça gezebilmek için en azından bir kaç gün için tercih edilebilir. Akaryakıt litre fiyatları da Türkiye ve Avrupa'ya göre oldukça düşük. Şehiriçi ve şehirler arası yollar iyi durumda. Tabii ki bir turla gidiyorsanız, bunların hiçbirine zaten gerek kalmaz.

Havana’nın her semti ayrı güzel ama şehri gezmeye genellikle önce önce eski Havana (Habana Vieja) olarak adlandırılan bölgeden başlanır. Havana'nın en turistik, en kozmopolitan bölgesidir. Turistik olduğu için dünyanın tüm turistik bölgelerindeki sıkıntılar orada da var. Israrcılık, gereksiz sırnaşmalar, küçük çaplı yankesicilikler vb. Ama güvenliğinizi alın ve gerisini de çok kafaya takmayın. 

Capitolio çok güzel. Zaten etkilenirsiniz. Merdivenlerde oturup etrafı izlersiniz. İçinde devasa bir heykel var. Kapıdan başınızı uzatıp mutlaka görmelisiniz. Hemen o bölgede Devrim Müzesi (Museo de la Revolucion) da yer alıyor. Zamanınız kısıtlı olabilir ama müzeler arasında en azından Devrim Müzesi'ni görmenizi tavsiye ederim. Tamamını gezmek birkaç saati alıyor ama ama daha kısa da tutulabilir. Yine aynı bölgede Gran Teatro de La Habana göz atmayı da atlamayın.

15 Mayıs 2012 Salı

Yo Roberto Fonseca Yo


Ne zaman Roberto Fonseca dinlesem aynı anda hem hayranlık hem de öfke duyuyorum. Bir yanım şarkıları, şarkılardaki havayı çok seviyor, hemen o havanın içine giriyor. Bir yanım ise yaratıcılığını ve yeteneğini pazarlamak konusunda bu kadar istekli bu adamın hallerine öfkeleniyor. Bu nedenle her Roberto Fonseca albümü aynı duyguları hatırlatıyor: Hayranlık ve öfke. Geçtiğimiz aylarda yayınladığı yeni albümü "Yo" (Ben) ise hayranlıktan çok öfkeyi hatırlattı.

Tanımayanlar için söyleyeyim, Roberto Fonseca Küba'lı bir caz piyanisti. Caz dünyası içinde ismi gittikçe daha fazla duyulan Fonseca uluslararası alanda adını ilk olarak meşhur Buena Vista Social Club ile duyurdu. Grubun emektar piyanisti Rubén Gonzaléz'in yerini aldı ve grubun dünyanın dört bir yanındaki konser turnesi sırasında pişti. Sonrası ise Fonseca için daha hızlı gelişti. 2007 yılında kendi ezgi dünyasının içinden kopup gelen melodilerle yoğurduğu ilk albümü Zamazu'yu çıkardı. Albüm aslında Fonseca'nın kendi müzikal evreninde işlemeye odaklandığı kültürel parçaları bir araya getiriyordu: Küba'daki Afrika kültürü, caz ve klasik müzik ile Latin havalarının bir karışımı. 2009 tarihli Akokan albümü ise müzisyenin bulduğu bu geniş kültürel damarı daha derinlemesine işlediği bir uğrak oldu.

Yeni albümü "Yo" işte bu kaynakları yeni bir enerjiyle harmanladığı bir altyapıya sahip. Hatta Fonseca bu yeni albüm ile Küba ve latin cazından daha fazla uzaklaşırken müziğinde Afrika etkilerine daha çok yer açmış.

31 Mart 2012 Cumartesi

Giovanni Mirabassi: Devrimci Şarkılar Geçidi


Toplumsal mücadeleler için yazılmış devrimci şarkıların Fransız Devrimi’ne kadar uzanan bir geçmişi var. İnişli çıkışlı bu geçmişin içinde hemen her ülkede mutlaka ama mutlaka bir şarkı, bir marş ya da bir türkü popüler olmuş, dillere dolanmış, kulakları dolaşmış. Okullar, işyerleri, sokaklar ve meydanlar, bu mücadelelerin taşıyıcıları kadar şarkıları, türküleri ve marşları da ağırlamış.

Ancak bir çok ezgi, sesi oldukları kalabalıklar dağıldığı için unutulmaya da yüz tutmuş. Bu nedenle geçmişin tozlu raflarında acılar ve sevinçler kadar geniş bir müzikal hazine de yatıyor. Ama sanmayın ki bir zamanların bu direngen ezgileri hoş bir seda olup kaldılar şu gök kubbede. Ara sıra hünerli bir el, bir ses, bir topluluk çıkıyor ve sihirli bir dokunuşla geri çağırıyor onları.

Caz piyanisti Giovanni Mirabassi, devrimci müzikal geçmişi yeniden işleyen ender isimlerden bir tanesi. İtalyan kökenli olmasına rağmen uzun yıllardır Fransa’da yaşıyor. Alaylı bir piyanist. Çocuk yaşlardan itibaren, kendi kendisinin öğretmeni olmuş ve herhangi bir eğitim almadan öğrenmiş piyano çalmayı. Folklorik İtalyan kantatlarının yanına Fransız şansonları eklenmiş ve gittikçe yetkinleşen piyanistin parmakları zamanla Oscar Peterson, Charles Mingus, Charlie Parker, Pat Metheny, Astor Piazzolla gibi isimlere de uzanmış.

Mirabassi’nin melodik, dokunaklı ve lirik bir tarzı var. Kendisi tarzında Amerikan caz piyanistleri Bill Evans ve Keith Jarrett kadar bir başka İtalyan caz piyanisti Enrico Pieranunzi’nin de etkisi olduğunu belirtiyor. Geçmişte Chet Baker gibi isimlerle çalmış olması da hüzünlü, karanlık bir yan katmış şarkılarına.

İlk dönemlerden itibaren devrimci şarkılara özel bir ilgi duymuş Mirabassi. Bu gönül vermişlik, daha ilk solo albümünde caz piyanonun devrimci şarkılarla buluşmasını sağlamış. 2000 yılında yayınlanan ‘Avanti!’ bir tek caz dünyasında değil, müzik camiasının genelinde çok ender rastlanabilen türden bir eser. Şili’deki Halk Cephesi’nden II. Dünya Savaşı’nın partizanlarına, Fransız devriminden Komün’e kadar uzanan geniş bir müzikal hazineyi içerdiği için.

Farklı müzisyenlerle ve kendi caz üçlüsüyle albümler kaydetmeye devam eden Mirabassi, yayınladığı albümlerde bir-iki politik şarkıya yer vermeye devam etmekle birlikte sadece devrimci şarkılara adanmış yeni bir albüm kaydetmeyi de istiyormuş. Araya giren bir düzine albüme ve giderek artan tanınırlığa rağmen o heyecan, o istek devam etmiş.

Geçtiğimiz yıl, 1 Mayıs arifesinde, uzun zamandır gitmek istediği Küba'nın yolunu tutmuş. Havana sokaklarında, Malecon’da yürümüş. Devrim Meydanı’nda kalabalıklara karışmış ve ardından piyanosunun başına oturup yeni albümünü, Adelante’yi 1 Mayıs’ta, Havana’da kaydetmeye başlamış.

Yayın tarihi Ekim 2011 olan Adelante aslında Avanti ile aynı adı taşıyor. Birisi İspanyolca’da, diğeri ise İtalyanca gibi bir dizi Güney Avrupa dilinde ‘ileri’ anlamına geliyor. Albümde yer alan parçalar, yüzyıllardır dört bir yanda süregiden toplumsal mücadelelerin zengin tarihini bir kez daha yansıtıyor.

Enternasyonal ile, yani tüm devrimci mücadelelere selam vererek açılan Adelante’de piyanist, daha önce solo piyano olarak yorumladığı Hasta Siempre’ye bir kez daha yer vermiş. Bu sefer Kübalı müzisyenler de eşlik etmiş kendisine. ‘The Partisan’ ya da orijinal Fransızca adıyla ‘La Complainte du Partisan’ (Partizanlar İçin Ağıt) ise II. Dünya savaşı sırasında Nazi işgaline karşı örgütlenen direniş hareketiyle özdeşleşmiş bir şarkı. 1960lı yıllarda Leonard Cohen tarafından da yorumlanmış ve yeniden popüler olmuştu.

‘A Luta Continua’ (Mücadele Devam Ediyor) Afrika’da bağımsızlık mücadelelerinin sembol şarkılarından. Sözleri ve bestesi Güney Afrika’daki ırkçılık karşıtı mücadelenin yine sembol isimlerinden şarkıcı Miriam Makeba ve kızkardeşine ait. Portekizce olan şarkıyı Makeba, Mozambik’in Portekiz’den bağımsızlığını kazanmasının hemen ardından 1975 yılında yazmış.

‘Le Déserteur’ (Asker Kaçağı) savaş karşıtı bir Fransız şarkısı. Sözleri, daha çok romanlarıyla bilinen ama kısacık hayatına farklı yaratıcılıkları sığdırmayı bilmiş Boris Vian’a ait. 1954 tarihli parça, Fransa’da uzun yıllar yasaklı kalmış. Bir yandan da, Fransız sömürgelerindeki savaşlara anlam veremeyen ve askerliğe gitmek istemeyen halk arasında yayılmış.

Katalan şarkıcı Lluís Llach’ın bestesi olan “La Estaca” (Istaka - Kazık), 1968’de Franco diktatörlüğüne karşı yazılmış. Uluslararası popülaritesini ise 1980li yıllarda Polonyalı Solidarność (Dayanışma) hareketine borçlu. Keza şarkı yönü, doğrultusu ve anlamı halen tartışmalara konu olan 20. yüzyılın bu son kitlesel işçi hareketinin yarı-resmi marşı olmuş.

Politik şarkılar arasında en meşhurlarından olan ‘Lili Marleen’ sıradan bir Alman aşk şarkısı iken tarihin ironik tesadüfleri sonucunda savaş karşıtı bir şarkıya dönüşmüş. II. Dünya Savaşı’nda farklı cephelerde, farklı ülkelerin askerleri tarafından çok sevilerek dinlenen şarkı ne zaman radyoda çalınsa cephede tüm çatışmalar dururmuş ve herkes vatanındaki sevdiklerini düşünerek kısa bir süreliğine de olsa cepheden uzaklara gidermiş.

Albümde Latin Amerika’nın kızgın topraklarına ve o toprakların dinmek bilmeyen toplumsal mücadelelerine ses veren şarkılar da var. Örneğin “La Carta” (Mektup) Şilili ozan Violeta Parra’ya ait bir ağıtsal bir mücadele şarkısı. “Assentamento” askeri diktatörlük boyunca uzun yıllar sürgünde yaşamak zorunda kalan Brezilyalı ozan Chico Buarque’ye ait. Modern tangonun en önemli ismi Arjantinli Astor Piazzola’nın ‘Libertango’su, Kübalı Pablo Milanes’in ‘Yo Me Quedo’su (Kalıyorum), Venezuela’dan “Uno de Abajo” (Bir Altta) albümün Latin Amerika kısmını oluşturan diğer şarkılar.

Mirabassi’nin albüm için seçtiği İspanyol şarkısı ‘Gallo Rojo Gallo Negro’ (Kızıl Horoz, Kara Horoz) faşist Franco güçlerine karşı bir araya gelen Uluslararası Tugay’ın marşlarından bir tanesi. Avrupa’daki devrimci mücadeleler söz konusu olunca Mirabassi Fransa’ya ağırlık vermiş. Leo Férré’nin sinik burjuva dünyasına yönelik keskin dilini yansıtmak için büyük ozanın ‘Graine d'Ananar’ını (Ananar Tohumu) seçmiş. Hemen ardında yer alan ‘Le Temps du Muguet’ (Zambak Zamanı) ise Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası Fransa’sındaki popülerliğini temsil ediyor. Zira 1959 tarihli şarkı, o dönemde farklı Avrupa dillerine aktarılan bir çok Rus şarkısından bir tanesinin, dokunaklı Moskova Geceleri'nin Fransa’da o dönem çok meşhur olan bir yorumu. ‘Le Chant de Canuts’ ise 19. yüzyılda oldukça ağır koşullarda çalışan Lyonlu ipek işçilerinin şarkısı.

Albüm yine Latin Amerika’ya uzanarak Violeta Parra’nın ‘Gracias a la Vida’sıyla bitiyor. Hayata, tarihe ve dört bir kıtada süregiden mücadelelere teşekkür ederek. Avanti ve Adelante, mutlaka İleriye!

soL Portal, 17 Kasım 2012

25 Haziran 2008 Çarşamba

Herkese göre, bir başka Küba

Son aylarda Küba'yla ilgili haberler daha bir dikkatle dinleniyor. Çünkü değişim çığlıkları atan yayınlar kendilerine malzeme bulmakta zorlanmıyor. Malzeme bolluğunun içinde alt metin olarak, reel sosyalizmi çözen muz ve çikolata gibi Küba sosyalizmini de cep telefonunun çözeceği anlatılıyor. Herkesin aklında belki de aynı soru dolaşıyor: Sosyalizm, son kalesini de mi kaybedecek? Ya da dünyanın gidişatına direnen bu küçük ülke, bu kaçınılmaz gidişata ne zaman teslim olacak? Sorular ve yanıtlar çoğaldıkça herkes kendisine uygun bir Küba bulabiliyor. Ama en çok çözülmekte olan bir Küba kabul görüyor. Haber ajansları bu aralar sıkı çalışıyor! Sonu gelmeyecek bir oyun gibi, her sosyalist kalkışma için bir Stalin yaratılmaya çalışıyor. Ne de olsa Stalin'den, Fidel'den, Chavez'den bir Stalin hayaleti yaratmak, haber ajanslarının soğuk savaş yıllarında ustalaştığı bir yetenek.


Eşitlik ve özgürlük isteyen herkesin hayalini hayatının bir kesitinde sosyalist bir ülkeyi görmek süsler. Umutlarının karşılığını bulacaktır sanki. Ancak beklentiler büyüdükçe küçülür gerçek. Çünkü söz konusu olan her gün yeniden ve yeniden üretilmesi gereken zorlu ve keyifli bir mücadeledir. Yine de beklentiler gerçeği görmede belirleyicidir. Örneğin gittiği her ülke Nazım Hikmet'e yeni şiirler yazdırıken Walter Benjamin Moskova'da aradığının karşılığını bulamamıştır, beklentileri sanki hiçbir zaman bulunmayacak yitik bir ülke gibidir, bir ütopya. Zaten "Moskova buz gibidir ve kaldırımlarda yürümek bile bir ıstırap" vercidir. Sanki Berlin güllük gülistanlık! Biz de en mutlu günümüzü geride bıraktığımız gibi dünyanın öbür ucuna gidip olan biteni yerinde görmeyi tercih ettik. Daha uzun süre kendinden bahsettirecek olan sosyalist Küba'yı, on yıllardır ABD'nin burnunun dibinde direnen Küba'yı 13-29 Mayıs arasında içeriden görmeye çalıştık.

23 Haziran 2008 Pazartesi

Rüzgara Karşı Koşmak: Küba'da Spor

Komünist, 26.08.2005, Sayı: 229

23. Üniversite Oyunları (Universiade) için İzmir’e gelen Küba ekibinden, Ulusal Spor, Beden Eğitimi ve Eğlenme Enstitüsü (Instituto Cubano de Deportes, Educación Física y Recreación - I.N.D.E.R.) Başkanı Osvaldo Vento Montiller ve spor hekimi Dr. Pablo Castillo Diaz’la oyunlar, Küba’da spor ve Latin Amerika üzerine görüştük. Küba oyunlar sırasında, güreşte bir altın ve iki bronz, bayanlar gülle atmada bir bronz, erkekler senkronize 3m tramplenle atlamada bir gümüş, bayanlar tekvandoda bir bronz madalya kazandı.
Montiller: Teşekkür ederiz, gelişmelerden evet biz de sevinçliyiz. Ama henüz süreç devam ediyor ve daha fazla desteğe ihtiyacı var Küba’nın. Ama yol alıyoruz. Oyunlar için her şey güzel olmuş; tesisler, ulaşım, güvenlik, konaklama. Ayrıca çok büyük bir organizasyon, yaklaşık 8000 sporcu katılıyor.

22 Haziran 2008 Pazar

Küba’da psikiyatri hizmetleri

Dünya Psikiyatri Birliği’nin İstanbul’da Temmuz 2006'da düzenlenen Uluslararası Kongresi, dünyanın birçok farklı ülkesinden psikiyatristleri bir araya getirdi. Bu sayede psikiyatristler ülkelerindeki sağlık hizmetleri üzerine görüşmek ve psikiyatri uygulamalarını karşılaştırmak, yeni fikirler öğrenmek şansını da elde ettiler. 

Günümüz dünyasında en ilginç ülkelerden birisi de hiç şüphesiz Küba Sosyalist Cumhuriyeti. Dünyanın neredeyse tamamının siyasal ve ekonomik uygulamalar açısından başka bir yöne gittiği bir dönemde Küba farklı uygulamaları ve bu uygulamalardaki toplumsal ısrarıyla dikkat çekiyor. Hem de ada ülkesi olmanın ve yıllardır büyük ekonomik güçler tarafından aşırı katı bir ekonomik, siyasal ambargo altında olmanın dezavantajlarına rağmen. Bu nedenle dünya genelinde psikiyatri hizmetlerinin daha fazla ilaç tedavisine dayandığı, ilaç tedavisi maliyetinin giderek arttığı bir dönemde ambargo altındaki Küba’nın psikiyatri hizmetlerimi kongre katılımcılarından çocuk ve ergen psikiyatristi Dr. Tania Adriana Peon Valdés ile görüştük.

*

Sayın Dr. Valdés, Küba’daki psikiyatri hizmetleri hakkında bilgi verebilir misiniz?
Ülkemizdeki psikiyatri hizmetlerini anlayabilmek için genel sağlık hizmetlerinden bahsetmem gerekiyor; çünkü psikiyatri hizmetleri sağlık hizmetleri örgütlenmesinin bir parçası. Psikiyatri hizmetleri de varolan güçlü, basamaklı ve ücretsiz kamu sağlık örgütlenmesine paralel olarak yapılanmış durumda. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde toplumun tamamının kapsayan aile hekimliği uygulaması bulunmaktadır. Her hekim 150 kişinin bireysel ve toplumsal sağlığından, sağlık ve beden kültürü eğitiminden ve o bölgenin çevre sağlığından sorumludur; aile hekimlerimiz hizmet verdikleri toplumla tıpkı bir aile üyesi gibi iç içedirler. İlk olarak hastalara ve sağlıklı insanlara yönelik hizmetlerin sorunluluğu bu hekimlerdedir.

Ama aile hekimleri yine bir birinci basamak örgütlenmesi olan Akıl Sağlığı Toplum Merkezi ile birlikte hizmet verirler. Bir bölgedeki 8-10 aile hekimi grubu, o bölgedeki bir merkeze bağlıdır ve her bir merkezde bir psikiyatri uzmanı bulunur. Böylece toplum içinde tüm hastalara ve sağlıklı insanlara yönelik geliştirici, gözlem, koruyucu, erken tanı koyan, tedavi edici ve rehabilitasyon hizmetleri sağlanmış olur. Tüm bu hizmetlerden herkes ücretsiz olarak yararlanabilir.