tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2026 Pazartesi

Bion ve Tereddütlü Düşünceler

Wilfred Ruprecht Bion (1897-1979) günümüz psikanalizinde en fazla üzerinde durulan, en esin verici kuramcılardan biri. Ben ise geç tanışmış oldum, bir seminer dizisi vasıtasıyla. Conatus Psikiyatri ve Psikoterapi bünyesinde klinik psikolog Yusuf Atabay tarafından düzenlenen "Derinlemesine Bion Seminer Dizisi"nde ben de psikozlar üzerine bir oturumla yer aldım. Ve bu sayede Bion'un düşünceleriyle yakından tanışma fırsatı buldum. Teşekkür ederim.

Bion, özellikle son yirmi yıl içinde kuramının geniş kapsamı ile daha da görünür hale gelmiş ve psikanaliz kliniğini derinden etkilemiş. Psikotik hastaları psikanaliz tekniğinde değişiklik yapmadan tedavi eden ilk analistlerden birisiymiş Bion. Yaşam pratiğinin (göç, ayrılık, kayıplar, savaşlar) de getirdiği derinlikli bir kavrayışı var, insanı, bilinci ve zihni. Bu derinlikli kavrayış psikozların da daha kapsamlı düşünülebilmesini sağlamış. "Tereddütlü Düşünceler" içinde [ki kitabın adının bu şekilde Türkçeleştirilmiş olması da ayrı hoş olmuş, keza özgün adı Second Thoughts] toplanan, ağırlıklı olarak 1950’li yıllara ait makaleleri psikotik düşünceyi enine boyuna araştırarak vardığı kuramsal ve teknik sonuçları sergileyen bir toplam. Bu açıdan da ayrıca önem taşıyor. Düşünme kuramına dair görüşleri de ilk olarak bu makalelerde dile gelmeye başlamış. Makaleler psikanalist Bion’un o dönem seansta nasıl çalıştığının örneklerini de sunuyor. Bion’un kuramı yıllar içinde psikanalizde yeni bir paradigma açan, başlı başına güçlü bir kuram olarak gelişmiş ve günümüzde giderek daha fazla ses getiriyormuş. Ve yeni kuşakları da etkiliyormuş. Bion ile tanışmak isteyenler için kitabı öneririm, özellikle de psikozları anlamak isteyenlere.

 W. R. Bion | Tereddütlü Düşünceler | çev. Nilüfer Erdem | 2017, 208 s.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Smyrna Buluşmaları II

"Dili olsa da anlatsa..." deriz. Mekânlar, sokaklar, binalar, yapılar, yerler için. Neler yaşandığını hayal ederek ya da belki de kulaktan kulağa yayılan, yazılan hikâyelerinden duyarak.

Evet, mekânın konuşmasa bile anlatan bir dili var. Hatırlatan, unutturmayan. Ya ruhu, belleği? Meselâ neden bazı yollarda kendimizi daha iyi hissederiz? Neden bazı şehirler bize bir türlü yaramaz? Neden bazı evler soğuktur? Ya da Asklepion mesela. Bir iyileşme mekânı değil miydi, binlerce yıl önce? O antik tünellerin içindeki fısıltılardan devasa yapılara geldik günümüzde. Ya zihnimiz? Nasıl etkiliyor ve nasıl etkileniyoruz mekandan? Mekân biraz da bellek değil midir? Hatırlanan, unutulan, gönülen ve geri gelen.

Bir psikiyatri hastanesinin koridorlarından tarihin yazıldığı sokaklara, bir besteye ilham veren kaldırımlardan psikanalizin divanına, silinen tabelalardan yerleşim yerlerinin değiştirilen isimlerine, tedirgin olmaktan hasret çekmeye, velhasıl kültürden psikiyatriye mekânın ruhunu ele almak üzere ikinci buluşmamıza davet ediyoruz sizleri.

ψυχή’nin her daim memleketi, mekanı olmuş İzmir'de. 28 Şubat ve 1 Mart 2026 tarihlerinde Alsancak'ta, Fransız Kültür Merkezi'nde bir arada olmak dileğiyle.

5 Ocak 2025 Pazar

Smyrna Buluşmaları

Zamanın ruhu için “bir çağın düşünce ve duygu biçimidir” diyor Wikipedia, kelimenin Almanca kökenine (zeitgeist) vurgu yaparak. Bir çağın düşünce ve duygu biçimi, duygu ve düşünceleri… Peki günümüzün düşünce ve duygu biçimi ne? Bir tane mi? Örneğin “yabancı tedirginliği” mi bu duygu? Sosyal medya iştahı mı? Çaresizlik ve paranoya mı? Göç arayışı ve iklim endişesi mi? Terapiye gitmek mi? Kendini keşfetmek mi? Acaba o uzak savaş bir gün gelir beni/bizi de bulur diye dertlenmek mi? Artan kaygı, depresyon ve kaybolan dikkat mi? Kadınlara ne oluyor bu ruhun içinde, erkeklere ne oluyor? Ya babalar, anneler ve de çocuklar? Zamanın ruhu eskiyi öğütüp yeniyi kötürüm mü bırakıyor?

Yoksa her şeyin ortasında yeniden ve de yeniden zamanın ruhunu yakalamak mı? Peki zamanın ruhu nasıl yakalanır? Bir tane midir bu ruh? Bir çağın egemen ruhu, kimin ve kimlerin düşünce ve duygularından oluşur? Herkes için zamanın ruhu tek ve aynı mıdır?

Ve psikiyatriye, psikolojiye nasıl renk vermektedir zamanın ruhu? Çoğalan tanılar, kaybolan hastalıklar, salgına dönüşen tablolar arasında kültürden psikiyatriye kendi alanımızın dolaşıklıkları üzerinden yola çıkıyoruz. ψυχή’nin yani zihnin her daim memleketi, diyarı olmuş İzmir’de. Narkissos’tan Myrrha’ya…

4 Nisan 2024 Perşembe

Şizofreni için yeni bir isim bulmak!

Başlığın karmaşıklığının farkındayım. Şizofreni ile ilgili damgalanmaya katkıda bulunurum tedirginliğiyle ve biraz da içime tam sinmeden tercih ettim başlığı. Güncel bir tartışmayı gündeme getirmek için…

Gündeme getirmek istedim çünkü bir süredir “şizofreni” terimi, tanısı tartışılıyor uluslararası psikiyatri camiasında. Tamamen kullanımdan kaldırılmasını savunanalar da var, yeni isim önerenler de var, terimin miadını henüz tam doldurmadığını düşünenler de var. Ve yakın zamanda dünyanın önde gelen “şizofreni” araştırmacıları, bu isimlendirme tartışmaları için görüşlerini ve yaşanan “hastalık “durumunun doğasına dair düşüncelerini yazdılar [1].

Yazdılar, çünkü bazı insanlık halleri -ki bunların önemli bir bölümü “tıbbi” hastalıklardır: verem, diyabet, AIDS gibi- toplum tarafından yeniden ve yeniden damgalanır. Tekinsiz bir durumu, bir olguyu ya da kişiyi bu şekilde, yani damgalayarak, etrafını çizerek “zararsız” hale getirmeye çalışır toplum. Çalışır ama esas olarak karşılaştığı durumu anlayamaz; kendince zararsız hale getirmeye çalışır! Zararsız hale getirmeye çalışırken de zarar verir.

Bunu fark etmez bile, yani toplumun yol açtığı zararı. Şizofreninin başına gelen tam da budur: damgalanma, dışlanma, fosforlu kalemle büyük bir daire içine alınma! En hafif tabiriyle “bir tuhaf” görülme!

Böylece çoğu kişi için yıkıcı sonuçları olan bir “hastalık” toplum tarafından da yeniden ve yeniden izole edilmiş olur. Sosyal olarak yalıtılır, uzaklaştırılır. Bu sosyal izolasyon için önceden büyük akıl hastaneleri gerekirmiş. Modern toplum tımarhaneyi gündelik hayatın içine taşımış.

Halbuki gaipten ses duyan ilk insan kimdi ki? Ve gaipten ses duyan ilk insanı garipseyen ilk insan kimdi ki?

Ya... Gaip ne zaman ortaya çıkmıştı ki?

İşte bunlar kaybolur bu izolasyon içinde.

14 Haziran 2020 Pazar

Floyd’u anarken Fanon’u hatırlamak


Bir genelleme yapmak ne kadar doğru olur bilemiyorum ama psikiyatri tıp bilimi ve pratiği içinde toplumsal yanı en belirgin dallardan bir tanesi. Sosyallik anlamında önde gelen dallar arasında elbette halk sağlığı, çocuk hastalıkları, göğüs hastalıkları da yer alır. Hatta tüm tıp pratiği eninde sonunda sosyal bir olgudur. Ama bu belirgin toplumsal yönü siyasetle birleştirmek konusunda psikiyatrinin bir tık önde olduğu sanırım söylenebilir. Bu anlamda psikiyatri sosyal olanı siyasi bir düşünme sistematiğine devşirme, siyasi bir bakış ve sorgulama kazandırma anlamında biraz daha farklı bir yere ve tabii ki tarihe sahip.

Çünkü psikiyatri, safi insana dairdir. Yani elbette ki genel anlamda tıp da insana dairdir ama psikiyatri, insana çok özgü özelliklerle ilgilidir: düşünceler, duygular, bellek, bilinç, sosyal ilişkiler, kişilikler, anılar, yargılama vs. vs. Hâl böyle olunca da psikiyatrinin bir ucu biyolojiye, kimyaya çıkarken bir ucu da felsefeye, siyasete çıkmış ve tarihi boyunca da psikiyatrinin içinde siyasi figürler, akımlar hiç eksik olmamış.

Hiç eksik olmamış ama özellikle iki dönem hem psikiyatri pratiğini hem de psikiyatri düşüncesini siyasetin kıyılarına çekmiş: Ekim Devrimi’nin hemen öncesi ve sonrası (ki 1910’lardan 1930’lara genişletilebilir) ve 1968’li yıllar (ki bu dönem de 1960’tan başlatılıp 70’lerin sonuna kadar uzatılabilir). İşte bu iki dönemde hem psikiyatrinin içinde temel değişimler olmuş hem de psikiyatriyi psikiyatri yapan isimler ortaya çıkmış. Bu isimlerden birisi de hiç kuşkusuz Frantz Fanon.

Fanon, Fransız bir psikiyatrist. Adının günümüzde halen yankı bulmasının nedeni ise hem Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın içinde yer alması hem de “sömürgecilik karşıtı” siyasetin bir nevi teorisyeni olarak görülmesi. Yani aslında psikiyatristliğinden ziyade psikiyatri bakışının getirdikleriyle siyasete kazandırdıkları üzerinden biliniyor. Daha çok ırkçılık, emperyalizm karşıtı, bağımsızlık mücadelesinin içinden birisi olarak biliniyor.

Ama Fanon, sömürgecilik karşıtı, Marksist-Leninist siyasi mücadeleden esinlenen siyasi görüşlerinden yola çıkarak psikiyatri pratiğine de yenilik getirir. Meslektaşları insanların kafataslarıyla ve ırklarıyla uğraşırken (evet, 1950’lerde Fransız ve Batı psikiyatrisi halen kafatasçıdır) o psikiyatriye sömürülenlerin gözünden bakacaktır.

Peki, kimdir Frantz Fanon?

24 Mayıs 2020 Pazar

Kırmızı çizgiler ne için var?


Herkesin kırmızı çizgileri var. Değişen ve değiştirilmek üzere bekleyen.

Hâlbuki kırmızı çizgiler değişime, değişim olasılığına karşı ortaya çıkıyor, öyle kullanılıyor. Değil mi? Ama, eninde sonunda değişim kaçınılmaz oluyor.

Değişim de öyle durup dururken, mitolojik nedenlerle olmuyor. Tarihsel olduğu kadar, hatta ondan daha çok üretim ilişkileri kökenli nedenleri var düşüncelerin, düşünsel bölünmelerin, sınırların değişmesinin. Değişim öyle gökten inmiyor; keyfi olarak da icat edilmiyor. Nesnel bir zemini var.

Ve bu nesnel zemin değiştikçe düşünceler, değerler de değişiyor. Çok değil birkaç on yıl önce kabul edilemeyecek, hatta akla bile getirilemeyecek durumlar yeni norm haline gelebiliyor. Bunu, yani düşüncelerdeki, değerlerdeki değişimi sanırım ülkemizde en iyi küçük ilçe insanları bilir ve yaşar. Bir yüksekokul ya da fakülte açılmaya görsün; ilk birkaç yıl öğrencilerin her şeyine karışır küçük ilçe insanı ama sonra olmaz dediklerine kendisi de alışır. Kırmızı çizgileri on yıl içinde değişiverir.

Velhasıl hayat değişiyor, insanların yaşam biçimleri değişiyor ve tabii ki düşünceleri de değişiyor. Hayat değiştikçe de “kırmızı çizgiler” dile daha çok vuruyor. Yeniden ve yeniden altı çiziliyor. Türkiye’de sık sık olduğu gibi.

Madem sık sık duyuyoruz “kırmızı çizgi”nin adını, merak ettim ve biraz bakındım, bizim buralarda 10-15 yıldır meşhur olan bu “kırmızı çizgi” meselesinin kökeni nereye dayanıyor diye.

İşin ilginç yanı Wikipedia’da çoktan bir madde olarak yerini almış [1]. Tabii ki “red line” olarak. Hikâyesi ve tarihçesi ise bizim buralara dayanıyormuş. Yani bir anlamda bizde sık kullanılması boşuna değilmiş. Tarihin bilinçdışısı dönmüş dolaşmış ve mevzuyu doğduğu topraklara, tarihe geri getirmiş!

17 Mayıs 2020 Pazar

Ne zaman biter?


Açıkçası bilemiyorum. Ama böyle giderse uzun süreceği kesin.

Salgından bahsetmiyorum. Salgının ne olacağı, nasıl olacağı soL’da her gün yazıyor. Mesela salgın için İlker Belek’in önceki günkü yazısını hatırlatmak isterim: “Bu salgın sünecek!”. 

Sürecek değil; evet, sürecek ama sürmekle de kalmayacak; salgın sünecek! Çok iyi bir tanımlama. Salgını ve ele alınışını dört dörtlük anlatan bir tanımlama.

Zaten üst üste yayınlar çıkmaya başladı, “salgın hemen bitmeyecek, şöyle gidecek, böyle gidecek” yollu. Dalgalı seyirden bahsediyorlar, saman alevinden bahsediyorlar, “Bunlar daha iyi günlerimiz” de diyorlar. Her ne olacaksa belli, İlker Ağabey’in tanımlaması hepsi için çok uygun olacak. Bu salgın sünecek!

Ama benim kastettiğim başka bir salgın. Bitmeyen, dinmeyen, sündükçe sünen! Bir tür akılsızlık. Tutulma hali. Çeşit çeşit. Sağı var. Bol. Ama solu da var.

İşte o salgın ne zaman bitecek, ben onu soruyorum kendime.

*

29 Nisan 2020 Çarşamba

Gramsci’den çocuklara, sevgilerle

Geçtiğimiz Pazartesi, yani bir kaç gün önce Gramsci’nin, İtalyan Komünist Partisi lideri Antonio Gramsci’nin ölüm yıldönümüydü. 27 Nisan 1937’de hayata veda etmişti Gramsci. Öldüğünde sadece 46 yaşındaydı ve kötüleşen sağlığı nedeniyle hapisten çok kısa süre önce, şartlı olarak çıkarılmıştı. Hayatının son 11 yılını ise çoğunluğu tek kişilik hücrede olmak üzere kötü koşullar altında içeride geçirmişti. 

Tutuklanmadan önce, 1926’da ise Gramsci İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri ve aynı zamanda Torino milletvekilidir. Faşist Mussolini’ye yönelik bir saldırı gerekçe gösterilerek tutuklanmıştır. Tutuklandığında karısı Giula ile çocukları Delio ve Giuliano ise Sovyetler Birliği’ndedir. Delio iki yaşındadır, Giuliano ise sadece bir kaç aylıktır.

Genç bir keman sanatçısıdır Giula Schucth ve adanmış bir komünisttir. Hem kendi ailesi hem de çocuklarıyla birlikte hayatları boyunca sosyalizme adanmış olarak kalacaklardır ve Sovyetler Birliği’nde yaşayacaklardır. Giuliano babasını hiç göremeyecektir. Delio ise büyüdüğünde Sovyet deniz kuvvetlerinde komünist bir subay olarak görev yapacaktır. Ama aile 1926’dan sonra Antonio Gramsci olmadan onun entelektüel mirasıyla bir ömür geçirecektir. Hatta torunu, küçük Antonio Gramsci dedesi ve ailesi üzerine, ancak 2000’lerde, her şeyin, tüm tarihin tozu kalktıktan sonra yazabilecektir.

24 Nisan 2020 Cuma

Salgınlar, enfeksiyonlar ve şizofreni: Bağlantı nerede?


Kulağa zorlayıcı geliyor, değil mi? Enfeksiyonlar ve şizofreni… Nasıl bir ilişki olabilir ki? Hele şizofreni gibi “genetik/biyolojik yanı” belirgin bir hastalık söz konusu iken virüsler, bakteriler böylesi bir duruma yol açabilir mi? Yani viral ya da bakterilere bağlı bir enfeksiyon geçireceksiniz ve sonrasında psikotik belirtiler ortaya çıkacak ve hatta bu belirtiler uzun süreli bir hastalığın başlangıcı olacak! Pek olası gelmeyebilir ama araştırmalar, hem de çok sayıda araştırma, şizofreni ile bazı enfeksiyonlar arasında ilişki olabileceğini söylüyor. Hem de öyle yabana atılmayacak bir ilişki…

Biraz tarihçe
İşin ilginç yanı şizofreni ile enfeksiyonlar arasındaki ilişki yeni bir konu değil. Her ne kadar son yıllarda oldukça ilgi gören, yeniden gündeme gelen bir konu olsa da oldukça eski bir tarihe sahip. Bu tarih içinde psikozlar ile enfeksiyonlar arasında bir ilişki olabileceğini ilk iddia eden psikiyatrist Fransız Jean-Étienne Esquirol (Severance ve Torrey 2019). İddiasını dile getirdiği tarih ise 1845. 

Esquirol, psikotik dönemlerin de tıpkı salgınlar gibi yatışmalar ve alevlenlenmelerle seyrettiğini gözlemlemesi üzerine bu tür bir bağlantı kurar. Zaten 19. yüzyıl psikiyatrisinin en önemli ayırıcı tanılarından birisi nörosifiliz ile organik olmayan, fonksiyonel durumları ayırmaktır. Bu nedenle enfeksiyonlar, her ne kadar etkenleri henüz bilinmese de, psikiyatrinin ana gündemlerinden birisidir (Severance ve Torrey 2019). Ve yüzyılın sonuna doğru bu durumdan Alman psikiyatristler de etkilenir. Emile Kraepelin de erken bunamanın, yani 1911’de Eugen Bleuler tarafından isimlendirilen haliyle şizofreninin enfeksiyona verilen yanıt (oto-entoksikasyon) sonucunda ortaya çıktığını düşünür. Buna göre enfeksiyonlar bazı toksinlerin birikmesine ve beynin etkilenmesine yol açmaktadır (Noll 2004). 

Geçtiğimiz yüzyılın başında ise psikozun tifo, verem, difteri, sifiliz ve diğer ensefalit tablolarıyla birlikte sık görülmesi şizofreninin enfeksiyonlarla ilişkisine dair yeni ipuçları sağlar (Yolken ve Torrey 2008). Ama iki dünya savaşının ardından Batı psikiyatrisinin temel olarak dinamik psikiyatri etkisine girmesi bu tür nedenlerin göz ardı edilmesine neden olur. Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkesi diğer sosyalist ülkelerde şizofreni ile enfeksiyonlar arasındaki ilişki araştırılmaya devam ederken Batı’da bu konu neredeyse 50 yıl boyunca uykuya yatırılır (Severance ve Torrey 2019). 1970’lerden itibaren ise sinir sistemini tutan (nörotrofik) enfeksiyon ajanlarının keşfedilmesiyle birlikte konu tekrar gündeme gelmeye başlar.

31 Ekim 2019 Perşembe

Lacan okumaya nereden başlayalım?


Ben de bilemiyorum. Daha doğrusu "iyi" bilmiyorum. Ama arkadaşlardan, tanıdıklardan, ara sıra "Psikanalizle ilgili ne okuyayım?" ya da "Lacan'a nereden başlayayım?" gibi sorular geliyor. Ben de bildiğim ya da daha doğrusu, içime sindiği haliyle neler okunabileceğini ayaküstü anlatıyorum. Tabii ki öneriler ayaküstü olunca bir çok ayrıntıyı atlıyorum ve söylediklerim de eksik oluyor.

İşte bu yazıyı bir tür "içime sinen bir rehber" olarak hazırladığımı söyleyebilirim. Bu keyfi rehberin başka bir iddiası olmadığını da... Burada önerilenlerin eksiği çoktur ama (sanırım, umarım) yanlışı da yoktur.

Ve esas soruya yeniden gelirsek: Lacan okumaya nereden başlayalım?

Lacan'ın kendisinden başlayın derim: Nerede doğmuş, nasıl bir hayat yaşamış, solak mıymış, neyi severmiş, neleri sevmezmiş, nerede seminer vermiş, nasıl vermiş, nasıl kaza yapmış, derneğini nasıl kapatmış, derneğini kapattığı toplantıda arka sıralarda kimler oturuyormuş, damadı kimmiş, nerede ölmüş vs. vs. İşte Lacan okumaya tüm bunları öğrenerek başlayın derim. Çünkü...

Çünkü, önce "sıradan" Lacan ile tanışmak daha iyi oluyormuş gibi geliyor bana. Çünkü, Lacan bir tür "yarı-tanrı" ilan edildi. Ya da biz öyle bir yere (işte anlaşılmaz, karmaşık, gizemli, deli vs. vs.) koyduk. Ne yazık ki! Bu kutsallık nedeniyle önce Lacan'ı biraz insanileştirmek iyi olur gibi geliyor bana. Lacan okumak için önce onu sıradanlaştırın!

20 Ekim 2019 Pazar

Trump’ın jileti, antisosyalin mektubu


Geçtiğimiz hafta içinde yaşanan ve birbiriyle yakından uzaktan alakası olmayan iki olay kişilikle, akıl sağlığıyla açıklanmaya çalışıldı: Trump’ın mektubu ve İzmir’de genç bir hekime yönelik jiletli saldırı. İkisinde de toplumsal/insani ve diplomatik sınırları delip geçen bir tanımazlık ve hatta antisosyallik hemen göze çarpıyordu. Daha önce benzer olaylar, durumlar pek yaşanmamış olunca da kişilikler ve etrafındaki tartışmalar kolayca öne çıktı.

Özellikle “mektup" olayında bir çok kişi daha ilk andan itibaren ABD başkanı Trump’ın kişiliğini, akıl sağlığını konuşmaya başladı. “Yaşanan bir arızaydı, diplomatik teamüller aşılmıştı, böyle bir çiğlik ve toyluk daha önce hiç görülmemişti, adam resmen sıyırmıştı” gibi gibi. Bu feryat figan bir tek Türkiye’den yükselmedi. Özellikle Çarşamba akşamı Amerikan kongresinde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında yapılan toplantıdan sonra Batı’dan da benzer sesler yükselmeye başladı. Hatta önce oradan geldi: “Böylesi satırları ancak aklı başında olmayan birisi yazar” diye duyurdular tüm dünyaya şu meşhur mektubu. Trump’ın hâli hâl değildi! Demokrat kongre üyeleri küçük dillerini yutarak ayrıldılar, Suriye üzerine yapılan o toplantıdan.

Doğrudur, olan bitenlerin kişiliklerle ilgili bir yanı var. Bunu görmemek mümkün değil! Ama kişilik öyle bir şey ki belli bir açıdan bakarsanız tüm hayatın aslında kişilikler üzerine kurulu olduğunu düşünebilirsiniz. Kişilik her insanın kendi, özgün rengidir; her ilişkiye yön verir, şekil verir, biçim verir. Örneğin bir insan kişiliğinin sınırları ölçüsünde “arkadaşlık, dostluk ya da saldırganlık" yapabilir. O sınırlar ölçüsünde ilişkiler kurabilir. Tabii ki bu sınırlar siyasi "liderlik" için de geçerli. Kişinin yaptığı liderlik, arkadaşlık, yol göstericilik ya da öfke dışa vurumu ister istemez kişiliğinin rengini taşır.

Ama kişiliğin de bir sınırı var. Günümüzde egemen siyaset "güçlü" figürlerin etrafına daralmış olsa da koca bir ekonominin döndürülmesinden bahsediyoruz. Her sabah yeniden tıkır tıkır işlemeye başlayan dişlilerden bahsediyoruz. Kişilik bu dişlilerden sadece birisi olabilir, hepsi değil. Yani siyaset tek bir figüre, isme daralmış olsa da arkasında koca bir düzenek var. Çoğu zaman o koca düzenek bastırıyor zaten, "ilerle, atıl, saldır, yırt, parçala" diye. Çok az örnekte ise kişiliğin sesini, rengini duyuyoruz olup bitenin içinde. 

5 Ekim 2019 Cumartesi

Poulantzas olsa ne derdi acaba?

Daha önce bir başka yazıda bahsetmiştim, Nicos Poulantzas'ın ayrı bir yeri vardır bende. Yazıp çizdikleriyle değil de kişisel tarihimdeki yeriyle ilgilidir. Benim için bir kaybın, bir yarım kalmışlığın, tamamlanmamamışlığın simgesidir Poulantzas. Neredeyse on beş on altı yıl öncesinden.

Hayatıma, bir kesinti gelivermişti o zaman. Bir kavşakta kaybolmak gibi bir dönemdi. Ve o kesintiye eşlik eden kitap da Poulantzas'ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'ıydı. Kötü ve eksik çevirisi karşısında İngilizce çevirisini arayarak (ama o yıllarda bulmayarak), bir yandan da altını çize çize okumaya çalışmıştım kitabı. Sonra bir çok şey yarım kaldı, tabii ki kitap da.

Bugün, Poulantzas'ın ölümünün 40. yılı. 3 Ekim 1979. Yıllar geçivermiş. Yazdıkları benimle yaşıt. Zamanında çok tartışılmış, ciddiye alınmış. Şimdi ise tam da kapitalist devlet tüm haşmetiyle ortada iken az hatırlanıyor. Bir tek Poulantzas değili tüm o tartışmalar. Utangaç bir amnezi bu.

Poulantzas bir biçimde gündemimden çıkmadı. Bir milat olarak hep kaldı aklımda. Sanki “devlet, siyasi iktidar ve sınıflar” arasındaki karmaşık ilişkiye dair anahtar noktaları tüm berraklığıyla onun kitabında bulacaktım da işte bir şekilde geçmişin içine gömülüp kalmıştı o “parlak fırsat”. Ergenekon’dan ve Gezi’ye kadar geçen süreçte ise ara ara hep sordum “Poulantzas olsa ne derdi acaba olan bitene?” diye.


10 Eylül 2019 Salı

İthaka


İthaka'ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun. 
Ne Lestrigonlardan kork, ne Kikloplardan,
ne de öfkeli Poseidon'dan. 
Bunlardan hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer. 
Ne Lestrigonlara rastlarsın,
ne Kikloplara, ne azgın Poseidon'a, 
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça, 
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına. 

Dile ki uzun sürsün yolun.
Nice yaz sabahları olsun,
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
Durup Fenike'nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü başdöndürücü kokular;
bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
nice Mısır şehirlerine uğra,
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden. 

Hiç aklından çıkarma İthaka'yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın. 
Ama yolculuğu tez bitirmeye de kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka'nın sana zenginlik vermesini ummadan.
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka. 
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın. 
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka. 

Onu yoksul buluyorsan,
aldanmış sanma kendini. 
Geçtiğin bunca deneyden sonra 
öyle bilgeleştin ki,
artık elbet biliyorsundur
ne anlama geldiğini İthakaların. 

Konstantinos Kavafis
(1863 - 1933) 

İthaka: İyon Denizi'nde bulunan bir adadır. Homeros'un İlyada Destanı'nda, Odisseus'un yurdu olarak anlatılır. Homeros, Odisseus'u adasına, yurduna, karısına dönmek isterken anlatır. Kavafis de aynısını yapar. Ama bu sefer varılacak yer değil, çıkılan yoldur önemli olan.

[Kavafis'ten Kırk Şiir, S. 26 - 27 | Çeviri: Cevat Çapan] 

14 Temmuz 2019 Pazar

Kitlesel bir yanılsama sanatı olarak radikal sol


Geçtiğimiz haftasonu Yunanistan’da seçimler oldu ve “radikal sol” Syriza iktidarı kaybetti. Düzen solu denilince çoğu kimsenin kafası karışıyor. “Ne yani seçimlere katılan bir parti düzen içi olmuyor da Syriza gibi partiler mi düzen partisi oluyor?” diye sitem de ediliyor. Ama Syriza örneği sanırım siyasette düzenin sınırlarını ve düzen içi olmanın tanımı için nadide bir örnek olarak tarihe geçti. Şimdilik...

Şimdilik diyorum çünkü mutlaka geri gelecektir. Ve hatta “yenildiler, bittiler” yaygarasına rağmen düzenin bekası için bir kenarda bekleyecektir. Tabii ki illüzyon yarata yarata. Şimdi gelin bu “radikal” deneyime biraz yakından bakalım.

SYRIZA SEÇİMLERDE YENİLDİ Mİ?
Seçim yenilgisi konusunda en hızlı yanıt Syriza’yı dört yıl önce sevinçle karşılayanlardan geldi. Seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz, hatta açıklanmadan önce radikal solun neden başarısız olduğuna dair yazılar saçıldı ortaya. Bir kısmı parodi gibiydi: özellikle 2015’teki yorumlarını unutanların, unutur gibi yapabilenlerin seçimler vesilesiyle yeni yazıp çizdikleri trajikomikti. Tabii ki çözümlemenin belini yine kırdılar ve zamanında boy boy fotoğraf çektirdikleri Çipras’ı çok sıkı (!) eleştirdiler. Ama sanırım Syriza’nın başarısız olduğu konusunda biraz acele ettiler.

Yapılan şaşalı eleştiriler öyle çok geniş bir yelpazede dağılmıyor. Daha çok Çipras ve ekibinin yaptırımları “halk desteğine rağmen” kabul etmesine odaklanıyor söylenenler. Hani şu meşhur U dönüşüne (referandumda çok güçlü bir hayır çıkmasına rağmen bir hafta içinde tüm yaptırımları kabul etmesi)! Buna göre bu pek bir radikal ekip, Brüksel’le, Vaşington’la ve eleştirilerde ilginç biçimde pek dile getirilmeyen Berlin’le yeterince mücadele etmemişti. Bu nedenle de ilk seçimde Yunan halkı tarafından cezalandırılmaları normaldi!

Halbuki seçim sonuçlarına göre Syriza çok da fena bir sonuç almamış görünüyor. Hatta, mesele oy oranı ise 2015’ten daha iyi bir sonuç aldığını bile söyleyebiliriz. Şöyle ki...

7 Temmuz 2019 Pazar

Dümdüz bir psikoloji


Kitle psikolojisi denince insanın aklına önce Gustave Le Bon geliyor. Fransız sosyal psikolog, sosyolog ve fizikçi. Tipik bir 19. yüzyıl sonu bilimcisi, düşünürü: Parlak, derinlikli ve düzenin sağlam bir temsilcisi. İngiltere’de yaşasaydı kesin “sir” ilan edilirdi ama Fransa’da Légion d'honneur verilmemiş kendisine. Gerçi ihtiyacı da olmamış. Hep çok yazar, çok satar ve çok konuşulur olmuş.

En meşhur kitabı “Kitlelerin Psikolojisi”. Diğerleri artık pek bilinmez. Ama İslam’dan sosyalizme kadar her şeyin psikolojisini de yazmış Le Bon. Hatta bir fizikçi olarak (evet, 1890-1910 arası [hatta daha öncesi] böyle bir dönem; aynı zamanda hem psikolog, hem sosyolog hem de fizikçi oluyormuş insanlar) maddenin evrimi üzerine de yazmış ve yazdığı kitap kısa sürede 12 baskı yapmış.

Bizi ilgilendiren kısmı ise kitlelerin, kalabalıkların psikolojisi üzerine yazdıkları. Bir söylentiye göre kitabı aslında önce bir rapor olarak Paris polisi için kaleme almış. İşte kitleler [siz bunu işçi sınıfı, yani zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar olarak okuyun] nasıl davranır, neden taşkınlık yapar vs. diye. Ama çok ilgi görünce basılı hale getirmiş. 1895’te. Komün’den 14 yıl sonra. Zaten kitapta Le Bon’un komün ve kitle (siz bunu artık tabii ki proletarya olarak okuyorsunuzdur) alerjisi hemen hissedilir. Le Bon, ayaklananları hiç sevmemiş.

23 Haziran 2019 Pazar

İlk bilgisayarı Sovyetler mi kullandı?


Geçtiğimiz günlerde Çernobil tartışmaları üzerinden gündeme gelen Sovyet teknolojisi birçok az bilinen parlak başarıya sahip. Bunlardan bir tanesi de hiç kuşkusuz bilgisayar teknolojileri ile ilgili. Uzay çalışmalarından tutun da tarım uygulamalarına kadar farklı alanlarda Sovyetler Birliği otomasyon sistemlerine ihtiyaç duyuyordu ve bu ihtiyaç aslında bilgisayar teknolojisinin de başlangıcı anlamına geliyordu.

Sovyet bilgisayarcılığının tarihi batı dünyasında bilgisayar araştırmalarının başlamasından önceye dayanıyor. Kısmi diferansiyel denklemleri çözebilen ilk bilgisayar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde (SSCB) 1936 yılında üretilmiştir. Söz konusu makinenin amacı su akışını tam otomatik biçimde kontrol etmekti. Sovyetlerin bilgisayara alanındaki ilkleri oluşturan başarısı sadece bununla da sınırlı değil: Günümüzdeki anlamıyla tamamen programlanabilir ilk bilgisayar da yine 1950 yılında SSCB'de üretilmiştir. Bu bilgisayarın batıdaki “Ufak Elektronik Hesaplama Manikası”dır ve daha çok kısa ismiyle, yani MESM olarak bilinir.

İlerleyen dönemlerde ise SSCB'nin aya düzenlenecek uzay programları için tam otomatik bilgisayar yazılımları hazırladığını biliyoruz. Sovyet programcılığının hem reel sosyalizmdeki hem de dünyadaki diğer ilerlemelere paralel olarak gelişme kaydettiğini söyleyebiliriz. Örneğin 1984 yılında SSCB'de 300.000 adet aktif programcı bulunmaktadır. Yine dünyaca bilinen ve 90lı yıllarda Türkiye’de de çok yaygın kullanılan Tetris oyunu bilgisayar mühendisi Aleksey Pajitnov tarafından Moskova Bilimler Akademisi'nde geliştirilir.

16 Haziran 2019 Pazar

Emekçi çocukları için psikoterapi: Susam Sokağı*

Diyeceksiniz ki “Ne alakası var?” Ama var.

Psikiyatri tarihi sadece piyasacı işlerden ibaret değil. “Halkçı” bir tarihi de var psikiyatrinin. Hem de öyle böyle değil. Bayağı derin ve de etkili. Geniş halk kesimleri için yapılmış birçok psikoterapi girişimi var. Düzene uyumlulaştıran, acıları katlanır kılan değil, boyun eğmemeye anlam kazandıran.

Susam Sokağı belki tam olarak psikoterapi sayılmayabilir, bir televizyon programı olduğu için. Ama arkasındaki hikâye tam da “Halk için psikoterapi nasıl olabilir?” sorusuna yanıt veriyor. Şöyle ki.

Nisan 1968’de Martin Luther King öldürülür ve öldürülmesi Amerika’nın siyahî nüfusunda derin bir yasa, aynı anlama gelmek üzere de siyahların hakları için süren mücadelede bir farklılaşmaya yol açar. King’in öldürülmesi artık herkes için, yani mücadeleden uzak duran siyahlar için de ayağa kalkma çağrısı olur. Bunlar arasında tabii ki psikiyatristler de vardır.

O dönemde siyahî psikiyatristler Amerikan psikiyatrisinin içinde neredeyse hiç temsil edilmemektedir. Dile getirilmeyen bir ayrımcılık süregitmektedir. Bir grup psikiyatrist ise bu duruma tepki gösterir ve “Amerika’nın Siyahî Psikiyatristeri” adıyla bir araya gelirler. King’in öldürüldüğü günlerde Amerikan psikiyatrisi içindeki örtük ırkçılığı ve bu yetersiz temsili dile getirmeye karar verirler.

9 Haziran 2019 Pazar

Lost in Chernobyl after The Game of Thrones!*


Hayat hiç masalsız olur mu? Olmaz!

Masal dediğiniz rivayetler, anlatılar. Gerçeğin yeniden kurulduğu uydurmacalar. Gerçeğin kırık dökük anlatıldığı fanteziler de diyebiliriz masallara. Dilden dile dolaşan yarı-fantastik hikayeler. Günümüzde ise masallar, özellikle de büyükler için olanları, öyle dilden dile anlatılmıyor artık. Günümüzde masallar ekranlarda izleniyor. Filmlerde, reality şovlarda, dizilerde...

Bir çok ünlü dizi geldi geçti. Mesela şimdi, Dallas ya da Köle Isaura’yı hatırlayan var mı? Bir dönem ülkemiz Isaura’nın dramı ve Ceyar’ın (evet, o kadar bizden biri olmuştu ki “Jr.” Ceyar olmuştu) mendeburluklarıyla yatıp kalkıyordu. Sonra Kara Şimşek, Ziyaretçiler ve Yalan Rüzgarı geldi geçti. Toplumun kendisinin bile farkında olmadığı fantezileri canlandırdılar. Bu nedenle milyonları arkalarından sürüklediler. Fanteziye gerçeklik kazandırdıkları için. Ama sıraları geçti.

Sonra diziler kesmez oldu. Özellikle de “okumuş” kesim arasında. Başka şeyler olmaya başladı: Gariban ama akıllı öğrenci evleri boy boy Tolkien’lerle doldu. İlk Hobbit’i hatırlıyorum. Sonra Yüzüklerin Efendisi geldi, cilt cilt. Sanki öncesinde ve sonrasında hep Tolkien vardı. Muhabbetler “Abi, Orta Dünya nasıl bir yer yav!!!” ile başlayıp “Gandalf’ın sakalı” ile devam ediyordu. Azıcık aklı basan bir çok kişi tutulmuş gibiydi Orta Dünya fantezilerine. Hem de öyle böyle değil: her evde, her mahallede, her amfide bir 'Hobbit uzmanı' yaşıyordu artık. Ortalık haritalar, stratejiler ve de efsanelerden geçilmiyordu.

Alternatif bir gerçeklik arayışı olarak gören de vardı Yüzüklerin Efendisi’ni. Ama esas olan sanırım gerçeğe alternatif olmasıydı. Bir kaçış limanı gibi. Oraya gidildi ve bir kaç yıl içinde (üniversite, doktora falan bitince) efendi efendi dönüldü o limandan. Büyümüş ve tatmin olmuş olarak. Böylece o günlerden geriye cilt cilt Tolkien kitaplarıyla bol miktarda beyaz yakalı kalmış oldu. Tolkien bu masalları büyükler için yazdığını belirtmişti ama o büyüklere masalların varacağı yer de belliydi: Tüm o fantastik dünya çoktan büyük bir ekonomiye dönüşmüştü. Haliyle gişede de sağlam iş yaptı Yüzüklerin Efendisi.

Sonra internet çağı geldi ve kitlesel büyüleme sırası yeniden dizilere geçti: Lost ile!

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Stanford Hapishane Deneyi: Sonuçları manipüle mi edildi?

Stanford Hapishane Deneyi temel psikoloji derslerinden tutun da siyasetten, sinemaya kadar hemen her yere girmiş oldukça “ünlü” bir deney. Ancak arşivlerden çıkan yeni ses ve video kayıtları deney sonuçlarının abartıldığına ve deneyin baştan sona manipüle edildiğine işaret ediyor. Kayıtlar gardiyan rolüne giren öğrencilerin bizzat deneyi yürütenler tarafından yönlendirildiğini gösteriyor.

Stanford Hapishane Deneyi, ünü psikoloji biliminin sınırlarının dışına taşmış sosyal deneylerden. 1971 yılında Amerika’da gerçekleştirilen ve birçok filme, belgesele, tartışmaya da esin kaynağı olan bu deney insanın özünün hiç de iyi olmadığını anlatmak için kullanılan bir klasik halini almış durumda. Psikoloji tarihinde oldukça sarsıcı bir yere sahip olan deney kendilerine yetki verilen bir grup eğitimli insanın süreç içinde bulundukları rol dolayısıyla otoritelerini şiddet uygulamak üzere kullanmalarına dayanıyor.

Bir tarafıyla üst denetimi olmayan yetkinin sınırlarını nasıl da aşabileceğine işaret ederken bir tarafıyla da örtülü bir anti-komünist anlatıya sahip: çünkü deney tam da emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ni ve Demokratik Almanya gibi sosyalist ülkeleri “totaliter” rejimler olmakla suçladıkları döneme denk geliyor. Ve bu suçlamanın psikolojik altyapısını da bu deney sağlıyor: otoriteye boyun eğmek sıradan insanı bile otorite delisi yapar ve gözünü her şeye kör eder!

Bu deney anti-komünist propagandaya güçlü argümanlar sağlaması nedeniyle psikoloji tarihi içindeki yerinin de ötesinde bir üne kavuşmuştu. Yeni yayınlanan arşiv kayıtları ise deneyin baştan itibaren yönlendirildiğine ve sonuçlarının bizzat deneyi düzenleyenler tarafından abartıldığına işaret ediyor.

19 Mayıs 2019 Pazar

100 yıl sonra

İzmir saat kulesi önünde Evzon askerleri | 16 Mayıs 1919


İlk ne zaman koptum, tam olarak hatırlamıyorum. Ama sanırım ortaokul günlerindeydi. Kurtuluş Savaşı’yla ilgili bol şatafatlı laflar ediliyordu sürekli ama “gerçek hayat” hiç de öyle değildi. Çünkü Kurtuluş’la, Cumhuriyet’le ilgili her ne varsa, açıktan ya da örtülü öğütülüyordu: okulda, sokakta, televizyonda. Sonu gelmeyen yüceltmeler, abartılı kutsamalar hayatın akışıyla, çevremde olup bitenlerle uyuşmuyordu. İşte o günlerde koptum önemli gün ve tarihlerden.

O önemli günleri, o tarihi öğüten dinamikleri ve sürecin öznesini ise henüz bilmiyordum.

Toplumlar öyle kolay kolay atılım yapmıyorlar. Atılımlar yaşanıp bitikten sonra da öyle kolayca anlaşılmıyorlar, ne yazık ki! Örneğin gıpta edilen Batı Avrupa ülkelerini düşünün bir. Kapitalizmse kapitalizm, gelişmişlikse gelişmişlik ama krallar, kraliçeler halen hayatta. Çocukları, torunları, düğünleri falan halen alkışlanıyor sokaklarda. Toplumsal maskaralık, ne garip! Ama nezih, düzenli ve rahat! Hâlbuki soyluluğu, kraliyeti ya da padişahlığı kaldırmak ne kadar da radikal bir adım! Bu pek umursanmıyor artık.

Hâlbuki efendiyi ve efendiliği bitirmiş, kralı, sultanı, padişahı başından atmış bir tarihin insanları olduğumuzu hissetmek ne kadar da önemli! Sınıf mücadelelerinde radikalleşebileceğini bilen, bilmese bile bunu hisseden bir tarihin parçası olmak ne kadar da önemli! Sanırım Türkiye’de 1980 sonrası, tam da benim ortaokul günlerime denk gelen dönem egemen sınıfın önce bundan, bu bilgiden, bu histen kurtulmak istediği günler oldu. Yani emekçi halkın radikalleşebilen geçmişinden kurtulma günleri oldu ortaokul günlerim. Bu nedenle, o süreklileşmiş yüceltme seansları “gerçek hayat” ile uyuşmuyordu.