dizeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dizeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Temmuz 2017 Cumartesi
Muzaffer Kale ve bir daha benzeri olmayacak anlar
Geçtiğimiz aylarda Sabahın Bir Devamı Vardı isimli öykü kitabını yayınlayan Muzaffer Kale ile harfler, kelimeler ve anlar üzerine bir söyleşi yaptık. Edebiyattan girdik, geçen yıl kazandığı Sait Faik Hikâye Armağanı’na uğradık; edebiyat öğrenciliğine selam verip Türkiye’de kaldık.
Seni yıllarca dizelerinle, şiirlerinle takip ettik. Sonra arka arkaya öykü kitaplarınla çıktın karşımıza. Hem de kısa öykülerle. Nasıl sakladın bizden bu kısacık, kendi kendine parlayıp sönen metinleri?
Sağolasın; böyle bir tanımlamayla ilk kez karşılaşıyorum ve çok hoşuma gitti, kendi kendine parlayıp sönen metinler… Aslında bu, yazılı olan her şeyi kapsayabilir. Yazıların taşıdığı duygu ve düşünceler, görüş ufuklarımıza girdiğinde sonuna kadar, birebir algılanmazlar; karşılaşma anındaki algı-vergi trafiği her seferinde payına düşen değişik anlamları kendi tarafına taşır. Okunmakta olan metin parlar, görünür hale gelir, sayfa çevrilince kitabın kendi hafızasına dönülür, “söner gibi olur.” Yaşarken de öyle değil mi? Aslında çok sıradan olan bir olay, yaşandığı anda insana, “yıldızlar kadar yüksek” gelir… Bu iyidir. İnsanın içini yükseltir. İçin havalanmış olur.
Şiir meselesine gelecek olursak -ki edebiyatın anadilidir diye düşünüyorum şiiri- edebiyatçı dünyayı şiirle tartar. Hangi şiirle, diye meseleyi uzatabiliriz. Olabilir. Edebiyat bir yerde zaten, meseleyi gürültüye getirmemektir. Meselenin hakkını vermektir. Dünyayı anlaşılır bir dile çevirmektir. Şiir de olabilir bu, düzyazı da. Gönül isterdi ki şimdiye kadar yayımlanmış birkaç romanım, gezi yazılarım, denemelerim; filme çekilmiş senaryolarım, oynanmakta olan tiyatro metinlerim de olsun. Mutlu olurdum sanıyorum. İçimi biraz daha fazla rahatlatmış olurdum, belki… Ama şunu söyleyebilirim, edebiyatla yaşayanların tür fetişizmine düşmeden değişik türler arasında yolculuk yapmaları onları en azından dilde ve anlamda diri tutar. Öyküler de böyle böyle çıktı. Saklamadım… Biriktirdim diyebilirim. Görünmek istedikleri zaman küçük bir yardımım oldu.
Ama günümüzde, edebiyatta saklamak, beklemek, biriktirmek pek görülen bir tavır değil. Katılır mısın bilmiyorum ama senin yaptığın biraz da direnmek değil mi? Hayata, edebiyata…
Benim bir saatte söyleyeceklerimi bir sorunun içinde kusursuz bir cevap olarak verdiniz aslında. Benim yapacağım bu durumu biraz açmaya çalışmak olacak… Döneme egemen olan liberal algı, yaşama biçimini etkilediği kadar düşünme biçimini de istediği yönde şekillendiriyor. Bu noktada edebiyatın bu olumsuz işleyişe karşı durması beklenir ama bu duruş edebiyatın malzemesi, yapısı gereği büyük oranda gerçekleşemiyor. İlişkilere sinen kapitalist davranış biçimi, edebiyat alanında da kendini var ederek dönemin sağlıksız ruhuna uygun yaratım süreçlerini destekleyip besleyebiliyor.
Bir sanat yapıtının niteliği onun oluşum sürecinin uzunluğu-kısalığı ile ölçülemez; ama dediğiniz gibi genel algı, emek sürecinin magazinel ilgi seviyesine düşmesine neden oldu. Şaka yollu da olsa yazılacak bir metinde nelerin bulunması gerektiği hakkında şablonlar ortalıkta dolaşıyor. Ters örnekler doğruları göstermek için yalnızca bir mizah unsuru olmayabilir bu durumda. İşin başka bir yanı bu...
2 Mart 2013 Cumartesi
Yeryüzündeki ortak sancılar
Sizi kara kıtaya da götüren şiirin, hayatınızda önemli bir yeri var; çeviri de bu yerin serüvenli bir parçası sanırım.
Şiir, bana bu anlamsız, saçma, acımasız, eşitsiz dünyaya, bu seçeneksiz, parçalanmış yaşama karşı katlanma gücü veriyor diyebilirim. Bir kaçış mı? Hayır! Tam tersine, diğer sanatlar gibi şiir de insanı ehlileştirme, uygarlaştırma çabasının bir parçasıdır. Yeryüzünde insan dışında hiçbir canlı sanat yapamıyor. Sanat, özelde şiir, bu nedenle bir ayrıcalıktır. Bir üstünlük olarak değil, hizmet olarak bir ayrıcalık... Çok iddialı gibi gelse de insana yapılan hizmette hiç bir şey sanatın yerini tutamaz. Bu nedenle, şiiri kibrin, ikiyüzlülüğün, ukalalığın, vahşetin, barbarlığın, yapaylığın, kabalığın, korkaklığın, tutsaklığın, yobazlığın, vandallığın, safsatanın, politik pisliğin panzehri olarak görüyorum.
Sizi çevirilerden önce kitaplarınızla tanıyoruz. Geride bıraktığınız şiir kitaplarınız ile kara kıtanın seslerinin bir paralelliği de var.
Bir bakıma. İlk şiirim 1977’de yayımlanmasına rağmen ilk kitabım ‘Kış Bir Alkış mıydı’ 1992’de çıktı. ‘Kış Bir Alkış mıydı’ da yer alan şiirler 1990’dan sonra yazılmış şiirlerdir. Bu kitapta çocukluk ve ilk gençlik anılarımın, yaşadığım mekânın, dokunduğum nesnelerin izleri egemen. İkinci kitap ‘Kül ve Kopuş’ ilk kitabın devamı gibi düşünülebilse de özellikle ölüm ve yalnızlık duygularını sorgulaması açısından ondan farklıdır. Anne karnındaki bir fetüsün yaşamını yansıtan ‘Fetüs Günlüğü’ ise üçüncü kitabım. Ortalama doğum süresini vurgulamak amacıyla yedişer dizelik otuz sekiz bölüm halinde yazdığım kitap boyunca anne, fetüs ve şair doğum öncesi yaşamın izlenimlerini farklı boyutlarda dile getiriyorlar. ‘Savrulmalar’şiirin, dilin, sözün, yabancılaşmanın, aşkın, mitolojik unsurların düşünsel düzlemde şiirleştirildiği bir düzyazı şiirler toplamı. Düşünsel boyutun ağır bastığı bir diğer kitap ise diyalog şiirleri gibi kaleme aldığım ‘Karnaval Sözler Kitabı’dır. Son kitabım ‘Sesler İncelikler’ aşkın lirik diliyle yeni tatlar yakalama çabasının ürünüdür diyebilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

