ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ideoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2020 Pazar

Nefes alamıyoruz!


Sanırım dönüp dolaşıp hep oraya geleceğiz. Yıllarca biriken ve sonra da ansızın tutuşan gerilimlere, karmaşanın içinde yol alan arayışlara ve rengini bir türlü bulamayan isyanlara.

Geleceğiz ama hep başka bir şey gerekecek bize. Başka bir şey!

Bugünler tam da yıldönümü: Gezi'nin, Haziran günlerinin içeriğinde de bunlar yok muydu? Birikmiş türlü gerilimler, karmaşa, arayış ve rengini bir türlü bulmayan isyan.

Tüm bunların izdüşümünü Arap Baharı’nda da görebiliriz, öncesinde kabaran küreselleşme karşıtı hareketlerde de. Ve elbette 2008’de, Atinalı küçük Alexis için tutuşan öfkede de. Unutmak mümkün mü? O hep 15 yaşında kaldı ve bir başka Alexis de gelip o öfkenin ateşiyle düzenin belini doğrulttu. Unutmak mümkün değil!

Şimdi George Floyd’un ardından tutuşan ateş de benzeri bir öfkeyi içermiyor mu? Ansızın tutuşan tarihsel bir gerilim ve rengini arayan koca bir isyan. Gördüğümüz bu.

Kapitalizmin başı her yerde belada. O süslü, bol yaldızlı Amerika hariç değil işte!

Ama isyanlar zor, muhaliflikler kolay. Ne yazık ki!

24 Mayıs 2020 Pazar

Kırmızı çizgiler ne için var?


Herkesin kırmızı çizgileri var. Değişen ve değiştirilmek üzere bekleyen.

Hâlbuki kırmızı çizgiler değişime, değişim olasılığına karşı ortaya çıkıyor, öyle kullanılıyor. Değil mi? Ama, eninde sonunda değişim kaçınılmaz oluyor.

Değişim de öyle durup dururken, mitolojik nedenlerle olmuyor. Tarihsel olduğu kadar, hatta ondan daha çok üretim ilişkileri kökenli nedenleri var düşüncelerin, düşünsel bölünmelerin, sınırların değişmesinin. Değişim öyle gökten inmiyor; keyfi olarak da icat edilmiyor. Nesnel bir zemini var.

Ve bu nesnel zemin değiştikçe düşünceler, değerler de değişiyor. Çok değil birkaç on yıl önce kabul edilemeyecek, hatta akla bile getirilemeyecek durumlar yeni norm haline gelebiliyor. Bunu, yani düşüncelerdeki, değerlerdeki değişimi sanırım ülkemizde en iyi küçük ilçe insanları bilir ve yaşar. Bir yüksekokul ya da fakülte açılmaya görsün; ilk birkaç yıl öğrencilerin her şeyine karışır küçük ilçe insanı ama sonra olmaz dediklerine kendisi de alışır. Kırmızı çizgileri on yıl içinde değişiverir.

Velhasıl hayat değişiyor, insanların yaşam biçimleri değişiyor ve tabii ki düşünceleri de değişiyor. Hayat değiştikçe de “kırmızı çizgiler” dile daha çok vuruyor. Yeniden ve yeniden altı çiziliyor. Türkiye’de sık sık olduğu gibi.

Madem sık sık duyuyoruz “kırmızı çizgi”nin adını, merak ettim ve biraz bakındım, bizim buralarda 10-15 yıldır meşhur olan bu “kırmızı çizgi” meselesinin kökeni nereye dayanıyor diye.

İşin ilginç yanı Wikipedia’da çoktan bir madde olarak yerini almış [1]. Tabii ki “red line” olarak. Hikâyesi ve tarihçesi ise bizim buralara dayanıyormuş. Yani bir anlamda bizde sık kullanılması boşuna değilmiş. Tarihin bilinçdışısı dönmüş dolaşmış ve mevzuyu doğduğu topraklara, tarihe geri getirmiş!

9 Şubat 2020 Pazar

Bozuk psikoloji!


Haftanın ruhunu anlatan bir kare olarak önümüze düşüverdi dün Hatay’da kendini ateşe veren babanın fotoğrafı*. Çığ altında kalanları kurtarmaya giderken çığ altında kalabilen, uçağı havada değil yerde düşebilen bir ülkenin insanlarıyız ya bembeyaz bir sis bulutunun içinde yere kapanmış o insanda kendimizi buluverdik hızlıca. Daha hikayesini bile bilmeden biz de yandık, biz de kahrolduk.

Çocuklarım aç!” diyen bir baba kendini ateşe vermişti ya biz o aç çocuklardık sanki. Sanki o babaydık her birimiz. Sanki o duman bulutunun ortasında, tek başına yere kapaklanan “biz”dik. Fotoğraf, içimize işledi, içinizdekilere ses oldu. Halimizi anlattı: “tek başına” kalmış çaresizliğimizi ve başımıza gelen afetleri.

Sonra fotoğrafın haberine ve açıklamalarına baktık. Başka bir şeyler duymak ister gibi. Ama fotoğraftaki sise, dumana daha çok battık.

Haberlerde, açıklamalarda kendini ateşe veren kişinin aldığı sosyal yardımlara ve “psikolojik rahatsızlıklarına” vurgu yapılıyordu. Sanki yapacak bir şey yoktu. Yoksulluk ve “bozuk” psikoloji kurulu bir zemberek gibi işlemiş ve “tüm çabalara” karşın o fotoğraftaki görüntüyü, hiç de arzu edilmeyen sonucu ortaya çıkarmıştı. Hepsi buydu!

Doğrudur, ülkemizde o tanımlamalarla yaşayan 20 milyon insan var: Sosyal yardım alan, hayatı yokuş aşağı inen, bir türlü toparlayamayan, boşanan, göç eden, içeri giren, psikolojik rahatsızlık yaşayan... O fotoğraftaki baba da onlardan birisiydi işte. Anlaşılan o ki “ikna edilmeye” çalışılmıştı. “Tamam, iş bulacağız” denilmişti. Ama “çocuklarım aç” diyen baba durmamıştı. Milyonlar duruyorken o durmamıştı ve durdurulmamıştı! Ve sonrasında da içimize işleyen o kareyi ortaya çıkaran anlar yaşanmıştı.

28 Ocak 2020 Salı

Depremler, salgınlar ve dükkânın önü...


Öncelikle depremi ve yıkımı yaşayanlara geçmiş olsun. Deprem anına dair görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla oldukça şiddetli bir depremdi yaşanan. Ve hatta yıkım daha fazla olabilirdi, sanırım görece kısa sürmesi hasarın büyüklüğünü önledi. Keza 99 depremi neredeyse bir dakika boyunca devam etmişti... Ama süre ve şiddet bir kenara, bölgede yaşayanlara, etkilenenlere tekrar geçmiş olsun. Kayıplar yaşayanlara ise sabırlar diliyorum.

Öte yandan bu depremde, kulak verildiğinde bilimin, hatta dikkatli bir gözlem ve bilgi süzgecinin sağladıklarını, sağlayabileceklerini görmek de (bir kez daha) sarsıcı oldu sanırım.

Mutlaka izlemişsinizdir, geçtiğimiz Ekim ayında Prof. Dr. Naci Görür’ün katıldığı bir televizyon programına dair görüntüler paylaşıldı depremden hemen sonra. Prof. Görür o programda yaptığı konuşmasında tarihsel bilgilere ve teorik bilgiye dayalı olarak neredeyse nokta atışıyla, “Sivrice gölü çevresi” diyerek Cuma akşamı yaşanan depremi haber veriyor. Haber vermekle de kalmıyor, bir an önce önlem alınması gerektiğini söylüyor.

Yazık ki bilmek sadece “para” ediyor günümüzde. Çoğu kişi oraya bakıyor. Hâlbuki bilmek kolektif bir eylem. Kimse bir bilgiyi tek başına ortaya çıkarmıyor. Koca bir birikimi ardına alıyor. Bu nedenle bilmek kamusaldır, kolektiftir; aynı zamanda, öngörmek, uyarmak, önlemek, müdahale etmek demektir. Bir süredir bunları unutmuş olsak da...

Prof. Görür’ün verdiği bilgilere bakarsak depremin şiddetinin beklenenden biraz daha düşük olduğunu, tarihte bu bölgede daha şiddetli depremler yaşandığını ve yaşanan depremin başka depremlerin habercisi olabileceğini de anlıyoruz. Zaten kendisi Ekim ayında dile getirdiği bu bilgileri depremden hemen sonra birçok kanaldan tekrarladı. Altını bir kez daha çizerek.

Bilim, böyle bir şey: Tarihsel bilgiyi sentezlemek, yorumlamak ve öngörmek. Son haftalarda çok yara almıştı bu “bilimsi” bakış. Hani neredeyse liberal ve muhafazakar bir dalgayla hırpalanmıştı. Gereksiz yere. Somut bir acıya ihtiyaç vardı etrafına çöken kirliliğin dağılması için. Çin’de yaşanan koronovirüs salgını, Elazığ’daki deprem hemen dağıtıverdi bu çürük yapıyı.

İlginçtir ki kimse salgınlar ve deprem yaraları için sarı kantaron vs. önermiyor. Önermeye cesaret edemiyor. Somut bir iki olay bu orta sınıf kökenli idealist hedehödöyü dağıtıverdi. Ya da en azından şimdilik seslerini kısmak zorunda bıraktı. Ne denir? "Güzel!"

19 Ocak 2020 Pazar

Sarı kantaronun tadı...


Ülke, dünya, toplum, etrafımız. Her şey sarı kantaron tadında. Bu ara...

Nedir sarı kantaron?

Bir bitki. Kılıç otu olarak da biliniyormuş, KoyunKıran olarak da. Latince adı Hypericum Perforatum. Yani “ısıtıp delen”. Türkçe tam karşılığı böyle oluyormuş. Aynı zamanda, Anglo-Sakson dünyasındaki popüler “Aziz John Mayası (St. John Wort)” isimli şurubun içindeki bitki. Bu maya ise bir tür kocakarı ilacı. Endüstriyel ilaçların olmadığı zamandan kalma. O dönemden bir çok karışım tarihin çöplüğüne karışırken o kalmış. Hâlâ her yerde bulunabiliyor.

Depresyon ve anksiyete bozukluklarında işe yaradığı biliniyor. Ama, öyle “süper” işe yarar bir şey değil. İşe yarıyor işte. Üçüncü, dördüncü sıra bir seçecek olarak. Mesela etkisi her gün düzenli olarak yapılan 30 dakikalık egzersiz kadar değil. Depresyonda ve anksiyete bozukluğunda düzenli egzersiz çok daha etkili. Ama Aziz’in mesirinin seveni ve efsanesi çok, o ayrı. Bir tür mesir macunu işte.

Peki, bu ara neden gündeme geldi?

Adedidir bu otun. Böyle beş-on yılda bir hatırlatır kendini. Sapından bir tutanı olur, yolar da yolar. Yolduktan sonra da binbir vaatle saçar ortalığa.

En son, geçtiğimiz hafta içinde yine birisi, adının yanına apolet gibi MD/PhD-C/MsC yazmayı seven (ve tabii ki tüm bu apoletlerin bir karşılığı olduğunu da gayet iyi bilen) “pop birisi” ortalığa saçtı Aziz John’un otunu. “Depresyonda ilacı milacı boşverin, sarı kantaron çayı için” diyerek.

31 Ekim 2019 Perşembe

Lacan okumaya nereden başlayalım?


Ben de bilemiyorum. Daha doğrusu "iyi" bilmiyorum. Ama arkadaşlardan, tanıdıklardan, ara sıra "Psikanalizle ilgili ne okuyayım?" ya da "Lacan'a nereden başlayayım?" gibi sorular geliyor. Ben de bildiğim ya da daha doğrusu, içime sindiği haliyle neler okunabileceğini ayaküstü anlatıyorum. Tabii ki öneriler ayaküstü olunca bir çok ayrıntıyı atlıyorum ve söylediklerim de eksik oluyor.

İşte bu yazıyı bir tür "içime sinen bir rehber" olarak hazırladığımı söyleyebilirim. Bu keyfi rehberin başka bir iddiası olmadığını da... Burada önerilenlerin eksiği çoktur ama (sanırım, umarım) yanlışı da yoktur.

Ve esas soruya yeniden gelirsek: Lacan okumaya nereden başlayalım?

Lacan'ın kendisinden başlayın derim: Nerede doğmuş, nasıl bir hayat yaşamış, solak mıymış, neyi severmiş, neleri sevmezmiş, nerede seminer vermiş, nasıl vermiş, nasıl kaza yapmış, derneğini nasıl kapatmış, derneğini kapattığı toplantıda arka sıralarda kimler oturuyormuş, damadı kimmiş, nerede ölmüş vs. vs. İşte Lacan okumaya tüm bunları öğrenerek başlayın derim. Çünkü...

Çünkü, önce "sıradan" Lacan ile tanışmak daha iyi oluyormuş gibi geliyor bana. Çünkü, Lacan bir tür "yarı-tanrı" ilan edildi. Ya da biz öyle bir yere (işte anlaşılmaz, karmaşık, gizemli, deli vs. vs.) koyduk. Ne yazık ki! Bu kutsallık nedeniyle önce Lacan'ı biraz insanileştirmek iyi olur gibi geliyor bana. Lacan okumak için önce onu sıradanlaştırın!

5 Ekim 2019 Cumartesi

Poulantzas olsa ne derdi acaba?

Daha önce bir başka yazıda bahsetmiştim, Nicos Poulantzas'ın ayrı bir yeri vardır bende. Yazıp çizdikleriyle değil de kişisel tarihimdeki yeriyle ilgilidir. Benim için bir kaybın, bir yarım kalmışlığın, tamamlanmamamışlığın simgesidir Poulantzas. Neredeyse on beş on altı yıl öncesinden.

Hayatıma, bir kesinti gelivermişti o zaman. Bir kavşakta kaybolmak gibi bir dönemdi. Ve o kesintiye eşlik eden kitap da Poulantzas'ın Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar'ıydı. Kötü ve eksik çevirisi karşısında İngilizce çevirisini arayarak (ama o yıllarda bulmayarak), bir yandan da altını çize çize okumaya çalışmıştım kitabı. Sonra bir çok şey yarım kaldı, tabii ki kitap da.

Bugün, Poulantzas'ın ölümünün 40. yılı. 3 Ekim 1979. Yıllar geçivermiş. Yazdıkları benimle yaşıt. Zamanında çok tartışılmış, ciddiye alınmış. Şimdi ise tam da kapitalist devlet tüm haşmetiyle ortada iken az hatırlanıyor. Bir tek Poulantzas değili tüm o tartışmalar. Utangaç bir amnezi bu.

Poulantzas bir biçimde gündemimden çıkmadı. Bir milat olarak hep kaldı aklımda. Sanki “devlet, siyasi iktidar ve sınıflar” arasındaki karmaşık ilişkiye dair anahtar noktaları tüm berraklığıyla onun kitabında bulacaktım da işte bir şekilde geçmişin içine gömülüp kalmıştı o “parlak fırsat”. Ergenekon’dan ve Gezi’ye kadar geçen süreçte ise ara ara hep sordum “Poulantzas olsa ne derdi acaba olan bitene?” diye.


29 Eylül 2019 Pazar

Depremden önce nerede toplanalım?

Steven Soderbergh'in "Equilibrium" (2004) filminden bir sahne: Bir psikoterapi seansı - divanda yatan hasta ve pencereden kağıt uçak fırlatan terapist

Sarsacak, sallayacak, yıkacak denilen İstanbul depremi geldi günlerimizin kapılarına dayandı. Zaten “İstanbul Depremi” diye ayrı bir olgu var hayatımızda. Bir zamanların “trafik canavarı” gibi. Bekliyoruz kendisini. Dile kolay, 20 yıldır bu beklentiyle yaşıyoruz.

Aslında belki eksik ve hatalı bir isimlendirme, İstanbul Depremi. Belki de “Türkiye Depremi” demeliyiz kendisine. Çünkü İstanbul’da olan biten orta ve büyük ölçekli her şey Türkiye’yi de sallıyor, etkiliyor. Yani Marmara’da bir tek fay kırılmaz, Türkiye de kırılır. Biliyoruz.

Gerçi ‘99 Depremi Türkiye’nin 20 yılını nasıl etkiledi diye düşünüyorum; madem bu kadar önemli ve etkileyici bu deprem, nasıl değiştirdi bu ülkeyi bir önceki? Nasıl bir kırılma yarattı? Aslında onu da biliyoruz.

Hiç unutmam. İnsanlar yıkıntılar altındayken daha, Meclis’ten emeklilik düzenlemesi geçmişti. Hem de gecenin bir vakti. Türkiye kapitalizmi, sermaye sınıfı, siyaseti binlerce insanın hayatını kaybettiği bir depremi bile fırsata çevirmişti. O “fırsata çevirme” hali 20 yıldır devam ediyor işte. Öyle bir kırılma yaşadık yani.

Sermaye durdurulmadıkça durmaz! İsteyen 20 yıl öncenin ve bugünün İstanbul’unu, haritalarını, fotoğraflarını karşılaştırabilir. İlk depremde, daha çok insanın canını yakacak bir ülke, koca bir şehir inşa ettiler. Bu kadar basit.

Ama depremlerde sadece binalar, yapılar çökmüyor. Zihinler de çöküyor. Kırılmanın bir de öyle bir boyutu var.

8 Eylül 2019 Pazar

Ezhel’in şarkısı, toplumun öfkesi, tarihin çağrısı


İki şarkı düştü önümüze. Olay ve Susamam.

Aslında bu yazının başlığına çıkmayı hakeden şarkı daha çok Susamam’dı. Ama olmadı. Denedim. Rap, biraz da sözel ve işitsel uyumsa eğer, uymadı. Gerçi aynı gece yayınlanan her iki şarkı da sözleriyle, görsel işleriyle hemen ses getirdiler ve bir kıyaslama yapmak gereksiz, hatta saçma. Ama başlığa uyan Ezhel oldu, aklıma uyan ise Susamam.

Öte yandan dönemin ruhunu yansıtmak anlamında bir rap şarkısı istenecekse eğer, şurada iki-üç gün öncesine kadar Saian’ın “Feleğin Çemberine 40 Kurşun” şarkısı gelirdi aklıma ilk, ama şimdi bu iki şarkı da eklendi listeye. Günlerimize imza attılar, rapçiler. Ne garip!

Üreticileri şarkıların böyle tutacağını, ses getireceğini düşünüyorlar mıydı bilemiyorum ama planlı ve organize bir biçimde patladı her iki şarkı. Tam bir rap işi: kolektif ve organize. Seveni çok oldu, eleştireni ve hatta protesto edeni de...

Tabii ki her iki şarkı için çok şey söylenebilir. Hatta aynı gece yayınlandıkları ve aynı tarzdan, aynı doğrultudaki hikâyelerle geldikleri için “tek bir şarkı” gibi düşünmek bile uyabilir. Hatta evet, tek bir şarkı olarak görülebilir ikisi. Ezhel’e teklif edildi mi bilemiyoruz ama Susamam’dan belli, bu kolektif ses, kolektif belleğimizin, duygularımızın sesi oldu.

İlginç olan şu ki çok da güçlü ses de aldılar biz dinleyenlerden. Her iki şarkı, ilginç biçimde hemen herkesi “bir şey” söylemeye çağırdı. Görenler, izleyenler, dinleyenler “bir şey” söylemek zorunda kaldılar: şarkılar hepimizi sanki “kendiliğinden” harekete geçirdiler.

Neden?

28 Temmuz 2019 Pazar

Yaşımız, yaşantımız ve yaşayamadıklarımız


Yaşımız yetmezse yaşantımız yeter!” demiş Adana’daki çocuklardan birisi. Hamile kediyi köpeğe parçalattıkları için karakola götürülürken.

Muhtemelen görmek istediler. Parçalanma nasıl oluyor, işte onu görmek, izlemek istediler. Ne istediklerini pek bilmeden. Kendi parçalanmışlıklarını kendi bedenleri, kendi yaşantıları dışında görmek, izlemek istediler. Yani en iyi bildikleri şeyi…

Zaten ağzından bir çırpıda çıkıveren söz de onu anlatmıyor mu, “Yaşımız yetmezse yaşantımız yeter!” Yani: “Size, hayata, âleme yaşımız yetmezse içinde bize çok şey yaşatan yaşama biçimimiz yeter!

Bu “büyük” lafı söyleyen çocuğu kimin, kimlerin, neyin parçaladığı ise pek gündeme gelmedi. Gelmez de zaten. Cevabı belli işte: yoksulluk, eğitimsizlik, parçalanmış aile vs. vs. Üstünde durmaya değmez şeyler bunlar. Heyecanı yok!

Görüntüler tepki çekince gözaltına alındı çocuklar. Hâlbuki dillerden düşmeyen dizilerin çocukları değil mi onlar? Yakın zamanın meşhur Adana temalı dizilerinin çocukları değiller mi? Bu çocukları ekranda izlemek, kitaplarda okumak güzel de gerçek hayatta karşılaşmak... İşte onu kimse istemiyor. Zaten kim sever ki böylesine kaybedenleri!

Ama çocuk, “polis abi”lerinin kolları altında karakola girerken, gazetecilere, kameramana o “büyük” lafı söylerken pek kaybeden gibi değildi. Daha çok eğlenen, eğlendirdiğini de bilen bir umursamazlık içinde konuşuyordu. Sanki.

Hamile kediyi köpeğe parçalatmak... Bir çocuk neden böyle şeyler yapar biliyor musunuz? Kendi başına gelenleri kendinden uzaklaştırmak için, zihninden uzakta kılmak için.

14 Temmuz 2019 Pazar

Kitlesel bir yanılsama sanatı olarak radikal sol


Geçtiğimiz haftasonu Yunanistan’da seçimler oldu ve “radikal sol” Syriza iktidarı kaybetti. Düzen solu denilince çoğu kimsenin kafası karışıyor. “Ne yani seçimlere katılan bir parti düzen içi olmuyor da Syriza gibi partiler mi düzen partisi oluyor?” diye sitem de ediliyor. Ama Syriza örneği sanırım siyasette düzenin sınırlarını ve düzen içi olmanın tanımı için nadide bir örnek olarak tarihe geçti. Şimdilik...

Şimdilik diyorum çünkü mutlaka geri gelecektir. Ve hatta “yenildiler, bittiler” yaygarasına rağmen düzenin bekası için bir kenarda bekleyecektir. Tabii ki illüzyon yarata yarata. Şimdi gelin bu “radikal” deneyime biraz yakından bakalım.

SYRIZA SEÇİMLERDE YENİLDİ Mİ?
Seçim yenilgisi konusunda en hızlı yanıt Syriza’yı dört yıl önce sevinçle karşılayanlardan geldi. Seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz, hatta açıklanmadan önce radikal solun neden başarısız olduğuna dair yazılar saçıldı ortaya. Bir kısmı parodi gibiydi: özellikle 2015’teki yorumlarını unutanların, unutur gibi yapabilenlerin seçimler vesilesiyle yeni yazıp çizdikleri trajikomikti. Tabii ki çözümlemenin belini yine kırdılar ve zamanında boy boy fotoğraf çektirdikleri Çipras’ı çok sıkı (!) eleştirdiler. Ama sanırım Syriza’nın başarısız olduğu konusunda biraz acele ettiler.

Yapılan şaşalı eleştiriler öyle çok geniş bir yelpazede dağılmıyor. Daha çok Çipras ve ekibinin yaptırımları “halk desteğine rağmen” kabul etmesine odaklanıyor söylenenler. Hani şu meşhur U dönüşüne (referandumda çok güçlü bir hayır çıkmasına rağmen bir hafta içinde tüm yaptırımları kabul etmesi)! Buna göre bu pek bir radikal ekip, Brüksel’le, Vaşington’la ve eleştirilerde ilginç biçimde pek dile getirilmeyen Berlin’le yeterince mücadele etmemişti. Bu nedenle de ilk seçimde Yunan halkı tarafından cezalandırılmaları normaldi!

Halbuki seçim sonuçlarına göre Syriza çok da fena bir sonuç almamış görünüyor. Hatta, mesele oy oranı ise 2015’ten daha iyi bir sonuç aldığını bile söyleyebiliriz. Şöyle ki...

7 Temmuz 2019 Pazar

Dümdüz bir psikoloji


Kitle psikolojisi denince insanın aklına önce Gustave Le Bon geliyor. Fransız sosyal psikolog, sosyolog ve fizikçi. Tipik bir 19. yüzyıl sonu bilimcisi, düşünürü: Parlak, derinlikli ve düzenin sağlam bir temsilcisi. İngiltere’de yaşasaydı kesin “sir” ilan edilirdi ama Fransa’da Légion d'honneur verilmemiş kendisine. Gerçi ihtiyacı da olmamış. Hep çok yazar, çok satar ve çok konuşulur olmuş.

En meşhur kitabı “Kitlelerin Psikolojisi”. Diğerleri artık pek bilinmez. Ama İslam’dan sosyalizme kadar her şeyin psikolojisini de yazmış Le Bon. Hatta bir fizikçi olarak (evet, 1890-1910 arası [hatta daha öncesi] böyle bir dönem; aynı zamanda hem psikolog, hem sosyolog hem de fizikçi oluyormuş insanlar) maddenin evrimi üzerine de yazmış ve yazdığı kitap kısa sürede 12 baskı yapmış.

Bizi ilgilendiren kısmı ise kitlelerin, kalabalıkların psikolojisi üzerine yazdıkları. Bir söylentiye göre kitabı aslında önce bir rapor olarak Paris polisi için kaleme almış. İşte kitleler [siz bunu işçi sınıfı, yani zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar olarak okuyun] nasıl davranır, neden taşkınlık yapar vs. diye. Ama çok ilgi görünce basılı hale getirmiş. 1895’te. Komün’den 14 yıl sonra. Zaten kitapta Le Bon’un komün ve kitle (siz bunu artık tabii ki proletarya olarak okuyorsunuzdur) alerjisi hemen hissedilir. Le Bon, ayaklananları hiç sevmemiş.

23 Haziran 2019 Pazar

'Hard' kapitalizme hoş geldiniz!


Bir haftadır aklımdan iki söz geçiyor: “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir.” ve “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”. İkincisini, yani nisyanı “anlamak” kolay: insan unutur. Taşıdığı derin anlamları (mesela unutma diye bir şey olmadığını, bastırma diye bir şey olduğunu) hesaba katmazsak tüm toplum, tüm sömürü düzeni, tüm ezme ve tüm boyun eğme bu unutma (bastırma) sayesinde mümkün olur. Sihirli bir araç gibidir nisyan.

İlki ise sanki biraz daha karışık. Zaten seveni de var, sevmeyeni de. Çekiştireni ise daha bol.

Mesela “öyle de olsa, böyle de olsa siyasi liderlerin ağzı iyi laf yapan, vitrini düzgün insanlar olması gerektiği” düşüncesi egemen sınıfın düşüncesi midir yoksa onu da aşan yaygın bir düşünce midir? Yani günümüzün genel eğilimi midir?

Ya da şurada birkaç gün önce yapılan “Amerikan psikanaliz camiası olarak geçmişte eşcinselliği bir hastalık olarak gördüğümüz ve tedavi etmeye kalkıştığımız için özür diliyoruz” açıklaması ile günümüz egemen sınıfının düşünceleri arasında bir bağlantı olabilir mi? Ya da tersinden sorarsak: “Egemen sınıf beni neden öptü?

Tamam, 40-50 yıl öncesinin egemen düşüncesi eşcinselliğe “hastalık” diyordu ve psikiyatristler, analistler de tedavi etmeye kalkışıyordu. Ama şimdi herkes “düzeyli” bir özür dileme kuyruğuna girdiğinde, bu zaman içinde olgunlaşan “içgörülü düşünce” yani özür dileme ve hata yaptığını anlama hangi sınıfın düşüncesidir? Buna “egemen sınıfındır” yani günümüzün egemen sınıfınındır mı diyeceğiz? Yoksa diyemeyecek miyiz?

Ya şu son bir aya damga vuran “Her şey çok güzel olacak” mottosuna ne demeli? Bu söz ile kimin düşüncesini taşımaktadır kitleler? Egemen sınıfla bir bağlantısı var mıdır bu beklentinin? Yoksa, bir bağlantısı yok mudur? Ezilen, sömürülen sınıfa mı aittir? Adam da ezilen, sömürülen sınıf adına mı konuşmaktadır?

Siyaset tam da egemen olan ve egemen olmayan düşüncelerin bir arada varolma, birbirini çürütme, geçersizleştirme ve bir sonal etki ortaya çıkarma yeri olarak biraz daha özel bir yere sahip. Bir tür özerkliği var siyasetin. Sanki siyaset sınıflar üstü. En azından geniş bir toplam öyle görme derdinde.

9 Haziran 2019 Pazar

Lost in Chernobyl after The Game of Thrones!*


Hayat hiç masalsız olur mu? Olmaz!

Masal dediğiniz rivayetler, anlatılar. Gerçeğin yeniden kurulduğu uydurmacalar. Gerçeğin kırık dökük anlatıldığı fanteziler de diyebiliriz masallara. Dilden dile dolaşan yarı-fantastik hikayeler. Günümüzde ise masallar, özellikle de büyükler için olanları, öyle dilden dile anlatılmıyor artık. Günümüzde masallar ekranlarda izleniyor. Filmlerde, reality şovlarda, dizilerde...

Bir çok ünlü dizi geldi geçti. Mesela şimdi, Dallas ya da Köle Isaura’yı hatırlayan var mı? Bir dönem ülkemiz Isaura’nın dramı ve Ceyar’ın (evet, o kadar bizden biri olmuştu ki “Jr.” Ceyar olmuştu) mendeburluklarıyla yatıp kalkıyordu. Sonra Kara Şimşek, Ziyaretçiler ve Yalan Rüzgarı geldi geçti. Toplumun kendisinin bile farkında olmadığı fantezileri canlandırdılar. Bu nedenle milyonları arkalarından sürüklediler. Fanteziye gerçeklik kazandırdıkları için. Ama sıraları geçti.

Sonra diziler kesmez oldu. Özellikle de “okumuş” kesim arasında. Başka şeyler olmaya başladı: Gariban ama akıllı öğrenci evleri boy boy Tolkien’lerle doldu. İlk Hobbit’i hatırlıyorum. Sonra Yüzüklerin Efendisi geldi, cilt cilt. Sanki öncesinde ve sonrasında hep Tolkien vardı. Muhabbetler “Abi, Orta Dünya nasıl bir yer yav!!!” ile başlayıp “Gandalf’ın sakalı” ile devam ediyordu. Azıcık aklı basan bir çok kişi tutulmuş gibiydi Orta Dünya fantezilerine. Hem de öyle böyle değil: her evde, her mahallede, her amfide bir 'Hobbit uzmanı' yaşıyordu artık. Ortalık haritalar, stratejiler ve de efsanelerden geçilmiyordu.

Alternatif bir gerçeklik arayışı olarak gören de vardı Yüzüklerin Efendisi’ni. Ama esas olan sanırım gerçeğe alternatif olmasıydı. Bir kaçış limanı gibi. Oraya gidildi ve bir kaç yıl içinde (üniversite, doktora falan bitince) efendi efendi dönüldü o limandan. Büyümüş ve tatmin olmuş olarak. Böylece o günlerden geriye cilt cilt Tolkien kitaplarıyla bol miktarda beyaz yakalı kalmış oldu. Tolkien bu masalları büyükler için yazdığını belirtmişti ama o büyüklere masalların varacağı yer de belliydi: Tüm o fantastik dünya çoktan büyük bir ekonomiye dönüşmüştü. Haliyle gişede de sağlam iş yaptı Yüzüklerin Efendisi.

Sonra internet çağı geldi ve kitlesel büyüleme sırası yeniden dizilere geçti: Lost ile!

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Stanford Hapishane Deneyi: Sonuçları manipüle mi edildi?

Stanford Hapishane Deneyi temel psikoloji derslerinden tutun da siyasetten, sinemaya kadar hemen her yere girmiş oldukça “ünlü” bir deney. Ancak arşivlerden çıkan yeni ses ve video kayıtları deney sonuçlarının abartıldığına ve deneyin baştan sona manipüle edildiğine işaret ediyor. Kayıtlar gardiyan rolüne giren öğrencilerin bizzat deneyi yürütenler tarafından yönlendirildiğini gösteriyor.

Stanford Hapishane Deneyi, ünü psikoloji biliminin sınırlarının dışına taşmış sosyal deneylerden. 1971 yılında Amerika’da gerçekleştirilen ve birçok filme, belgesele, tartışmaya da esin kaynağı olan bu deney insanın özünün hiç de iyi olmadığını anlatmak için kullanılan bir klasik halini almış durumda. Psikoloji tarihinde oldukça sarsıcı bir yere sahip olan deney kendilerine yetki verilen bir grup eğitimli insanın süreç içinde bulundukları rol dolayısıyla otoritelerini şiddet uygulamak üzere kullanmalarına dayanıyor.

Bir tarafıyla üst denetimi olmayan yetkinin sınırlarını nasıl da aşabileceğine işaret ederken bir tarafıyla da örtülü bir anti-komünist anlatıya sahip: çünkü deney tam da emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ni ve Demokratik Almanya gibi sosyalist ülkeleri “totaliter” rejimler olmakla suçladıkları döneme denk geliyor. Ve bu suçlamanın psikolojik altyapısını da bu deney sağlıyor: otoriteye boyun eğmek sıradan insanı bile otorite delisi yapar ve gözünü her şeye kör eder!

Bu deney anti-komünist propagandaya güçlü argümanlar sağlaması nedeniyle psikoloji tarihi içindeki yerinin de ötesinde bir üne kavuşmuştu. Yeni yayınlanan arşiv kayıtları ise deneyin baştan itibaren yönlendirildiğine ve sonuçlarının bizzat deneyi düzenleyenler tarafından abartıldığına işaret ediyor.

21 Nisan 2019 Pazar

Mazbata’dan Notre-Dame’a


Çalışıyor makine. Sessiz ve sakin.

Biraz gıcırdayarak belki ama çalışıyor yine de makine.

Diyeceksiniz ki ne lakası var makine ile mazbatanın, Notre-Dame’ın. İnce bir çizgi var aralarında, hepsi bu. Kimi zaman kör gözüm parmağına önümüzde olup biten kimi zaman da hiç farkedilemeyen. Öylece sürüp giden.

Peki, nerede bu ince çizgi? Bir anlığına da olsa nasıl görünüyor?

Öncelikle sevinçten başlayalım. Oyların yeniden sayılması ve mazbata meselesi “çözüldü” ya geniş bir toplam heyecanla karşıladı bu gelişmeyi. Ne güzel. Sevinmek kötü değil. Hava gibi su gibi bedava sevinç de. Gerçi su çoktandır bedava değil ama çok hasretler birikti memlekette. Sevinmek de bu hasretin bir parçası. Ama… Ama işte!

Hasret ve sevinç arasında neyin ne olduğu kaynadı gitti. “İstanbul hakkı olanı aldı” bile dendi ya İstanbul’un neleri hakettiği unutuluverdi. Hakikaten yıkılacak olan haramilerin saltanatıydı da haramiler kimlerden oluşuyordu? Hatırlayanlar var, iyi ki.

Her konuda yanılmaktan bıkmayan “gazeteciler” ise olan bitene, bu sevince yamuk bakanları “mücadele düşmanı” ilan etti. İki seneye kalmaz “yanılmışım” diyecekler; o ayrı. Ama bu “halden anlar” görünen insancıl eleştiri de yoluna devam edecek. Anlamayarak, meseleyi hep anlamayarak.

Mesele ise şu: İnsanların umutlu olmasıyla değil umutlarının çalınmasıyla ilgili mesele. İnsanların mücadele etmesiyle değil mücadelelerinin bir başka müteahhidin kollarında bitmesiyle ilgili. İtiraz, uyarı, beğenmeme, her ne diyorsanız, o işte buna.

14 Ekim 2018 Pazar

Rezilyıns


Kelimeyi ilk ne zaman duydum tam hatırlamıyorum ama herhalde bir 10 yıl olmuştur. Resilience, yani esneklik, dayanıklılık. İlk duyduğumdan bu yana ise aklımda başlıktaki gibi yankılanır bu kelime, yani rezil-yıns olarak.

Metalurjiden nanoteknolojiye kadar birçok yerde kullanılan bir kavram rezilyıns. Psikiyatri ya da psikolojide ise “zihinsel esneklik/dayanıklılık” olarak kullanılıyor. Yani bir anlamda zorluklara dayanma gücü olarak. Yani hayatın sizi yıkamaması: dış etkilere ve değişime esneklik gösterebilmeniz, değişimin yarattığı koşulları, çok fazla değişmeden içselleştirebilmeniz.

İngilizce sözlükler anlamını “zor ya da kötü bir şey yaşadıktan sonra yeniden mutlu, başarılı vs. olabilme” olarak veriyor. Düşüp yeniden ayağa kalkabilmek olarak da düşünebiliriz bu durumda. Ama Türkçede kelimenin tam bir karşılığı yok. Mesela “mukavemet” demiş birileri, çok güzel bir karşılık denemesi olarak. Kesin mühendislik kökenlidirler. Mukavemet diye bir dersleri vardı, hatırlarım. Ama bizim alana pek uymaz böyle mekanik işler. Terimler de.

Öte yandan “belini doğrultmak” olarak da anlaşılabilir belki. Ama bu sefer de bizim buralara uymaz. Çünkü bizim coğrafyada bir kere eğildi mi, büküldü mü insan hep eğreti kalıyor, toparlayamıyor. Belki de bu nedenle böylesi bir kelimeye hiç ihtiyaç duyulmamış ve bir karşılığı ya da en azından yakın anlamlısı da olmamış. Ama zorlarsak “hacıyatmazlık” da diyebiliriz. Neden olmasın!

30 Eylül 2018 Pazar

Tıp bilimine yön veren 100…


İnsanın bazen şöyle diyesi geliyor: “Ey piyasa! Sen nelere kadirsin!” 

Çünkü piyasanın işleyişi öyle alanlarda, öyle işler ortaya çıkarıyor ki hani neredeyse, sırf kazanmak ve daha fazla kazanmak için ölüyü diriltiyor, kötürüme taklalar attırıyor.

Piyasa bu! Bir açıdan bakınca hakikaten çok yaratıcı işler çıkartabiliyor. Ama sadece bir açıdan bakınca… Aslında abes olan piyasanın bu tür “parlak” işleriyle uğraşmak, kafa yormak, laf yetiştirmek. Ama yapacak bir şey yok! Kamuoyu, çevreniz bu “parlak” işlerle yaşıyor. Piyasanın çeşitli hallerini takdir ediyor falan. El mecbur bir şey söyleyesiniz geliyor. İşte bu hafta böyle bir “parlak” iş oldu.

Mesela eskiden, çok eskiden otobüs firmaları yapardı bu tür işleri. Diyelim ki reklama ihtiyacınız var. İki yol var önünüzde: Ya düz reklamınızı yapacaksınız. İşte gazete reklamı olur, radyo, televizyon reklamı olur, billboardlar olur. Yani bildiğiniz düz reklam vereceksiniz. Kendinizi kendiniz olarak pazarlamaya çalışacaksınız.

Ya da kendinizi başkalarına pazarlattıracaksınız! Nasıl mı? Bağımsız bir jürinin, sizinle hiç alakası olmayan bir toplamın ve hatta bizzat sizin tüketicilerinizin size ödül vermesini sağlayarak. Böylece hem reklamınız yapılmış olacak hem de prestij kazanacaksınız. Her koşulda kazanacaksınız yani.

İşte eskiden, çok eskiden otobüs firmaları yapardı bunu. Bağımsız araştırma şirketi bilmem nenin anketine göre “a, b, c kategorilerinde” birinci olurdu firmalar. Her firmanın birinci olabileceği bir kategori de mutlaka bulunurdu. “En güvenli ulusal firma”, “en iyi bölgesel firma”, “en iyi ikram yapan firma”, “en geniş servis ağına sahip firma” gibi, gibi.

23 Eylül 2018 Pazar

İşte bunların hepsi psikolojik!


Sanırım Fransız Komünist Partisi’nin eski bir üyesi, önemli bir psikanalist olan Elisabeth Roudinesco söylemişti: “21. yüzyıl şimdiden Lacan’cıdır” diye. Siyasal devrim ile öznel devrim arasındaki ilişkide biraz da öznel olana çubuk bükerek. Eh, haksız da sayılmaz. Öyle bir zamandan geçtik. İşçi sınıfı siyasetinin ve örgütlülüğünün geri çekildiği bir dönemden yani.

Bu nedenle bir haklılık payı var Roudinesco’nun sözünde. Ama siyaset-birey gerilimi anlamında değil. Tuhaf zamanlar tuhaf düşünürlere ihtiyaç duyuyor. Lacan ise geçtiğimiz yıllar için yeterli derecede ilginç bir düşünür.

Ama yine de Roudinesco’nun sözü yüzyılımıza dair biraz erken karar vermiş bir içeriğe sahip. Çünkü tuhaf zamanlara sanki daha yeni giriyoruz. Geçtiğimiz yıllar ise sanırım sadece peşrevdi. İşte Roudinesco’nun sözünü o peşrev dönemi için biraz değiştirip kullanırsak diyebiliriz ki “21. yüzyıl şimdilik psikolojiktir!”. Çünkü ortalık psikolojiden geçilmiyor. Psikoloji her yerde!

Mesela para birimleri yarım saatin içinde bir iniyor, bir çıkıyor ve yaşanan sıkıntıların “rasyonel değil, psikolojik olduğu” söyleniyor. Evlilik programını açıyorsunuz stüdyoda “ego, psikoloji, panik, atak” kelimeleri uçuşuyor. Orta sınıflar deseniz ya terapide ya da yoga merkezinde. E, zaten üniversite sınavına hazırlanan her yedi gençten biri psikoloji okumak istiyor. Dünyayı geçtik ama Türkiye sanki psikoloji içinde yüzüyor.

Toplumsal örgütlülük yok ama bol bol psikoloji var!

16 Eylül 2018 Pazar

Demiş ki “Psikoloji hâlâ Newton’unu beklemekte”


Aslında hep görürdüm adını. Mesela Murat Belge’nin Marksist Estetik kitabının kapağında. Merak da ederdim, kimdir, nedir, ne söylemiştir diye. Ama sanırım gereksiz laf dolambaçlarıyla karşılaşmaktan korkup uzak durdum. Yıllarca.

Ama yanılmışım. Keşke daha önce göz atsaymışım. Bazı tesadüfler, bazı denk gelişler gerekti Christopher Caudwell ile karşılaşmak için.

En başta Bülent Cengiz’e teşekkür etmeliyim. Çünkü bu karşılaşmayı ona borçluyum. Geçtiğimiz haftalarda yayınladığımız ortak kitabımızda, Bilimsel Yeni Verilerin Işığında Diyalektik Materyalizm’de yer alan kendi bölümüne Caudwell’i anarak başlıyordu Bülent abi. Diyalektik materyalist yöntemle bilinç olgusuna baktığı yazısında Caudwell’den bir alıntı yapmıştı: “bugün burjuva kültüründe psikoloji gibi insan bilgisi için son derece önemli ve yaşamsal olan bu bilimin, kendi alanındaki en basit öğe (bilinç) üzerinde bile anlaşmaya varmamış olması kadar ümit kırıcı bir sahne olamaz.

Bilinç üzerine onca mesleki arayış ve okumadan sonra tam da ihtiyaç duyduğum, yakın zamanlarda içimde giderek daha çok olgunlaşan bir cümleydi bu. Mesela aylardır elimde Saffet Murat Tura’nın Zor Problem: Bilinç kitabını gezdiriyordum ve bir eleştiri yazmak istiyordum. Daha doğrusu eleştirel bir bakış açısı geliştirmek ihtiyacına giderek daha çok ikna olmuştum. Ve bu çarpıcı cümle birçok noktayı benim için özetliyordu. Caudwell’i okumak, onunla buluşmak artık şart olmuştu. Hemen gidip Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler kitabını aldım.

Aslında iki ayrı kitaptan oluşan bir kitap İncelemeler. Daha ilk sayfasında, Christopher Caudwell’in çarpıcı hayatıyla karşılıyor insanı. Hayatına dair o satırları okurken hatırladım, aslında Orhan Gökdemir, Caudwell’in sadece 29 yıl süren hayatını, soL’da yazmıştı. Ama sanırım hem yazının bağlamı hem de ülkenin ortamı ister istemez Caudwell’e değil de doktora tezini Caudwell üzerine yapan Murat Belge’ye odaklanmama neden olmuştu. Hâlbuki hiç de gerek yokmuş.