İyi mi bu farkındalık? Eh, evet, sayılır. Psikolojik aklın gelişmesi de bir tür arayış ve olgunlaşma göstergesi. Olmamasından çok daha iyidir. Nasıl olduğu tartışma gerektirse de.
Mâlum, geniş bir narsisizm külliyatı var. Kişilik yapılanmasından terapisine, bireysel etkisinden toplumsal yansımalarına, siyasetten spora. Her boyutuyla oldukça kapsamlı bir bilgi sağlıyor bu külliyat. Utangaç olanından malign olanına kadar hepsine, her çeşidine hâkimiz artık.
Narsisizmin derinlemesine anlaşılmasında ise bazı isimlerin ve hatta bazı makalelerin, kitapların özel bir yeri var. Bunlardan birisi de Andre Green'e ait. Green’in “Ölü Anne” makalesine...
Green bu önemli makalesini, ilk olarak 1980'de kalem alıyor, La mère morte [Ölü Anne] olarak ve bu makale daha sonra, 1983'te yayımlanan "Narcissisme de vie, narcissisme de mort [Hayatın Narsisizmi, Ölünün Narsisizmi]" kitabında yer alıyor. Fransızca olarak. İngilizce çevirisi ise 1986 tarihli On Private Madness kitabında yer alıyor. Ve sonrası da geliyor... En azından psikanaliz camiasında.
Psikanalitik anlamda babanın işlevi çok erken dönenlerden beri iyi biliniyor. İşte Ödipus kompleksi, kastrasyon olarak. Dönemsel bir özellik olmaktan ziyade kişiliği ortaya çıkaran, yapılandıran bir dönemeç olarak üzerinde çok durulmuş bir konu baba. Lacan’daki eksik gibi mesela: Tüm bir kişiliği ortaya çıkaran, bir yapı baba.
Ama...
İnsanın ilk insanının (anne) ölmesi değil de varken yok (gibi) olması nelere yol açar? Nasıl bir yapı ortaya çıkmasına yol açar? Green’in sorusu bu. Ve uzun, kapsamlı yanıtı da tam buna dair.
Ve burada narsisizme dair de özel [private] bir yanıt var. Burada, bir insanın erken dönemden itibaren kişiliğinin, zihinsel, ruhsal dünyasının yapılanmasına musallat olan bir boşluk var. Ve Ölü Anne [La mère morte] bu boşlukla kişinin nasıl başettiği, başederken de neyin ortaya çıktığına dair.
Ne demiş Green?
Her ölüm geriye bir ruhsal bir çökme, depresyon bırakır.
Bu, bilinmeyen bir ölümdür. Çökkünlüğü de öyledir...
Kişi “Ölü Anne Meselesi” ile ilk başvurduğunda belirtiler hiç de depresif değildir. Daha çok yakın ilişki içinde olduğu kişiler ya da nesnelerle ilgili sorunlar, çatışmalar için gelmiştir kişi: Aldatmalar, aldanmalar, abartılar, hayal kırıklıkları, boşluklar, bir türlü olmamışlıklar, seraplar ve de acılar...
Görüşmenin ya da görüşmelerin bir yerinde, başvuran kişi hayatının oldukça erken dönemine ait hiç de farkında olmadığı depresif bir hikaye anlatır ya da klinisyende böylesi bir izlenim oluşturur. Görüşmeler ilerledikçe bu depresif içerik bir boşluk olarak kendini yeniden ve yeniden gösterecek, dile gelecektir. Bazı klasik nevrotik belirtiler de önplanda olacaktır: işte kaygılar, takıntılar, tekrarlayan haller ve genellikle de dikiş tutmayan beyhude çabalar/ilişkilenmeler olarak.
Ama tüm bunlara eğilmek, bunları anlamaya çalışmak yine de kişiyi ve de klinisyeni bir türlü ana meseleye götürmeyecektir. Tam tersine kişinin öyküsüne saçılmış olan ve ideal bir benliğin taleplerine uygun ya da zıt olan tüm narsistik tüm sorunlar, dertler, meseleler önplanda olacak, ulu orta kendini gösterecektir. Gelin görün ki mesele daha derinde olacaktır.
Depresyon ancak kendini aktarım, ilişki içinde dışa vuracaktır. Bir tür tutunamama, bağlanıp orada kalamama, huzursuzluk ve o huzursuzluğu gideren eylemler, eylemler, eylemler olarak. Çoğunlukla da yavaş yavaş görünecektir esas mesele.
Çünkü, mesele çok erken bir gelişimsel aşamaya [preödipal] aittir. Çünkü, geriye kocaman bir yıkıntı kalmıştır ve artık o yıkıntı tam da oradadır. Odanın, görüşmenin içinde...
Peki ne olmuştur?
Arka arkaya çok şey olmuştur.
Bebek/çocuk çok erken bir aşamada, tam da Cem Adrian’ın şarkısındaki gibi, bir şey deneyimlenmiştir: büyümekte olan çocuğun içinde merkezi bir şey, bir dönemeçte “kül” olmuştur. Ve o kül, o yıkıntı, boşluk yana yana tüm hayatına, benliğine damga vurmak üzere orada kalmıştır. Kendinden sonraki her şeye rengini çalmıştır!
Bebek/çocuk hayat yolculuğunda bir yere kadar canlıdır, vardır. Ama sonra, altındaki zemin küle dönüşmüştür ve geriye gri bir sahne kalmıştır. Anne kaybolmuştur, geri çekilmiştir. Sahne, Green'in kendi sözleriyle tam olarak şöyledir: "Tıpkı birden kayboluveren, çöken eski uygarlıklar" gibidir. Evet, evler, caddeler, çeşmeler, görkemli saraylar oradadır ama hepsi artık birer harabedir. Annenin yapılandırıcı ve hayat dolu, var hissettiren imgesi bir harabeye dönüşmüştür. Yoktur.
Çocuk artık tüm hayatı boyunca o yapının, bir zamanlar, bir dönemliğine vaat edilmiş görüntüsüne mıhlanıp kalmıştır. Ve büyük ihtimalle de yakın ilişkilenmelerinin tamamını sakatlanacak bir arayışla baş başa kalmıştır.
Buradan sonrası felaketin ne zaman ve hangi koşullar altında yaşandığına bağlı olarak farklılık gösterecektir. Ama vaat de varoluş da artık bir külden ibarettir ve hep yanacak, büyümekte olan çocuğu da tüm zamanlar boyunca yakacaktır... Çünkü çocuk, daha bebekken, annenin duygusal olarak orada, içinde, olmamasını deneyimlemeye başlamıştır.
Annenin duygu anlamında geri çekilmesi, kaybolması, yitip gitmesi bir depresyona bağlı olabilir ya da ağır ve başedemediği bir yas, kayıp (mesela önceki gebelik kaybı, düşük, aileden kopma, eşi kaybetme vs.), bedensel hastalık ya da duygularını, sevgi ve ilgi vermesini, yeteri kadar orada olmasını imkânsız hale getiren bir travma olabilir. Hayat bu! Annemizi kaybetmenin, o yaşarken ölmesinin bin bir sebebi olabilir...
Ama...
Anne hiç beklenmedik biçimde, erken bir gelişimsel aşamada, duygu anlamında “ölürse”, yaşarken ölürse ne olur? Bir çok şey olur işte: Öncelikle yas, kayıp, depresyon olur ama daha insan olmanın hemen başında... Bebek-çocuk için tüm bunlar çok erken meselelerdir ve anne henüz çok merkezi bir konumdadır. Bu nedenle de annenin "kaybı" çocuğun içine çok merkezi bir boşluk yerleştirir.
Bu boşluk, kelime anlamı gibi boş değildir: Yapılandırıcı, kurucu bir boşluktur. Tüm kişilik o kırılma, yok olma deneyiminin üzerine inşa edilecektir.
Geriye yorgun, hayatta kalmak için çırpınan bir bebek/çocuk-insan kalacaktır. Tıpkı Cem Karaca’nın şarkısında olduğu gibi: Gemi hayat okyanusunda yol alacak ama bir türlü herhangi bir limana çıkarılamayacaktır! Yolcu daha baştan yorgun olacaktır. Ve bu yorgunluktan kurtulmak için çırpınacaktır. Tüm hayatı boyunca. Beyhude yere...
Ama mesele burada bitmeyecektir.
Bir şey daha olacaktır.
Bebek/çocuk çok erken bir aşamada “baba”ya kalacaktır. Bebek/çocuk baba ile karşılaşmak durumundadır artık, hem de karşılaşmak için o zamana kadarki tüm hazırlık oldukça yetersizken...
Green bu karşılaşmayı erken bir ödipal üçgen olarak tarif ediyor: Kenar açıları çok ama çok dar bir eşit kenar üçgen olarak. Nefes alınmayacak bir kapan gibi! Bebek/çocuk psikolojik olarak hayatta kalmanın yolunu arayacak ve bunu icat etmek zorunda kalacaktır. Ve o yolun içine bir çok tam gelişmemiş, ilkel, işte preödipal denen ne kadar mesele varsa hepsi sıkışacaktır. Kişi de zaten on yıllar sonra, bu sıkışma örüntülerinden birinin ya da hepsinin artık üstüne çökmesi ile başvuracaktır.
Zamanında, hayatın çok da erken bir safhasında, neye ağladığını bilmeye ihtiyaç duyan ama bunu bilemeyecek bir dönemde, durumda olduğu için o zaman ağlayamamış olan bebek/çocuk-insan artık karşımızdadır ve uzunca bir süre, orada, o koltukta, o divanda ağlayacak, sızlanacak ve dövünecektir. Kendisine ne olduğunu yavaş yavaş farkederken...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder