26 Ocak 2026 Pazartesi

Bion ve Tereddütlü Düşünceler

Wilfred Ruprecht Bion (1897-1979) günümüz psikanalizinde en fazla üzerinde durulan, en esin verici kuramcılardan biri. Ben ise geç tanışmış oldum, bir seminer dizisi vasıtasıyla. Conatus Psikiyatri ve Psikoterapi bünyesinde klinik psikolog Yusuf Atabay tarafından düzenlenen "Derinlemesine Bion Seminer Dizisi"nde ben de psikozlar üzerine bir oturumla yer aldım. Ve bu sayede Bion'un düşünceleriyle yakından tanışma fırsatı buldum. Teşekkür ederim.

Bion, özellikle son yirmi yıl içinde kuramının geniş kapsamı ile daha da görünür hale gelmiş ve psikanaliz kliniğini derinden etkilemiş. Psikotik hastaları psikanaliz tekniğinde değişiklik yapmadan tedavi eden ilk analistlerden birisiymiş Bion. Yaşam pratiğinin (göç, ayrılık, kayıplar, savaşlar) de getirdiği derinlikli bir kavrayışı var, insanı, bilinci ve zihni. Bu derinlikli kavrayış psikozların da daha kapsamlı düşünülebilmesini sağlamış. "Tereddütlü Düşünceler" içinde [ki kitabın adının bu şekilde Türkçeleştirilmiş olması da ayrı hoş olmuş, keza özgün adı Second Thoughts] toplanan, ağırlıklı olarak 1950’li yıllara ait makaleleri psikotik düşünceyi enine boyuna araştırarak vardığı kuramsal ve teknik sonuçları sergileyen bir toplam. Bu açıdan da ayrıca önem taşıyor. Düşünme kuramına dair görüşleri de ilk olarak bu makalelerde dile gelmeye başlamış. Makaleler psikanalist Bion’un o dönem seansta nasıl çalıştığının örneklerini de sunuyor. Bion’un kuramı yıllar içinde psikanalizde yeni bir paradigma açan, başlı başına güçlü bir kuram olarak gelişmiş ve günümüzde giderek daha fazla ses getiriyormuş. Ve yeni kuşakları da etkiliyormuş. Bion ile tanışmak isteyenler için kitabı öneririm, özellikle de psikozları anlamak isteyenlere.

 W. R. Bion | Tereddütlü Düşünceler | çev. Nilüfer Erdem | 2017, 208 s.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Smyrna Buluşmaları II

"Dili olsa da anlatsa..." deriz. Mekânlar, sokaklar, binalar, yapılar, yerler için. Neler yaşandığını hayal ederek ya da belki de kulaktan kulağa yayılan, yazılan hikâyelerinden duyarak.

Evet, mekânın konuşmasa bile anlatan bir dili var. Hatırlatan, unutturmayan. Ya ruhu, belleği? Meselâ neden bazı yollarda kendimizi daha iyi hissederiz? Neden bazı şehirler bize bir türlü yaramaz? Neden bazı evler soğuktur? Ya da Asklepion mesela. Bir iyileşme mekânı değil miydi, binlerce yıl önce? O antik tünellerin içindeki fısıltılardan devasa yapılara geldik günümüzde. Ya zihnimiz? Nasıl etkiliyor ve nasıl etkileniyoruz mekandan? Mekân biraz da bellek değil midir? Hatırlanan, unutulan, gönülen ve geri gelen.

Bir psikiyatri hastanesinin koridorlarından tarihin yazıldığı sokaklara, bir besteye ilham veren kaldırımlardan psikanalizin divanına, silinen tabelalardan yerleşim yerlerinin değiştirilen isimlerine, tedirgin olmaktan hasret çekmeye, velhasıl kültürden psikiyatriye mekânın ruhunu ele almak üzere ikinci buluşmamıza davet ediyoruz sizleri.

ψυχή’nin her daim memleketi, mekanı olmuş İzmir'de. 28 Şubat ve 1 Mart 2026 tarihlerinde Alsancak'ta, Fransız Kültür Merkezi'nde bir arada olmak dileğiyle.

21 Eylül 2025 Pazar

Eleftaria Bulvarı'nda Geri Gelen Mektup

Yaz, sıcak. Balkondayım. Bulvara bakıyorum uzanıp. Ağaçlar, araçlar ve tüm şehir nemli bir uykunun içinde debeleniyor. Gece ve sessizlik içinde Eleftaria. Bezgin bir kedi geçiyor karşıya. Ağırdan, sakin ve umarsız. Saat az daha ilerlese sabaha dönecek gece, ama sıcak halen bunaltıcı. Hiç serinlemedi, artık serinler mi o da belli değil. Sabahı, öğle vaktini ve öğleden sonrayı düşünüyorum. Nasıl geçecek ki gün! İçimi bir sıkıntı daha kaplıyor. Çipurodan son yudumu da çekiyorum, o da ısınmış. Dünyayı ve beni yatıştıracak herhangi bir serinlik yokmuş gibi geliyor artık.

Bir işaret bekliyorum hayattan, bir mesaj. Yok! Hayatın benden ve hatta herkesten yana yok olduğu zamanlardayız sanki. Dünyaya yaşam veren güneş bile kavuruyor hayatı. Her yer, her şey yanıyor, daha ne olsun! Ama beklememe, hayattan bir beklenti içinde olmama da şaşırıyorum. Bir şaşkınlık içinde hafif bir esinti arıyorum balkonda. İnsan kendine yarım asır sonra da şaşırmamalı! “Acımasızlık bu…” diye düşünüyorum. Tuzlu bir yanı var çünkü beklemenin. Ruhunuz lime lime dökülüyor. “Hep böyle miydim ki?” diye irkiliyorum geceye uzanan Elefteria’ya bakarken.

Az öncenin kedisi kaldırımı salına salına adımlayıp tam karşımda duruyor. İki ayağını altına alıp balkona, bana bakıyor. Uzağı çok da iyi göremiyorum. Göz göze miyiz, seçemiyorum gecenin içinde. Ama biliyorum, hayattan bir beklentisi yokmuşçasına duruyor karşımda. Yarı kör düşünüyorum, günlerimin ve gecenin kördüğümü içinde. Ve bir işaret bekliyorum hayattan.

İşte o sıra bir mektup çıkıp geliyor geçmişten. Gece esmiyor ama zihnim az da olsa esiyor diye teselli buluyorum. En azından Seferis gibi değilim diyorum kendi kendime. Urlalı şairin sıcaktan yakınırken zihninin yazları çalışmadığına dair sızlandığı geliyor aklıma. Yaz, sıcak, gece… Zor. Mektup ufak bir kıpırtı oluyor şu serinlemeyen Atina gecesinde. Gün doğsa, ne olacak ki? İçeri geçip bir sigara daha sarıyorum. Müziğin sesini açıyorum az daha, Theodorakis… Yaz Evi.