25 Nisan 2022 Pazartesi

Şiir[im]in kesik damarları


Eskiden edebiyat piyasası yoktu. Vardı da bu kadar büyük, güçlü, belirleyici ve baştan çıkarıcı değildi. Küçük, mütevazi bir uğraştı edebiyat bir zamanlar. Etkisi olursa da çeşitli adanmışlıklarla büyüyor bu etki: aşk, halk, yoksulluk, devrim, gelecek gibi. Kimsenin aklında iki roman çıkarıp köşeyi dönmek yoktu mesela. İki roman yayınlamak için insanlar bir araya gelip kooperatifler kuruyordu. İki dergi basmak için (varsa) tüm memur maaşları bir araya getirilip matbaaya yatırılıyordu. Edebiyat demek her şeyden önce karşılıksız bir emek demekti.

İşte o günlerde bin bir çaba ile çıkan edebiyat dergileri de vardı. Henüz “profesyonel” olmamış, hiçbir zaman da olmayacak; “amatör” ama iddialı; derinlikli dergilerdi bunlar. Taraf olan dergilerdi onlar. Örneğin öyle banka reklamı ya da herhangi bir reklam derginin sayfalarını kaplayamazdı. Düşünsel olarak uymazdı böyle şeyler. Birisi maddi olarak yardım edecekse de reklam vererek değil doğrudan destekte bulunarak dergiye yardım edebilirdi. Mütevazi, direngen, öyle kolay zaptedilemeyen ve kendiyle barışık (ama dünyayla kavgalı) bir uğraştı edebiyat, dergicilik.

İşte öyle bir zamanda rastlamıştım Hayati abiye. Rastlamıştım derken yüz yüze hiç karşılaşmadık o günlerde. Ama Ankara’da çıkan edebiyat dergilerinde (İzlek, Edebiyat ve Eleştiri, promete) adını, yazılarını, şiirlerini ve en önemlisi de o dönem yeni çıkmış olan kitaplarının tanıtımına denk geliyordum: Şiirin Kesik Damarları - İntihar Eden Şairler Kitabı. Sanırım ilk kez İzlek dergisinde görmüştüm kitabı. Küçük bir bürosu vardı derginin, Ankara’da, Selanik Caddesi’nde. Oraya gider gelirdik yeni yetme, meraklı, ilgili ve kenara iki üç satır hayat biriktiren üniversite öğrencileri olarak. Kaan İnce daha yeni intihar etmişti ve derginin adıyla da özdeşleşmişti bu erken veda.

27 Aralık 2020 Pazar

2020 Sözlüğü


2020’de çok şey yaşadık, çok şey de öğrendik. Ya da belki de pek bir şey öğrenmedik.

Öğrenip öğrenmediğimizi geçmiş değil gelecek gösterecek. Ve geleceği, dünü, bugünü ve yarını birbirine bağlayabilenler kuracak.

Yılın bu son yazısı, kapitalizmin tekinsiz dünyasında yaşama kâh yıkılan binaların altında kalarak, kâh kardeş kavgasında er olarak, kâh dere yatağındaki evinde sele kapılarak, kâh yoğun bakımda tek başına kalarak erkenden veda edenlere, koruyamadıklarımıza gitsin. Bir kez daha anarak.

Ve hepsine borcumuzun yeni yıla devrettiğini de bilerek.

İşte bizim 2020 sözlüğümüz.

15 Kasım 2020 Pazar

Bir başkadır benim memleketimin terapisi!


Ne diyelim? Güzel dizi olmuş. Öyle çok abartmadan güzel olmuş. Güzel çalışılmış, güzel çekilmiş, güzel düşünülmüş. Karakterleriyle, zıtlıklarıyla, müziğiyle. Yakalamış işte bir şeyleri ve bir dizi olarak o yakaladıklarına ses verip kısa bir sürede tabii ki çıkıp gidecek gündemimizden.

Biz Başkadır’dan bahsediyorum. İşte bir iki gündür konuşulan ve kendini konuşturan diziden. Yönetmenlikse yönetmenlik, senaryoysa senaryo, kameraysa kamera, oyunculuksa oyunculuk. Ve tabii ki hallerimizse hallerimiz. Tak diye düştü gündeme. Tam da her şey sınıfsal mı değil mi diye tartışılırken! Tam da her şey psikolojiye bağlanmışken! Sermaye sağolsun.

Aklıma Paris, Seni Seviyorum filmi geldi. 2006 tarihli. 15 yönetmenin beş dakikalık kısa filmlerinden oluşan bir Paris filmi. Çoğu birbirinden etkileyicidir kısa filmlerin. Ve bazıları da çok çarpıcıdır. Loin du 16e başlıklı bölüm gibi.

Paris’te genç bir göçmen kadının herhangi bir sabahına götürür yönetmen Walter Sellas izleyiciyi. Kadının çocuğunu sabahın köründe, daha gün ağarmamışken bakımevine bırakması ile başlar Loin du 16e. Vedalaşırken İspanyolca bir ninni söylemektedir bebeğine genç, göçmen anne. Ve sonra araya yollar girer. Sokaklar, merdivenler, metro hatları, kapılar, kapılar… Kadın Paris’in merkezinde bir eve gelir sonunda. Gün ağarmıştır. Evin hanımı günün yapılacaklarını iletir ve sonra da çıkar. Göçmen kadın evin içinde dolaşır. Bir odaya girer. Odadaki beşiğe yaklaşır ve…

Ve beşikte yeni uyanmakta olan bebeğe gözü yaşlarla dolarak bakar. Aynı İspanyolca ninniyi söyler. İzleyiciyi hiç beklenmeyen ama çok da mümkün bir sonla başbaşa bırakır yönetmen. Bir Başkadırı izlerken de öyle oldu.

Senaryoyu da yazan yönetmen karşıtlıkları çok güzel yakalamış. İnsan hallerini... Daha doğrusu olduğu gibi, olabileceği gibi yakalamış. Meryem’in işine gidişi, o işin içindeki ilişkiler ağını, kendi evindeki ilişkiler ağını... Ve hepsinin ortasında bizlere göz kırpan kendi hallerimizi, Türkiye’yi. Koca bir ilişkiler yumağı olarak Türkiye’yi! Ve oradan çok da mümkün bir kesitle sunmuş bizi, bizleri, Türkiye'yi.

Hepsi çok da zorlanılmadan yakalanmış.

Ferdi Özbeğen şarkıları üzerinden de “tatlı ve farklı” geçmişimize bağ kurulmuş. Ve sonra da her şey tatlıya, sevgiye, anlayışa, hoşgörüye, taassuba bağlanmış! Sanki, biraz da mecburen...

Daha ne olsun!