Ve evet, cır cır böcekleri de var. Ve bir de aşağıdaki koydan ara ara yükselen cıstak cıstak müzik. Saçma. Kiliseye, adına ve doğanın çağrısına tezat. Bol bol dünyevi. Bense kilisenin bahçesinde oturmuş kahvemi bekliyorum ve önümde uzanıp giden sonsuzluğa bakarak buraya gelmeden önceki vedalaşmayı düşünüyorum.
Vapurdan indim öğlen. Bir kahve içeyim, adayı öyle turlayayım dedim. Az şekerli bir kahve. Güneş tepede. Sıcak. Gölgede, hafif esintili bir kafe aramaya başladım. Dolandım sokaklarda ve Ezop Kafe’de karar kıldım, 'Burası' diyen iç sesimi dinleyerek. Uğramak istediğim sahafın da hemen alt sokağındaydı kafe.
Kulağımda kulaklıklar, zihnimde kısık bir ezgi, buldum kafeyi. Esintili ve güzel. Hafif bir caz çalıyor arkada. Piyano caz trio. Sevdiğim. Sokakta üç masa. Üç basamakta. Hepsi de gölgede. Yukarıda teras dahil üç şirin kat. Küçük, ince bir bina. Biraz eskice, pervazlarında çiçeklerle. Hepsi bu.
Masalardan birine yöneldim. İlk basamaktakine. Kulaklıkları daha çıkarmadan, açık pencereden içeriye, kafenin sahibine seslendim, “Merhaba” diye. Ve en alt basamaktaki masada oturan müşteriye de selam verdim. Gözleri ışıl ışıl genç bir kadın. Masasında kağıtlar ve kalemler. Okuyor ve notlar alıyordu, sanki. Selam vermem üzerine bana bakıp bir şeyler söyledi. Tam anlamayamadım, kulağımda halen müzik, Madrigal, 'Başka bir evrende...'
Çıkardım kulaklıkları masaya yerleşirken. “Bir şey mi sordunuz yoksa telefonla mı konuşuyorsunuz?” diye sordu. “Yok, içeriye ve size merhaba dedim” diye karşılık verdim. Kadın mutlu... Gözleri mutlu. Anladı, gülümsedi ve başını da hafif eğerek “Merhaba” dedi. Elinde kalem, makalesine geri döndü.
Sakızlı ve az şekerli kahve söyledim kendime. Bir de küçük bir tatlı... Bilgisayarı açtım önüme. Dünyevi işler ve dönüş bileti almak için. Gözüm orada, etrafımdaki mutlulukta. Bir süre sonra başını kaldırıp “Ünlü bir yazara benziyorsunuz” dedi bana. Belliydi, en baştan, ikimiz de konuşma isteği içindeydik, çekine çekine olsa da. “Kime?” diye sordum. “Murat Menteş” dedi. Güldüm ve güldü yuvarlak gözlüklerimi işaret ederek. “Onun gözlükleri de kelimeleri de benimkilerden daha pahalı,” dedim. Sonra ekledim: Dublörün Dilemması... Ruhi Mücerret dedi o da. Böylece bir sohbet başladı aramızda, önce masalar arası, sonra aynı masada. Önce sizli bizli, sonra senli benli. Oğuz Atay, Defter Dergisi, Nurdan Gürbilek’in yazıları ve Meltem Ahıska’lı. Bende yıllar yıllar öncesinde kalmış isimler onun için taze ve merak doluydu. Nurdan Gürbilek’in Ev Ödevi yazısı ile gelmişti adaya, Defter dergisinden. Altını çizerek ve yanına notlar alarak okuyordu yazının kopyasını. Geçmiş canlı karşımda. Titrek, ürkek ve yaşama sevinci içinde. Meraklı. Dinledim, karşımda akıp çağlayan hayata kendi geçmişimi çok da sunmadan.
Felsefe okumak istediğini ve Lizbon’a gitmek istediğini söyledi. Ailesinin karşı çıktığını ve kendini buralara hiç de ait hissetmediğini ekledi. Ve bugün doğum günü olduğunu.... Adaya tam da o gün, tek başına, düşünmek ve varoluşunu hissetmek için geldiğini...
“Nice mutlu yıllara” dedim. Sordu: “Sence kaç yaşındayım?” “Kestiremiyorum ama çok yakın değiliz” dedim. 21, 22, en fazla da 25’i düşünerek... Güldü. “19” dedi. Güldük.
Beni sordu. Eskişehir’i, Uşak’ı ve Tire’yi. Geçmişi, bugünü ve bir zamanlar hiç basıp gitmeyi düşünüp düşünmediğimi. “Unuttum” dedim ve tabii ki hatırladım, tüm gidişlerimi ve tüm kalışlarımı. İyi mi olmuştu ki? O zamanlar hiç de şimdiki gibi değildi. Bunu söyledim. Dedim “Doğduğun günde nasılsın?” Dedi “Daha iyiyim.” Güldü, muzip. Güldüm. Sordu: “Nasılsın?” Dedim: “İyiyim, daha iyi.” Sonraki saatleri birlikte geçirdik.
Kafe’den kalkıp ikimizin de uğramayı istediği sahafa yöneldik, Heybeli Sahaf’a. Nurdan Gürbilek kitabı bulmak istedim ona. Doğum günü ve o gün için. Bir iz, bir teşekkür olarak. Ama olmadı. Kitap yoktu. Bir kart aldım ben de, üstünde tipografik bir Heybeliada haritası olan. Ve Yıldız Silier’in Özgürlük Yanılsaması’nı buldum. İçime tam uymasa da... Okuduğumda her halükarda daha büyüktüm. Her halükarda. Ama ya zihnen... Güldüm.
Beraber rıhtıma kadar yürüdük. Kartın arkasına bir teşekkür yazdım. Ve keyfince yaşadığı, uzun ve dopdolu bir hayat. Kitabı ve kartı uzattım. Sarıldık... Gitti.
Sema. Adı. Öyle söyledi.
Şimdi Terk-i Dünya Kilisesi’nin bahçesinde oturmuş kahvemi bekliyorum ve önümde uzanıp giden sonsuzluğa bakarak buraya gelmeden az önceki karşılaşmayı ve vedalaşmayı düşünüyorum.
---
*Karşılaşmalar, sayı 4, Ekim 2025

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder