30 Haziran 2019 Pazar

İki karede zafer ve yanılsama



Bazı fotoğraflar var ki insanın zihnine kazınıyor. Yıllar da geçse üstünden, yeniden gördüğünüzde fotoğrafın anlattıklarına, belgelediklerine ve hatta o ilk karşılaşmada hissettiklerinize geri dönüyorsunuz. Bir anda. Mesela aylar, yıllar sonra, buralardan çok uzakta, Meksika-ABD sınırındaki bir ırmakta çekilen bir fotoğraf buraları, her sabah baktığınız denizi, Alan Kurdi’yi size geri getirebiliyor. İçinize işleyebiliyor.

Olan biteni anlamaya yetmese de temsil etmeye, belgelemeye yarıyor fotoğraf. Her cebe giren sosyal medya kameraları ortalığı kaplasa da fotoğrafın etkisi, anlatma, temsil etme gücü devam ediyor. Ve sık sık denk geliyoruz, insanlık durumumuzu tek bir karede anlatabilen fotoğraflara: Savaştan önceki ve sonraki halleriyle Şam sokakları, otoyol talanından önce ve sonra Beykoz ormanları, otomobil sektörü çökmeden önce ve sonra Detroit işçi mahalleleri, yıkımdan önce ve sonra Sur, Amazon ormanlarının yıllar içindeki değişimi, insanın yıllar içindeki değişimi, büyüyen burnu, sarkan kulakları, feri giden gözleri...

Fotoğraf, insanın gündelik hayhuy içinde kaçırdığı, anlamadığı, alışıverdiği değişimleri, yok oluşları ya da ortaya çıkışları belgeleyiveriyor. Ama belgelemek anlamaya da anlatmaya da yetmeyebiliyor. Fotoğraf bazen de olan biteni örtmeye, flulaştırmaya, bakanı büyülemeye yarıyor.

23 Haziran 2019 Pazar

'Hard' kapitalizme hoş geldiniz!


Bir haftadır aklımdan iki söz geçiyor: “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir.” ve “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür”. İkincisini, yani nisyanı “anlamak” kolay: insan unutur. Taşıdığı derin anlamları (mesela unutma diye bir şey olmadığını, bastırma diye bir şey olduğunu) hesaba katmazsak tüm toplum, tüm sömürü düzeni, tüm ezme ve tüm boyun eğme bu unutma (bastırma) sayesinde mümkün olur. Sihirli bir araç gibidir nisyan.

İlki ise sanki biraz daha karışık. Zaten seveni de var, sevmeyeni de. Çekiştireni ise daha bol.

Mesela “öyle de olsa, böyle de olsa siyasi liderlerin ağzı iyi laf yapan, vitrini düzgün insanlar olması gerektiği” düşüncesi egemen sınıfın düşüncesi midir yoksa onu da aşan yaygın bir düşünce midir? Yani günümüzün genel eğilimi midir?

Ya da şurada birkaç gün önce yapılan “Amerikan psikanaliz camiası olarak geçmişte eşcinselliği bir hastalık olarak gördüğümüz ve tedavi etmeye kalkıştığımız için özür diliyoruz” açıklaması ile günümüz egemen sınıfının düşünceleri arasında bir bağlantı olabilir mi? Ya da tersinden sorarsak: “Egemen sınıf beni neden öptü?

Tamam, 40-50 yıl öncesinin egemen düşüncesi eşcinselliğe “hastalık” diyordu ve psikiyatristler, analistler de tedavi etmeye kalkışıyordu. Ama şimdi herkes “düzeyli” bir özür dileme kuyruğuna girdiğinde, bu zaman içinde olgunlaşan “içgörülü düşünce” yani özür dileme ve hata yaptığını anlama hangi sınıfın düşüncesidir? Buna “egemen sınıfındır” yani günümüzün egemen sınıfınındır mı diyeceğiz? Yoksa diyemeyecek miyiz?

Ya şu son bir aya damga vuran “Her şey çok güzel olacak” mottosuna ne demeli? Bu söz ile kimin düşüncesini taşımaktadır kitleler? Egemen sınıfla bir bağlantısı var mıdır bu beklentinin? Yoksa, bir bağlantısı yok mudur? Ezilen, sömürülen sınıfa mı aittir? Adam da ezilen, sömürülen sınıf adına mı konuşmaktadır?

Siyaset tam da egemen olan ve egemen olmayan düşüncelerin bir arada varolma, birbirini çürütme, geçersizleştirme ve bir sonal etki ortaya çıkarma yeri olarak biraz daha özel bir yere sahip. Bir tür özerkliği var siyasetin. Sanki siyaset sınıflar üstü. En azından geniş bir toplam öyle görme derdinde.

İlk bilgisayarı Sovyetler mi kullandı?


Geçtiğimiz günlerde Çernobil tartışmaları üzerinden gündeme gelen Sovyet teknolojisi birçok az bilinen parlak başarıya sahip. Bunlardan bir tanesi de hiç kuşkusuz bilgisayar teknolojileri ile ilgili. Uzay çalışmalarından tutun da tarım uygulamalarına kadar farklı alanlarda Sovyetler Birliği otomasyon sistemlerine ihtiyaç duyuyordu ve bu ihtiyaç aslında bilgisayar teknolojisinin de başlangıcı anlamına geliyordu.

Sovyet bilgisayarcılığının tarihi batı dünyasında bilgisayar araştırmalarının başlamasından önceye dayanıyor. Kısmi diferansiyel denklemleri çözebilen ilk bilgisayar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nde (SSCB) 1936 yılında üretilmiştir. Söz konusu makinenin amacı su akışını tam otomatik biçimde kontrol etmekti. Sovyetlerin bilgisayara alanındaki ilkleri oluşturan başarısı sadece bununla da sınırlı değil: Günümüzdeki anlamıyla tamamen programlanabilir ilk bilgisayar da yine 1950 yılında SSCB'de üretilmiştir. Bu bilgisayarın batıdaki “Ufak Elektronik Hesaplama Manikası”dır ve daha çok kısa ismiyle, yani MESM olarak bilinir.

İlerleyen dönemlerde ise SSCB'nin aya düzenlenecek uzay programları için tam otomatik bilgisayar yazılımları hazırladığını biliyoruz. Sovyet programcılığının hem reel sosyalizmdeki hem de dünyadaki diğer ilerlemelere paralel olarak gelişme kaydettiğini söyleyebiliriz. Örneğin 1984 yılında SSCB'de 300.000 adet aktif programcı bulunmaktadır. Yine dünyaca bilinen ve 90lı yıllarda Türkiye’de de çok yaygın kullanılan Tetris oyunu bilgisayar mühendisi Aleksey Pajitnov tarafından Moskova Bilimler Akademisi'nde geliştirilir.