Dönüp dolaşıp gelecekleri yerdeler artık. Yıllarca hem nefret ettiler hem de onların olduğu yerde olmayı istediler. Ve şimdi oradalar.
Örneğin İstanbul kitap fuarında parayı basıp gazeteleri için açtıkları “yeni ve kaliteli” standı “sanki küçük çaplı bir Hyde Park” olarak tarifliyorlar (E. Dumanlı, Zaman, 09.11.2009). Kendi okuyucusu değil ama diğerleri, benzemek istedikleri, yerine geçmek istediği kişiler bilsin istiyorlar, kendilerinin de dünyanın emperyal merkezlerindeki nadide parkları bildiğini, gezdiğini, gördüğünü.
Hyde Park’larını sevsinler. Gösteriş istiyorlar. Görünmek istiyorlar. Onlar gibi olmak istiyorlar. Alkol kullanmayan, ağzına ülkenin stratejik önemini, milli değerleri evrensel değerlerle buluşturmayı ve hoşgörüyü dolamış, kozmopolitlikte sınır tanımayan yeni sürüm Koçlar, Sabancılar, Şahenkler olmak istiyorlar.
Çünkü paraları var. Camilere halı ısmarlayıp rahatlama devri bitti. Yetmiyor artık. Son yirmi yılda teşviklerle, kayırmalarla büyüdüler. “İkinci kuşak şirket sahipleri genellikle babalarından farklı olarak yurtdışında tahsil görmüş, yabancı dil bilen kişilerden” oluştu (E. Dumanlı, Zaman, 24.10.2009). Şimdi lüks konutlarda yaşıyorlar, lüks arabalara biniyorlar, el yapımı işlemeli saatler takıyorlar, boyunlarını hafifçe sağa kıvırıp ellerini yanaklarına yasladıkları fotoğraflara pozlar veriyorlar.
Yeni bir düzlemde moderniteyle tanıştıklarını düşünseler de paranın gücüyle tanıştılar ve çok sevdiler. Doksanlara damgasını vuran restorasyon dönemi akıllarını başlarına getirdi. Çağı kavradılar. Çünkü bugün "tekarüb-i zaman" (sürat çağı) yaşanmaktadır. Çünkü artık paraları var, hem de çok paraları var. Uçağa atlayıp Hyde Park’ta iki tur atıp memlekete geri dönüyorlar. Ve parayı daha fazla görünür kılma ihtiyacındalar.
12 Kasım 2009 Perşembe
7 Kasım 2009 Cumartesi
Vitrinle raf arasında bir yer
Nikbinlik, Ocak-Şubat 2005, sayı 21, sf. 24-26
Buzda yatan balıklar, kırmızı et, beyaz et, otomobil tekerlekleri, giysi dolapları, giysiler, elektronik eşyalar, telefonlar, ucuz kasetler, krakerler, indirimli temizlik eşyaları, deodorant, şampuan, kalabalık, kasalar, kasiyerler ve raflar boyunca mallar, mallar, mallar! Tüm bu curcunanın, içi bir türlü adlandırılamayan huzursuzluğa ev sahipliği yapan steril, geniş, bol ışıklı, ferah ve aydınlık mekânların ortasında üst üste dizilmiş raflarda, yerlerde, indirim reyonlarında bir sürü kitap; ucuz, pahalı, güzel kapaklı, indirimli, sürü sürü kitaplar; kitapların içinde romanlar, öyküler...
Daha birkaç yıl öncesine kadar, derinlikten ve yaşamı yansıtma endişesinden uzak olmakla, cinselliğin ve duygusallığın pornografileştirildiği, tarihin masallaştırıldığı, kendini anlatan "romancı"ların mırıldandığı bir toplama dönüşmekle suçlanan Türkiye romanı, birkaç yıl içinde daha farklı bir toplamı oluşturmaya başladı. Küfür romanlarını, çöküş romanlarını bile geride bırakan hızlı üretim süpermarket romanları kaplayıverdi ortalığı. “Türkiye, tarihinin en büyük roman çılgınlığını yaşıyor. 2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan roman sayısı, Cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasına ulaştı. Temmuz ayına kadar 150 yeni roman okuyucuyla buluştu. Üstelik bu romanların 70 tanesi ilk roman. Romancı olarak tanınan yazarların dışında, öykü, şiir, senaryo gibi edebiyatın farklı alanlarında ürün veren yazarların romana yönelmesi kadar, edebiyat yaşamına romanla başlayan yeni yazarların da çıkmasıyla bu rakama ulaşıldı.” [Radikal, 22.07.2004; sf.23]
Buzda yatan balıklar, kırmızı et, beyaz et, otomobil tekerlekleri, giysi dolapları, giysiler, elektronik eşyalar, telefonlar, ucuz kasetler, krakerler, indirimli temizlik eşyaları, deodorant, şampuan, kalabalık, kasalar, kasiyerler ve raflar boyunca mallar, mallar, mallar! Tüm bu curcunanın, içi bir türlü adlandırılamayan huzursuzluğa ev sahipliği yapan steril, geniş, bol ışıklı, ferah ve aydınlık mekânların ortasında üst üste dizilmiş raflarda, yerlerde, indirim reyonlarında bir sürü kitap; ucuz, pahalı, güzel kapaklı, indirimli, sürü sürü kitaplar; kitapların içinde romanlar, öyküler...
Daha birkaç yıl öncesine kadar, derinlikten ve yaşamı yansıtma endişesinden uzak olmakla, cinselliğin ve duygusallığın pornografileştirildiği, tarihin masallaştırıldığı, kendini anlatan "romancı"ların mırıldandığı bir toplama dönüşmekle suçlanan Türkiye romanı, birkaç yıl içinde daha farklı bir toplamı oluşturmaya başladı. Küfür romanlarını, çöküş romanlarını bile geride bırakan hızlı üretim süpermarket romanları kaplayıverdi ortalığı. “Türkiye, tarihinin en büyük roman çılgınlığını yaşıyor. 2004 yılının ilk yedi ayında yayımlanan roman sayısı, Cumhuriyet tarihinin en yüksek noktasına ulaştı. Temmuz ayına kadar 150 yeni roman okuyucuyla buluştu. Üstelik bu romanların 70 tanesi ilk roman. Romancı olarak tanınan yazarların dışında, öykü, şiir, senaryo gibi edebiyatın farklı alanlarında ürün veren yazarların romana yönelmesi kadar, edebiyat yaşamına romanla başlayan yeni yazarların da çıkmasıyla bu rakama ulaşıldı.” [Radikal, 22.07.2004; sf.23]
31 Ekim 2009 Cumartesi
Müzikte açılım dönemi: Çok kıvrak hareketler bunlar!
soL Dergisi, sayı: 299, Ekim 2009Erdoğan’ı değil de en başta konuşmalarını hazırlayanları, danışmanlarını tebrik etmek gerekiyor. Çünkü ideolojik mücadele nedir, anahtar konumdaki konular nedir, o konular hangi noktalardan tutturulur iyi biliyorlar. Burjuva siyaseti konusunda, temsil ettikleri egemenlerin tarihsel eğilimleri ve toplumun zayıf karınları konusunda bilgili oldukları kadar örneğin müzik repertuarlarını da takip ediyorlar. Çünkü Erdoğan son 9 ay içinde iki kilit konudaki açılımlarına müzisyenleri de katıverdi.
Önce Davos açılımında caz müzisyeni ve sıkı bir İsrail karşıtı olan Gilad Atzmon’u referans gösterdi [1]. İkinci müzisyen referansını ise Kürt açılımında kullandı Erdoğan: Meclis grup toplantısında konuyla ilgili yaptığı konuşmada Kürtlerin müzisyeni Şivan Perwer ile bozkırın tezenesi Neşet Ertaş’ı birbirine dolayıp bir topaç gibi ortaya salıverdi [2]. Neşet Ertaş İzmir’deki mütevazı evinden kalkıp İstanbul’a gitti, Erdoğan’la televizyona çıktı ve sazını çalmaya devam etti. Kendisi adına değil, kendi deyişiyle gerçek fakirler adına bir medet umarak. Şivan Perwer ise albümlerinin yıllarca yasaklandığı, türküleri nedeniyle üniversite öğrencilerinin yıllarca soruşturmalardan soruşturmalara sürüldüğü bir ülkede bir hafta içinde baş haber olmasına şaşırmadı ve organizatörü aracılığıyla “artık politik bir imajla değil, sanatçı kimliğiyle bilinmek istiyor” diye mesaj yolladı [3].
Ama Erdoğan’ın referansından sonra başına iş açılmasından da kurtulamadı Perwer. Birileri hem gaza hem de frene aynı anda basma gereği duymuş olmalı ki Erdoğan’ın müzik ve kültür birikimini paylaştığı çıkışından sonraki hafta Kanada’da olan Şivan Perwer, Kanada polisine silah kaçakçılığı yaptığı yönünde bir bilgiyle ihbar edildi (Erdoğan konuşmayı 11 Ağustos’ta yaptı, Perwer ise 18 Ağustos’ta Kanada polisine misafir oldu) [4]. Tesadüf odur ki Kanada’nın bir otobanında, bir cipin içinde gökdelenlerin siluetlerine doğru seyir halinde olan Perwer, Kanada polisi tarafından durdurulup üstüne silah doğrultulduğu, yere yatırılıp gözaltına alındığı sırada olay yerinde, polis pususunun kurulduğu yerin birkaç adım ötesinde kayıtta olan tek bir kamera vardı: İhlas Haber Ajansı. Açılıma ilginç bir katkı oldu!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
