5 Eylül 2020 Cumartesi

Duvara Karşı'nın Cahit'i

Başka bir şey yazacaktım, teknik, bilimsel. Elon Musk’ın işte şu beyni çipe, çipi beyne bağlayan şeyi hakkında. Oturdum klavyenin başına, çat düştü önüme: “Birol Ünel yaşamını yitirdi!” diye. Durdum. Durdum ve 10-15 yıl öncesine gitti aklım, zihnim… İster istemez.

Bazı filmler izlendikçe, bazı karakterler de gidince üzer insanı” demiş bir arkadaşım. Çok doğru. Aynen öyle oldu. Keza film yıllar öncesinde kalmıştı. Ama hikâyesi, karakterleri bir şekilde yaşayıp duruyordu işte, çevremde, aklımda, işimde. Saçma sapan bir duygusallık belki de. Üstümüze üstümüze geldikçe hayat ne kadar zamansız kayıp çıkarsa karşımıza, elimizden kayıp giden zamanı hatırlatıyor, anlatıyor bize. Birol Ünel de öyle oldu. Daha doğrusu Duvara Karşı’nın Cahit’i. Üzdü.

Ne vardı Duvara Karşı’da?

Bir tür yazgı. Hatta yazgı da değil; yazgı gibi işleyen bir tekrar. Kaybetmiş insanlar, imkânsız ve bir daha geri gelmeyecek zamanlar. Kaderini bir türlü değiştiremeyen çırpınışlar. Evet, çırpınışlar. Bir tür tanıdık, bildik savruluş hali. Frene hiç basmaksızın gidilen bir yol, sonunda duvar olduğu bilinen ama hiç bilinmiyormuş gibi yaşanan bir hayat. Hani yaşamın kıyısında gibi. Körlemesine, bodoslama, başını, sonunu düşünmeden.

O dönemlerde, yani filmi izlediğim zamanlarda sanırım bunlar geçmemişti aklımdan. Film daha çok duygusuyla, müzikleriyle ve anlarıyla kalmıştı zihnimde. Mesela “Yine mi Çiçek” sahnesiyle ve masaya serilen örtüsüyle. Birçok insana öyle olmuştu sanırım, film anlattıklarından daha çok oluşturduğu duyguyla kalmıştı geriye. Bir yandan da o dönemlerle özdeşleşmiş bir filmdi Duvara Karşı. AB müzakereleri, liberal umutlar, İstanbul’un yıldızının parlaması, ana akım dışı her şeyin ana akım haline gelmesi vs. vs. Hiç alakamız olmasa bile sanki bizim filmimizdi. Hayatın elimizin arasından kayıp gitmesinin, dağılmanın ve dağıtmanın filmiydi. Sanki…