19 Eylül 2013 Perşembe

Ne dediğimi anlıyor musunuz bayım?

Iggy Pop 11 Mart 1977’de CBC televizyonundan Peter Gzowski’nin konuğu olur. Program başında Gzowski Iggy Pop'u ‘punk rockın tanrısı’ olarak tanıtır. Ardından söyleşiye geçilir ve Gzowski Pop'un ‘punk rock’ olarak isimlendirilen müziği açıklamasını ister. Iggy Pop, yayıldığı koltukta önce tanrılık meselesiyle inceden inceye dalga geçer. Sonra doğrulur ve ‘punk’ teriminin kullanımına saldırır. Mevzuyu kendince yeniden ele alır ve konuşmasını (ya da tiradını) aşağıdaki benzersiz yanıtla bitirir.

I'll tell you about punk rock: punk rock is a word used by dilettantes and, uh... and, uh... heartless manipulators, about music... that takes up the energies, and the bodies, and the hearts and the souls and the time and the minds, of young men, who give what they have to it, and give everything they have to it. And it's a... it's a term that's based on contempt; it's a term that's based on fashion, style, elitism, satanism, and, everything that's rotten about rock 'n' roll.'I don't know Johnny Rotten... but I'm sure, I'm sure he puts as much blood and sweat into what he does as Sigmund Freud did.

You see, what, what sounds to you like a big load of trashy old noise... is in fact... the brilliant music of a genius... myself. And that music is so powerful, that it's quite beyond my control. And, ah... when I'm in the grips of it, I don't feel pleasure and I don't feel pain, either physically or emotionally. Do you understand what I'm talking about? Have you ever, have you ever felt like that? When you just, when you just, you couldn't feel anything, and you didn't want to either. You know, like that? Do you understand what I'm saying, sir?
*
Size punk rock’ın ne olduğunu söyleyeyim: punk rock zevk, sefa düşkünleri ve hım... ve, hım... vicdansız manipülatörler tarafından, müzik hakkında... kullanılan bir kelimedir. Ki bu müzik, genç insanların sahip oldukları enerjilerini, ve bedenlerini, ve kalplerini ve ruhlarını alır ve onlara ihtiyaçları olanı ve verilmesi gereken her şeyi verir. Ve punk rock... küçümsenmeye dayanan bir terimdir; tavır, tarz, seçkinlik, şeytana tapma ve rock’n rollla ilgili olup da çürüyen ne varsa ona dayanan bir terimdir. Johnny Rotten’ı tanımıyorum... ama eminim ki , eminim ki uğraştığı şeye Sigmund Freud’un yaptığı kadar kan ve ter akıtmaktadır.

Görüyorsunuz ya size ıskartaya çıkmış eski bir gürültünün kocaman ağırlığı gibi gelen şey... aslında... bir dehanın... benim... parlak müziğidir. Ve bu müzik o kadar güçlüdür ki haliyle de benim kontrolümde değildir. Ve hımm... Onun pençeleri arasındayken hem bedensel hem de duygusal olarak haz duymam ve acı da duymam. Neyden bahsettiğimi anlıyor musunuz? Siz hiç, siz hiç böyle hissettiniz mi? Sadece ve sadece bir şey hissedemediğiniz ve hissetmeyi de istemediğiniz. Hiç böyle bir şeyi biliyor musunuz? Ne dediğimi anlıyor musunuz, bayım? 

Buradan: Gzowski interviews Iggy Pop

11 Eylül 2013 Çarşamba

Bir Yazarın Bir Zamanları

Truman Capote isminden ve kitaplarından çeşitli nedenlerle (kıl olma, huylanma, adını tikky isimlerden duyma, bu nedenle kendisinde bir nevi züppelik ve hoppalık görme gibi) uzak duruyordum. Bir yandan da içten içe merak ediyordum ama mesafeyi koruyordum. En fazla, kitapçıda Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarının kapaklarına baktığım oluyordu. O kadar. Sonra günlerden bir gün Breakfast At Tiffany's filminden bir sahneye denk geldim. Daha sonra da filmin ilk sahnesini izledim: Bomboş sokaklarıyla bir kent ve sakin, duru, telaşsız bir yalnızlık. Böylece kitap aklıma düşmüş oldu. 

Kitapların ilk cümlelerini okumayı çok severim. Hatta kitapları, ilk cümlelerini sevdiklerim ve sevmediklerim diye ikiye ayırırım. Kitapçıda gözatmak üzere elime alıp da ilk cümlesini okuyunca Breakfast At Tiffany's doğrudan birinci kategoriye girdi: "I am always drawn back to places where I have lived, the houses and their neighbourhoods." Bir kez daha dedim ki iyi edebiyat daha ilk cümlede, ilk kelimede başlıyor. 

Capote'un bu kısa anlatısında (novella) insanın zihnine kazına birçok etkileyici cümle, konuşma, an var. Zaten anlatı, bir yazarın (Paul) bir zamanlarını dile getirdiği, geçmişi anlattığı için sinemaya uyarlanmaya, görsel bir yan ile okunmaya çok yatkın bir ritimle ilerliyor. Hatta Breakfast at Tiffany's kelime kelime bir ritimle örülmüş gibi; bir sonat gibi; canlı, neşeli ve hüzünlü. Kitaptan iki kelimeyi çıkarsanız, sanki büyüsü bozulacak. 

Birçok cümle arasında ise ben en çok Holly'nin "I don't want to own anything until I find a place where me and things go together. I'm not sure where that is but I know what it is like." demesini sevdim. Bir de Wuthering Heights'den tutkuyla bahsetmesini.

2 Eylül 2013 Pazartesi

Hızlı okuma turları


Haftasonu ara ara hızlıca gazete-dergi-kitap okuma şansım oldu. Her zaman böyle fırsat olmuyor. Aklımda kalanlar şunlar oldu: Pepe Escobar'ın Suriye üzerine Asian Times ve Russia Today gazetelerinde geçtiğimiz hafta yayınlanan yazılarının çevirileri süreci anlamak, anlatmak açısından çok bilgi verici ve ironikti. İronikti çünkü çevirilen yazılardan bir tanesinin başlığı Obama El-Kaide ile Aynı Safta idi.

BirGün'de Selami İnce çevirisi ile yayınlanan Adonis röportajı da tarih, ironi ve trajedi sularında dolaşıyordu. Suriye kökenli şair Adonis bir Alman gazetesinde geçtiğimiz hafta yayınlanan söyleşisinde Arap dünyasında ve Suriye'de yaşananlara dair çok tartışılmayan ama meselenin tam da kalbinde duran bir noktanın altını çizmiş: "Dini temeller üzerine kurulmuş siyasal sistemlerde demokrasi olmaz", "Laiklik olmadan modern bir toplum kurulamaz", "bu toplum hala halifenin dilini konuşuyor ve fetih ilkeleri hala geçerli" ve "Biz Araplar 1500 yıldır aynı çemberin etrafında dönüyoruz" gibi görmezlikten gelinen ama aslında tam da karşımızda duran gerçekleri dile getirmiş.
Yine BirGün gazetesinin pazar ekinde yer alan Ercan Kesal anlatısı da aklımda kalanlardandı.